Krisha – Trey Edward Shults (2015)

“Senin yaralı olduğunu biliyorum. Defalarca cama çarpmış lanet bir kuş gibisin”

Uzun bir aradan sonra, bir Şükran Günü yemeği için ailesi ile bir araya gelen ve geçmişi sorunlu bir kadının hikâyesi.

Trey Edward Shults’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Shults aslında filmin ilk versiyonunu 2014 yılında çekmiş ama sonuçtan çok mutlu olmayınca, elindeki malzemeyi bir kısa filme dönüştürmüş. Bir yıl sonra, 2015’te ve hemen hemen aynı oyuncularla ve teknik kadro ile tekrar sinemaya taşımış hikâyesini ve ilk uzun metrajlı bu yapıtında dikkat çekici bir başarıya ulaşmış. Şükran Günü ve Noel yemekleri için bir araya gelen aile bireylerinin ters giden, sırların açığa çıktığı ve üzeri örtülü sorunların ortalığa saçıldığı hikâyeleri Amerikan sinemasında bolca anlatıldı bugüne kadar. Shults’un belki de üzerinde durulması gereken ilk başarısı bu çokca işlenen konuyu özgün bir şekilde ele alabilmesi ve baş karakteri açısından yavaş yavaş zirve noktasına taşıyabilmesi hikâyesini. Hemen tüm oyuncuların kendi isimleri ile oynadığı ve yönetmenin teyzesi Krisha Fairchild’ın baş karakteri müthiş bir performansla canlandırdığı film gerek kadrosu gerekse hikâyenin geçtiği mekânı ile ”aile arasında çekilmiş” olmanın tüm samimiyetini ve gerçekçiliğini seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Sadece dokuz günde ve yönetmenin ebeveynlerinin evinde çekilmiş film. Trey Edward Shults’un başroldeki teyzesinin yanında; kendisi, annesi, anneannesi ve pek çok arkadaşı tek bir mekanda geçen bu hikâyenin farklı karakterlerinde karşımıza çıkarak filme bir belgesel gerçekçiliği katıyorlar. Shults kapanış jeneriğinde arkadaşlarına ve dostlarına teşekkür etmiş bu nedenle. Anlatılan hikâyenin gerçek bir olaya dayanması da katkı sağlıyor gerçekçi havanın oluşmasına. Yönetmenin kuzeni ve Krisha Fairchild’ın yeğeni olan Nica Fairchild uzun süre bağımlılık problemleri ile boğuştuktan sonra, bir aile toplantısında nükseden rahatsızlığının ardından aşırı dozdan hayatını kaybetmiş. Kurguyu da üstlenen Shults işte bu hayli kişisel sayılabilecek hikâyeyi adeta kamerayı karakterlerin gerçek hayatlarına sokarak anlatıyor bize. Özellikle ilk sahnelerde kamera evin içinde farklı karakterler arasında gidip geldiğinde ve daha sonra da farklı sahnelerde bir ev videosu havası var; bu hava ile bir amatörlüğü kastetmiyorum; birkaç sahnede karakterlerin doğaçlama yaptığı film için rahatlıkla söylenebilecek bir doğallık ve sahicilik söz konusu olan.

Baş karakteri canlandıran Krisha Fairchild hikâyenin olmazsa olmazı; yavaş yavaş kendisine yaklaşan kameranın görüntülediği yüzü ile açılıyor ve kapanıyor film. Brian McOmber’ın korku ve gizemden bir ruhsal kaosa kadar uzanan farklı duyguları çağrıştıran tedirgin edici notaları daha ilk anlardan başlayarak, yemeğin mutlu bir Şükran Günü yemeği olmayacağını söylüyor bize ve karakterlerle birlikte veya onlarla aksi yönde hareket eden kameranın tedirgin hareketliliği bu hissi güçlendiriyor. Hemen hemen tüm yakınlarının önceden gelmiş olduğu eve “dışarıdan giren” bir karakter Krisha ve onun bu dışarıda olma durumu filmin olumlu bir havada ilerleyen ilk yarısı da dahil olmak üzere kendisini hep hissettiriyor. Arabasından inerken, kıyafetinin eteğinin arabanın kapısından dışarı sarkmış olması gibi bir incelikle kadın için yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ima eden film onunla ilgili gerçekleri yavaş yavaş gözümüzün önüne sererken; aile bağları, hoşgörü, fedakârlık, pişmanlık, hayal kırıklığı, başarısızlık ve tekrar ayağa kalkma çabaları üzerine herkesin bir şekilde kendisine yakın bulacağı bir hikâye ile baş başa bırakıyor bizi. “Daha manevi bir insan olmaya çalışıyorum. Henüz yolun başındayım. İçimdeki huzurlu insanı bulmaya çalışıyorum” diyor Krisha kız kardeşinin eşi ile sohbet ederken ama bir süre sonra şu sözlere maruz kalıyor: “Sen ızdırabın vücut bulmuş halisin. Sen bir çekip gidensin, sen hep terk edensin… İnsanların hayatlarına öylece girip çıkabileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun”. 60 yaşındaki kadının neden ve neyi terk ettiğini, özellikle evdeki delikanlılardan biri ile konuştuğu sahnede seyirciyi hazırlıksız yakalayarak ve yüreğinden vurarak gösteriyor film. Bu bölümde Krisha Fairchild’ın oyunculuğu, her türlü abartıdan uzak durarak yakalanan içten bir duygusallığın gücünü gösteriyor.

Hikâye Krisha karakterinin dramı kadar, kız kardeşi üzerinden aile içi dinamikler üzerinde de düşündürüyor seyircisini. Sevdiklerinize ya da aile bağından dolayı zorunlu olarak ilişki içinde olduklarınıza karşı ne kadar sabır gösterebilirsiniz, ne zaman artık yorulur ve pes edersiniz, her an huzursuzluk kaynağı olabilecek bir kişiyi hayatınızda ne kadar tutabilirsiniz ve bir sevdiğiniz için yapmaya soyunduğunuz fedakârlık, başka sevdiklerinize sıkıntı veriyorsa seçiminiz ne olmalıdır gibi sorular hikâyenin ikinci yarısından itibaren adeta üzerinize akın ediyor. Nina Simone’nun sesinden dinlediğimiz “Just in Time” (“Bells are Ringing” müzikalinden bir parça) şarkısının eşlik ettiği uzun sahne örneğin, şarkının sözlerinin artık geride bırakılan kötü günleri anlatmasının aksine kara günlerin geri döndüğünü göstermesi ile güçlü bir çelişki yaratıyor ve filmin dramatik anlarının zirvelerinden birini yaratıyor.

Drew Daniels’ın kamerası aracılığı ile karakterlerine hem yaklaşabilen hem de onlara gerektiğinde belli bir mesafeden bakabilen film huzursuz kamera hareketleri dışında, tek bir sahne haricinde teknik gösterilere girişmiyor. Bu sahnede Krisha’nın dramının karşısına evdeki diğer tüm aile bireyleri arasındaki sevgiyi ve sohbetleri yavaşlatılmış görüntüleri ile koyuyor film ve kadının fiziksel ve ruhsal olarak o ortamın içine aslında hiç giremediğini/giremeyeceğini gösteriyor. Farklı zamanlarda geçen sahneleri birbiri ile iç içe göstermek gibi tercihlerle baş karakterinin içinde bulunduğu karmaşayı destekleyen Shults’un Krisha Fairchild’dan aldığı performansı tarif etmek ise gerçekten zor; bir oyuncu olduğuna inanmak neredeyse mümkün değil onun. Adeta bir gizli kameranın hayatının dramatik bir ânını görüntülediği bir gerçek karakter karşımıza çıkan. Yakın yüz çekimlerindeki etkileyici bakışlarından vücut diline, artık var olmadığını fark ettiği bir yere dönme çabasının umutsuzluğunu müthiş bir sahicilikle canlandırıyor Fairchild. Evin içinde onun olmadığı anlar bir sıradan mutluluğun resmi olarak görünürken, bakışlarının tam bir dipsiz uçurumu hissettirdiği karelerde bile bir karanlığın olağanüstü bir çizimini yapıyor sanatçı. Ev onsuz neşeli ve sağır edici bir gürültü ile doluyken, Shults’un kadını özellikle yalnız olduğu anlarda mutlak bir sessizlik ile görüntülemesinin dikkat çektiğini de ekleyelim.

Filmde kendisinin oynadığı karakterle annesi arasındaki ilişkinin gerçek hayatta kendisi ile babası arasındakinden ilham alınarak oluşturulduğunu söylemiş Shults ve büyükannesinin oynadığı karakterin eve geliş sahnesinin hemen tamamen doğaçlama olduğunu belirtmiş. Alzhemier olan yaşlı kadın bir film çekildiğinden habersiz olarak “oynamış” rolünü. Tüm bunlar yapıtı bir “aile filmi” yaparken, kameranın kahramanımızın olmadığı sahnelerde bile olan biteni sanki hep onun gözünden görüntülemesi ve böylece finaldeki “patlama”ya bizi adım adım götürenleri inandırıcı kılmasını da artıları arasına eklememiz gerekiyor yapıtın. Özetlemek gerekirse, Shults daha sonra “It Comes at Night” (Gece Gelen, 2017) ve “Waves” (Dalgalar, 2019) ile devam eden başarılı filmler zincirinin bu ilk halkasında görülmeyi hak eden bir sonuç koyuyor ortaya. 30 Bin Dolarlık bütçesinin yaklaşık 14 Bin Dolarlık kısmı kitlesel fonlama yöntemi ile toplanan film ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma.