Monument Ave. – Ted Demme (1998)

“Sana iş vermeyi kesersem, kablo fabrikasındaki o berbat işe geri dönersin ve sonun baban gibi olur”

Küçük bir çetenin üyesi olan bir adamın bir yakınını kaybettikten sonra çeteye olan bağlılığını sorgulaması ile gelişen olayların hikâyesi.

Mike Armstrong’un orijinal hikâyesinden, genç yaşta ölen Ted Demme’in çektiği bir film. Jonathan Demme’in yeğeni olan ve bugün daha çok “Beautiful Girls – Harika Kızlar” ve özellikle son konulu filmi olan “Blow – Beyaz Şeytan” ile hatırlanan Ted Demme’in bu filmi alışıldık suç filmlerinden ayrı bir yerde durmayı tercih eden ve aksiyondan çok baş kahramanının ruh haline ve yaşadığı ikilemine odaklanan yapısı ile dikkat çekiyor. Denis Leary’nin oyunu ile öne çıktığı film kadın karakterlere yer verse de öncelikle bir erkek filmi olarak gösteriyor kendisini ama filme bu nitelemeyi getiren aksiyonu değil karakterlerinin erkeklik değerleri üzerinden süren yaşamlarının hikâyeye damgasını basmış olması. Hikâyesinin gerektiği kadar güçlü olmaması ve Demme’in bu hikâyenin görsel karşılığını yeterince etkileyici üretememiş olması filmi zayıflatıyor ama yine de ilgi gösterilebilecek bir film karşımızdaki.

Ted Demme’in sinemadaki kısa kariyerinde sadece altı adet konulu sinema filmi var ve yönetmen bunların üçünde burada da baş rolü üstlenen Denis Leary ile çalışmış. Boston’da İrlandalılar’ın yaşadığı mahallelerde geçen hikâyede Leary küçük bir çete adına araba hırsızlığı yapan bir adamı canlandırıyor. Yakın arkadaşları ve kuzeninden oluşan çevresini tanıtarak başlıyor film. Gereğinden uzun tutulmuş açılıştaki sohbet sahnesinde gösterildiği gibi kadınlar, içki ve uyuşturucu odaklı küçük hayatlarını sürdüren bu erkek karakterlerin yaşadıkları ortamda suça bulaşmaktan başka seçenekleri yok gibi görünüyor. Bu hayatlarını sorgulamıyorlar bile ta ki baş kahramanımızı bir seçim yapmak zorunda bırakan cinayete kadar. Baştaki bu sohbet sahnesi filmin maço havasının en iyi göstergesi sanırım. Uzunluğu bir yana bu sahne Tarantino filmlerindekine benzer şekilde bol konuşmalı ve aslında hikâye ile doğrudan bir bağlantıya da sahip değil. Tarantino’nun kaleminden çıkanlardan farklı olarak buradaki konuşmalar süsten uzak ve çok daha gerçekçi ama tam da bu nedenle kimilerine sıradan görünebilir. Etnik kökenlerine bağlılıklarını sıkı sıkıya koruyor görünen ve daha çok orta sınıf ve işçi sınıfından olan karakterlerin sıkışmışlığını seyirciye aktarmak için doğru bir seçim olan bu diyalogların bir parça daha çekici olmasının filme katkı sağlayacağını da söylemek gerek ama filme değer kattıkları da bir gerçek.

Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde İrlandalı karakterlerimizin siyahlara karşı olan ve kendileri bu tanımlamayı reddetse de açıkça ırkçı olan davranışları sergileniyor. Bu sahnenin ayrıca kahramanımızın kendisini kıstırılmış ve umutsuz hissetmesinin sembolü olması gibi bir önemi de var hikâyenin içinde. Ne var ki film bu sahnenin etkileyiciliğini sürekli kılamıyor ve zaman zaman sıradan bir görünüme bürünüyor. Bir cinayetten sonra insanların tanıklık etmemek için perdelerini çekip görünmemeyi tercih ettikleri sahne de filmin hem görsel hem de anlatmaya çalıştığı ile önemli bir başka sahnesi örneğin ama yeterli değil bu sahneler ne yazık ki. Yönetmen Demme’in mizanseni de bu sıradanlığı aşmaya pek yardımcı olmuyor ve örneğin sokaktaki merdivenlerin tepesinden yapılan bir çekim dışında kamera nerede ise hiç şaşırtmıyor görüntüyü bize yansıtırken. Zaman zaman bürünülen bu sıradanlığı dengeleyen ise Denis Leary oluyor. Oyuncu adeta kendi hayatını sergilercesine rahat ve onun bu doğal performansı karakterinin neşesini, korkusunu ve öfkesini onun kadar hissetmemizi sağlıyor. Filmdeki diğer performansların da aksamadığını ama kimilerinin senaryonun karakterlerini yeterince işlememiş olması nedeni ile bir parça silik kaldıklarını da belirtelim. Senaryonun bu kusuruna karşılık başardığı bir başka şey var ama: Özellikle, yeterince işlediği karakterlerini doğru yazılmış diyalogların da aracılığı ile tüm “kötücül” yanlarına rağmen seyirciye yakın kılmayı başarabiliyor ki bu da bir suç filmi için hayli önemli bir başarı olsa gerek.

Kusurlarına rağmen başta yukarıda bahsettiğim siyah adama eziyet ettikleri ırkçılık sahnesi olmak üzere filmin kapalı toplumlardaki (yine yukarıda sözünü ettiğim gibi etnik kökenlere bağlılık ve yabancıları uzak tutma ile kendisini gösteren bir kapalılık bu) bireylerin nerelere savrulabileceğini göstermeyi beceren bir film karşımızdaki. Bunu yaparken gereksiz süslerden uzak durması ve karakterlerin ruhuna –keşke tümü için yapabilseymiş dedirtecek kadar başarılı bir biçimde- işleyebilmesi filmi ilgiye değer kılıyor diyebiliriz rahatlıkla.

(“Noose” – “Snitch” – “Fitne”)

Blow – Ted Demme (2001)

“Neden mi uyuşturucu işindeyim? Çünkü bu işte çok iyiyim. Harikâyım bu işte”

70’li yıllarda Birleşik Devletler’i Kolombiya’dan getirdiği kokainle tanıştıran adamın hikâyesi.

Otuz sekiz yaşında hayatını kokain ile bağlantılı olduğu düşünülen bir kalp krizi sonucu kaybeden ABD’li yönetmen Ted Demme’in filmi gerçek bir karakterin, George Jung’ın yükselişini ve çöküşünü anlatan bir çalışma. Bu biyografik film sinemanın bu türdeki klasik örneklerinden kimi yanları ile hayli farklı ama hedeflediği kadar vurucu veya eğlendirici olamıyor bir türlü. Eğer gözlerinizi Johhny Depp’in sarıya boyalı saçlarından alabilirseniz, film yine de genel olarak ilginizi ayakta tutabilir.

Bruce Porter’ın kitabından uyarlanan senaryo filmin aksayan noktalarından birincisi gibi görünüyor. Karakterine, yaptığı işin yasadışılığından ve kötücüllüğünden bağımsız olarak, sempati duymamızı mı bekliyor film yoksa mesafemizi koruyarak mı yaklaşmamızı bekliyor, anlamak pek mümkün değil. Bir yoksul banliyo gencinin uyuşturucu aracılığı ile ulaştığı zenginlik ve sonra bunu hızla kaybedişi bir biyografi filmi için çekici bir konu gibi görünüyor ama film bunu da yeterince vurgulayamıyor. Zenginliğin kaynağı olan kokainin ise filmde herhangi bir olumsuz yanına nerede ise rastlamak mümkün değil ve kullananların kafasının “bir milyon” olması hikâyenin sık sık büründüğü “kafadarlarımız uyuşturucu işinde” havasına uygun bir şekilde normal ve sıradan görünüyor açıkçası. Film söz konusu olan nesnenin uyuşturucu olduğunu nerede ise hiç vurgulamadan herhangi bir meta olarak gösteriyor ve filmin büyük bir kısmı bir adamın pazarlama ve iş yapma becerisinin övgüsü şeklinde ilerliyor. Depp’in oyununun da katkısı ile filmin büründüğü eğlenceli hava ise filmin zaman zaman çekici yanını oluşturuyor ama bu hava bir yandan da filmin kimi trajik anlarında, örneğin cenaze sahnesi veya tüm final bölümü, ne hissetmeniz gerektiğini bilememenize neden oluyor.

Depp’in idare eden oyunu Penelope Cruz’un vasatın epey altında seyreden oyunun yanında parlıyor ama filmde asıl kendisini gösteren Diego rolündeki İspanyol oyuncu Jordi Mollà. Bu isimlerin dışındaki oyunculuklar ise genelde sıradan ve hikâyeyi güçlendiren bir yanları da yok. Depp’den beş yaş daha küçük olan ama annesini canlandıran Rachel Griffiths bu yanlış seçim sonucunda karakterinin ne gençliğinde ne de yaşlı halinde inandırıcı olamıyor. Ray Liotta ise kariyerindeki en vasat performanlarından birini vermiş olmalı bu filmde. Oyunculukların yanında yönetmenin tercihlerinin de filme yeterli katkı sağlamadığını söylemek gerek. Yavaşlatılmış çekimler ve donan görüntüler filmin estetik yanlarını güçlendirme amacının yanısıra seyrettiğimizin farklı, çekici ve büyük olduğunu düşünmemiz için filme yedirilmiş gibi görünüyor ama temelde “sıkıcı” bir karakterin macerası olunca film ve bu macerayı da çekici kılamayınca, hissettiğiniz de temel olarak bir yetersizlik ile sınırlı kalıyor.

Karakterlerin filme giriş ve çıkışları üzerinde yeterince düşünülmemiş görünen filmin tüm kusurlarına rağmen kimi çekici yanları var yine de. Örneğin baş karakterimizin hapishanede hücre arkadaşı olan Diego ile konuştukları sahne sırası ile karakterlerin yüzlerini karşımıza getirirken filmin neler kaçırdığını da söylüyor bize. Film bu sahnedeki yumuşaklığın veya Pablo Escobar sahnesindeki sertliğin peşine düşseymiş çok daha iyi olurmuş. Oysa filmin durduğu yer garip bir suç, macera ve Depp’in sayesinde (veya onun yüzünden) komedinin karışımı ve bu da filmin zaman zaman dağılıp gitmesine neden olmuş.

(“Beyaz Şeytan”)