Kapurush – Satyajit Ray (1965)

“Ben hiç evlenmedim. O günden sonra ne kadar acı çektiğimi bilemezsin, ne kadar zor geldiğini. Af dilemeye bile fırsat bulamadım”

Bir korkaklık sonucu ayrılan bir erkek ile bir kadının yıllar sonra tekrar karşılaşmalarının hikâyesi.

Hint yazar, şair ve sinemacı Premendra Mitra’nın öyküsünden sinemaya uyarlanan, senaryosunu yazan Satyajit Ray’ın yönetmenliğini de yaptığı bir Hindistan yapımı. Bir seçim (ya da bir eylemsizlik) nedeni ile yıllar önce ayrılan iki âşığın uzun bir süre sonra tesadüfen karşılaşmalarını anlatan film kaçırılan bir fırsatı tekrar yakalama olasılığını anlatan, alçak gönüllü ve parlak bir sinema örneği. Dili, atmosferi ve biçimsel özellikleri ile, edebiyattaki hikâye türünün sinemadaki karşılığı olarak gösterilebilecek film hemen tamamı üç karakter arasında geçen, sade bir gerilimin başarı ile inşa edildiği ve başta Hitchcock olmak üzere batılı sinemanın örneklerine hayli yakın duran ilginç bir çalışma.

Genç bir senaryo yazarı (2020’de COVID-19 nedeni ile hayatını kaybeden Soumitra Chatterjee) arabasının bozulması nedeni ile geceyi tamircide tanıştığı ve kendisini davet eden bir çay yetiştiricisinin (Haradhan Bannerjee) evinde geçirir ve orada üniversite yıllarında sevgili oldukları ve şimdi ev sahibinin eşi olan kadınla (Madhabi Mukherjee) ile karşılaşır. Geriye dönüşle ayrılmalarının nedeni olan “korkak”lığa tanık olduğumuz bu iki insandan erkek -kadının mutlu bir evliliği olmadığını düşünerek ve buna inanarak- tekrar bir araya gelebileceklerini umut eder. Evet, tüm hikâye bu kadar ve oldukça “basit” bu öyküyü Satyajit Ray doğru bir sadelikle oldukça etkileyici bir sinema filmine dönüştürüyor.

Yıllar önceki ayrılığın nedeni olan ve filme de adını veren korkaklığın (ve bununla birlikte bencilliğin) sonucunun değiştirilip değiştirilemeyeceği hikâyenin gerilimini yaratan tek unsur değil; Satyajit Ray ve görüntü yönetmeni Soumendu Roy’un kurduğu görsel atmosfer Hitchcock filmlerine aşina olanlara hemen tanıdık gelecek bir ustalıkla oluşturulmuş ve hikâyenin hiç düşmeyen geriliminin her an bir patlama noktasına ulaşabileceği duygusunu hep korumuş. Kısıtlı mekânlarda geçen film ağırlığı senarist üzerine kursa da, üç karakteri de özenle getiriyor karşımıza ve hem dile getirilenler hem de getirilmeyenler üzerinden sıkı bir gerilim duygusu yakalıyor. Yönetmenin kendisine ait olan müzik çalışması da tıpkı filmin dili gibi oldukça Batılı bir havaya sahip ve Ray’ın notaları neredeyse kameranın yaptığı gibi hikâyeye sağlam bir katkı sunuyor. Üç karakter de yöresel renkler kadar Batılı havalara da sahipler: İngilizcenin sık sık araya girdiği bir dil konuşuyorlar, ev sahibi bir Amerikan mizah dergisi olan “Cartoons and Gags” okuyor, radyoda klasik Batı müziği çalıyor ve Bengal sineması ve kültürü üzerine entelektüel içerikli sohbetleri oluyor örneğin. İşte tüm bunları bir araya getirince yerellikle bağını koparmasa da, Batı sinemasına hayli yakın duran bir film olduğunu söyleyebiliriz Ray’in bu çalışmasının.

Uzun bir aradan sonra yaşanan karşılaşmayı kadının soğukkanlılıkla erkeğin ise sonradan pişmanlık ve umut karışımı bir içerik alacak olan telaşla karşılaması ile başlayan gerilimden istasyondaki final sahnesine kadar gerilim duygusunu hep canlı tutmuş Ray. Başta piknik sahnesinin tümü olmak üzere, oldukça etkileyici anlarla karşımıza geliyor bu gerilim ve kamera açıları ile de destekleniyor bu atmosfer. Örneğin evdeki sohbetlerden birinde kamera koltukta oturan kocayı arkadan gösterirken, sonra yavaş yavaş kayarak misafirleri olan genç adamı sonra da kadını alıyor çerçevesi içine. Bu küçük ve hoş hareket aracılığı ile, iki karakter arasında bir ortaklığın ve kocanın tehdit kaynağı olabileceğinin duygusunu yaratıyor Ray. “Burası insana ne yapar, biliyor musunuz? İçirir ve içmeyi sevdirir… Bu kahrolası plantasyonda her kahrolası adam içer. Başka yolu yok” gibi diyaloglar aracılığı ile de film, yaşanan duygusal sıkıntıların yaratabileceği tehditleri ima ederek sözlerden de (ve bazen sessizliklerden de) ustalıkla yararlanıyor. Üç karakterin katıldığı piknik ise sadece Hitchcock’u değil, Fransız sinemasının gerilim ustalarını da hatırlatıyor sık sık. Çok başarılı bir bölüm bu ve Ray adına da çok parlak bir sonuç.

“Çok basit: Vicdanın varsa, endişelenirsin ve alkole gömülürsün”; koca söylüyor bunu karısının eski sevgilisi olduğunu bilmediği adama. Senarist alkole boğmamıştır kendini, aksine alkolle hemen hiç arası da yoktur üstelik. Buna karşılık vicdanında hep taşıdığı ve karşılaşma ile karşı konulamaz biçimde su üstüne çıkan yükü hep taşımıştır içinde. Bir zamanlar dokunmak için özlem duyulan bir elin şimdi bir başkasının omzunda olduğunu görmenin verdiği acı, adama korkaklığını ve bir o kadar da bencilliğini hatırlatarak yaralayacaktır onu ve işte bu duygu üzerinden bir vicdan hikâyesi anlatır bize Ray. Bunu yaparken usta sinemacı, yukarıda bir örneği verilen küçük oyunlara da başvuruyor etkileyici bir biçimde. Örneğin iki eski âşık arasında geçen hayli dramatik bir konuşmayı tüm gürültüleri ve çıkardıkları tozla gösterdiği araç dizisi ile bozuyor ve bir bakıma da bir imkânsızlığı ima ediyor sanki. İlginç bir yanı da filmin, koca karakterini gürültülü konuşması ve sık sık tekrarlanan kahkahası ile bir eğlence aracı olarak kullanırken, gerilimini eski âşığın yüzünden hiç eksiltmemesi; bu da dikkate değer bir sonuç koyuyor ortaya: Gerilimi sadece senarist ve seyirci olarak biz hissediyoruz ve bu da bizi bu genç adamla bir duygudaşlığın parçası yaparak onun yaşadıklarını çok daha içeriden hissetmemizi sağlıyor.

Filmin süreyi uzatmak adına zorlama yan öykülere başvurmaması da çok doğru bir seçim olmuş. Klasik oda müziği eserlerini bilenlerin fark edeceği gibi burada adeta bu yapıtların sinema versiyonunu yaratmış Ray: Az sayıdaki karakterle ve bir ana temadan hiç sapmadan anlatmış derdini çoğunlukla. Bu nedenle oldukça bütünsel görünen, dağılıp gitmeyen ve seyirciyi hep yanında ve belli bir odak noktasında tutmayı başaran bir çalışma çıkmış ortaya. 1965’te Venedik Film Festivali’nde ilk kez seyirci karşısına çıkan ve Ray için bir biyografi kitabı da (“Satyajit Ray: The Inner Eye” – 1989) yazmış olan Andrew Robinson’a göre yönetmenin beklediği ilgiyi görmeyen filmin değerinin daha sonradan kabul görmüş olmasının temel nedeni alçak gönüllü yapısı olsa gerek. Ray’in sosyal meselelere de dalan önceki filmleri kadar dramatik ve gösterişli olmayan bu “küçük” yapıt ustalıkla anlatılmış bir küçük hikâye olarak kesinlikle ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı. Üç oyuncunun da sağlam oyunculuklar sunduğu ve karakterlerinin içlerine girmemizi sağladığı film Ray filmografisinin ihmal edilmemesi gereken örneklerinden biri.

(“The Coward”)

Tout est Pardonné – Mia Hansen-Løve (2007)

“Neden herkesin ezik bir insan olduğunu düşünmesini istiyorsun?”

Bir boşanmanın sonucu olarak 11 yıldır görüşmeyen bir baba ve kızının yıllar sonra tekrar karşılaşmalarının hikâyesi.

Mia Hansen-Løve’un senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Fransız sinemacının ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt bir boşanmanın öncesi ve sonrasında yaşananları ele alırken, yapılan hatalar ve alınan yanlış kararların kaybettirdikleri üzerine zarif ve hüzünlü bir hikâye anlatıyor. Görsel yaklaşımı ve dili ile, öykünün trajik denebilecek yaklaşımına bilinçli bir zıt duruş sergileyen film doğallığı ve adeta tamamı ile gerçek bir hikâye seyrettiğinizi düşündürtecek dürüstlüğü ile de ilgiyi hak ediyor.

Film 2005 yılında intihar ederek hayatına son veren Fransız yapımcı ve oyuncu Humbert Balsan’a ithaf edilmiş. Avrupa Film Akademisi’nin başkanlığını da yapmış olan Balsan -ölümü nedeni ile yarım kalsa da görevi- bu filmin de yapımcısıymış başta ve Mia Hansen-Løve ona olan saygısını bu ithafla göstermekle yetinmeyip, bir sonraki filmi olan “Le Père de Mes Enfants”ın senaryosunu yazarken onun hayat hikâyesinden yola çıkmış. Yönetmenin kendisi de 20’li yaşlarındayken ebevyenleri boşanmış, dolayısı ile bu filmde kendi duygularından ve tecrübelerinden yola çıktığını söylemek mümkün ama burada çocuk çok küçük yaştayken ayrılan bir baba ve kızının ilişkisi(zliği) söz konusu. Belki filmin en önemli yanı, her ne kadar bir boşanmanın neden olduğu bir bireysel ilişki problemini anlatıyor olsa da, aslında bir “yitirilen zaman” (veya “kayıp zaman”) öyküsü olarak da değerlendirilebilecek olması. Annenin -babanın sorunlarının da neden olduğu- tercihi ile on bir yıl boyunca hiçbir temasları olmayan bir genç kız ile babasının yitirilen onca zamandan sonra bir yakınlığı, bir ilişkiyi inşa edip edemeyeceklerini sorguluyor ve bize de sorgulatıyor öykü. Filmin bu kayıp duygusunun altını kalın çizgilerle çizmemesi ve finali bazı seyircileri mutlu etmeyebilir ama anlaşılan Mia Hansen-Løve bir mesaj ya da bildiri vermek yerine, bir durumu göstermeyi seçmiş ve açıkçası filmin genel havası içinde bakıldığında da doğru bir yaklaşım olmuş bu.

Avusturyalı bir kadın ile Fransız bir erkeğin evliliklerinin hikâyesi olarak 1995 yılında ve Viyana’da başlayan film, 11 yıl sonra Paris’te bu erkek ile kızı arasındaki bir öykü olarak devam ediyor. Son günlerde pek üretemeyen bir şairdir Victor (Paul Blain) ve öğretmenlik de yapmaktadır zaman zaman. Eşi Annette (Marie-Christine Friedrich) ise kocasının aksine güçlü bir karakterdir ve trajik bir olaya kadar, kocasının uyuşturucu bağımlılığından da haberdar değildir. Evlilikleri önce sallantıya girip, sonra da tamamen dağıldığında erkek ne kadını yanında tutabilecek ne de kendi ayakları üzerinde durabilecek güce sahiptir; kadın ise kendisini sevse de hırpalayan adamla bağını kopardığında küçük kızını da (bu karakterin çocukluğunu oynayan Victoire Rousseau ve genç kızlığını canlandıran Constance Rousseau gerçek hayatta kardeşler ve ikisi de ilk kez bir sinema filminde rol almışlar) alarak uzaklaşır onun hayatından. Bundan sonrası baba ile kızı için, birlikte çok iyi zaman geçiren ve iyi bir ilişkileri olan bu iki insan için, 11 yıllık bir ayrılık anlamına gelecek ve hikâyenin son bölümü bu uzun kaybın üzerine yeniden bir ortak hayat kurulup kurulamayacağı üzerinden ilerleyecektir.

Kabaca ikiye ayırabileceğimiz hikâyenin ilk bölümünde bir evliliğin dağılışı, ikinci bölümünde ise ayrılığın yok ettiği bir baba-kız ilişkisinin yeniden yaratılma(ma) süreci anlatılıyor. Yönetmen Mia Hansen-Løve bu hikâyeyi anlatırken etkileyici sahneler yaratmanın peşinde koşmuyor hiç; bunun yerine, doğallık ve gerçekçiliği yaratmaya soyunuyor tüm öykü boyunca ve kesinlikle başarıyor da bunu. Tercih edilen bu sadeliğin dramatik anların peşinde koşan seyirciyi tatmin etmeme ihtimali yüksek ama hikâyenin hiçbir telaşa kapılmadan, doğal bir tempo ile anlatılması filmi en değerli kılan yanlarından biri aslında. Böylece sağlam bir gerçekçilik elde ediyor film ve dikkatli / özenli bir seyirciyi tanık olduğunun içtenliği ile etkileyebiliyor. Final karesi ile de tekrarlanan bu seçim bir parça hüzün de barındıran bir doğallık ile filmin en çekici unsurlarından birini oluşturuyor.

İlginç bir soundtrack seçimi var filmin. Orijinal müzik yerine -bir gece kulübü sahnesi hariç- hemen hep eski şarkılar tercih edilmiş. Örneğin hemen açılışta folk şarkıcısı Matt McGinn’in sesinden dinlediğimiz “Coorie Doon” (Madencinin Ninnisi olarak da biliniyor) bir İskoç folk şarkısı. Bir annenin çocuğuna madenci babasının zor hayatını anlattığı bu şarkı bir umut da barındırıyor içinde. The Black Country Three adındaki gruptan dinlediğimiz bir İngiliz (ve İskoç) folk şarkısı “The Three Ravens”, Rory ve Alex McEwen adlı kardeşlerden dinlediğimiz İskoç folk şarkısı “Marie Hamilton” gibi yine hayli ilginç ve filme farklı bir hava katan seçimleri olmuş yönetmenin. Bu üç şarkının da “Child Ballads” adı altında toplanan şarkılar olması, hikâyenin bir baba ve çocuk ilişkisi (varlığı ve yokluğu) üzerinden anlatıldığını düşününce bir hayli anlam kazanıyor elbette ve klasik eserlere de uzanan tüm müzik seçimleri ile birlikte filme çekici ve kırılgan bir hava katıyorlar. Alman şair Joseph von Eichendorff’un “Zwielicht” adındaki şiiri de hikâyenin temasının bir sembolü olarak akıllıca kullanılmış; şiir alaca karanlığın belirsizliğini sevginin ve arkadaşlığın alegorisi olarak kullanması ile bilinen bir yapıt ve burada babanın kızına yazdığı mektubun bir parçası olurken, kaybın ve yeniden doğumun sembolü işlevi görüyor.

Baba ve kızının iletişim aracı olarak mektuplaşmalarının da hikâyenin eski usul zarifliğine uygun düştüğü filmde tüm başrol oyuncuları sade performanslarla karakterlerinin gerçekçi görünümünü güçlü bir biçimde desteklemişler ve tıpkı yönetmenin sinema dili gibi, onların oyunculukları da vurgulamaktan çok olan biteni olduğu gibi yansıtmayı tercih eden doğru tonu tutturmuşlar. Pascal Auffray’in görüntüleri de hayli başarılı ve taşrada kırlık bölgede geçen sahnelerde izlenimci bir bakıştan izler taşıyan içeriği ile filme çok yakışan bir pastoral hüzün yaratıyor adeta. Indiewire’a verdiği röportajda “Benim için sinema cevaplar değil, sorular hakkındadır. Eğer cevaplarım olsaydı, film yapmazdım” demiş. İşte bu yapıt da bu söylemle birebir örtüşüyor: Zaman, zamanın geçişi, zamanın acıları / hataları iyileştirip iyileştiremeyeceği ve gerçek bir bağışlanmanın mümkün olup olmadığı üzerine bir hikâye anlatırken mutlak cevaplar sunmuyor seyirciye; sunduğu finalin sadece bu hikâyeye özgü olduğunu hatırlatacak bir biçimde soru(n)ları ortaya koyuyor ve finalde genç kızın çıktığı yürüyüşün “belirsizliği” gibi bize bırakıyor gerisini. Kaçırılan fırsatların ve yitirilmemesi gereken umutların hikâyesi olan bu zarif yapıt kesinlikle görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“All is Forgiven” – “Her Şey Bağışlandı”)

Starting Over – Alan J. Pakula (1979)

“Aşkın asıl olayı, kendini rezil bir duruma düşürebilmenmiş”

Yeni kız arkadaşı ile boşandığı eşi arasında kalan bir adamın hikâyesi.

Dan Wakefield’ın 1973 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu James L. Brooks’un yazdığı ve yönetmenliğini Alan J. Pakula’nın yaptığı film 1970’lerin ilgi gören romantik komedilerinden biri. Başrollerinde Burt Reynolds, Jill Clayburgh ve Candice Bergen’in (son ikisi sırası ile Kadın Oyuncu ve Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar’a aday olmuşlardı) yer aldığı çalışma, zaman zaman seyircisini eğlendirmeyi başaran, romantizmi ile de ilgi çeken ama ikna edici olmayan gelişmeler ve arada bir sit-com havasına bürünmekten de kaçınamamak problemleri de olan bir yapıt. Marvin Hamlisch’in film için yazdığı üç orijinal şarkı (“Easy for You”, “Starting Over” ve “Better Than Ever”) ile de dikkat çeken çalışma, senaryosunun yeterince güçlü olmamasının neden olduğu sıkıntıları yaşıyor ama yine de komedi süslü romantizmden hoşlanananlar tarafından keyifle izlenebilir.

Flu bir yatak görüntüsü fonu üzerinde duyulan bir diyalogla açılıyor film: Bir erkeğin (Burt Reynolds) ve bir kadının (Candice Bergen) konuşmaları duyduğumuz ve ayrılmak üzere olduklarını anlıyoruz. Çift görüntüye geldiğinde, erkek bu veda sözlerinin onları -son bir kez de olsa- yatağa götüreceğini umut eder ama kadın ret eder onun girişimini. Kadın adamı aldatmıştır ve şimdi de şarkıcı olmaya çalışmaktadır. Erkek onun sesine ve şarkılarına katlanamamaktadır. Ayrılırlar. Adam erkek kardeşinin yaşadığı şehire taşınır, kilisedeki “boşanmış erkekler” terapi grubuna katılır ve abisinin tanıştırdığı bir kadınla da çıkmaya başlar. Bundan sonrası, onun yeni bir kadınla (Jill Clayburgh) yeni bir hayat kurma çabasının ama bu arada aslında tam olarak kopamadığı eski eşi ile yeni sevgili arasında kalmasının hikâyesidir ve Alan J. Pakula mizahı da olan bu hikâyeyi özel bir çekiciliği olmasa da öykünün gerektirdiği sadelik ile anlatıyor.

Filmin komediye gerçek anlamda göz kırptığı ilk sahnede, takip edildiğini düşünen bir kadının neden olduğu yanlış anlamaya ve mahcubiyete tanık oluyoruz. Benzer bir eğlenceye sahip, hatta bazıları kahkaha attıran birkaç eğlenceli sahnesi daha var filmin ama senaryo sanki bunları öyküye özellikle yerleştirmiş gibi duruyor ve doğallığın sağlayacağı güçten yoksun bırakıyor filmi; adeta romantik / dramatik bir hikâyenin ortasına düşmüş gibi görünüyor bu komedi anları. Bu probleme karşın, yine de filme renk katıyor bu komedi ve özellikle Clayburgh’un performansı ile oldukça keyif de veriyor seyirciye. Filmin zaman zaman bir sit-com havasına bürünmesinin ve bunun olumlu ve olumsuz sonuçlarının arkasında da yine bu mizah var. Her sit-com’da olduğu gibi burada da bir kanepe var ve her ne kadar işlevi farklı da olsa, yine de öyküde sembolik bir anlam da taşıyor üstelik. Senaryonun -aynı kadınla defalarca evlenen ama bir türlü yürümeyen bu ilişkiden bir türlü kopamayan adamda ve kilisedeki toplantılarda olduğu gibi- mizahtan yan hikâyelerde de yararlanması ise işlevini yerine getirebilen doğru bir seçim olmuş.

Belki de senaryonun asıl problemi Reynolds’ın canlandırdığı Potter karakterinin iki kadın arasında neden kaldığını ikna edici bir şekilde anlatamaması seyirciye. “Daha önce hiçbir kadını bu kadar arzulamamıştım” sahnesi yeterince ikna edici bir söylem oluşturamıyor adamın yaşadığı ikilem için; eğer senaryo Potter’ın çocuksu karakterinin onun her şeye birden sahip olma (veya elindeki hiçbir şeyi kaybetmeme) hırsına neden olduğunu ima ediyorsa, bu mesajını yeterince geçiremiyor seyirciye. Aksine, “ayartılma”nın sorumlusunun onun karakterinden çok karşısındaki kadının becerisi olduğunu düşünmenize neden oluyor senaryo çoğunlukla. Finaldeki gelişmelerin bir sit-com hızında olup bitmesi de çok tatmin edici değil gerçekçilik açısından.

Marvin Hamlisch hikâyenin havasını çok iyi destekleyen bir müzik çalışmasının yanında üç de orijinal şarkı yazmış hikâye için. Filmde bunları Candice Bergen’in sesinden dinliyoruz ama plak kayıtlarını sonradan Grammy ödülü de kazanacak olan Stephanie Smith yapmış. Bu şarkıların renklendirdiği filmde mobilya mağazasında geçen ve “Yanında sakinleştirici olan var mı?” (Burt Reynolds’ın başından geçen gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bu sahne) sorusu ile eğlencesi doruğa çıkan sahne veya karlı bir caddedeki romantik anlar gibi ilgi çekebilecek bölümler de var. Reynolds ile Bergen arasındaki, tek çekimle gerçekleştirilen soyunma ve yatağa girme sahnesi ise ilişkideki mekanikliği göstermesi ile önemli ve keşke filmde bu tür biçimsel yaklaşımlar daha fazla olsaymış dedirtecek kadar başarılı. Partnerlerinin ikisi de Oscar’a aday gösterilirken kendisinin buna lâyık görülmemesinin üzdüğü ve kızdırdığı söylenen Reynolds’ın sadeliği ile etkileyici olan performansı karakterinin kararsızlığını ve çocuksuluğunu çok iyi yakalarken, Clayburgh onun tersine daha gösterişli ve eğlencesi bol bir oyunculuk sunuyor. Bergen ise senaryonun karakterini nasıl görmemiz (ciddi mi bir parodi mi?) gerektiği konusunda yarattığı kafa karışıklığına rağmen işini iyi yapmış ve ciddiyet ile parodi arasında bir ton yakalamış olması gerektiği gibi.

Kilisede geçen son sahne ile, kadınlar ve erkekler arasındaki ezelî ve ebedî kavgayı ve hayatın “ne onunla ne onsuz” olduğu gerçeğini bir romantik komedide olması gerektiği şekilde dile getiren film bir “patlama noktası”nın eksikliğini sık sık hissettirse de, eğlencesi ve romantizmi ile yine de görülmeyi hak eden bir çalışma.

(“Yeniden Başlayalım”)

Rio Lobo – Howard Hawks (1970)

“Albay; o zaman sen beni kullanmıştın, şimdi de ben seni kullanacağım. Bu sefer sen önden gidip bizi buradan çıkaracaksın. Yankilere denk gelirsek, aramızda duracaksın. İlk vurulan sen olacaksın”

İç Savaş sırasında taşıdıkları altınları ve askerlerini kaybetmesine yol açan iki muhbirin savaştan sonra peşine düşen bir Kuzeyli subayın hikâyesi.

Senaryosunu Burton Wohl’un orijinal hikâyesinden Wohl ve Leigh Brackett’in yazdığı, yönetmenliğini Hollywood’un klasik döneminin usta yönetmenlerinden Howard Hawks’un yaptığı bir ABD ve Meksika ortak yapımı. Hawks’un son kez yönetmen olarak çalıştığı film onun en parlak çalışmalarından biri olmamış ve gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından pek beğenilmediği gibi, gişe geliri de bütçesinin altında kalmıştı. Büyük bir kısmı İç Savaş sonrasında geçen hikâye ülkenin savaş sırasındaki bölünmüşlüğünü unutup, gerçek kötülere odaklanılması gibi bir yaklaşımla seyirciyi çekmeye çalışmış ama Hawks’un eski klasikleri ile karşılaştırıldığında yorgun görünen sinema dili, senaryonun savrukluğu ve oyunculukların bazılarının aksaması ile ikna edici bir başarıya ulaşamamış. Yine de western türünden hoşlananların dikkatini çekebilecek ve kadın karakterlerin benzer hikâyelerde gördüklerimizden daha öne çıkan yapısı ile ilginç olabilecek bir çalışma bu.

Filmin hemen bütün unsurlarında kendisini gösteren dağınıklığın örneklerinden biri olan açılış jeneriği ile başlıyor film. Bir gitarın tellerine, gövdesine ve onu çalan müzisyenin (pek çok filmde müzisyen olarak küçük rollerde yer alan Tommy Tedesco’nun ellerini görüyoruz burada) ellerine odaklanan kamera farklı açılardan (hatta gitarın içinden) karşımıza getiriyor bu görüntüleri ama ne duyduğumuz müzik hikâye ile uyumlu, ne senaryoda gitarın veya bir müzisyen karakterinin yeri var ve ne de modern havalı bu görsel tercih hikâyenin geçtiği yıllara denk düşüyor. Aslında bu zaman çelişkisi senaryoda da öne çıkıyor: Shasta karakterinin eylemleri ve konuşma şekli örneğin, dönemin gerçekleri ile çok da uyumlu değil gibi. Wohl ve Brackett’in senaryosu hikâyeye temel bir (veya birkaç) odak noktası sağlayamadığı gibi, karakterleri ve gelişmeleri de birbirlerine her zaman ikna edici bir şekilde bağlayamıyor. Hawks’un 1959 yapımı “Rio Bravo” (Kahramanlar Şehri) ve 1966 tarihli “El Dorado” adlı ve bu filmde olduğu gibi başrolünde yine John Wayne’in yer aldığı filmleri ile benzer bir teması (Öyle ki “El Dorado”nun “Rio Bravo”nun yeniden çekimi olduğu ve “Rio Libo”nun da her ikisinden esinlendiği söylenir) olan film, bir intikam hikâyesi gibi başlayıp klasik western’in “iyi birkaç adam kötülere karşı” öyküsüne dönüşürken seyirciyi beraberinde sürükleyemiyor doğal olarak.

Jerry Goldsmith’in başarılı müzik çalışması da hikâyenin döneminin ilerisinde bir havaya sahip. Buna neden olan sadece melodilerin -takas sahnesi dışında- klasik westernlerde duyduklarımızdan farklı olması değil, modern zamanlarda geçen bir hikâyeye çok faha fazla yakışacak bir çalışma yapmış Goldsmith. Onun melodilerinin eşlik ettiği hikâyenin başrolünde Amerikan muhafazakârlığının en bilinen isimlerinden John Wayne var. Dolayısı ile hikâyenin de Kuzey ve Güney arasında hiç taraf tutmadan ve bir iç savaşın bugüne de sarkmış olan travmaları hiç yaşanmamış gibi davranarak, bir zamanlar düşman olan karakterlerini ortak bir mücadelenin parçası yapması kolayca, anlaşılır ve beklenen bir tercih. Filme göz dolduran bir giriş yapmamızı sağlayan soygun sahnesi ince düşünülmüş planı ile eğlendirirken, soyan ve soyulanın çok çabuk bir şekilde dost olabilmeleri ve bunu muhbirlerin alçaklığının karşısına koydukları mertlik ile bir içki şişesi üzerinden yapabilmeleri yeterince inandırıcı değil elbette ama yine de onların arasındaki dostluk ve dayanışma hikâyenin de önemli dayanak noktalarından biri.

Filmin oyuncularla ilgili de sıkıntıları var: Çekimler sırasında 63 yaşında olan John Wayne fiziksel açıdan pek uygun değilmiş role ve hem o sıralarda rahatsız olması hem de bir önceki yıl “Undefeated” (Batının Devleri – Andrew V. McLaglen) filmin çekimleri sırasında omzundan sakatlanması da eklenince bu duruma, oldukça yorgun bir performans sunabilmiş filmde. Hawks, Christopher Mitchum ve Jennifer O’Neill’in oyunculuklarından memnun kalmadığını da dile getirmiş daha sonraları ve hatta O’Neill ile arasında çekimler sırasında epey anlaşmazlık da yaşanmış. O tarihlerde Meksika sinemasının yıldızlarından biri olan Jorge Rivero’dan (1969’da oynadığı Miguel Zacaras filmi “El Pecado de Adán y Eva”da ile Meksika sinemasının seks sembolü olmuştu Rivero) beklediği çekiciliği de alamadığını söylemiş Hawks. Ne var ki filmde hızla ortaya çıkan romantizmin seyirciyi ikna edememesinde Ribero’nun performansından çok senaryonun bu yan öyküyü iyi işleyememesinin rolü var.

Kendisini dokunarak taciz eden erkeğe tacizden neden rahatsız olduğunu geçmişte yaşadıkları ile anlatan kadının aynı erkekle hemen sarmaş dolaş olması gibi problemleri de olan senaryonun kadın karakterlere bir klasik western’e göre çok daha fazla yer vermesi ve üstelik onları eylemlerin tam ortasına yerleştirmesi gibi olumlu yönleri de var. Hawks gibi usta bir yönetmenin son filminin bu “eski çalışmalarının bir parça silik gölgesi” olarak tanımlanabilecek yapıt olması bir talihsizlik; ne var ki tüm bu sıralanan kusurlarına rağmen western meraklılarının -favorileri arasına girmesi pek olası olmasa da- yine de keyif alarak seyredebileceği bir çalışma bu. Şerifin ofisinde kıstırılmış durumda kalan kahramanlarımızın (tanıdık gelecektir bu tema) yaşadıkları, birbirlerinden keskin hatlarla ayrılmış iyi ile kötünün çatışmaları ve açılıştaki soygun bölümü ile bu yorgun görünümlü film ilgiyi hak ediyor yine de.

(“Son Darbe”)