Just Mercy – Destin Daniel Cretton (2019)

“Bu süslü kelimeler Alabama’da işe yarar mı sanıyorsun? Seni çiğneyip tükürürler, çizgiyi aşan diğer siyahlara yaptıkları gibi. Şık giyinerek beyazlar gibi konuşmana aldırmazlar. Bir siyahı sadece benim kılığımda görmek isterler”

Biri işlemediği bir cinayet nedeni ile ölüm cezasına çarptırılan, diğeri ise parlak bir geleceği ret edip, yoksullara ve haksızlığa uğrayanlara avukatlık yaparak destek olmaya soyunan iki siyah adamın hikâyesi.

Gerçek bir hikâyeyi anlatan, senaryosu bu hikâyenin kahramanlarından Bryan Stevenson’ın 2014 tarihli “Just Mercy: A Story of Justice and Redemption” adlı romanından Destin Daniel Cretton ve Andrew Lanham tarafından uyarlanan ve yönetmenliğini Cretton’un yaptığı bir ABD filmi. Amerika’da pahalı hukuksal desteğe erişemeyen yoksullara ve siyahlara devletin, güvenlik güçleri ve adalet mekanizmaları aracılığı ile yaptığı haksızlıkların çarpıcı örneklerinden biri olan bir davaya eğilen film, bir yandan da idam cezası karşıtlığı ve özellikle ülkenin güney eyaletlerinde siyahlara karşı olan önyargıları da almış gündemine. Hikâyenin sonunda tüm ana karakterlerin akıbetlerini seyirciye hatırlatan film ülkede eşitlik anlamında gidilecek çok uzun ve zorlu bir yol olduğunun kanıtı olurken, Cretton’un aksamayan anlatımı ve iki başrol oyuncusunun (Michael B. Jordan ve Jamie Foxx) performanslarının da desteği ile ilgiyi hep canlı tutmayı başarıyor. Amerikanvari bir umut ve dayanışmaya dayanan anlatımı ve sistemdeki bozuklukları gündeme getirse de, bireylerin (ya da birkaç bireyden oluşan küçük grupların) kahramanlığını öne çıkarması beklenen ama filmin önemini azaltan bir seçim olmuş. Buna karşılık, Hollywood’un ülkenin adalet sistemine ve özellikle siyahlara yapılan haksızlığı net bir biçimde ortaya koyan ve “Black Lives Matter” gibi hareketlerin varlığını ve gerekliliğini açık bir şekilde doğrulayan bir yapıtı seyircinin karşısına koyabilmesi kesinlikle önemli.

1987’de Alabama’da başlıyor film. Kağıt hamuru işinde kullanılmak üzere ormanda ağaç kesen iki siyahtan biri olan Walter’ın (Jamie Foxx) yolu eve dönüşü sırasında polisler tarafından kesiliyor. Kendisi bir cinayetin zanlısı olarak aranmaktadır; tutuklanır, yargılanır ve jüri tarafından suçlu bulunur. Yargıç kişisel yetkisini kullanarak müebbet cezasını ölüm cezasına çevirir ve Walter infazını beklemek üzere ölüm hücrelerinden birine konur. Bryan (Michael B. Jordan) ise Walter gibi yoksul bir çevreden gelen ve siyah olmanın tüm sıkıntılarını yaşamış, Harvard mezunu bir avukattır ve stajı sırasında tanık olduklarının da etkisi ile, parlak teklifleri ret edip yoksullara karşılıksız hukuksal destek verecek bir ofis açmak üzere Alabama’ya gelen genç bir adamdır; bu iki kişinin yolu kesişecek ve tüm umudunu yitiren Walter’ın davasını yeniden yargılama için ele alan Bryan bu çabası sırasında bu yoksul adam üzerinden eyalette (aslında tüm ülkede) yoksulların ve özellikle de onların siyah olanlarının erişemedikleri sağlıklı hukuk desteği ve önyargılar yüzünden yaşadıklarına tanık olur dehşet içinde. Çünkü her yerde ama özellikle ABD’de avukatlık pahalı bir iştir, eğer sosyal konumunuzdan ve/veya kökenizden dolayı güçsüzseniz hiç hak etmediğiniz cezalara çarptırılabilir ve hatta kendinizi elektrikli sandalyede bile bulabilirsiniz. Film, ülkedeki adalet sisteminin anlamak ve ıslah etmek değil, cezalandırmak ve böylece gücü hatırlatmak üzerine kurulu olduğunu Hollywood’un liberal kalıpları içinde kalarak da olsa çekinmeden dile getirebiliyor ve ilgiyi hak ediyor.

To Kill A Mockingbird” (Bülbülü Öldürmek) romanının yazarı Harper Lee’nin doğum yeri ve romandaki olayların da geçtiği yer olan Monroeville’de yaşanmış hikâye ve ırkçılık karşıtı bu roman ve yazarı filmde ironik bir biçimde sık sık anılıyor Alabamalı beyazlar tarafından; ironik çünkü yazara ve romanına ayrılan bir bölümün de olduğu müzeyi ziyaret etmesi tavsiye ediliyor siyah avukata bu kişiler tarafından. Irkçılığı hâlâ içlerinde barındıran bu insanların alaycı tavsiyesi ABD’de bu alanda atılan adımların pek de önemsiz olmayan bir kısmının hâlâ kağıt üzerinde kaldığını ve Güney’de yaşayan azımsanmayacak sayıda beyaz tarafından kesinlikle içselleştirilmediğini hatırlatıyor bize. 18 yaşında bir beyaz kız için en ideal katil adayı bir siyah erkektir elbette bu insanların gözünde ve bu adamın geçmişte eşini bir beyaz kadınla aldatmış olması onun durumunu savunulamayacak duruma sokmuştur. İdealist siyah avukatla, yine idealist bir beyaz psikologun birlikte kurdukları ve federal destek aldıkları ofis işte bu “katil” ve onun gibi, adalet mekanizması üzerinde egemen olanların kurbanı olanlara yardımı hedeflemektedir. Egemen güçlerin hemen tamamının beyaz, bu kurbanların hemen tamamının siyah olması bölgedeki durumun net bir resmini koyuyor ortaya. Yalancı şahitler, savunmadan gizlenen deliller, savunmanın sadece kâğıt üzerinde kalması (“Avukatım oradaydı ama yok gibiydi. Sanki tek başımaydım”, “Ailemin parası bitti, avukat gitti”) ve yargı mekanizmasının siyahlara karşı hınç ve öfke dolu tutumları karşısında âdil bir yargılama mümkün değildir kuşkusuz. Filmdeki kurbanların önemli bir kısmı siyah ve Güney eyaletlerinin “doğal” bir gerçeği bu. Aslında sadece etnik değil, sınıfsal bir boyutu da var bu problemin ama elbette siyahlar için durum bir kat daha kötüdür. Siyahlar üst sınıftan oldukları durumda bile ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar; örneğin Harvard mezunu avukatımız cezaevine girişte yasaya aykırı olarak çıplak aramaya maruz kalıyor ve üstelik alay ediliyor kendisi ile beyaz gardiyanlar tarafından.

Film idam cezasına karşı net bir duruş almış ama bu duruşun sanki sadece “masumlar da idam edilebilir yanlışlıkla” düşüncesi üzerine oturtulmuş görünmesi doğru bir yaklaşım olmamış. Sondaki istatistikler ve daha da önemlisi tanık olduğumuz bir infaz bu cezanın kime uygulanırsa uygulansın insanlık dışı bir eylem olduğuna ikna edecek güçte bizi ama senaryo ağırlığı masumiyet ihtimaline kaydırdığı için kendi gücünü azaltıyor. Gerçekten yaşanmış olsa da, avukat ve müvekkilinin “yüce” senatoda idam cezası ile ilgili bir oturumdaki konuşma sahnesi ise yine “ya masumsa?” ihtimalini öne çıkarması ve senatoyu, düzenin sorumlusu olan bir kurumu, yüceltmesi ile fazlası ile Amerikanvari bir tercih olmuş. Oysa bu hikâyenin daha “radikal” bir yaklaşıma ihtiyacı varmış; varmış çünkü aksi takdirde “Black Lives Matter” hareketine bu kadar ihtiyaç olmaz ve sadece Güney’de değil, Kuzey’de de siyahlar ayrımcılığa uğramazdı. Ayrıca hikâyede bireysel çabaların neredeyse kutsanması da genel bir çerçeveden bakınca aynı tartışmalı duruma işaret ediyor. Ya bir “aziz” olan avukat olmasaydı, ya onun bir avuç arkadaşı o özveri dolu çabaları harcamasaydı ne olacaktı? Neden kahramanlara ihtiyacı olsun ki bir modern toplumun, yaptığı tüm yasadışı işler ortaya çıkan ve masum bir adamdan bir suçlu yaratan beyaz bir şerif neden kasabanın beyaz çoğunluğu tarafından altı kez daha seçilir görevine tüm yaptıkları ortaya çıkmasına rağmen? Evet, umutsuzluk bir mücadelenin en büyük düşmanıdır ve o ünlü denizyıldızı hikâyesinde olduğu gibi bir tek kişiye bile hayatı geri vermek çok değerlidir ama sorunun köklü çözümü için ne yapılmalı? Tüm bu sorulara cevap vermeye ya da en azından başka bir tür mücadele gerektiğini göstermeye yanaşmıyor film ne yazık ki.

Oyunculuk ödüllerinde ikincisi çok daha öne çıkmış olsa da, avukatı oynayan Michael B. Jordan ve masum Jamie Foxx’un her ikisinin de parlak başarıları var tüm hikâye boyunca. Hikâyenin genellikle -bir benzetme yapmak gerekirse- su yüzeyinde kalıp dipte neler olduğu ile pek ilgilenmemesi ve geniş kitlelerin ilgisini yitirmemek için gereğinden fazla törpülenmiş duygusal ve entelektüel boyutlarla sınırlı olmayı seçmesi ise bir Amerikan filminden beklenmesi gereken bir durum şüphesiz. Hikâyesinin kötü kahramanlarının beklenen klişelerle çizilmiş olmasının “kolay izlenebilirlik” yaklaşımını desteklediği filmde yardımcı rollerdeki Rob Morgan ve Tim Blake Nelson da başrol oyuncuları gibi sağlam performanslar sunmuşlar.

Totò Diabolicus – Steno (1962)

“Bir sır, bu ailenin korkunç bir sırrı var: Bir kardeş, soyadımızı taşımayan altıncı kardeşimiz. Doğar doğmaz terk edilmiş ve maddi ya da manevi hiçbir yardım almamış. Zavallı adam şimdi çok kötü durumda”

Kendisine Diabolicus adını takan gizemli bir adam tarafından öldürülen zengin bir markinin ve baş şüpheli olan dört kardeşinin hikâyesi.

Roberto Gianviti ve Vittorio Metz’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Gianviti, Metz, Bruno Corbucci, Marcello Fondato ve Giovanni Grimaldi’nin yazdığı, yönetmenliğini sinema dünyasında Steno adı ile çalışan Stefano Vanzina’nın yaptığı bir İtalyan yapımı. Başrolünde, daha doğrusu altı farklı karakterde, İtalyan güldürü sinemasının en ünlü oyuncularından biri olan Totò’nun (gerçek adı hayli uzun oyuncunun) yer aldığı film bir kara komedi. İtalya’da yayımlanan Satanik ve Diabolik gibi çizgi romanlardakilere benzeyen hikâyesi ile arada bir iki sıkı kahkaha attıran, bol konuşmalı ve temel olarak Totò’nun varlığı üzerine kurulu bir yapıt bu. Türünün ya da başrol oyuncusunun filmografisinin en parlak örneklerinden biri olmasa da İtalyan usülü eski komedilerden ve bu sinemanın özellikle 1950’li, 60’lı ve 70’li yıllarda politik unsurları ve çoğu sola yakın duran sinemacıların bu siyasî eğilimlerini yansıttığı hikâyelerden hoşlananlar için görmeye değer bir eğlencelik.

Gerçek adı Antonio Focas Flavio Angelo Ducas Comneno De Curtis di Bisanzio Gagliardi olan Totò’ya bu takma ismi annesi vermiş küçük bir çocukken. İtalyan sinemasının “Il Principe della Risata” (Kahkaha Prensi) olarak da anılan bu güldürü ustasının filmleri bizde de zamanında epey seyirci ilgisine sahip olmuş. Oyunculuk hayatına tiyatro ile başlayan oyuncu 1937’de bir Gero Zambuto filmi olan “Fermo con le Mani” ile girdiği sinemada ve daha sonra da televizyonda 100’ün üzerinde yapımda rol almış ve İtalyan halkını epey eğlendirmiş. Oyunculuk yeteneğini bu filmde biri kadın, altı ayrı karakteri canlandırarak çıkarıyor karşımıza Totò ve hikâyenin de en önemli kozu oluyor varlığı ile. Son anlarına kadar katilin kimliği konusunda seyirciyi merak içinde tutmayı başaran ve özellikle son bölümlerinde birbiri ardına gelen oyunlarla eğlencesini de diri tutmayı beceren bir çalışma bu.

Cesedini sevgilisinin bulduğu bir zengin markinin görüntüsü ile başlıyor film. Adamın göğsüne saplı olan bıçağın kabzasına geçirilen kağıt parçasında “Diabolicus” kelimesi yer almaktadır. Kendisine seçtiği isim gibi şeytanî bir katildir bu ve cinayetlerine de devam edecektir. Onun peşinde olan iki dedektifin gözünde en önemli şüpheliler markinin dört kardeşidir ve hikâye onların arasındaki ilişkiler, saklanan sırlar ve her birinin eksantrik karakteri üzerinden ilerlerken, Totò biri sonradan ortaya çıkan toplam altı kardeşi birden canlandırarak ve bu hikâyenin en eğlenceli yanını oluşturarak eğlendiriyor bizi. Senaryo bu hikâyeyi anlatırken, bazıları dolaylı ve bazıları çok açık, politik dokunuşlarda da bulunuyor tam da o dönemin İtalyan sinemasından beklenmesi gerektiği gibi. Örneğin markinin hizmetçilerine olan yaklaşımı emekçi sınıfın yanında bir duruşun alçak gönüllü ve eğlenceli bir göstergesi. Kardeşlerden biri olan emekli general ise tam bir Hitler ve Mussolini karışımı olarak oluşturulmuş; çok doğrudan bir eleştiri ve alaycılıkla yaklaşılıyor bu karaktere ve bıyığından kara gömlekli askerlerine ve çılgınlığından vücut diline tam bir faşist askerin resmi çizilmiş. Bir kardeşin rahip olmasını, hikâyede küçük çetelere (mafya!) yer verilmesini ve karakterlerin “Latin aşıklar”ı hatırlatan ilişkilerini de düşününce filmin 1960’ların İtalyası’ndan bir toplumsal fotoğraf çektiğini söylemek mümkün.

Bazı bölümleri bağımsız bir skeç gibi filmin; örneğin doktorun gözlüğünü kaybettiği ameliyat sahnesi hayli eğlenceli olmakla birlilkte fazlası ile uzatılmış ve olan bitenin ne hikâye ne de karakterin bu hikâyedeki konumu ile bir ilgisi var. Neyse ki kendi başına ilginç olsa da hikâyeye bir katkı sağlamayan bu tür bölümlerden fazla yok filmde. Esprisini zaman zaman söz tekrarından alan (Yeşilçam’ın örneğin Kemal Sunal filmlerindeki komedi mekanizmasının esintilerini görmek mümkün burada) filmde postacının sorgulanması gibi eğlencesine karşı koymanın mümkün olmadığı anlar filmi çekici kılıyor. Bol konuşmalı ve hareketli içeriği ile bir burleks olarak da tanımlanabilecek filmde bu tür sahneler yeterince yok ve bu da filmin nefesini kesmiş bir parça. Alec Guinness’in 1949 yapımı “Kind Hearts and Coronets” filminde sekiz farklı karateri canlandırma becerisini tekrarlayan Totò’nun elbette lokomotifi olduğu filmde yönetmen Steno da kardeşlerden birinin bahçıvanı rolünde çıkıyor karşımıza hayli tuhaf ve tekinsiz görünümü olan bir tipi canlandırarak. Son bir not olarak da Totò’nun karakterlerinin bir kısmını farklı sanatçıların seslendirdiğini ve Diabolicus’un alaycı ve korkutan kahkahasına Vinicio Sofia’nın hayat verdiğini eklemiş olalım.

(“Toto Şeytan”)

Songs My Brothers Taught Me – Chloé Zhao (2015)

“Terk etmesi zor bir yerdir burası; çünkü başka hiçbir yer görmemişsinizdir. Kız kardeşim, Jashaun, burada olmaktan mutlu. Benim görmediğim şeyler görüyor burada. İyi bir kız o. Fırtına yaklaştığında, eskiler bulutu gözlememizi söylerlerdi… ve eğer rüzgâr dayanılamayacak kadar kuvvetli ise, hepimiz ona yaslanırdık ve böylece rüzgâr bizi sürükleyip götüremezdi”

Ortalıkta gözükmeyen babasının ölümünden sonra annesi ve kız kardeşi ile yaşadığı, yerlilere ait “rezervasyon”u terk ederek kız arkadaşı ile Los Angeles’a gitmek isteyen genç adamın hikâyesi.

Chloé Zhao’nun yazdığı ve yönettiği bir ABD filmi. Yönetmenin ilk uzun metrajlı yapıtı olan çalışma onun sadelik üzerine kurulu sinema dilinin de ilk örneği. Daha sonra “The Rider” (2017) ve “Nomadland” (2020) adlarında iki parlak filme daha imza atan; ilk 3 yapıtındaki “sıradan ve gerçek” karakterlerden sonra, “Eternals” ile bir süper kahraman filmi çekerek -açıkçası olumsuz anlamda- şaşırtan yönetmen Zhao’nun bu yapıtı has bir sinema örneği. Soykırıma uğrayan ve bugün ABD topraklarında “rezervasyon” denen topraklarda yaşamaya mahkûm edilen yerlilerin arasında geçen hikâyesi geleceksizlikle sarılı bir yaşam süren genç bir adamın çıkış arayışını aile kavramı ile birlikte incelikle ele alan, “fısıldadığı sözler”le çok güçlü şeyler söyleyen ve gerçek insanların gerçek öykülerinin sinemada hak ettikleri karşılığı bulduklarında sonucun ne kadar değerli olabileceğini gösteren bir yapıt bu. “Öyküsüzlüğü” ortalama bir seyirciyi ürkütebilir belki ama ilgiyi ve özenle izlenmeyi kesinlikle hak eden bir eser.

ABD’deki tüm etnik gruplar arasında en yüksek intihar oranına (hem girişim hem ölüm sayısı olarak) bu toprakların ilk sakinleri olan yerliler sahip istatistiklere göre. Ülke topraklarının yaklaşık %2,3’ünü kaplayan, sayıları 310 civarında olan ve adına rezervasyon denen bölgelerde yaşayan yerliler arasında bu oran en üst değerine ulaşıyor. Chloé Zhao’nun Pine Ridge adını taşıyan rezervasyonda çekilen ve hikâyesi orada geçen filmini seyrettiğinizde bu istatistiğin nedenini anlamamanız imkânsız. Güncel bir istatistik, yaklaşık 20 bin kişinin yaşadığı bölgede ailelerin %85’inde alkolizm sorunu olduğunu ve işlenen suçların yüzde 90’ının da alkolle bağlantılı olduğunun düşünüldüğünü gösteriyor. Kısa bir süreliğine yasak kalksa da, 1832’den beri alkol satmanın ve bulundurmanın bu rezervasyonda yasak olduğunu öğrenince bu istatistik şaşırtabilir ama bunun açıklaması olarak kaçakçılar ve komşu bölgelerden burayı besleyen çok sayıda içki dükkânı gösteriliyor. Öykümüzün kahramanı, lise öğrencisi Johnny (John Reddy) bu yasağı kullanarak biraz para kazanan, ağabeyi hapiste olan, annesi ve küçük kız kardeşi ile yaşayan bir genç; farklı kadınlarla ilişkilerinden sayısını kimsenin bilir görünmediği çocuğu olan babası ortalıkta pek görünmeyen bir rodeocudur ve öykünün başında hayatını kaybeder. Johhny Los Angeles’a üniversiteye gidecek olan kız arkadaşı ile birlikte terk etmeyi planlamaktadır revervasyonu ama aralarında derin bir sevgi olan kız kardeşini arkada bırakabilecek midir?

Birkaç kez iç sesini duyuyoruz Johnny’nin filmde. Açılış sahnesinde onu ehlileştirdiği vahşi bir atla görüyoruz ve şu ifadeleri duyuyoruz: “Tüm vahşi hayvanların içinde kötü bir şeyler vardır. Hayatta kalabilmek için, bu kötülüğün bir kısmının orada kalması gerekir”. İyi yürekli bir gençtir Johhny ve gerek kız kardeşine gerekse sevgilisine davranışlarına yansımaktadır iyi yüreği ama genç adam yaşadığı yerin çıkışsızlığının farkındadır ve yeni bir hayat kurmak istemektedir. Bunun içinse ailesini geride bırakmak zorundadır ve hapisteki ağabeyi de desteklemektedir bu kararını. Gitmek zorundadır çünkü hem Zhao’nun hikâyesi bunun neden zorunlu olduğunu sesini asla yükseltmeden, karakterlerine bir belgeselci gibi tarafsız bir gözlemcilikle yaklaşarak göstermektedir hem de filmin ithaf edildiği Samuel YellowHawk’un akıbeti aynı yönü işaret etmektedir. Samuel Yellow Hawk Pine Ridge’de yaşayan ve parlak bir gelecek vaat eden bir gençken çetelerle ve alkolle başı derde girince 2012’de henüz 20 yaşındayken intihar ederek son vermiş hayatına. Johhny’nin de alkol pazarındaki rekabet nedeni ile bir çete ile başı derttedir ve rezervasyonun ona sunduğu gelecek(sizlik) hiç de iyi bir son vaat etmemektedir.

Chloé Zhao kamerasını Pine Ridge’e sokmuş ve tanık oldukları üzerinden olanca sadeliği ile her anında sahici görünen bir öykü çıkarmış oradan. Oyuncularını amatörler arasından seçmesi ve onların da karakterlerini oynamak yerine, adeta kendi hayatlarını sürermişcesine yaşamaları yönetmenin seçiminin gücünü artırmış. Sadece anneyi oynayan Irene Bedard tecrübeli bir oyuncu ve hikâyenin kahramanı Johhny’i canlandıran John Reddy’nin de aralarında olduğu kadronun geri kalanının ise daha önce ya hiç oyunculuk tecrübesi olmamış ya da sadece bir iki kısa filmde görünmüşler. Reddy kurgu olduğunu unutturacak kadar gerçek görünen hikâyede insanın gözünü yaşartacak kadar somut bir hâle bürünen bir gerçekçilik getirmiş karakterine. Kız kardeş rolündeki küçük oyuncu Jashaun St. John da, büyürken bir yandan etrafına hüzünlü ve meraklı gözlerle bakan ve ağabeyinin korumasının olmadığı durumda geleceğinin ne olacağı konusunda soru işaretleri olan karakterini kameranın varlığını unutturan bir sadelikle canlandırıyor. Burada yönetmenin görsel tercihlerinin de oyunculara çok yardımcı olduğunu söylemek gerek; onları adeta serbest bırakmış yönetmen ve kameranın varlığını hissetmemelerini sağlamış neredeyse. Görüntülere imza atan Joshua James Richards’ın kamera çalışması zarif ve hafif bir hava ile bir şiirsel gerçekçiliği yakalamış ve böylece Zhao lirik bir havası olan ama doğallıktan asla uzaklaşmayan bir melankoliyi etkileyici bir şekilde yakalamış.

Havaya savrulunca uçuşarak buluta dönüşen (veya bulutlarla buluşan) toprak görüntüsü ile çarpıcı br son sağlayan final sahnesi başta olmak üzere; film teknik oyunlardan tamamen uzak durarak da sinemanın görsel bir atmosferi, içeriğin önemini hiç unutmadan yakalayabileceğinin kanıtları ile dolu. Hem ruhsal hem fiziksel olarak etrafta pek olmayan bir babanın farklı kadınlardan olan çocuklarının cenaze sonrasında veya farklı sahnelerde bir araya geldiği anlar bir kurum olarak ailenin hemen her unsuru ile başarısız olduğu bir toplumda yine de aile olmanın/olmaya çalışmanın önemini ve değerini gösteriyor bize. Kendi içinde sıkışıp kalmış, ne modern hayata ne de geleneksel yaşamlara tutunabilmiş ve adeta hiçbir yere ait görünmeyen bir toplumun -diğer benzerleri ile birlikte- resmini özenle ve yargılamadan çekmiş yönetmen ve Peter Golub’un alçak gönüllü ve büyülü bir hüznü olan müziğinden de aldığı destekle ilgiyi kesinlikle hak eden bir sonuç elde etmiş. Başta dövmeci Travis olmak üzere yan karakterlerini de çekici kılabilen film açılıştaki metafor yaklaşımını (vahşi hayvanlar için Johnny’nin söyledikleri) sürdürmeyerek de doğru bir seçim yapmış; böylece hem o metafor tekliği ile dikkat çekiyor hem de böylece yönetmen gerçekçi şiirinin havasını bozmamış oluyor. Görülmeli.

(“Ağabeylerimin Bana Öğrettiği Şarkılar”)

Let Him Go – Thomas Bezucha (2020)

“Bazen hayat sadece budur, Margaret; yitirdiklerimizden ibarettir”

Oğullarının ölmesi ve gelinlerinin pek tekin görünmeyen biri ile evlenmesi sonucu tek torunlarından ayrı kalan bir karı kocanın çocuğa duydukları özlemi gidermek ve ona hak ettiği daha iyi yaşamı sağlamak için giriştikleri mücadelenin hikâyesi.

Amerikalı yazar Larry Watson’ın 2013 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bu ABD yapımının senaryosunu yazan Thomas Bezucha yönetmenliği de üstlenmiş. Artık yaşlanan bir çiftin tek çocuklarını bir kazada yitirmeleri ve ardından da tek torunlarının annesinin yeni bir evllilik yapması sonucu içine düştükleri yalnızlığı ve kadının, tanık olduğu bir olaydan sonra bebeğin hayatı ile ilgili duyduğu endişesinin de tetiklediği mücadelesine kocasının da katılması ile yaşananları anlatıyor film. Bir dram havasında başlayan, hikâyeyi zenginleştiren bir gerilimi yavaş yavaş ve başarılı denebilecek bir şekilde inşa eden film emekli bir şerif olan adam üzerinden gittikçe sertleşen ve gerçekçilikten epey uzağa düşen bir aksiyona dönüşüyor. “Tuhaf aile”nin Amerikan sinemasında daha önce gördüğümüz ve çok daha çekici örneklerini hatırlatması filmin lehine olmamış. Buna karşılık, Kevin Costner ve Diane Lane’in rollerinin hakkını veren performansları ve aile kavramı üzerinden çözümü zor ve hatta imkânsız bir “hak sorunu” nu işlemesi ile ilgi çekebilecek bir sinema yapıtı bu.

Kaynak roman 1951’de geçiyormuş ama Bezucha hikâyeyi 1960’lı yılalrın başına taşımış; George (Costner) ve Margaret (Lane) oğulları, onun eşi ve tek çocukları ile birlikte çiftliklerinde yaşamaktadırlar. Bir kaza genç adamı aralarından alırken, gelinleri üç yıl sonra bir başkası ile evlenecek, önce onlara yakın bir kasabaya sonra da yeni kocanın ailesinin yanına taşınacaktır. Hayatın içindeki olası dramlardan biridir bu ve büyükbaba ile büyükannenin hayatından çıkan torunun boşluğunun neden olduğu acı da gerçek hayatta pek çok kez yaşanmıştır kuşkusuz. Sonuçta artık yeni bir ailesi olacaktır çocuğun ve eskisinin hukuksal ve ahlaki açıdan hakları hep bir tartışma ve sorun kaynağı olur ilgililerinin arasında. Ülkemiz televizyonlarındaki gündüz kuşağı “Reality” programlarından tanıdık gelecektir bu konu ve o programlarda bir büyükannenin “Torunumu göstermiyorlar bize”den “Torunuma kötü davranıyorlar”a uzanan tepkileri sıklıkla rastlanan bir şikâyet olarak çıkar karşımıza. Bu film de aslında tam bunu işliyor ve çocuğun yeni ailesindeki tuhaflık ve sertlik bu kötü davranış iddiasını doğruluyor burada. Margaret’in bir marketin otoparkında tanık olduğu, yeni kocanın torununa ve annesine sert fiziksel müdahalesi var olan endişesini doğrulayacak, inatçı ve güçlü bir karakteri olan bu kadın kendisini yalnız bırakmayan kocası ile birlikte torunlarını kurtarmak gibi tehlikeli bir maceraya girişeceklerdir. Burada hikâyenin -gerçek hayata da uygun bir şekilde- başlaması amA sonuçta dozu oldukça kaçmış bir kanlı hesaplaşmaya dönüşmesi ise filmin en önemli problemi olacaktır.

Oldukça yumuşak bir sinema dili ile açılıyor fim ve baştaki trajik ölüm de dahil olmak üzere ilk anlarında bu sadeliğini hep koruyor. Bebeği kurtarma kararından itibaren temposu ve gerilimi yavaş yavaş artıyor ki bu da filme kesinlikle bir çekicilik katıyor. Ne var ki son bölümlerin tüm o kanlı tercihleri bu yumuşak ve gerçekçi gerilime zarar veriyor kesinlikle ve örneğin John Boorman’ın 1972 tarihli “Deliverance” (Kurtuluş) filminde çok daha orijinal ve sahici görünen “vahşi kır insanları”nın burada fazlası ile alışıldık ve o yüzden de yeterli etkileyicilikten uzak görünmesi de yardımcı olmuyor filme. George karakterinin emekli bir şerif olması aksiyon sahnelerine bir parça gerçekçilik katıyor ama aslında hikâye çok daha büyük bir fırsatı kaçırıyor: Yeni aile bu derece vahşi (ve hatta sapık) olmasaydı ve hikâye bir “torunu kaybetmek” üzerinden ilerleyen bir dram olmayı seçseydi eğer, yüreklere çok daha fazla dokunan ve seyirciyi de -tek bir doğru cevabı olmayan- bir soru ile (“Ölen oğlanın anne ve babasının hakları ile torunlarının annesinin yeni hayat seçimleri örtüşmediğinde hukuksal, ahlaki ve toplumsal doğrular nedir?”) baş başa bırakarak finalden sonra da etkisini sürdürebilirdi. Burada karşımıza çıkan ise, Hollywood’dan bekleneceği üzere, seyirciye net bir doğru sunarak onu düşünme zahmetinden kurtarma tercihinin sonucu oluyor maalesef.

Yalnız yaşayan, yerli kökenli genç adam karakteri hikâyeye yeni bir alan açıyor ama kendi başına bile öyküsü çekici olan ve anlatılmayı hak eden bu gencin ana hikâye ile elle tutulur bir bağlantısını kuramıyor senaryo; elde kalan sadece onun, özellikle de annenin gözünde, yitirilen evladın özlemini gidermek için bir araç olması kalıyor ama film bu özleme çok az değinip, gittikçe vahşileşen bir hak arama hikâyesine ağırlık verdiğinden bu da kaybolup gidiyor açıkçası. Bunu da katmamız gereken problemleri (ya da Hollywoodseverler için cazip yönleri) olan film, iki ailenin ilk kez karşılaştığı ve gerilimin/tedirginliğin/endişenin elle tutulur hâle geldiği sahnesi, ölmekte olanın kulağına fısıldanan eski mutlu anılar gibi etkilenmemenin mümkün olmadığı duygusal anları, baştaki trajediyi sömürmeden ve sadelikle ele alması ve Costner ile Lane’nin oyunculukları gibi olumlu puanlara da sahip. Şeytani bir karakteri canlandıran ve senaryonun akla gelecek tüm klişelerle donattığı Blanche Weboy karakterinde Lesley Manville’in –neyse ki- yara almadan çıkmayı başardığı yapıt western atmosferi ile de ilgi çekebilecek, Hollywood’un o eli yüzü düzgün ürünlerinden biri.

(“Gitmesine İzin Ver”)