Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar – Önder Esmer (2023)

“Sinematek’in 1 numaralı üyesi Jak Şalom’dan, bitirimlerin şahı Mustafa Göçmen’e kadar sayısız güzel insan tanıdım. Bir gün ortam elverdiğinde onların portrelerini çizmek boynumun borcu. Sinemacı dostlarla birlikte sürdürdüğümüz onurlu bir kavganın belgeseli saklı o yıllarda. Bir gün mutlaka yapacağız o filmi…”

Türk Sinematek Derneği’nin ve kurucularından Onat Kutlar’ın hikâyesi.

Önder Esmer’in yazdığı ve yönettiği bir belgesel. Adının da vurguladığı gibi, Türk Sinemateki’ni ve onun kurucularından biri olan Onat Kutlar’ın öyküsünü anlatan yapıt, ilkinin öyküsünü daha öne çıkararak getirirken karşımıza, bu öykülerin doğrudan parçası olmuş, sinema kültürümüzün ve tarihimizin önemli isimlerinin birinci elden tanıklığı ile ilgiyi kesinlikle hak ediyor. Genel olarak kültürümüzün belgeselleştirilmesindeki önemli eksikliğimizinin daha da değerli kıldığı yapıt, sadece anlattığı öyküler ile değil, sinema sevgisini içselleştirmiş onlarca ismin görüntü ve sesleri ile bu sevgiyi seyircinin de hissetmesini sağlıyor. Sinematek ve Yeşilçam arasındaki büyük kavgayı da odağına alan ve bu kavganın taraflarından birinin görüşlerini geri planda tutması (ya da tutmak zorunda kalması) anlaşılabilir bir eksikliği olarak gösterilebilecek olan filmin Onat Kutlar’ın ölümüne neden olan eylemin failinin adını anmaktan kaçınması ise, sadece sondaki kısa bir bilgilendirme yazısının eksikliği olarak kabul edilip görmezden gelinemeyecek bir yanlış seçim olmuş.

25 Ağustos 1965’te Sinematek Derneği adı ile kurulan, 1967’de Türk Sinematek Derneği ismini alan kurum sinema tarihimizde tartışmasız bir öneme sahip oldu. Son zamanlarında çoğu maddi nedenlerden kaynaklanan sorunlar yaşayan dernek, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’deki tüm partiler, sendikalar ve derneklerle birlikte kapatıldı bir daha tekrar açıl(a)mamak üzere. Kuruluş metninde amacı “Türkiye’de ve bütün dünyada, sinema sanatının başlangıcından bu yana çevrilen her türden filmi, sinemayla ilgili fotoğraf, kitap, senaryo, ses bandı, afiş gibi belgeleri araştırmak, tespit etmek, toplamak, saklamak, korumak ve yaymak” olarak belirtilen dernek, sinemateklerin tanımı gereği olan “arşiv” işlevini gerçekleştiremese de, sadece yarattığı sinema kültürü, sevgisi ve merakı ile bile çok önemli bir yere sahip oldu bu sanat dalının ülkemizdeki tarihinde.

Derneğin kurucularından biri ve en öne çıkan ismi olan Onat Kutlar 1976’ya kadar sürdürdüğü başkanlığı o yıl sinema yazarı Vecdi Sayar’a devretmiş, o da 1978’den 1980’e kadar bu görevi üstlenecek olan oyuncu Ahmet Sezerel’e bırakmış başkanlığı. Bugün Sinematek denince akla gelen ilk isim olan Onat Kutlar’ın sanatla ilk ilgisi edebiyat üzerinden olsa da ve 1960’da “İshak” adlı öykü kitabı ile Türk Dil Kurumu ödülünü kazansa da, sonradan bu ilgi yerini sinemaya bırakmış asıl olarak. Kutlar’ın 7. Sanat’a aşkını tetikleyen ise, felsefe okumak için gittiği Paris’te sinematek ile tanışması olmuş. Sonrasını ise sinema sevgisi ve sinema üzerine mücadele dolu bir üretimle geçen bir ömür olarak tanımlamak hiç de yanlış olmaz. Sinematek çalışmaları dışında, “Hazal” (Ali Özgentürk), “Yusuf ile Kenan” (Ömer Kavur) ve “Hakkâri’de Bir Mevsim” (Erden Kıral) filmlerinin senaryoları ve sinema üzerine yazıları (“Sinema Bir Şenliktir” ve “Sinema… Sinema” adlı kitaplarda toplandı bu yazılar) ile bu sanatın ülkemiz tarihinde önemli bir isim oldu Kutlar ve bir bomba hayatını alana kadar da bu mücadelesini ve sevgisini hep korudu.

Bu yazının girişinde yer alan sözler Onat Kutlar’a ait; onun bu arzusunun gerçekleşememesi ve kendisinin bir başkasının çektiği filmin konusuna dönüşmesi ülkemizin tuhaf ve trajik tarihinin bir kanıtı maalesef. Bu “hayalin gerçekleştirilememesi” durumunun ana nedenlerinden asıl olanı, Kutlar’ın 30 Aralık 1994’te bulunduğu kafeye bırakılan bir bombaydı. Bombanın sorumluluğunu İBDA-C üstlense de, eylemi PKK’nin gerçekleştirdiği, bombayı bırakanın da itirafı ile ortaya çıktı. Bu saldırıda ağır yaralanan Kutlar 11 Ocak 1995’te vefat ederken, gazeteci ve sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan’ın arkeolog kardeşi Yasemin Cebenoyan olay anında yitirdi yaşamını. Önder Esmer 2023’te filmini çekerken, bu patlamanın failini biliyordu elbette ama belgeselinin sonundaki yazıda “… bırakılan bombanın patlaması sonucu” ifadesini kullanmayı seçmiş. Ortada öyküsünün kahramanının ölmesine neden olan bir olay var ve Esmer bu eylemin failini anmıyor ve böylece çok yanlış ve sert bir şekilde eleştirilmesi gereken bir tercihte bulunuyor. Kurgu değil, bir belgesel çekiyorsunuz; filminiz ile hiç ilgisi olmayan Yasemin Cebenoyan’ın adını -kesinlikle doğru bir seçim yaparak- anıyorsunuz; cenaze töreni görüntülerine ve konuşmacıların bu kayıpla ilgili görüşlerine yer veriyorsunuz; ama failin adını anmıyorsunuz! Üstelik Önder Esmer filmi çekerken bazı isimlerle görüşememesinden duyduğu üzüntüyü dile getirirken şu ifadeleri kullanıyor: “Bu konuda -filmin öyküsü ile ilgili kişilere erişmek ve görüşlerini almak konusunda- izleyenlerin de merak ettiğini düşündüğüm Cüneyt Cebenoyan’ı anmak isterim. Görüşmeleri programlarken, kişilerin yaş durumlarını ve sağlık aciliyetini önemseyerek, genç konuşmacıları daha sonraya ertelemiştim. Fakat Cüneyt Bey’in erken yaşta aramızdan ayrılması hiç beklemediğim bir şeydi”. Bu sözler yapılan yanlışı daha da vahim kılıyor; çünkü işte tam da Cüneyt Cebenoyan’ın dediği gibi, “Katile katil demezseniz, mağdura da mağdur dememiş olursunuz”. Kısacası, Esmer sadece yanlış bir politik seçim yapmıyor, filminin kahramanının trajik mağduriyetine de, evet, ihanet ediyor.

Filmi özenle seçilmiş başlıklar ile bölümlere ayırmış Esmer; sırası ile “Hey Gidi İshak… Fırtına Yaklaşıyor mu?”, “Sinema Bir Şenliktir”, “Yeşilçam’da Bir Hayalet Dolaşıyor”, “Ama Bazı Şeyler Biraz Erkendir”, “Ne Kaldı Bizden Geriye”. “Hey Gidi İshak… Fırtına Yaklaşıyor mu?” adını taşıyan bölümle açılıyor film ve anlatılanla ilgili pek çok önemli isim Sinematek ve Kutlar ile ilgili görüş ve anılarına ortak ediyor bizi. Bu isimleri tek tek sıralamak hem onlara hem de Sinematek tarihine bir saygının gereği olmalı: Aralarında sinema yazarları, yazarlar, yönetmenler, festival yöneticileri, Sinematek çalışanları ve Kutlar’ın yakınlarının da olduğu bu kişiler şöyle: Adnan Özyalçıner, Ahmet Kutlar, Ahmet Soner, Ali Özgentürk, Atilla Dorsay, Aydın Sayman, Burçak Evren, Cevat Çapan, Filiz Kutlar, Giovanni Scognamillo, Hülya Uçansu, Jak Şalom, Mazlum Kutlar, Mete Akalın, Mustafa Göçmen, Nijat Özön, Ömer Pekmez, Rekin Teksoy, Seza Kutlar Aksoy ve Vecdi Sayar. Tüm bu isimlerin tanıklığı çok önemli ve film çekildiği tarihte hayatta olmayan Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Baş, Ali Gevgilili, Sezer Tansuğ, Tanju Akerson, Tuncan Okan, Sungu Çapan, Ülkü Tamer ve Demir Özlü gibi isimlerin yokluğu sinemamızın ve genel olarak kültürel ve toplumsal tarihimizin arşiv konusundaki yeterisizliğini acı bir biçimde hatırlatıyor. Bu arada bazı görüşmelerin (Rekin Teksoy, Nijat Özön, Giovanni Scognamillo ile yapılanlar) Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi tarafından daha önce gerçekleştirildiğini, Kutlar’ın görüntülerinin ise Ahmet Soner’in 1995 tarihli “Adana – Paris: Yılmaz Güney” adlı belgeselden alındığını ve Esmer’in bu arşiv görüntülerini kullandığını da belirtelim.

Hoş ve şık bir görsel tercihte bulunmuş Esmer; görüşlerini aktaran ya da hakkında konuşulan ilgili kişilerin Sinematek yıllarına ait siyah-beyaz fotoğraflarını -bu isimler ilk anıldıklarında- gösteriyor bize ve böylece hem etkileyici bir nostalji duygusu yaratıyor hem de bugün ile anlatılan dönem arasında görsel bir bağ kurulmasını sağlıyor. Nostaljinin yanında Esmer, yine doğru bir seçimle, Sinematek’in öyküsünü tarihsel bir bağlama da oturtmuş ve kurucularının 1950’li yıllarda Menderes dönemindeki politik ve sanatsal faaliyetlerine de değinmiş. Kuşkusuz bu filmin nispeten kısa süresi (75 dakika) iki dev öğeyi (Kutlar ve Sinematek) tarihsel bağlamı ile birlikte doyurucu bir içerikle ele almak için yeterli değil; ama izlediğimiz film bu alanda ilgi uyandıran bir bilgi sağlıyor yine de.

Esmer bu 75 dakika boyunca sık sık sinema tarihinden farklı başyapıtların kısa görüntülerini de kullanmış ki bu filmlerin seçilme nedeni, çoğunu Türkiye sinema izleyicisi ile ilk tanıştıranın Sinematek olması ve/veya Sinematek’te pek çok kez gösterilmesi ve üzerinde tartışılması. Bu filmleri sıralamak da Sinematek’in Türkiye’deki sinemaseverleri hangi yönetmenler ve akımlarla tanıştırarak nasıl önemli bir yere sahip olduğunu anlamak için önemli; bazı klipler ise Sinematek ile bağlantısı olan isimlere ait olduğu ve/veya konuşmalarda adı geçtiği için seçilen filmlere ait: “Beyoğlu 68” (1968, Jak Şalom ve Artun Yeres), “Hazal” (1979, Ali Özgentürk), “Umut” (1970, Yılmaz Güney), “Gecelerin Ötesi” (1960, Metin Erksan), “Hudutların Kanunu” (1966, Lütfi Akad), “Yılanların Öcü” (1962, Metin Erksan), “Hakkâri’de Bir Mevsim” (1983, Erden Kıral), “Seyyit Han” (1968, Yılmaz Güney), “Karanlıkta Uyananlar” (1964, Ertem Göreç), “Bronenosets Potemkin” (Potemkin Zırhlısı, 1925, Sergei Eisenstein), “Charulata” (1964, Satyajit Ray), “L’année Dernière à Marienbad” (Geçen Yıl Marienbad’da, 1961, Alain Resnais), “L’immortelle” (Ölümsüz Kadın, 1963, Alain Robbe-Grillet), “Obyknovennyy Fashizm” (Sıradan Faşizm, 1965, Mikhail Romm), “Cléo de 5 à 7” (5’ten 7’ye Cléo, 1962, Agnès Varda), “Smultronstället” (Yaban Çilekleri, 1957, Ingmar Bergman), “Memorias del Subdesarrollo” (Az Gelişmişliğin Anıları, 1968, Tomás Gutiérrez Alea), “Szerelmem, Elektra”, 1974, Miklós Jancsó), “Voyna i Mir” (Harp ve Sulh, 1965, Sergey Bondarchuk), “Démanty Noci” (Gecenin Elmasları, 1964, Jan Nemec), “Le Fantôme d’Henri Langlois” (2004, Jacques Richard), “Nicht Versöhnt Oder Es Hilft Nur Gewalt, Wo Gewalt Herrscht” (1965, Jean-Marie Straub) ve “Terra em Transe” (Trans Halindeki Ülke, 1967, Glauber Rocha). Listeyi sıralamışken, Onat Kutlar’ın içinde sinema aşkı yaratan ilk filmin Bergman’ın “Smultronstället” (Yaban Çilekleri) adlı başyapıtı olduğunu da belirtelim.

Sinematek ile Yeşilçam arasındaki gittikçe savaşa dönüşen tartışma en çok bilinen mücadelesi kuşkusuz Kutlar ve arkadaşlarının. Daha az konuşulansa, sol örgütlerle Sinematek arasında olanı; bu örgütler Sinematek’teki kendileri de çoğu solcu olan grubu burjuva sınıfı ile iş birliği yapmakla suçluyordu çünkü. Bu suçlamanın temel nedeni ise, derneğin kurucuları arasında yer alan ve karşılanan bazı maddî sıkıntıların çözülmesini sağlayan Şakir Eczacıbaşı’ydı. Ülkenin zengin burjuvalarından Eczacıbaşı ailesinden olsa da, gönlü hep sanatta, özellikle de sinema ve fotoğrafta olan Şakir Eczacıbaşı, Önder Esmer’in belgeselinde konuşanlara göre, aslında çok da büyük finansman sağlamamıştı kuruma ama varlığı yine de önemli bir polemik konusu olmuştu yıllarca. Elbette asıl savaş Yeşilçam ile Sinematek arasında yaşanandı. Yeşilçam’ın hemen tüm üretimine hâkim olan ticarî anlayışa sert şekilde karşı olan Sinematekçiler ile o filmlerin yapımcıları arasında olanlar anlaşılabilir ve doğaldı ama o sinemanın içinde farklı bir noktada duranlar ile yaşananlar ve karşılıklı hakaretlere varan sözler oldukça ilginç bir durumdu. Halit Refiğ “Ulusal Sinema Kavgası” adı ile yayımlanan kitapta da yer alan yazılarında çok sert sözlerle Kutlar ve arkadaşlarını “batılı özentisi” olmakla suçlarken, Sinematek çevresi için “kültür emperyalizminin ajanı, yabancı sinemanın uşağı” ifadelerini dile getirenler olmuştu. Kutlar’ın bu suçlamalarla ilgili cevaplarına onun “Sinema… Sinema” adlı kitabında yer alan yazılardan ulaşabilir meraklıları. Esmer’in belgeselinde bu konuda sadece Sinematek tarafının görüşlerini duyma şansı bulabiliyoruz; bunun temel nedeni Refiğ, Metin Erksan gibi isimlerin hayatta olmaması muhtemelen ama Burçak Evren’in birkaç cümlesi dışında karşıt görüşleri duyma şansı bulamamak, bir dengesizlik yaratmış doğal olarak. Evren’in “Sinematek’in bir düş kurduğu ve bunu kabul ettirmeye çalıştığı ama bu arada Yeşilçam’ın içinde bulunduğu koşulları, örneğin sansür mekanizmasını yeterince dikkate almadığı” eleştirisinin önemli olduğunu söylemek gerekiyor. Belgeselin yazılı veya görsel başka kaynaklara ve konu üzerine görüşlerini alabilecekleri Sinematek-dışı sinema insanlarına yer vermesi yapıtı daha da değerli kılabilirmiş açıkçası. Aslında belgesel bir üçüncü çatışmayı daha gündeme getiriyor: o tarihlerde adı İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olan bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nin Sami Şekeroğlu’nun yönetimindeki ve Sinematek’in aksine arşiv fonksiyonu da olan Sinema Merkezi ile olan çatışma. Sinematek karşıtlarının bu kurum etrafında toplanması ile iki kurum düşman kamplar hâline gelmiş uzun süre.

Sinematek’in kuruluşu anlatılırken, kurucuların tümünün illüstratör Ethem Onur Bilgiç’in özgün portreleri ile görüntüye gelmesinin ya da Türkiye’de yaşadığı dönemde Sinematek’e üye olan James Baldwin’in üyelik kartının gösterilmesinin önemli ve değerli olduğu yapıttaki bazı özgün kayıtlar da, sayıları az da olsa, dikkat çekiyor. Bunlardan biri yabancı filmlerin alt yazısız olarak gösterilmesi ile ilgili; gösterimde kullanılan kopyalar aralarında konsoloslukların da olduğu farklı kaynaklardan ödünç olarak alındığı için üzerlerine alt yazı koymak mümkün değildi ve bugünkü elektronik alt yazı tekonolojisi de olmadığından geriye iki seçenek kalıyordu: simültane çeviri veya filmleri çevirisiz göstermek. Belgeseldeki bir ses kaydında; yazar, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Hasan Âli Ediz’i Bondarchuk’un “Harp ve Sulh” filminin 1967’de Şişli’deki Kervan Sineması’ndaki gösterimi sırasındaki çevirisini dinliyoruz ilgili sahneyi izlerken. Bu simültane çevirilerle ilgili ilginç ve bazıları komik anıları dinleyebildiğimiz belgesel, çeviri yapılamadığında izlenen ikinci yolu da anlatıyor: Sinematek çalışanlarının hazırladıkları ve çoğunlukla 1 sayfa uzunluğunda olan özetler (“Sıradan Faşizm” içinse tam 20 sayfalık bir özet hazırlanmış!) seyircilere gösterimden önce dağııtılır ve onlar da bu metinleri okuduktan sonra izlerlermiş filmi. İki yöntemin de uygulanmadığı, seyircinin hiç bilmedikleri bir dildeki filmi her türlü çeviriden yoksun olarak izlediği zamanlar da az değilmiş anlatılana göre.

Bir başka kayıtta 1968’de Sinematek’teki bir tartışma sırasında Yeşilçam’ın temsilcisi Bülent Oran ile sineme eleştirmeni Ali Gevgilili’nin ve Onat Kutlar’ın karşılıklı konuşmalarını kısa da olsa duyabildiğimiz belgesel sinema tarihimizin sansür gerçeğini de hatırlatıyor farklı örneklerle. “Potemkin Zırhlısı” filminin gösterimine “Kiril Alfabesi’nden harflerin gösterilmemesi” şartı ile izin verilmesi gibi trajikomik örnekleri sergileyen belgesel, Sinematek’in Türkiye’de bir sinema kültürü oluşmasındaki ve, sinema seyircisi, yazarı ve yönetmeni yetişmesindeki önemini de hatırtlatıyor bize. Burada en önemli rolü üstlenen kişi olarak Onat Kutlar’ı işaret ediyor Esmer’in belgeseli doğru bir şekilde ve zaman zaman Kutlar’ın öyküsü olmakla Sinematek’in öyküsü olmak arasında kalmış gibi görünse de işini iyi yapıyor kesinlikle. Alper Maral imzalı müzik çalışmasnın da, filmin içeriği düşündüldüğünde bir parça fazla günümüze yakın durması gibi bir soru işaretine neden olsa da, başarılı olduğu film tüm konuşmacıların ve görüntülerin sinema sevgisini hissettirdiği önemli bir belgesel kesinlikle.

(Visited 13 times, 1 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir