1917 – Sam Mendes (2019)

“Bugünün iyi bir gün olacağını ummuştum. Umut tehlikeli bir şey. Şimdi böyle ama gelecek hafta komutan farklı bir mesaj gönderecek: “Şafakta hücum edin.” Bu savaş tek bir durumda biter: Geriye tek bir canlı insan kaldığında”

Tuzağa düşmelerine neden olacak bir saldırıya girişmemeleri için 1.600 kişilik bir askerî güce mesaj iletmeye çalışan iki askerin hikâyesi.

Senaryosunu Sam Mendes ve Krysty Wilson-Cairns’ın yazdığı, yönetmenliğini Mendes’ın yaptığı bir Birleşik Krallık, ABD, İspanya ve Hindistan ortak yapımı. 1. Dünya Savaşı sırasında geçen hikâyenin senaryosunda yönetmenin büyükbabası olan Alfred Mendes’in “The Autobiography Of Alfred H. Mendes, 1897-1991” adlı kitabındaki anılarından da yararlanılmış. Britanyalı iki genç askerin (Schofield rolünde George MacKay, ağabeyinin hayatı büyük tehlike altında olan 1.600 askerden biri olan Blake rolünde ise Dean-Charles Chapman var) çok tehlikeli koşullar altında bir mesajı iletmek için harcadıkları çabayı anlatan film, ilk bakışta sadece iki sürekli çekimden oluşuyor görüntüsü ile dikkat çeken (başarılı kurgu aslında çok daha fazla çekimden oluşan filmin bu görüntüsünün elde edilmesini sağlamış), görsel açıdan “büyüleyici” denebilecek bir başarıya ulaşan, hikâyesi ise sonuçta anaakım sinemanın kalıpları içinde kalan ama yine de geniş kitlelerin ilgisini kolaylıkla çekecek bir gerilim ve duygusallık içeren bir yapıt. Bir savaş hikâyesini -kesinlikle ana teması yapmasa da- savaşın karanlığını da ihmal etmeden anlatabilen film ilgiyi hak eden, teknik becerisi ile önemli ve ticarî sinemanın saygıyı hak eden örneklerinden.

6 Nisan 1917’de başlıyor hikâye ve ertesi gün sona eriyor. Sam Mendes bu hikâyeyi kahramanlarından birinin geçici baygınlığı ile birbirine kararak bağlanan iki uzun kesintisiz çekim gibi görünen teknik bir deneme ile çekmiş ve bu açıdan bakıldğında da oldukça etkileyici bir başarıya ulaşmış. Oysa düzinelerce farklı çekimlerden oluşuyor film ve kesintisiz çekimlerin en uzunu da yaklaşık 8,5 dakika uzunluğundaymış Mendes’e göre. “Görünmeyen” kurgu olarak nitelenen bir teknikle çekimler arasındaki geçişler, nesnelerden yararlanarak yaratılan bu duygu; evet, bir teknik başarıyı işaret ediyor kesinlikle ama en az bir o kadar önemli bir sonucu daha olmuş bu seçimin. Gerçek zamanlı olarak anlatılan hikâyenin gerçekçi bir görünüme sahip olmasını ve böylece iki askerin yaşadıklarını seyircinin de onlarla birlikteymiş gibi hissetmesini sağlamış Mendes ki bu da filmin en önemli kozlarından biri. Her ikisi de Oscar ödüllü iki isim, görüntü yönetmeni Roger Deakins ve kurgucu Lee Smith’in ustalıklı çalışmaları, aralarında en iyi filmin de olduğu on dalda Oscar’a aday olan ve bunların üçünü (görüntü, görsel efektler ve ses kurgusu) kazanan yapıtın başarısında önemli birer paya sahip kuşkusuz.

Güneşli bir bahar gününde çiçeklerle bezeli bir kırlık alanın görüntüsü ile açılıyor film; sonra kamera geriye çekiliyor yavaşça ve uyuyan iki askeri gösteriyor. Adları Blake ve Schofield’dır bu iki genç adamın ve komutanları Blake’i uyandırır ve bir arkadaşını da seçerek kendisini takip etmelerini ister. Zorlu bir görevdir onları bekleyen; Almanların sahte bir geri çekilme hareketi ile tuzağa düşürme planı yaptıkları 1.600 askerin hayatını kurtarmak onların elindedir sadece. İletişim hatları kesik olduğu için saldırıyı durdurma mesajını bir an önce elden götürmek zorundadırlar aralarında Blake’in abisinin de bulunduğu iki tabur askere. Kamera bu iki askeri kırda uyumakta oldukları o andan itibaren kesintisiz olarak takip etmeye başlayacak ve tehlikeli maceralarına bizi de adeta üçüncü kişi olarak katacaktır; final ise onlardan birinin baştaki kırdaki görüntüsü ile gelecektir. Çekimlerden önce 6 ay boyunca prova yapmış hikâyenin iki başrol oyuncusu çünkü Sam Mendes tüm hikâyeyi tek bir kesintisiz çekim havası verecek şekilde anlatmayı planlamıştır ve en ufak bir yanlış hareket çekimlerin başa alınmasını gerektirecektir bu seçim yüzünden. Dış ve iç çekimleri aralıksız olarak gerçekleştiren kameranın etkileyici kullanımı, gerçekçi savaş alanı tasarımları ile birleşince kendinizi Blake ve Schofield ile birlikte 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında buluyorsunuz. Yüzlerce figüranın kullanıldığı sahneleri, üstelik girişilen teknik oyunun altından başarı ile kalkarak, karşımıza getiren film savaşın dehşetini de (insan cesetleri, hayvan leşleri ve enkaz halindeki binalar vs.) etkileyici bir şekilde anlatmayı başarıyor.

İki başrol oyuncusunun rollerinin hakkını verdiği, senaryonun kendisine daha çok oynama fırsatı vermesi sayesinde George MacKay daha öne çıkmak üzere, kendilerini savaşın ve ölümlerin (ve hikâyeye göre bir kahramanlık / fedakârlık fırsatının) ortasında bulan iki genç adamın masumluğunu fiziklerinin de yardımı ile ustaca sergilemeyi başardığı filmde küçük rollerde de aralarında Colin Firth ve Benedict Cumberbatch’in de olduğu isimler filme renk ve heyecan katıyorlar. Dikenli tele takılıp kanayan el sahnesinde olduğu gibi zamanlamanın da ustalıkla başarılması gerektiği anlardaki fiziksel becerileri bir yana, iki genç oyuncu bir teknik organizasyon becerisinin kanıtı olarak tanımlayabileceğimiz filmin önemli kozları arasına giriyorlar. Her ikisinin sadece fiziksel değil, duygal yetkinliklerini de üst düzeyde sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Hikâye, tüm teknik ve görsel görkemden soyutlanarak düşünüldüğünde sinema değeri açısından o kadar da güçlü değil aslında. Heyecan, duygusallık, dostluk, gerilim ve gözyaşları adeta dozları özellikle ayarlanmış şekilde yerleştirilmiş bu hikâyeye; bir başka ifade ile söylersek, fazlası ile hesaplı ve tam da bir anaakım sinema örneğinden beklenecek bir yaklaşımı var ve bu da gerçek zamanlı anlatılan hikâyenin doğallığına zarar veriyor. Oysa bu hesaplılık Alman siperlerindeki sığınak içindeki patlama sahnesinde örneğin, oldukça iyi işliyor ve oradaki göz kamaştırıcı teknik başarı filmin gerçekçiliğine bırakın zarar vermeyi, önemli bir katkı sağlıyor bu konuda. Hikâyenin bir diğer sıkıntısı da iki askerin düşmanı olan Almanların üstelik de iki ayrı sahnede kaba bir “hainlik” içinde gösterilmeleri. Bu sahnelerin ilkinde hayatı kurtarılan (buradaki uçak düşmesi görüntüleri gerçekten müthiş), ikincisinde ise hayatı bağışlanan iki farklı Alman askerinin kahramanlarımızın aksine en ufak bir insanî duygudan yoksun çizilmeleri klasik sinemanın şematik yaklaşımını hatırlatıyor ve modern bir filme yakışmıyor. Buna karşılık film, genellikle birkaç diyalogla sınırlı kalsa da, bir savaş eleştirisini de aktarmayı başarmış bu senaryo ile ve örneğin nehirdeki cesetler ile savaşın temelde bir toplu cinayetten öte bir şey olmadığını da net bir şekilde dile getiriyor. Bu yaklaşımın filmi kesinlikle anti-militarist sınıfına sokmaya yetmeyeceğini de aynı netlikte söylemek gerekiyor ne var ki. Bu konuda son bir not olarak; “1917”nin filme isim olarak seçilmesindeki tuhaflığı da dikkat çekmekte yarar var. Hikâye, evet o yıl geçiyor ama filme isim olarak seçilmesini gerektiren bir durum yok ortada ve 1917’te atfedilecek bir önem varsa tarihte, o da bu hikâyeye değil, Sovyet devrimine ait olmalı kuşkusuz!

Thomas Newman’ın gerilimi hep hissettiren notalarla oluşturduğu müziğin hayli yakıştığı filmin gerçek yıldızı usta görüntü yönetmeni Roger Deakins olsa gerek. Teknik beceri üzerine kurulu ve zamanlamanın temel bir önem sahip olduğu filmde gece vakti yanan binalar, yıkıntılar üzerinde adeta dans eden ışıklar gibi görüntüleri yaratabilmek kesinlikle yaratıcı ve işinde usta bir sanatçı gerektiriyor çünkü ve Deakins de bu sıfatları tamamen hak eden bir görüntü uzmanı. Hikâyesinin yeterince derin olmamasını teknik ustalıkla örtmeye çalışan ve bir modern sinema örneği olarak sadece anlattığının heyecanına kapılıp, gösterdiğinin arka planı ve eleştirisini yapmakla hiç ilgilenmemesi ile de hayal kırıklığı yaratan film ilgiyi hak ediyor yine de.

Spectre – Sam Mendes (2015)

“Öldürme yetkisi, aynı zamanda öldürmeme yetkisidir”

Hızla değişen dünyada artık eskidiği düşünülen James Bond’un gizemli SPECTRE örgütüne karşı savaşının hikâyesi.

James Bond serisinin yirmi dördüncü filmi. Sam Mendes’in ikinci kez bir Bond filminin yönetmen koltuğunda oturduğu çalışma; John Logan, Neal Purvis ve Robert Wade’in orijinal hikâyesinden yola çıkarak yine bu üçlünün ve Jez Butterworth’un yazdığı senaryodan aktarılmış beyazperdeye. Bond ve patronu “M”nin modasının geçtiğinin düşünülmeye başlandığı bir zamanda geçen hikâye, seri içinde hikâyesinin Bond için kişisel önemi olması ve bir parça karanlık olan tonu ile dikkat çekiyor. Ne var ki filmin temel zayıf noktası da hikâyesinin yeterince güçlü olmaması. Bu durum aksiyon sahnelerinin uzatılmış olmasını açıklıyor belki ama süreyi nerede ise iki buçuk saate kadar çıkarmanın gereğinin olup olmadığı da tartışmaya açık. Bu problem bir yana; eğlendiren, heyecanlandıran ve bu kez hikâyenin duygusal tonu ve -kötü adamın kendisi ile olan bağında doğan- Bond için kişisel önemi ile de ilgi uyandıran film, izlenmeyi hak eden bir çalışma.

Meksika’da, “Ölüler Günü” festivalinde geçen bir sahne ile açılıyor film. Yaklaşık 1500 (CGI ile sayı çok daha fazla gösteriliyor) figüran ile çekilen sahne uzun süren bir plan ile başlıyor (festivalin karmaşası içindeki sokaklardan bir otelin içine, oradan otelin bir odasına ve sonra da çatılara kesintisiz tek bir çekim ile uzanıyor kamera) ve temposu, dinamik kamera kullanımı ve havadaki kapışma başta olmak üzere heyecan veren pek çok ânı ile sıkı bir giriş sağlıyor bu sahne. Bu heyecan verici sahnede kimi görüntülerin efektlerle elde edildiği fazlası ile açık ediyor kendini ama ve bazı kareler adeta bir bilgisayar oyunundan alınmış gibi duruyor. Tam da bu durum bir yandan da hikâyenin teması ile ilginç bir şekilde karşı karşıya bırakıyor bizi. İstihbarat içinde yeniden yapılanmanın konuşulduğu ve bunun için harekete geçildiği, Bond’un ve “M”nin gözden düştüğü ve hatta “00” serisindeki diğer personelin de asıl fonksiyonlarına son verilmesine karar verildiği zamanlar bunlar. Bir başka ifade ile söylersek, yeninin eskinin yerini kalıcı bir biçimde almaya hazırlandığı günlerdeyiz. On yıllardır sinema perdesinde karşımıza çıkan Bond’un başlardaki eski usul casusluk maceraları serinin her bir yeni örneği ile birlikte teknoloji ile daha fazla iç içe geçerken, efektlerin görkemi artarken ve filmler “büyürken” (bütçe, kadro vs.) karakter “eski” kalabilir mi bilmiyorum açıkçası ve bu hikâyede olduğu gibi filmin eskinin arkasında durması ne kadar tutarlı gerçekten? Karakterin ruhunu korumak ancak teknolojinin bir şekilde hep ikinci planda kalması ile mümkün olabilir ama bu filmin örneği olduğu gibi hikâye yeterince güçlü olmayınca ve tüm o duygusallık ve kişisellik iyi anlatılamayınca, bunu elde etme pek de mümkün olamıyor doğal olarak.

Sıkı açılış sahnesinden sonra Sam Smith’in seslendirdiği “Writing’s On The Wall” şarkısı eşliğinde seyrettiğimiz ve yedinci kez bir Bond filmi için çalışan Daniel Kleinman’ın tasarladığı açılış jeneriği görkemli estetiği ile çok yakışmış filme. Altın sarısı renkler ile siyah-beyaz arasında gidip gelen görüntüler SPECTRE örgütünün logosu olan ahtapot sembolünü de getiriyor karşımıza ve buradaki profesyonel başarıdan etkilenmemek mümkün değil açıkçası ve hatta bu jeneriğin vaat ettiğinin altında kalıyor filmin kendisi. İngiltere, İtalya, Meksika, Avusturya ve Fas’ta geçiyor hikâye ve Léa Seydoux, Monica Bellucci (baştan çıkarma sahnesinde harcanıyor ve haksızlığa uğruyor kesinlikle) ve Naomie Harris’in canlandırdığı kadın karakterlerin sağladığı çekicilik, orijinal müziği de dahil olmak üzere sıkı bir soundtrack ve elbette tüm o efektler ve görkemli çekimler ile anlatmayı başarıyor derdini. İki araba veya bir araba ile bir uçak arasında geçen takip sahneleri beklentiyi fazlası ile karşılarken, kimi anlarında da -yine beklendiği gibi- inandırıcılığı pek de dert etmiyor. Açılış sahnesinde bir stadyum dolusu insanı kurtarmak için, bir helikopter içindeki kötü adamlarla dövüşen Bond’un bu sırada üzerinde uçup durdukları binlerce insanı tehlikeye atması veya içinde kurtarmak istediği kadının da olduğu araca saldıran Bond’un tüm kötüleri yok edip kadını araçtan sağ salim çıkarması gibi anlar gerçekçiliğin değil heyecanın peşinde olmanız gerektiğini söyleyen anlardan ikisi sadece.

İnsana ait olandan uzak duran yeni yaklaşımı reddedip eskiyi destekleyen, küçük ülkeleri ikna etmek için büyük ülkelerin neler yapabileceğini göstermekten çekinmeyen (uzlaşmayan Güney Afrika’yı ikna eden terör vakası), öldürme yetkisinin aynı zamanda öldürmeme yetkisini de verdiğini vurgulayan yaklaşımı ve Bond’un “karanlıkta yaşamak, avlamak, avlanmak ve sürekli arkasını kollamak”la geçen hayatını sorgulayan (ve ona sorgulatan) film, hedefine, keyifli bir eğlencelik hikâye olmaya rahatlıkla ulaşan bir çalışma sonuç olarak. Yukarıda isimleri anılan kadın oyunculara ek olarak, Bond rolündeki Daniel Craig (hikâyenin havasına uygun olarak özellikle yakın planlarda yaşlı görünüyor bir parça) ve diğer rollerdeki Christoph Waltz (kötü adam), Ralph Fiennes (“M”), Ben Whishaw (“Q”) ve Andrew Scott (“C”) bu görkemli Bond filminin kadrosunu oluşturuyorlar ve bir parça boş olan hikâyeyi pek de umursamadan keyif almanızı sağlıyorlar filmden. Yönetmen Mendes ise, “beraber olamayız” sahnesi gibi dramatik anlarda aksasa da, genel olarak iyi bir Bond yönetmeni performansı gösteriyor ve aksiyon ve macera sahnelerinin üstesinden şık bir şekilde geliyor.