Bastarden – Nikolaj Arcel (2023)

“Kaos, Ludvig. Sen deli gibi plan yap istersen ama hayat kaostur. Bunu kabullenmek o kadar zor mu?”

On sekizinci yüzyılda Danimarka’nın Jutland yarımadasının verimsiz topraklarında kral adına tarım yapmayı başararak bir asalet ünvanı ile ödüllendirilmeyi hedefleyen bir eski askerin, o bölgenin tek hâkimi olduğunu iddia eden zengin toprak sahibi ile giriştiği mücadelenin hikâyesi.

Danimarkalı yazar Ida Jessen’in 2020 tarihli “Kaptajnen og Ann Barbara” adlı romanından uyarlanan senaryosunu Nikolaj Arcel ve Anders Thomas Jensen’in yazdığı, yönetmenliğini Arcel’in yaptığı bir Danimarka, İsveç, Almanya ve Norveç yapımı. Danimarka’da ulusal sinema ödüllerine damgasını vuran ve Venedik’te Altın Aslan için yarışan yapıt, epik sinema örneklerinin son dönemde en çok dikkat çekenlerinden biri. Temelde bir sınıf atlama çabası ve çatışmasını (aristokrasi ve halk arasında) anlatan film, bu öyküye kişisel boyutları fazlası ile katmanın da aralarında olduğu kimi kusurlara sahip olsa da, başroldeki Mads Mikkelsen’in performansı, görsel gücü ve zaman zaman bir western’i de hatırlatan atmosferi ile kendisini ilgi ile izletiyor.

Öykü bir bilgilendirme yazısı ile başlıyor: 1755 yılındayız; Danimarka kralları vergi gelirini artırmak için Jutland’ın geniş bozkırlarını ıslah etmeye çalışmakta ve bunun için de yerleşimcileri oraya gitmeye teşvik etmektedir. Ne var ki “doğanın merhametsiz, toprağın fakir” olduğu bir yerdir bu bozkırlar ve kırlık bölgelerde “ipsiz sapsızlar kol gezmektedir”. “Tarım yapmanın mümkün olmadığı” bu yöreye giden herkes başarısız olmuştur bugüne kadar. Şimdi şansını denemek isteyen ise 25 yıl Alman ordusunda görev yapan ve oradan bir madalyon ile dönen Ludvig’dir (Mads Mikkelsen). Kralın adamları bu sıradan adamı girişiminde maddi olarak desteklemeye yanaşmazlar ama onun öyle bir isteği de yoktur zaten. Tek beklentisi, eğer başarırsa kendisine bir malikâne, hizmetkârlar ve bir de asalet ünvanı verilmesidir. Bu “imkânsız görev”de önünde beklemediği bir büyük problem daha vardır aslında: bölgenin büyük toprak sahibi ve aynı zamanda sulh hâkimi de olan De Schinkel (Simon Bennebjerg). Bu güçlü, zengin ve asalet unvanlı adamın servetini ve konumunu paylaşmaya hiç niyeti yoktur ve bunun için başvuracağı yöntemler de sınırsızdır. De Schinkel’in evlenmeye ikna etmeye çalıştığı kuzeni Edel (Kristine Kujath Thorp) ve kocası ile birlikte, zulmüne uğradıkları De Schinkel’den kaçan Ann Barbara (Amanda Collin) adlı iki kadının, küçük bir çingene kızın (Melina Hagberg) ve Ludvig’in yanında taraf tutan bir rahibin de (Gustav Lindh) katılacağı öykü giderek sertleşecek ve ortaya seyri keyifli ve toplumsal/sosyal meseleleri de ıskalamayan bir film çıkacaktır.

Çekimleri Almanya, İsveç ve Çek Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen filmde bozkırların ıssızlığının görkemini yansıtmak için sık sık geniş açılı çekimlerle oluşturulan sahnelere yer vermiş yönetmen Arcel. Görüntü yönetmeni Rasmus Videbæk ile birlikte epik sinemaya yakışan görüntüler yaratmış ve ortaya görsel açıdan seyir zevki yüksek bir film çıkmış. Gerektiğinde karakterlerin, elbette başta çağdaş sinemanın en usta oyuncularından biri olan Mikkelsen’in olmak üzere, yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak epik anlatıma uygun kareler yakalayan kamera, tıpkı sertliği göstermekten çekinmemesi gibi, eylemlerin ve duyguların altını çizmekten kaçınmayarak seyirciyi elinde tutuyor öykü boyunca. Bir adamın, bedeli ne olursa olsun hayalinin peşinde koşma inadının ve sonuna kadar gitmesinin hikâyesine yakışan bir görsellik bu ve belki filmin de en büyük kozlarından biri.

Ludvig’in peşinde olduğu asalet ünvanının onun için taşıdığı önemde geçmişinin çok büyük bir payı var. Bahçıvanlıktan askerliğe geçen ve annesi aşçı olan Ludvig’in babasının kimliğinde yatıyor bu önem asıl olarak. De Schinkel ile Ludvig’in ilk karşılaşmalarında ilkinin takındığı kibirli bakışın nedeni de onun “asil” bir soydan gelmesi ve aralarındaki asalet farkı kuşkusuz. Bu farkı öykünün odak noktalarından biri olarak kullanıyor senaryo ve finaldeki tercih bu yüzden daha da etkileyici oluyor. Ne var ki bu sınıf meselesinin gücünü azaltan iki problemi var senaryonun. Öncelikle, “gerçekten değerli olan”ın ne olduğunun keşfinin bu kadar geç olması ikna edici olmadığı gibi, bir parça da âni oluyor açıkçası. Daha önemli sorunsa, filmin “kötü adam”ının son derece uç noktalara giden bir kötücülükle çizilmiş olması. Öyle ki hikâyenin toplumsal, sosyal ve sınıfsal boyutları geriye itiliyor neredeyse ve sonuç da geriye nerede ise sadece kişisel boyutları kalan bir öykü oluyor. Bu adamın “bir şey istediğinde, onu almadan bırakmayan” bir karakteri olması tarihsel gerçeklere dayalı olabilir (filme kaynaklık eden roman Jutland’da o dönemde gerçekten yaşananlardan esinlenmiş ve Ludvig de gerçek bir karakter) ama senaryonun seçimleri onun “şeytan”lığını o denli öne çıkarıyor ki, sınıf meselesinin bu derece önemli olmasının arkasındaki asıl faktörün bu adamın kendisi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Bu “bireye indirgeme”nin bir başka tartışmalı örneği, iki erkek arasındaki sert mücadele alanlarından biri olarak bir kadının aşkının belirlenmiş olması; bu tercih de çatışmayı ister istemez kişisel alana taşıyor. Oysa “su isteme” sahnesi gibi kısa ve hayli vurucu bir bölümle çok şey anlatabilen bir film var karşımızda.

Halkın batıl inançlarının gücünü ve bunun yol açtığı önyargıları, Romanlara karşı duyulan korku ve nefret üzerinden gösteren filmin iki karakterin eylemleri (iki ayrı sahnede öpüşme ve ilişkiyi kadınların başlatmasının sembolik bir anlamı var kuşkusuz) ve aynı iki karakterin kritik bir eylem için yaptığı iş birliği aracılığı ile feminist bir tavra göz kırptığını söylemek de mümkün. Bu birden fazla ilgi garantili temaya el atma çabasının arkasındaki liberal bakışa, “katilleri tek tek temizleme” sahnesi gibi Hollywoodvari bölümleri de ekleyince, Nikolaj Arcel’in Amerikan sinemasına hayli yakın durduğunu söyleyebiliriz. Bu kendi başına bir sorun değil elbette; sonuçta iyi anlatılmış, iyi oynanmış ve görselliği ile çok güçlü bir çalışma bu. Ne var ki, örneğin yukarıda anılan “bireyselleştirme”yi de ekleyince, filmin epik olmakla yetinip, bunu daha derinleştirmemeyi seçmesi sonucunu doğuruyor bu tercihler.

Oyuncuların tümünün, karakterinin fazlası ile tek boyutlu çizilmesine rağmen Simon Bennebjerg de dahil olmak üzere, rollerinin hakkını verdiği filmin sadece bu alandakinde değil, genel olarak tümündeki çekiciliğinin en önemli kaynaklarından biri Mads Mikkelsen kesinlikle. Rol aldığı her filmde karakterini gerçek kılan ve onun eylemlerini/duygularını elle tutulur kılan bir oyuncu Mikkelsen ve burada başardığı tam da bu. Ludvig karakterinin zorlu hedefine gözünü dikerken, duygularını özenle gizleyen birisi olması Mikkelsen’in işini kolaylaştırıyor gibi görünse de, aslında onun tüm duygularını gözleri aracılığı ile dile getirmesi ve bir bakıma, gözleri ile konuşması karşısına hayli zor bir görev çıkarıyor: sadeliğini koruyan, yüz mimiklerine neredeyse hiç başvurmayan bir performansla, ortaya sahiciliğini hep koruyan bir karakter çıkarıyor oyuncu ve bu görevi tam anlamı ile başarıyor.

(“The Promised Land” – “Toprak Uğruna”)

Kauas Pilvet Karkaavat – Aki Kaurismäki (1996)

“Ama sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ulaşmaya çalışıyorsun onlara faydasızca / Sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ve ben de sana”

Biri tramvay sürücüsü, diğeri başgarson olan bir karı kocanın peş peşe işsiz kalmaları ile içine düştükleri zorlukların ve bir çıkar yol aramalarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Finlandiya’da yılın en iyi filmi seçilen yapıt kazandığı diğer pek çok ödülün yanında, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da Ekümenik Jüri’nin özel ödülünün de sahibi olmuştu. Bu son ödülün tanımının (Ödülün amacı, “İnsanların gizemli derinliklerini, onları ilgilendiren şeyleri, acılarını, başarısızlıklarını ve umutlarını ortaya çıkarmak için sinemanın gücüne tanıklık eden sanatsal kalitedeki eserleri onurlandırmak”tır) adeta somut karşılığı olan yapıt, Kaurismäki’nin filmografisine aşina olanların hemen tanıyacağı mizahın ve işçi sınıfı odaklı yaklaşımının en parlak örneklerinden biri. Yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi”ndeki ilk film (Diğerleri 2002 tarihli “Mies Vailla Menneisyyttä” (Geçmişi Olmayan Adam) ve 2006 tarihli “Laitakaupungin Valot“ (Alacakaranlıktaki Işıklar)) olan çalışma, bir çiftin hikâyesini kendine has senaryosu ve mizanseni ile çekici biçimde anlatırken, başrol oyuncularının (Kati Outinen ve Kari Väänänen) ve aslında kadronun tümünün “poker surat” denilen oyunculukları ile güçlü bir etkileyiciliğe ulaşıyor. Hümanist ve halkı seven bir sinemacıdan, bu sevginin tüm izlerini taşıyan ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatan başarılı bir komedi-dram.

Kaurismäki bu film için hazırlıklara başladığında, niyeti 1986 tarihli filmi “Varjoja Paratiisissa”nın (Cennetteki Gölgeler) devamını çekmekmiş aslında ama o filmin başrol oyuncularından Matti Pellonpää’nın henüz 44 yaşındayken ölmesi üzerine, tüm senaryoyu yeniden yazmış ve ortaya bu yapıt çıkmış. Yönetmen, bir sahnede Pellonpää’nın çocukluk fotoğrafını (Ilona adındaki karakterin hüzünle baktığı, çerçeveli fotoğraftaki çocuk) kullanarak bu başarılı oyuncuyu anmış ve filmi de ona ithaf etmiş.

Filmlerinin alamet-i farikalarından biri olarak sıkı bir soundtrack seçmiş yine Kaurismäki ve bu şarkılardan biri olan “Lonesome Traveller”ı piyanoda çalıp söyleyen, şarkının da bestecisi olan Shelley Fisher’ın görüntüsü ile açmış öyküyü. Bir restorandayız; burasının başgarsonu olan Ilona (Kati Outinen) işinde başarılı bir kadındır ve maddi durumları çok iyi olmasa da, vatman olan kocası Lauri (Kari Väänänen ) ile mutlu bir yaşamı vardır. Ne var ki önce eleman azaltma gerekçesi ile Lauri, ardından da sahibi borçlarını ödeyemediği için restoranın satılması ile Ilona işsiz kalacaktır. Bundan sonrası ise iş arayışları, talihsizlikler ve proletaryanın çıkışsızlığının çözümlerinden biri olan dayanışma duygusunu içeren bir öykü olacaktır ve Kaurismäki de bu öyküsünü içtenliğinden asla kuşku duymayacağınız bir şekilde anlatacaktır bize.

Filmi ülkesi Finlandiya’nın eknomik açıdan sıkıntılı olduğu bir dönemde çekmiş Kaurismäki ve işsizliğin odağında olduğu bir hikâye anlatmış. Proleteryaya olan sevgisinin her karesine sindiği filminde doğrudan bir sermaye veya işveren eleştirisine soyunmamış yönetmen; hatta restoran sahibi örneğinde onu oldukça sevecen birisi olarak çizerek ve Lauri’nin işsizliği örneğinde olduğu gibi “düşman”ı doğrudan işaret etmeyerek, onu adeta görünmez kılmış. Bu tercih Kaurismäki’nin “sessiz” sinemasına uygun elbette ama saptamalarının ve eleştirisinin gücünü azaltmıyor yapıtın. Tıpkı oyuncuların “mimiksiz”, “poker surat”lı performansları gibi, kendisini doğrudan ortaya koymayan ve “eksik bırakılan”ı seyircinin tamamlamasını talep eden bir tercih bu; sonuç ise kesinlikle sadece doğruluğu ile değil, sinema sanatı açısından etkileyiciliği ile de dikkat çekiyor. Tüm sözleri, hatta absürt olanları bile tam bir ciddiyet ile dillendiren karakterlerin, buna rağmen sahici görünmelerinin arkasında yatan en önemli faktör de bu etkileyicilik olsa gerek. Örneğin yaralanan elini tedavi ettirmesi için hemen hastaneye gitmesi söylenen, restoranın kapısındaki görevlinin iş yerinin kapanmasını beklemek istediğini söylemesi ve bunu “ya (ben yokken) isyan çıkarsa” ifadesi ile gerekçelendirmesi tüm absürtlüğü ile hem mizahın kaynağı oluyor hem de bu adamın -bir emekçi olarak- işine bağlılığının ve dolayısı ile Kaurismäki’nin hayata proletaryanın tarafından baktığının bir göstergesi oluyor. Yönetmenin içinde yaşanılan düzene ve dünyada olup bitenlere “politik” ve eleştirel bakışını bir şekilde hep yansıttığı bir çalışma bu ve Ilona’nın televizyonda izlediği bazı kotü haberlere (Filipinler’de selde ölenler, Nijerya’da askeri cuntanın idam ettiği muhalifler) verdiği tepki tam da yönetmenden beklenecek bir şekilde yerleştirilmiş öyküye. İşsizliğin, bir işe yaramadığını hissetmenin ve parasızlığın yakıcılığını absürt mizahının parçası yaparak kendine has eleştirel komedinin örneğini vermiş burada usta sinemacı.

Her ikisi de çalışan karı kocanın evlerindeki kanepe ve kitaplıktan (“Hatta sonrasında birkaç kitap da alabiliriz!”) sonra uzaktan kumandalı ve renkli televizyonu da ancak taksitle alabildikleri bir yaşamla yetinmek zorunda kaldığı bir dünyayı anlatıyor bize Kaurismäki. Banka müdürünün borçlu olanla değil, onun borcunu fırsat bilerek iş yerine el koyan şirketle görüşmeyi seçtiği bir düzen bu ve film bu düzenin karşısına sıradan insanların sadeliğini ve dayanışmanın güzelliğini koyuyor pek çok kez yaptığı gibi. Tüm bunları elbette yine kendine has bir mizah, yalın bir dil ve hiç telaşı olmayan bir sinema anlayışı ile yapıyor. “Hayat kısa ve berbat, yaşıyorken keyfini çıkar” sözünü duyuyoruz karakterlerin birinden ve peş peşe gelen talihsizliklerin neden olduğu olumsuz sonuçların asıl yaratıcısının yaşadığımız düzen olduğu farklı örneklerle anlatırken sağlanılan o absürt doğallığın etkileyiciliğinde işte bu telaşsızlığın önemli bir payı var. Örneğin restorandaki müzik sahnesinde şarkıyı baştan sona dinletiyor bize yönetmen ve zaman zaman insanların yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak, duygularının bize geçmesini sağlıyor. Senaryonun adeta özel bir mizah yaratmaya çalışmadan, gülümsetmeyi başarması ve bunu sürekli kılması da destekliyor bu başarıyı ve ortaya güçlü bir sonuç çıkıyor.

Bir sinema fuayesinde karşımıza çıkan film afişleri (Jim Jarmusch’un 1991 yapımı “Night on Earth” (Dünyada Gece), Robert Bresson’un 1983 tarihli “L’argent” (Para) ve Jean Vigo’nun 1931 yapımı “L’Atalente” filmlerinin afişleri bunlar) ile yönetmenin, sinema sanatına bir saygı duruşunda da bulunduğu yapıtı bir sevgi filmi olarak nitelemek de yanlış olmaz. Ilona ve Lauri arasındaki ilişki sevgi, güven ve koruma içgüdüsü ile dolu ve aralarındaki dayanışmadan da (öykünün sınıfsal dayanışma teması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu kuşkusuz) aldığı güçle oldukça sıcak bir hikâye izleme olanağı veriyor bize. Etkileyici kapanış planının, eşlik eden Rauli Badding Somerjoki şarkısının da (39 yaşında yaşamını yitiren Somerjoki’nin son konserinde de seslendirdiği “Pilvet Karkaa, Niin Minäkin” (Bulutlar Uzaklaşıyor, Ben de Öyle) şarkısı bu) katkısı ile sahip olduğu ve başka örnekleri de olan hüzün ile, işte bu dayanışmanın desteği ile baş ediyor karakterler.

Kaurismäki’nin adeta hiç özel bir çaba harcamadan anlattığı ve dramdan mizaha uzanan, karakterlerine sevgisini ve saygısını hep ön plana çıkaran, tüm o “poker surat”lı oyunculuklarla duygu yelpazesindeki her bir rengi bize zarafetle geçiren ve eleştirisini de esirgemeyen bir film bu. Timo Salminen’in sade görüntü yönetmenliğinden aldığı destekle, Kaurismäki’nin karakterleri adeta etraflarındaki objelerle çerçevelemesi ve özellikle Ilona’yı sık sık sanki poz verir gibi görüntülemesindeki özeni de atlamamak gerek. “Ben orta sınıf bir yönetmenim. Hiç başyapıt çekemeyebilirim; ama eğer pek çok iyi film yaparsam, birlikte bir değerleri olacaktır” demiş bir röportajında Fin sinemacı ama aslında kendisine yakışır bir alçak gönüllülüğün ifade kullanmış. Evet, o “büyük” filmlerden değil onun yapıtları ama her biri insanı insana anlatan, insan sevgisini özünde barındıran ve dünyada hüküm süren düzenin insan doğasına aykırılığı üzerinden üretilmiş bir eleştiriye sahip filmografisindeki tüm çalışmalar.

(“Drifting Clouds” – “Sürüklenen Bulutlar”)

Love with the Proper Stranger – Robert Mulligan (1963)

“Aşk bu mu, çan ve banjo sesleri? Nasıl da yıkıyorlar beynimizi! Ben de bir kaçık gibi oturmuş neyi bekliyorum burada? Bir yabancıyı!”

Bir gecelik ilişki sonucu hamile kalan bir genç kadının, o geceyi ve kendisini hatırlamayan genç adamın karşısına çıkarak hamilelik haberini vermesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Arnold Schulman’ın orijinal senaryosundan Robert Mulligan’ın çektiği bir ABD filmi. 5 dalda (Kadın Oyuncu, Orijinal Senaryo, Siyah-Beyaz Görüntü, Siyah-Beyaz Sanat Yönetimi, Siyah-Beyaz Kostüm) Oscar’a aday olan film romantik dram ile ile romantik komedi arasında bir yerde duran ve her iki türün de çekiciliklerine sahip, iki başrol oyuncusunun (Natalie Wood ve Steve McQueen) parlak bir çift oluşturup sağlam performanslar verdikleri ve aşk, evlilik, aile ve kürtaj gibi konulara sorgulayıcı ve eğlenceli bakışları ile dikkat çeken bir çalışma. Zamanında beklenenin aksine hit olamadıysa da ve dram ile romantizm arasındaki gidip gelmeleri her iki alanda da başardıklarından daha üst noktalara gitmesine engel olmuş görünse de, kesinlikle başarılı ve çekici bir klasik bu.

Natalie Wood’un “sinema hayatımda beni en çok tatmin eden çalışma” ifadesi ile tanımladığı film serbest çalışan (bir başka ifade ile işsiz) müzisyenlerin toplandığı ve çıkacak işlere talip oldukları bir salonda başlıyor. İtalyan kökenli Rocky de (Steve McQueen) onlardan biridir ve bir düğün işi bulduğu anda karşısına çıkan Angie adındaki genç kız (Wood) ona hamile olduğunu söyler; sorun, bebeğin babası olan Rocky’nin ne o geceyi ne de hatta Angie’yi hatırlamasıdır. Angie’nin ondan kürtaj için yardımcı olması dışında bir isteği yoktur ama olaylar ikisinin de planlamadığı bir şekilde gelişecek ve romantizm, dram ve hafif bir komedi ile anlatılan çekici bir öyküye kaynaklık edecektir.

Arnold Schulman’ın senaryosu pek çok farklı temayı ve öğeyi ele alıyor ve zaman zaman bunun sıkıntısını da, başta her birini yeterince derinlikli bir şekilde ele alamaması olmak üzere, yaşıyor açıkçası. Ne var ki bu sıkıntılar filmin kendine has bir çekiciliğe sahip olmasına engel olamamış kesinlikle. Bu çekiciliğin en önemli kaynaklarından biri, belki de birincisi ise Wood ve McQueen ikilisi olmuş. Filmin zaman zaman dönemin Avrupa sinemasını hatırlatan atmosferine çok yakışan performans veriyor iki oyuncu ve karakterlerinin aralarında oluşan bağı çok iyi yanısıtıyorlar. Rocky kadından kadına gezen, sorumluluk almayı ve düzenli çalışmayı sevmeyen bir adam ve ihmal etmesine rağmen İtalyan kökenli ailesi tarafından da çok seviliyor. Angie ise annesi ve üç erkek kardeşi ile yaşıyor; onun da ailesi İtalyan kökenli ve abilerinin koruyucu baskısı ve annesinin Katolik değerleri arasında bunalıyor. Aralarındaki bir gecelik ilişkinin sonucu, o geceki kısa bir an dışında birbirlerine tamamen yabancı olmaları ile birleşince ortaya çıkan zor ve tuhaf durumu senaryo belki bir parça dağınık ve odağını yitirerek ama kesinlikle etkileyici bir içerikle ele alırken, kendilerine sağlanan imkânı çok iyi değerlendiriyor iki oyuncu da. Her ikisi de karakterlerine güçlü bir canlılık katmışlar ve sevilesi kılmışlar onları. Bir yabancı oldukları andan finale kadar, sadece ikili sahnelerinde değil, tüm öykü süresince gözlerinizi kendilerinden ayıramayacağınız bir cazibe merkezi oluşturuyorlar kesinlikle.

Amerikan sinemasının öykü anlatma ustalığının öne çıkan örneklerinden biri olan filmde yardımcı karakterler de iyi düşünülmüş ve hikâyeye ayrı birer boyut ve eğlence katıyorlar. Angie’nin erkek kardeşleri (büyükten küçüğe sıralarsak; Herschel Bernardi, Harvey Lembeck ve Nick Alexander) ve annesi (Penny Santon), ailesinin Angie’yi evlendirmeye çalıştığı iyi yürekli ve sakar Columbo (televizyon dizilerinden sonra ilk kez bir sinema filminde rol alan ve sağlam oyunculuğu ile dikkat çeken Tom Bosley), Rocky’nin annesi ile babası (Augusta Ciolli ve Mario Badalati) ve son sevgilisi, aslında daha çok yatak arkadaşı ve evinde yaşadığı Barbie (Eddie Adams). Bu karakterlerin her birine belli bir süre ayırmış senaryo ve onların eylem ve düşüncelerini yeterince anlamamızı sağlamış; oyuncuların hiç aksamayan ve rollerinin hakkını kesinlikle veren performansları da bu başarıda önemli bir paya sahip elbette.

Filmin kürtaj gibi -ilgili sahnede özellikle altı çizilen- hassas bir unsuru, üstelik de ABD’de yasak olduğu bir dönemde, kahramanlarının öyküsünün ana öğelerinden biri yapmasına rağmen, hafif mizah anları ile yaratılan “romantik komedi”nin rahatsız edici olmaması da önemli bir başarı. Evet, zaman zaman bir aykırılık havası doğmuyor değil örneğin bu sahne ile diğerlerinin arasında ama, bir şekilde bu farklılıkları hemen unutmanızı sağlıyor senaryo ve ilginizi üzerinde tutmayı beceriyor. İtalyan kültürü ile ilgili “klişe”ler, Columbo’nun sakarlığı, abilerinin Angie’nin peşine düşmesi ile yaşananlar gibi farklı araçlarla sağlanan eğlence içinde o dramatik sahne hem gücünü koruyor ve böylece iki karakter arasındaki ilişkiyi etkileyen ilk önemli faktör oluyor hem de herhangi bir rahatsızlık yaratmıyor seyircide.

Robert Mulligan’ın yönetmenlik çalışması ilk bakışta çok da özel bir katkı sağlamıyor gibi görünüyor filme ama öykünün ruhunu çok iyi yakalayan bir mizanseni yaratabilmiş aslında. Hollywood sinemasında pek görülmedik ölçüde sessizlik anları yaratan ve bunları Avrupa sinemasını hatırlatır bir şekilde kullanan, karakterlerin eylemlerini ve ruh hallerini doğru görsel tercihlerle olduğu gibi yansıtmayı başaran sade bir mizansen bu ve filme önemli bir katkı sağlıyor. Burada görüntü yönetmeni Milton Krasner ve kurgucu Aaron Stell’i de anmak gerek; genellikle uzun tutulan sahnelerde hemen hep varlığını gösteren görsel çekicilik ve dozunda dinamizmde onların da imzası var kuşkusuz. Filmin “ıssız sokaktaki tedirginlik” veya “saklanılan atölyedeki, ilk gerçek sohbet” gibi sahnelerinin cazibesini örnek gösterebiliriz yönetmenin onlarla iş birliğinin parlak sonuçlarına. İş birliklerini anmışken, Alan J. Pakula’dan da söz etmeli: Pakula ve Robert Mulligan ilki yapımcı, diğeri yönetmen olarak toplam yedi filmde birlikte çalıştılar. 1957’de “Fear Strikes Out” (Buhranlı Yıllar) ile başlayan ve 1968’de “The Stalking Moon” (Görünmeyen Düşman) ile sona eren ve toplam 16 Oscar adaylığı ve 3 Oscar ödülü kazanan bu iş birliğinin kronolojik olarak üçüncüsü oldu “Love with the Proper Stranger”.

Aşkın tanımı ve gerçekliği üzerine bir öykü olarak niteleyebiliriz Arnold Schulman’ın senaryosunu. Bir zamanlar birbirine tamamen yabancı olan iki birey arasında doğan bir duygu aşk doğası gereği ve öykü bize -filmin adından yola çıkarak söylersek- uygun/doğru bir yabancı ile olan aşkı anlatıyor. Gerçekleşen ve unutulan bir gecelik bir eylemin beklenmeyen sonucunun gerektirdiği iletişimin başlattığı bir ilişki bu ve bir aşkın doğuşuna adık adım tanık oluyoruz. Bu bağlamda özelikle, atölyede sıkışıp kalan iki yabancının tedirgin sohbet sahnesi çok iyi yazılmış ve oynanmış olması ile filmin çekicilik kaynaklarından birini oluşturuyor. Bu sahnede açılan radyodan duyduğumuz ve film için özel yazılan şarkının (filmin bir parça fazlaca kullanılmış görünen müziklerini hazırlayan Elmer Bernstein’ın bestelediği şarkıyı Jack Jones seslendiriyor) Johnny Mercer imzalı sözleri ile öyküsüne çok yakıştığı yapıt, aşkın tanımı ve gerçekliğinin tartışıldığı ama bizi buna -elbette!- ikna eden bir çalışma olmayı başarırken, işte bu ve benzeri sahneler aracılığı ile yapabiliyor bunu kolayca. Üstelik aşkın güzelliğinin gerçek olduğunu sadece iki ana kahraman arasındaki ile değil, bir diğeri üzerinden de kanıtlıyor bize. Daha önce “sevmediği için” yaptığı bir eyleme şimdi “sevdiği için” uzak durmaktan daha güçlü bir örnek olabilir mi aşkın varlığını kanıtlamak için!

Schulman’ın senaryosu aile dinamiklerini de, hemen hep eğlenceli türden olmak üzere, ele alan bir çalışma. İki İtalyan ailenin içindeki ilişkiler üzerinden esprili anlar yaratan, en azından yüzünüzde ufak bir gülümseme belirmesini sağlayan film Angie’nin ve Rocky’nin aile bağları aracılığı ile bu kuruma mizah içeren bir eleştiri ile bakıyor. Rocky’nin, ihmal ettiği ailesinin kendisine gösterdiği ilginin güzelliğine işaret eden Angie’ye “İşte işi zorlaştıran da bu; seni sevmeleri” dediği sahne hayli önemli ve senaryonun çok fazla şey anlatmaya soyunup bunları derinleştirememesinin örneklerinden biri olsa da, arada kaybolup gitmeyecek değerde bir saptama içeriyor. Columbo’nun “liberal/feminist” kız kardeşinin -biraz karikatürize edilmiş ama yine de eğlenceli olduğunu söylemek gerek- entelektüel/akademik aşk tanımının soğukluğunun karşısına naif de olsa bir başka aşk tanımını çıkaran yapıt karakterlerden birinin “(zaten) kim evlenmek ister ki?” sorusunun cevabını da veriyor ve oradan aileye giden bir yolu da açıyor bir bakıma.

Arnold Schulman’ın senaryosunun akıllıca yazılmış diyalogları (tüm o atölye sahnesi örneğin) veya söz oyunu içeren repliklerini (menajerin Rocky’ye “düğün (işi) ister misin?” sorusu gibi) anmamız gereken filmin çok iyi düşünülmüş final sahnesi, “cinéma vérité” tarzı yaklaşımı ile Hollywood’un 1960’lı yıllarda Avrupa sinemasına öykünen özgürlükçü tarzının örneklerinden de biri yapıyor yapıtı. Bu son sahnede taşınan pankarttaki “Better Wed than Dead” (Ölü Olmaktansa Evli Olmayı Yeğlerim) ifadesinin -ilk çıkış noktası tam bilinmese de ve pek çok üllkede farklı, hatta zıt anlamlarda kullanılsa da- ABD’de soğuk savaş yıllarında sıkça kullanılan “Better Dead than Red” (Kızıl (komünist anlamında) Olmaktansa Ölü Olmayı Yeğlerim”) sloganından alındığını da bilmekte yarar var elbette! Bir sakarlık yok olurken, bir diğerinin ortaya çıkmasının aşkın (ve karşılık bulmasının) sağladığı güven duygusunu hatırlatması gibi ince oyunları da olan yapıt, 1960’ların Hollywood’undan kesinlikle başarılı ve önemli bir klasik. Edith Head’in 1960’ly yılların sade şıklığını çok iyi yansıtan kostümlerinin ve Hal Pereira, Sam Comer, Roland Anderson ve Grace Gregory imzalı set tasarımlarının da mutlaka anılması gereken film, Wood ve McQueen ikilisinin serbest havalı ve birkaç sahnede özellikle çok güçlü olan cinsel gerilimi çok iyi yansıtmaları ile de dikkat çekiyor.

(“Aradığım Aşk”)

Tesla Anlaşılamamış Dahi – Margaret Cheney

Amerikalı yazar Margaret Cheney’in 1981 tarihli Nikola Tesla biyografisi. Dilimize “TESLA – Anlaşılamamış Dahi” ve “Zamanın Ötesindeki Deha – TESLA” gibi iki farklı isimle çevrilen ama her ikisinde de bu Sırp mucidin dehası vurgulanan kitabın orijinal adı ise onun zamansızlığını ya da zamandan bağımsızlığını (Out of Time) vurguluyor asıl olarak. Bu amansızlık vurgusu önemli; çünkü Cheney’in kitabı Tesla’nın icatlarının, fikirlerinin ve girişimlerinin günümüze ve geleceğe uzanan birer ilham kaynağı olduğunu da anlatan bir çalışma. Eser bir biyografi olmanın yanında ve hatta bazen belki ondan da çok, bilimsel çalışmalarının içeriğine ve önemine de odaklanan bir çalışma. Bu nedenle özellikle teknik içeriklere ilgisi olanları ayrıca çekebilecek olan kitap, hakkında gizemli öyküler ve anekdotlar anlatılan, çalışmalarının bir kısmı hakkında gizemlerden bahsedilen ve öldükten sonra arkasında bıraktığı notlara FBI’ın el koyduğu iddia edilen Tesla’nın yaşamının bu “magazin” boyutunu merak edenlere ise, dil ve içeriği ile bir parça kuru görünebilir.

Bilim tarihinin en önemli ve aynı zamanda üzerinde en çok konuşulan figürlerinden biri Tesla ve Edison ile rekabetinden icatlarına, çalışmasının ve yaratıcılığının karşılığını alamamasından arkasında bıraktığı ve her biri ilham kaynağı olan çalışmalarına her zaman ve özellikle son yıllarda artan bir şekilde farklı araştırmaların konusu oldu hep. Kendi yazılarından derlenerek oluşturulan kitaplar (örneğin Ben Johnson’ın derlediği “My Inventions: The Autobiography of Nikola Tesla”) dışında pek çok farklı eser de üretildi Tesla hakkında bugüne kadar. Margaret Cheney kitap üzerinde çalışırken, bir yaşam öyküsü olmakla kahramanının icatlarına ve teknik hedeflerine odaklanmak arasında bir yerde durmayı seçmiş görünüyor ve iki farklı odak için daha detaylı bir içerik bekleyenleri tam anlamı ile tatmin etmeyebilir; ne var ki her iki açıdan da en azından yeterli kabul edilebilecek ve daha derin okumalar için teşvik edebilecek değerde bir kitap bu. W. Bernard Carlson’un 2013 tarihli “Tesla: Inventor of the Electrical Age” (Türkçede “Tesla – Elektrik Çağının Mucidi” adı ile yayımlandı) veya Tesla’nın arkadaşı da olan John Joseph O’Neil’in 1944 tarihli “Prodigal Genius – The Life of Nikola Tesla” (Türkçede “Müsrif Deha – Nicola Tesla” ismi ile basıldı) adlı kitaplarını örnek verebiliriz farklı okumalar yapmak isteyenlere.

Cheney’in eseri Tesla’nın ölümünden 38 yıl sonra, günümüzdense 44 yıl önce yazılmış. Konu hakkında araştırma yapmak için ve kitabın kahramanına soğukkanlı yaklaşmak için yeterli bir süre 38 yıl; aradan geçen 44 yıl da Cheney’in, “münzevi yaşam”ı nedeni ile hakkında tam bir bilgiye erişme zorluğu olduğunu söylediği Tesla hakkında yeni bilgilere erişmek için yine yeterli ve bu nedenle bu kitap bir parça eski kalabilir açıkçası. Ne var ki kendisi de bir elektrik mühendisi olan Cheney teknik konulardaki bilgisinin sağladığı avantajdan da yararlanarak ve kendi deyimi ile “uzun yıllarını alan” bir çalışma ile ortaya ilgiyi hak eden bir sonuç koymuş. Cheney, O’Neil’in Tesla’nın arkadaşı olmasına rağmen, bilim adamının “belli bir mesafeyi muhafaza etmeye özen göstermesi” yüzünden onun özel yaşamı hakkında çok kısıtlı bilgiye erişebildiğini belirtiyor kitabının giriş yazısında ve 1944 – 1981 arasında “pek çok soru açıklığa kavuşurken” “pek çok (yeni) gizemli noktanın da ortaya çıktığını” belirtiyor ve konunun yeni araştırmalara da açık olduğunu söylüyor bir bakıma. Nitekim yazarın kendisi de 1999’da bir yeni kitap daha yayımlamış Tesla hakında: Robert Uth ile birlikte yazdığı “Tesla: Master of Lightning”. Bu kitap 2000’de Uth tarafından bir belgesele de dönüştürülmüş.

Bir Hırvat köyünde doğan bir Sırp Tesla ve ömrü boyunca da bir şekilde bağını hep korumuş kökenleri ile. Cheney kitabında, doğumundan başlayarak ölümüne ve hatta sonrasına kadar uzanıyor ve Tesla’nın özel yaşamını ve bilimsel çalışmalarını birlikte ele alıyor. Erkek çocukların çiftçi, asker ya da din adamı olmak dışında bir seçeneğinin olmadığı bir dünyada ve babası rahip olduğu halde farklı bir yol seçmesinden başlayarak ve 12 yaşında ölen ağabeyi yüzünden yaşadığı travma gibi unsurları da ekleyerek, onu tüm farklılıkları ile okuyucunun karşına çıkarıyor. Bu eserin Aykırı Yayınları tarafından 2002’de yayımlanan Türkçe çevirisinde hiçbir kaynağın belirtilmemesi ve dipnot eksikliği ise rahatsız edebilir. Kitabın orijinali nasıldır bilmiyorum ama Tesla’nın ağzından olanlar dahil, pek çok alıntının yer aldığı kitapta önemsiz olmayan bir eksiklik bu. Benzer şekilde dipnot açısından da eksik bu Türkçe baskı. Örneğin Tesla’nın çocukluktaki çekingen mizacını değişmesine neden olan kitap için “ünlü bir Macar yazarın “Abafi ya da Aba’nın Oğlu” adlı romanı” ifadesi geçiyor. Bu kitabın Macaristan’da tarihi roman türünde öncü kabul edilen, Miklós Jósika’nın 1836 tarihli “Abafi” olduğu türünden bir bilgi kesinlikle önemli ve kitap boyunca sık sık bunu düşünüyorsunuz açıkçası. Örneğin “1884 Paniği” (Amerika’da 1882 – 1885 arasında yaşanan ekonomik kriz döneminde durgunluk döneminin bitimi ve buhran döneminin başlancında yaşanan “panik” için kullanılan bir ifade bu) tanımı konunun uzmanları ya da en azından Amerikalı olanlar dışında, hemen hiç kimse için bir anlam taşımayacaktır.

Cheney kimi hatalarını ve huysuzluklarını da belirtse de, Tesla’ya sempati ile yaklaşıyor kitabında ve onun kendi yanlış tercihlerinden veya uğradığı haksızlıklardan kaynaklanan sıkıntılarını sıkça paylaşıyor okuyucu ile. Örneğin Nobel ödülü alan pek çok ismin “çalıştığı alanlarda Tesla’nın öncülük ettiği en azından hatırlansa, adalet hiç olmazsa bir nebze yerini bulmuş olacaktı” gibi yargıları var yazarın ve “keşiften keşife dur durak bilmeden koşan Tesla”nın almayı ihmal ettiği pek çok patentten bahsediyor. Tesla’nın kendisinde var olduğunu düşündüğü “önsezi yeteneği” ile ilgili farklı örnekleri de (örneğin kendisi Amerika’dayken, Hırvatistan’da vefat eden annesinin ölümünü hissetmesi) anlatan Cheney’in bu konuda eleştirel bir tavıra pek başvurmamasını da bu sempatik yaklaşımın bir örneği olarak görebiliriz.

Sayısız konu ile aynı anda ilgilenen, fikirlerinin/icatlarının pratik karşılığını üretecek yardımcısı olmayan, cüretkâr ve tehlikeli deneylerde yaşamını riske sokmaktan çekinmeyen Tesla’nın, örneğin “rakibi” Edison’un ticaret becerisine ise sahip olmadığını anlatıyor Cheney ve şu saptamada bulunuyor: “Tesla somut yenilikler sunmaktan çok, yeni fikirlerin ve kavramların doğmasına öncülük etmiştir”. Bu dâhi bilim adamının pek çok icadının ve fikrinin bugün başkalarının isimleri ile anılmasında (örneğin radar teknolojisinin ana ilham kaynağı Tesla olduğu halde, bu icat hep Britanyalı mühendis Robert Watson-Watt ile anılıyor diyor Cheney) onun bu karakterinin yattığını söylüyor Cheney.

Tesla’nın sadece bilim alanında değil, toplumsal olgular ve sosyal değişimler/dönüşümler hakkında da görüşlerini aktarmış okuyucuya kitabında yazar ve onu daha geniş bir bağlamda tanıtmaya çalışmış okuyucuya. Ortalama hacimli bir kitapta bir kişinin özel yaşamını, -Tesla özelinde bakıldığında- çok derin iş ve meslek yaşamını, ve üzerine bir de diğer alanlardaki görüşlerini derin bir şekilde ele almak mümkün değil elbette ama en azından başka araştırmalar için bir çıkış noktası sağlıyor verilen bilgiler. Dâhi mucidin son dönemlerinde zihnini meşgul eden fikirler (örneğin Einstein’ın genel görelilik teorisini çürüteceğine inandığı bir fikir veya “aklına ilk geldiğinde tam anlamı ile şok olduğunu” belirttiği yeni bir enerji kaynağı düşüncesi) ve bir kısmı bu fikirlerin uzantısı olup Tesla’nın ölümünden sonra gerçekleştirilen icatlara da değinilmesi de doğru bir seçim olmuş kitapta.

Bilimsel yeterlilik açısından W. Bernard Carlson’un yukarıda anılan kitabının, Cheney’in çalışmasından daha doyurucu olduğu yolunda görüşler bulunduğunu ve Tesla’nın evrenini merak edenlerin bu Sırp mucit hakkında hemen her konuda bilgiler içeren, Cameron Prince adında bir mühendisin 2009’da kurduğu ve yönettiği teslauniverse.com’a başvurabileceğini belirtelim son olarak ve bugün hâlâ gizemini koruyan Tesla’nın dünyasına ilk adımın Cheney’in kitabı ile atılabileceğini söyleyelim.

(“Tesla – Zamanın Ötesindeki Deha” – “Tesla – Man Out of Time”)