Une Liaison Pornographique – Frédéric Fonteyne (1999)

“Pornografik bir ilişkiydi. Öyleydi… tümüyle ve açık bir şekilde pornografik bir ilişkiydi. Bu pornografiydi: Seks, seksten başka bir şey değil, sadece seks…Orada sadece seks için birlikteydik. Yani seksin bir özelliği için. Bir gün kesinlikle gerçekleştirmek istediğim bir fantezim vardı. İnsanların genellikle fantezileri vardır ama bunun fantezi olarak kalmasını isterler… Bilemiyorum, söz gelişi çoğu kadının toplu seks fantezisi vardır. Ama kimse yarım düzine şişman kamyoncu tarafından tecavüze uğramak istemez. Böyle bir fantezi sadece fantezi olarak kalmalı. Ama bu farklıydı, bu gerçekleştirmek istediğim bir fanteziydi. Gerçekleştirmeye ihtiyaç duyduğum bir fanteziydi”

Bir dergiye verdiği ilanla sadece seks için bir araya geleceği bir erkek aradığını söyleyen kadın ile bu ilana cevap veren bir adamın ilişkilerinin hikâyesi.

Philippe Blasband’ın senaryosundan Frédéric Fonteyne’in çektiği bir Fransa, Belçika, İsviçre ve Lüksemburg ortak yapımı. Cüretkâr görünen konusu ve isminin aksine oldukça duygusal ve zarif bir çalışma bu ve iki başrol oyuncusunun (Nathaile Baye ve Sergi López) performansları ile ayrıca değer kazanmış. Bir belgeseldeki gibi -sadece sesini duyduğumuz- bir görüşmecinin sorularını cevaplayan ve adları hiç söylenmeyen kadın ve adamın anlattıkları üzerinden ilerliyor bu “basit” hikâye ve iki sıradan insanın sırlarının parçası yapıyor bizi. Takındığı belgesel tavrına uygun samimi ve dürüst görünümlü bu küçük hikâye alçak gönüllülüğü ile göz dolduran, ilgiyi hak eden bir yapıt.

Caddede yürüyen bir kalabalığı oldukça flu olarak gösteren görüntülerle açılıyor film ve bu görüntü üzerinde beliriyor jenerik yazıları. “Sokaktaki insan”lardan, herkes gibi olan, sıradan iki insanın hikâyesini anlatacağını söylüyor film bu şekilde. Final de benzer görüntülerle sona erdiğinde Fonteyne’in sokaktaki kalabalığın arasına girip içlerinden ikisini seçtiğini, hikâyelerini bize anlattığını ve sonra onları sokağa geri bıraktığını anlıyoruz. Onları bir bakıma tüm kimliklerinden sıyırarak önümüze getiriyor film ve birbirleri hakkında -isim ve adresleri dahil- hiçbir şey bilmemeleri gibi biz de haklarında, ilişkileri dışında hiçbir bilgiye sahip olamıyoruz. Bu da oldukça doğru bir seçim; çünkü film bir pornografik ilişkiyi (ve bunun gerçekleştirilebilirliğini) anlatıyor sadece ve karakterlerin kendileri değil, aralarındaki ilişkinin niteliği önemli olan.

Kadının kendisi ile görüşen adama (kameraya) söylediği şu sözlerle açılıyor film: “Kısa sürede bir kural belirlemiştik: Hayatımızdan bahsetmeyecektik ya da genellikle hayatımız olarak neyden bahsediyorsak. Yaş, isim, meslek; bütün bunları bir kenara bırakmıştık. Önemi de yoktu zaten. Ama bilerek alınmış bir karar değildi bu. Sadece öyle oluverdi”. Ardından adamın ilk konuşmasını dinliyoruz. Bu ilk iki konuşmadan aralarındaki ilişkinin sona erdiğini ve nasıl bir araya geldiklerini öğreniyoruz. İkisi de ilk ve anlaşılan son kez bu tür bir fantezinin içinde olmuşlardır. İlk kez bir kafede buluşurlar ve kadının önceden ayarladığı otele giderler. Yönetmen bizi otel odasının kapısının önünde bırakır onlar içeri girerken ve amacının ilişkideki “pornografi”yi göstermek değil, pornografik ilişkinin kendisini göstermek olduğunu açık bir şekilde ifade eder. Bu ilk buluşma ikinci buluşmayı ayarlamak için yapılan kısa konuşma ile sona erer. Birbirleri hakkında hiçbir bilgi talepleri olmaz çünkü adamın kadına sorduğu soruda (“Aramızdaki ilişkinin sadece cinsel olmasını arzu ettiğinizi mi söylüyorsunuz?”) olduğu gibi ilişkilerinin amaçlanan niteliği bunu zaten dışlamaktadır.

Cinsellik odaklı bir ilişkiyi başından sonuna ele alan bu mütevazı filmin bu denli zarif ve içten olabilmesi en önemli başarılarından biri. Gönüllü olduğu sürece iki taraf için de hayli keyifli ve basitliği nedeni ile diğer tüm ilişkilerin kaosundan potansiyel olarak uzak duran bir ilişki türünün sürdürülebilirliğini -hikâyenin sonunu baştan biliyor olsak da- ince ve tam da bir Fransız filminden beklenecek şekilde ele alıyor film. Hikâyeyi sanki bir belgesel mantığı ile anlatmanın kattığı sahicilik duygusu ve Baye ve López’in iki sıradan insana kattığı gerçeklik havası bir cinsellik öyküsünün bir “aşk” öyküsüne dönüşüp dönüşmeyeceğini ve dönüşürse sonucun ne olacağını merak uyandırıcı bir şekilde seriyor önümüze. İki insanın sadece cinsel beraberliğe ve bu beraberlik öncesindeki kısa sohbetlere dayalı bir ilişkiyi sürdürebilmesinin mümkün olup olmadığı üzerinde uzun uzun düşünmenizi sağlıyor hikâye film bittikten sonra da. İki kahramanımızın her hafta gittikleri otelde bir yaşlı adamla ve ardından da onun eşi ile olan konuşmaları ve yaşananlar bu mesele üzerinde sadece onlara değil, seyirciye de fikir ve malzeme sağlıyor. Pek çok insana başta ideal olarak görünecek bir ilişki tipinin (her türlü diğer ortaklıklardan ve bu ortaklıkların ilişkiye sokacağı olumsuzluklardan muaf bir ilişki tipi) er geç insanî olanın sınırlamaları ile karşı karşıya kalacağını söylüyor bize film; bizi insan yapan ve güçlendiren doğamızın bir yandan da zaaflarımızın ta kendisini oluşturduğunu düşündürüyor senaryo ve sunduğu final ile buruk bir cevap veriyor bu konuda. İlişkinin cinsel boyutunu diğer boyutların bozacağı ve tersi yönde bir ifadenin de aynı ölçüde geçerli olduğunu öne sürüyor bu kırılgan bir mutluluk havası olan Fransız filmi.

Otel odasının kırmızılığı ile, anlaşılan ilişkinin sadece şehvet etrafında kurulu olduğunu vurgulayan film cinselliğin de tıpkı romantizm gibi bir aşk oyunu türü olduğunu itiraf ediyor sanki. Aşk ilanı ve ayrılık sahneleri, ikilinin diyaloglarındaki sahicilik ve oyuncularının başarısı ile görülmeyi hak eden bir çalışma bu; tam bir Fransız filmi olmasına rağmen, o sinemanın zaman zaman yoran mızmız tavrından nasiplenmemiş bir yapıt karşımızdaki. Baye ve López’in karakterlerinin heyecan, tereddüt, keyif ve ilişkileri ilerdikçe ortaya çıkan ruhsal yorgunlukları dört dörtlük bir performansla sergilediği film karakterlerini hikâyesinin doğası gereği tanıtmıyor ve bu da onların yaşadıklarının belki de hak ettiği kadar umursanmamasına neden olabilir en azından bir kısım seyirci tarafından. Buna karşılık oyuncuların aralarındaki uyum ile bu problemi önemli ölçüde giderdiği açık olan film, seks ile romantizmin sürekli birlikteliğinin gerekliliği ya da imkânsızlığı üzerine olan hikâyesi ile ilgiyi hak ediyor.

(“An Affair of Love”)

Koleksiyoncu – John Fowles

İngiliz yazar John Fowles’un ilk romanı. 1963 tarihli kitap kelebek koleksiyonu yapan, yalnız ve ruhsal sorunları olan bir adamın beğendiği genç bir kadını kaçırarak evinin mahzeninde tutması ve kendisini sevmesini beklemesini anlatıyor. İlk bölümü adamın ağzından anlatılan romanın ikinci bölümünde kadının mahzende tuttuğu günlükler var ve böylece aynı olaylar iki karakterin farklı bakış açıları ile getirilmiş oluyor okuyucunun önüne. Kısa son bölümde ise Fowler tekrar adamın ağzından anlatıyor hikâyenin finalini. 1965 yılında William Wyler’ın yönettiği ve başrollerinde Terence Stamp ve Samantha Eggar’ın yer aldığı bir sinema uyarlaması da çekilen kitap saplantılı bir adamın ve onun kurbanı olan kadının yaşadıklarını anlatırken; özgürlük, İngiliz toplumunun sınıf farkları ile biriktirme ve sahiplenme temaları üzerinden ilginç bir resmini çiziyor.

AFA yayınlarından çıkan baskının Türkçeye çevirisini yazar ve fotoğrafçı Münir Göle yapmış ve Göle kapak fotoğrafını çekmenin yanı sıra, oldukça doyurucu ve detaylı bir giriş de yazmış kitap için. Göle’nin çeviri sırasında tereddüt ettiği konularda doğrudan yazar ile iletişim kurmasının çalışmasına gösterdiği özenin bir örneği olduğu kitap için Fowles iki ilham kaynağından bahsetmiş: “Béla Bartók’un 1911 tarihli “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı operası ve bir gazete haberi (kaçırdığı genç bir kadını üç ay boyunca hapseden bir adamla ilgiliymiş bu haber). Esir alanın esir alınanı elinde tutmasının sembolü olacak şekilde ikincinin günlüğünü ilkinin dilinden anlatılan iki ayrı bölüm arasına sıkıştıran Fowles hikâyenin içeriğinin doğal sonucu olarak özgürlük temasını ele almış öncelikle. Adamın başarılı bir kelebek koleksiyoncusu olması özgürlük ile yakından ilgili kuşkusuz; sonuçta biriktirene malzeme olan kelebeklerin tutsaklığının sonsuza kadar süreceği bir eylem bu biriktirme. Doğadaki bir kelebek ölerek doğaya karışacak ve bir şekilde özgür olacakken, koleksiyonun bir parçası olan bir kelebek sonsuza kadar “canlı” ve tutsak olarak kalacaktır. Hikâyenin kahramanı olan Clegg de kaçırdığı Miranda adındaki genç kadını sonsuza kadar canlı ve tutsak olarak tutmak amacını taşımaktadır ve zamanla kendisini seveceğine inanmaktadır. Taraflardan biri her ânını özgürlüğe kavuşmak umudu ile geçirirken, diğerinin bu tutsaklığı sonuna kadar götürme arzusu çatışan bu iki duygu üzerinden romana sağlam bir gerilim ve çekicilik kazandırıyor.

Sınıf farkları açısından baktığmızda ise, Clegg geniş kitleleri (kitaptaki ifade ile “yığınlar”ı) temsil ederken, Miranda burjuva sınıfının bir parçasıdır. Birikimi, hayata bakışı ve kültürü ile Clegg’den çok üstündür genç kadın ama onu hem ailesi ile olan ilişkisi hem de hayran ve âşık olduğu, yaşı kendisinden hayli büyük olan bir sanatçıya karşı hissettikleri üzerinden en az Clegg kadar zayıf buluyor ve eleştirisinin konusu yapıyor yazar. Bunun yanında Münir Göle’nin çok doğru bir biçimde belirttiği gibi cahil yığınların birikimi olan azınlık üzerine yaptığı bir saldırının alegorisi bu roman. Şöyle yazmış Göle: “Clegg gibi sonradan görme burjuvalar kültürel bir girdaba sürüklenerek ruhsal olarak ölmüşlerdir ve bu eksikliklerini gidermek için açgözlü bir toplumda maddi bir biriktirme üzerine kurulu bir yaşam sürmeye başlarlar… Bu öykü kıskanç, cahil ve hınçlı kalabalığın zeki ve yaratıcı azınlık üzerine yaptığı saldırının… kabalık ve bayağılığın sanatın ırzına geçmesinin modern bir alegorisi”. Clegg ile mahzende tuttuğu Miranda arasında müzik ve resim sanatının örnekleri üzerinde geçen konuşmalar iki taraf arasındaki çözülemez uzlaşmazlığın iyi bir örneği bu konuda. Clegg’in kötürüm olan kuzeni için düşündükleri de (“Bana sorsalar, Mabel gibi insanların acı çektirmeden ortadan kaldırılması gerektiğini söylerdim”) yığınların günlük hayatlarındaki “sıradan faşizm”inin bir örneği olarak görülebilir.

Fowles’un basacak bir yayıncı bulabilmek için uzun süren bir uğraş verdiği kitapta Clegg’in piyangoda para kazandıktan önce ve sonra yaşadığı bazı olaylar ve Miranda ile olan diyalogları üzerinden (örneğin zengin olduktan sonra gittiği bir lüks lokantada hissettikleri) sınıf farkını ve bunun bireyler tarafından nasıl algılandığını anlatan kitap Clegg’in anlattıkları (“Aramızda hep sınıf farkı vardı”) ve söyledikleri (“Asla sizinle aynı şansa sahip olamadım. İşte bu, nedeni”) ile sık sık dile getiriyor bu konuları. Miranda’nın “Sıradan insan medeniyetin lanetidir” ve “Ondan öylesine üstünüm ki. Bunun kulağa son derece kasıntılı geldiğini biliyorum, ama gerçek”) benzeri sözleri de onun sınıfının bu farka nasıl baktığını anlatıyor okuyucuya. Kadının erkeği kafasındaki sapık veya tecavüzcü gibi kalıplara oturtmaya çalışması yine onun ait olduğu sınıfın geniş kitlelere karşı takındığı kolaycı sınıflama tavrının bir eleştirisi olarak görülmeli.

Fowles’un yaşananları iki karakterin bakış açıları ile de anlatması romana önemli bir katkı sağlamış. Bu katkıyı değerli kılan, bu anlatımın bekleneceğinin aksine aynı olayların nasıl farklı algılandığı ve hikâye edildiği üzerine kurulu olmaması. Aynı şeyleri anlatıyor her iki karakter de ve yazar bu aynı olayların onlarda yarattığı duygu ve tepkilere odaklanıyor asıl olarak. Bir başka ifade ile söylersek, her iki karakter de olayları benzer şekilde anlatıyor ve yazar okuyucunun ne olduğundan çok, olanın onlar üzerindeki etkilerine dikkat etmemizi bekliyor. Psikolojik gerilimin parlak örneklerinden biri olan roman William Wyler’ınki dışında başka filmlere de esin kaynağı olan, tiyatroya da uyarlanan ve gerçek hayatta pek çok suçlunun kendilerine yol gösterdiğini öne sürdüğü ve eylemlerinin kaynağı olarak da nitelediği ilginç bir edebiyat yapıtı. Klostrofik ve karanlık içeriği ve Fowles’un ilgiyi hep ayakta tutan dili ile okunmayı kesinlikle hak eden roman göndermeleri, sembolleri ve alegorileri bir yana bırakıldığında da, sadece gerilimi ile bile çok başarılı bir roman.

(“The Collector”)

He Walked by Night – Alfred L. Werker / Anthony Mann (1948)

“Gün ağardığında pek çok küçük suç ve birkaç ağır cürüm açığa çıkarılmıştı. Şüphelilerin sorgulanması oldukça zahmetli ve yorucu olmuştu ama hiçbir sonuç elde edilememişti; polis memuru Rawlins’i vuran adam onlardan biri değildi. Sadece bir tariften, bir adamın gölgesinden başka bir şey yoktu ortada. Gizemli. Ele geçmez. Ölümcül. Koca şehirde bir yerlerde gizleniyor”

Bir soygun girişimi sırasında bir polisi öldüren gizemli ve yetenekli bir suçlunun peşine düşen polislerin hikâyesi.

Senaryosunu Crane Wilbur’un orijinal hikâyesinden John C. Higgins ve Wilbur’un yazdığı (Harry Essex’in diyaloglara katkısı olmuş), yönetmenliğini Alfred L. Werker’in yaptığı (Jenerikte adı belirtilmeyen Anthony Mann birkaç sahnede yönetmenliği üstlenmiş) bir ABD yapımı. Geçek bir olaydan ve karakterlerden esinlenen filmin açılışındaki yazılarda hikâyenin gerçek olduğu vurgulanıyor ama doğal olarak bazı değişiklikler yapılmış yaşananlarda ve özellikle de final hayli farklılaştırılmış. B tipi bir kara-film bu ve onların da hayli parlak örneklerinden. Anlattığı hikâyenin gerçekliğine saygı gösterircesine, polislerin bir olayı nasıl çözdüğü üzerine belgeselvari bir yaklaşımı benimseyen yapıt görüntü yönetmeni John Alton’ın ışık ve gölge oyunlarını ustaca kullandığı, Alfred DeGaetano’nun başarılı kurgusu ve Werker’in (ve Mann’ın) yönetmenliğindeki olgunluk ile dikkat çeken ve karanlık atmosferini kurarken B tipi filmlerde genellikle görülen gerçekçilik problemlerinden arınmış bir çalışma. B tipi ile ana akım sinemanın başarılı bir karışımı bir başka ifade ile bu film ve görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

Los Angeles şehir haritası görüntüsü üzerinde gösterilen bir bilgilendirme yazısı ile başlıyor film. Filimin kim olduğu bilinmeyen suçlunun “şeytansı zekâsı ve marifetleri” nedeni ile polisin karşı karşıya kaldığı “en zor cinayet vakası”nın hikâyesini anlatacağını söyleyen bu yazılardan sonra şehrin görüntüleri üzerinden Los Angeles’ın büyüklüğü, hızla gelişiyor olması ve heterojen nüfus yapısı nedeni ile polisin işinin çok zor olduğu söylüyor bir anlatıcı ses. Güçlü bas sesi ile o yıllarda özellikle belgesellerde seslendirmeci olarak epey rağbet gören Reed Hadley’in sesi bu ve bizi polislerin çalıştığı binanın içine davet ediyor. Burada ihbar hattında çalışanları gösteriyor kamera ve “Buradakilerin işi tıpkı bir kadının işi gibidir, asla bitmez” diyen anlatıcı bir haziran gecesi başlatıyor hikâyeyi. Hadley’nin sesini hikâye boyunca sık sık duyuyoruz ve filmin havasına uygun şekilde, sadece hikâyeyi açıklamakla kalmıyor (ki bunu çok da fazla yapmıyor aslında doğru bir seçimle), aynı zamanda bir belgeselin gerçekçi ve tarafsız havasına uygun olarak, bilgilendiriyor seyirciyi ve onu anlatılanın tanığı ve parçası yapıyor. Eğer bu başarılamamış olsaydı, anlatıcı sesin yoğun bir şekilde kullanımı rahatsız edebilirdi ama burada aksi bir durum oluşuyor ve filmin doğal bir parçası oluyor kulağımıza gelenler.

Film 1945 ile 1946 arasında Los Angeles bölgesinde pek çok soygun yapan, polisle çeşitli çatışmalara giren ve bir polisi de öldüren Erwin Walker adındaki gerçek bir suçludan esinlenen bir hikâye anlatıyor. Walker 28 yıl yattığı cezaevinden 1974 yılında şartlı tahliye ile serbest bırakılmış ve 2008’de hayatını kaybetmiş. Onun yaşadıklarından ve yaşattıklarından esinlenen hikâyedeki Roy adındaki karakterin akıbeti ise çok farklı oluyor. Senaristlerin bu konuda yaptığı radikal değişiklik açılışta karşımıza çıkan “Bu bir gerçek hikâyedir” cümlesi ile ciddi olarak celişiyor kuşkusuz ama seyrettiğimiz akıbetin karşımıza çıktığı final sahnesi filmin belki de en parlak bölümü ve o denli başarılı ki Hollywood’un kendine has “gerçekliği” rahatsız etmeyecektir sizi. Kurgusu, yönetmenlik çalışması, oyuncuları ve en başta da John Alton’ın müthiş görüntüleri ile dört dörtlük olan bu final bölümü Carol Reed’in bir yıl sonra çekeceği başyapıtı “The Third Man”deki kanalizasyon sahnesine ilham vermiş midir bilmiyorum ama kesinlikle çok heyecan ve keyif verici biçim ve içeriği ile filmi tek başına bile seyre değer kılıyor.

Rahatlıkla “polis bir davayı nasıl çözer ve suçluyu nasıl yakalar” konulu bir programın bir bölümü olabilecek bir içeriğe sahip olan bir hikâye seyrediyoruz ve anlatıcı sesten duyduğumuz farklı ifadeler birkaç kez “polis övgüsü”ne aracılık ediyor ama film akıllı bir şekilde suçlunun gözünden de bakıyor sık sık olan bitene ve örneğin televizyonlarda seyrettiğimiz polisiye dizilerin aksine, hikâyenin “kahramanlar”ı sadece kovalayanlar değil, kaçan da oluyor. Geçek olayda suçlunun yaptıklarının kendince bir açıklaması var ama nedense burada bu konunun üzerinde hemen hiç durulmuyor ve hikâye bittiğinde bile bir açıklama olmuyor elinizde. Belki de bilinçli bir tercih bu ama bir parça eksik kalmışlık duygusu vermiyor da değil bu seçim. Neyse ki film hemen tüm unsurları ile beklentileri -hatta fazlası ile- karşılıyor ve çok da dert etmiyorsunuz bu durumu. Evet, fazlası ile karşılıyor çünkü oldukça derli toplu, olgun ve güçlü bir sonuç var karşımızda. Birden fazla sahnede (yukarıda anılan ve Los Angeles’ın altındaki devasa drenaj tünellerinde geçen final bölümü, suçlunun sattığı malın parasını almak için geldiği yerde iki polis ile çatıştığı sahne veya bir polis memurunun sütçü kılığına girerek katilin yaşadığı bölgeyi keşfettiği bölüm) o sahne içinde olan biteni gerçek zamanlı ve uzun uzun anlatan film kesinlikle tatmin ediyor seyirciyi. Hiç konuşma olmayan ve sadece seslerle (ateşlenen silahlardan, kovalayan ve kaçanların ayaklarından, basılan su birikintilerinden çıkan sesler ve bu seslerin tünel içinde yankılanması vs.) ve görüntülerle anlatılan bu bölümlerdeki başarıdan etkilenmemek mümkün değil.

B tipi filmlerin geleneğine uygun olarak yıldız oyuncular yok filmde ama tüm kadro sağlam bir iş çıkarmış. Özellikle suçluyu oynayan Richard Basehart ve peşindeki polislerden biri olan Marty’i canlandıran Scott Brady karakterlerine sağlam bir gerçeklik duygusu verirken, abartmadan vurucu olabilmişler. Basehart’ın performansı adamın yaptıklarını unutturacak ve kendinizi onun tarafında hissetmenizi sağlayacak kadar güçlü. Leonid Raab imzalı müzik çalışması da hikâyenin atmosferine iyi uyum sağlayan ve dozu kaçmamış vurgulara sahip melodileri ile filme önemli bir katkı sağlamış. Sonuç, yarı-belgesel de denebilecek sağlam bir kara film. Yönetmenleri kadar görüntü yönetmeni John Alton’ın da imzasını taşıyan bu yapıt kesinlikle görülmeli.

(“Gecelerin Hâkimi”)

Of Human Bondage – John Cromwell (1934)

“Garip görünebilir ama her zaman böyle hissettim. Sanırım her zaman da böyle hissedeceğim. Beni sevmeni sağlamak için elimden gelen her şeyi yaptım. Senin herhangi birini sevme yeteneğinden yoksun olduğunu düşünmüştüm. Şimdi o adam için her şeyini feda etmeye hazır olduğunu düşünmek çok korkunç”

Âşık olduğu ve engel olamadığı bir bağımlılık duyduğu kadının hayatına sürekli girip çıkması ile tüm dünyası altüst olan bir genç adamın hikâyesi.

W. Somerset Maugham’ın 1915 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Lester Cohen’in yazdığı, yönetmenliğini John Cromwell’in yaptığı filmin başrollerinde İngiliz oyuncu Leslie Howard ve bu film ile Hollywood’a bir yıldız olduğunu kabul ettiren Bette Davis yer alıyor. 600 sayfalık bir romandan 83 dakikalık bir film yapmanın doğal sonucu olarak olay örgüsünün yeterince derinleştirilemediği film tutkunun sonuçlarını etkileyici biçimde anlatsa da oluşumunu aynı güçte getiremiyor seyircinin karşısına. Buna rağmen kesinlikle bir klasik kabul edilmesini sağlayacak bir çekiciliği olan film iki başrol oyuncusunun parlak performansları ile 1930’lu yılların ilgiyi hak eden ve Hollywood’un hikâye anlatmaktaki ustalığının örneklerinden biri.

W. Somerset Maugham’ın başyapıtlarından sayılan romanı 1934 tarihli bu filmden sonra iki kez daha uyarlanmış sinemaya: 1946’da Edmund Goulding (başrollerde Paul Henreid ve Eleanor Parker yer alıyor) ve 1964’te Ken Hughes (Birkaç sahnesini Henry Hathaway ve Bryan Forbes’un çektiği filmde Laurence Harvey ve Kim Novak oynamış ana karakterleri) tarafından yönetilen bu uyarlamalar bugün Cromwell’in yapıtının gölgesinde kalmış olarak kabul ediliyor. Maugham’ın kendi gençliğinden izler taşıması ile otobiyografik unsurları olduğu kabul edilen romanın burada Hollywood usulü bir sadeleştirmeye ve kısaltmaya maruz kalması pek de filmin lehine olmamış görünüyor. Üstelik Lester Cohen senaryoyu oluştururken kitabın içeriğini ve olayların gelişimini daha “anlaşılır ve kabul edilebilir” kılmış ki bu da Maugham’ın romanını neredeyse sıradan bir esere dönüştürmüş. Başka bir ifade ile söylersek, kitabın neden yazarın başyapıtlarından biri olarak kabul edildiğini gösterecek bir kanıt kalmamış ortada. Kısaltmanın en olumsuz sonucu ise tüm hikâyenin etrafında döndüğü tutkunun ve vazgeçememenin inandırıcılığını ve elle tutulabilirliğini sağlayacak bir neden kalmaması olmuş.

Evet, bağlılığın nasıl oluştuğunu yeterince anlatamıyor film ama neden oldukları oldukça güçlü bir hikâye anlatıcılığı ile geliyor seyircinin önüne. Bunda da özellikle iki başrol oyuncusunun önemli birer payı var. Leslie Howard doğuştan rahatsız olan ayağının da neden olmuş göründüğü ama dışarıya hiç yansıtmamaya çalıştığı ezikliğini örtecek bir sevme ve bağlanma telaşında olan karakterini nüanslarla örülmüş bir şekilde getiriyor karşımıza. Howard’ın, bir İngiliz kadınını canlandırmasından başta pek hoşlanmadığı söylenen Bette Davis’in ise özellikle adama kötü davrandığı, azarladığı ve hatta aşağıladığı sahnelerde -üzerine şarkı da (Kim Carnes’ın söylediği “Bette Davis Eyes”) yazılmış- iri gözlerini iyice açarak ve kameraya doğru konuşarak sergilediği güçlü performans (Oscar’a aday gösterilmişti oyuncu bu rolü ile) gerçekten dört dörtlük. Onların bu başarısı aralarındaki tuhaf ilişkiyi, bir tarafın sadece sevdiği diğerinin ise sadece sevildiği ilişkiyi, yukarıda anılan uyarlama sorunlarına rağmen inandırıcı ve ilgiye değer kılıyor. Jenerikte adının Howard’ınkinden daha sonra ve ondan daha küçük yazılmasının da gösterdiği gibi hikâyenin yıldızı Howard olsa da, bu filmden sonra Bette Davis bir yıldız olma hayaline ulaşmış ve Hollywood da on bir kez aday gösterdiği Oscar ile iki kez ödüllendirmişti onu. Oyuncularla ilgili bir son not olarak, Howard’ın bu filmden dokuz yıl sonra, 1943’te Portekiz’den İngiltere’ye dönerken bindiği uçağın Alman savaş uçakları tarafından düşürülmesi ile hayatını kaybettiğini söyleyelim.

Film Amerikan sinemasında uzun yıllar egemen olan sansür anlayışının hemen öncesinde gösterime çıkarılmış ve adamın ressam olmaya çalıştığı dönemde çizdiği çıplak kadın resimleri bu sayede görüntüye girebilmiş. Bu filmden sonra uzun bir süre Amerikan sinemasında böyle bir görüntüye tanık olmak mümkün olmamış doğal olarak. Elbette filmdeki görüntüler bugün dikkati bile çekmeyecek bir içeriğe sahipler ama sinemanın nerede başlayıp nerelere takıldıktan sonra bugün nereye geldiğini göstermesi açısından bir öneme sahip bu durum. Buna karşılık film aslında kolayca kayabileceği erotik bir tutkudan uzak durmuş ki bu da çok doğru olmuş; romanının adını Spinoza’nın ölümünden sonra 1677’de basılan “Ethica, Ordine Geometrico Demonstrata” (Etika) adı kitabının dördüncü bölümünün başlığından (“İnsanın Esareti veya Duyguların Gücü üzerine”) alan Maugham, Spinoza’nın insanın kontrol edemediği duygularının esiri olmasını anlattığı bu bölümün edebî karşılığını üretmiş bir bakıma ve film de -Hollywood sınırları içinde kalarak elbette- bu karşılığı sinemaya taşımış. Aralarında kültürel ve sosyal önemli farklar olan, farklı sınıflara ait iki insan arasındaki ilişkinin birinin engel olamadığı sevgi ve yardımcı olma hissine, diğerinin ise karşısındakini kullanma arzusuna dayalı olarak sürebilmesi bu filmde her zaman ikna edici olmasa da, ilgiyi hak eden bir şekilde sergilenmiş.

Leslie Howard’ın canlandırdığı Philip karakteri üzerinden romanın (ve elbette filmin, ima dahi edilmese de) eşcinsel bir alt metni olduğu da ileri sürülmüştü. Phillip’in doğuştan çarpık olan bir ayağı ve farklı sahnelerde gösterildiği üzere bunun onun karakterinde yarattığı etki üzerinden, kendisi biseksüel olan ve hayatının son yıllarını bir eşcinsel olarak geçiren Maugham’ın eşcinselliğe bir göndermede bulunduğu söylenmiştir hep. Film özellikle bu amaca yönelik bir bakışa sahip olanlar dışındakilere böyle bir ipucu vermiyor ama Philip’in tıp okulundaki bir ders sırasında ayağını göstermesi istendiğinde kameranın etraftakilerin bakışlarını yansıtma şekli ve birden fazla sahnede adamın sadece ayağına odaklanılması bu bakışı destekliyor olabilir. Philip’in hikâyede üç ayrı kadınla olan ilişkisinin niteliğini de yine bu bağlamda değerlendirmek mümkün.

İngilizce yazılmış romanların en önemlilerinden biri olarak kabul edilen kitabın edebî gücünün karşılığı olduğunu söylemek zor bu filmin ama yine de başta Bette Davis’in varlığı ve performansı olmak üzere çekici pek çok yönü olduğu açık. İnsanın duygularının esiri olmasını anlatan bir Hollywood klasiği.

(“İnsanın Esareti”)