Mirch Masala – Ketan Mehta (1986)

“Bütün gerilimin nedeni sensin. Sana düşen, köyü kurtarmak için kendini feda etmendir”

Hindistan’ın Henüz İngiliz kolonisi olduğu 1940’lı yılların başında, halkı inleten vergileri ve daha fazlasını tahsil eden ve gerekirse askerleri kullanan bir tahsildarın göz koyduğu bir kadının mücadelesinin hikâyesi.

Hintli yazar Chunnilal Madiya’nın bir kısa öyküsünden (“Abhu Makrani”) yola çıkan senaryosunu Ketan Mehta ve Shafi Hakim’in -Hriday Lani ve Tripurari Sharma’nın da katkıları ile- yazdığı ve yönetmenliğini Ketan Mehta’nın üstlendiği bir Hindistan yapımı. Koloni dönemi Hindistan’ında devlet zulmü, yoksulluk ve kadın sorunları üzerine bir hikâye anlatan film sağlam görselliği, klasik sinema dilini başarı ile kullanması ve tahsildarın kurbanı olan Sonbai’yi canlandıran Smita Patil’in güçlü performansı ile önemli bir çalışma. Bizde 1960 ve 70’li yıllarda çekilen politik metinli filmleri hatırlatan yapıt aydınlıkçı bir bakışın eseri olarak yaratılmış; bazı karakterler bir parça kaba çizilmiş olsa da, dinamizmi ve kendisine bir meseleyi (aslında birden fazlasını) dert edinmesi ile ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Önce bir erkeğin sonra da bir kadının sesinden duyduğumuz yöresel şarkıların eşlik ettiği jenerikte karşımıza çıkan biber tarlasının kırmızısının hem renk olarak hem çağrıştırdığı barok sertliği ile egemen olduğu bir film çekmiş Ketan Mehta. Kadınların kıyafetlerinde ve erkeklerin sarıklarında yerini bulan kırmızı renge sahip biberler de filmin özellikle finalinde bir direnişin sembolü oluyor ve görüntü yönetmeni Jehangir Choudhary’nin kamerası kırmızıyı filmin başrollerinden birine yerleştiriyor adeta. İlk karesinden sonuncusuna kadar görselliği hep çekici kılıyor Choudhary ve Mehta ikilisi; Sanjiv Shah’ın dinamik kurgusu, kameranın ileri geri zum hareketlerine sık sık başvurması ve bazı dramatik anlarda kullanılan yavaşlatılmış çekimlerle film seyircinin ilgisinin hep canlı kalmasını sağlıyor. Bu çekici biçimsel yanını hikâyenin içeriğini destekleyecek şekilde kullanmış Mehta ve filmin kendisine mesele edindiği temaların kaybolmamasını sağlamış.

Tahsildarın göz koyduğu kadının kocasının büyük şehire çalışmaya giderken karısına söylediği sözler karakterlerin yaşadığı dünya ile ilgili bir ipucu veriyor bize: “Söyle bana, burada nasıl bir hayat sürüyoruz? Hayat geçip gidiyor ve biz burada sıkışıp kaldık… Biraz toprağımız olsa belki teselli olurdu ama onu da muhtar elimizden aldı. Tahsildar da bizi soyuyorsa, kimi kime şikâyet edeceğiz?”. Toprakları olmayan, devleti temsil eden tahsildarın vergileri toplamak için kullandığı güç (“Borcunu ödemeyenin toprağını elinden alın!”) karşısında ezilen ve kendi muhtarlarının tahsildara boyun eğmeyi öğütlediği insanları anlatıyor hikâye. Gandhi taraftarı öğretmen halkın yaşadıklarının farkındadır ve kızların “sonra koca bulamazlar” diye okutulmadığı köyde bireysel olarak direnmektedir ama çoğunlukla yalnızdır bu direnişinde. Direnişin asıl odak noktası kadınlardır ve işte onlardan ikisi öne çıkıyor hikâyede: Biri tahsildarın peşine düştüğü Sonbai, diğeri ise muhtarın karısı. Her ikisi de toplum içinde kendilerine biçilen rollerin dışına çıkarak hem kendi onurları hem diğerleri adına mücadele ederler her türlü bedeli göze alarak. Öğretmenin gazete okuması ve onun bağımsızlık fikirleri ile dalga geçen, kadınların arkasından laf atmakla vakit geçiren ve birkaçı hariç tümü zulme boyun eğen köy halkının içinde direnişin ve dayanışmanın, dolayısı ile umudun sembolü oluyor bu iki kadın.

Hikâye kadınların onurlu direnişinin yanına biber fabrikasındaki bekçiyi de koyuyor. Kendi canı pahasına direnen adamın bir müslüman olması hikâyenin dinsel kimliklerden sıyrılarak, ortak bir mücadele için kimliklerin değil, sınıfların önemli olduğunu vurgulamasını sağlıyor ve filme ayrı bir değer katıyor. Bir Hint filminde bir müslüman karakterin hikâyenin en olumlu tiplerinden biri olarak çizilmesini de olumlu bir puan olarak eklemek gerekiyor filme. Hikâye çoğunlukla gerçekçi bir tutum takınarak dürüst bir yaklaşım getiriyor olan bitene ve finali ile de bir çözümü değil, ama çözümün yolunu işaret ediyor seyirciye.

Filmin eleştiriye açık yanı ise bazı sahnelerin gereğinden uzun tutulması (örneğin gramofondan gelen şarkıları dinlediğimiz sahneler) ve kötü karakterlerin kaba bir şekilde çizilmesi (sık sık bir Yeşilçam filmini ve oradaki Erol Taş tiplemelerini izliyor gibi hissetmenize neden oluyor bu durum). Bunun yanında bazı bölümlerin (örneğin köyün sabah hayatından görüntüler gibi bizde özellikle sol eğilimli filmlerde gördüğümüz türden sahneler) biçimsel olarak filmin genel üslubu içinde ayrıksı durduğunu da belirtmek gerekiyor. Bu problemler sınıf farkının sonuçlarını da konuları arasına alan film için olumsuz puan olsa da, kurutulan kırmızı biber yığınları arasındaki kovalamaca gibi görsel yönden etkileyici anları olan hikâyenin, “zincirlendikleri direği birlikte hareket ederek yerinden çıkartmayı başaran üç mahkûm” gibi bugün bir parça naif görünen yönleri de bulunuyor.

Kimilerinin bir “western” olarak da tanımladığı film (sosyal meseleleri konu edinmesi, yavaşlatılmış görüntüleri ve özellikle de barol finali ile bir spageti western olarak tanımlamak çok daha doğru bu filmi) feminist duruşu ve otorite karşıtı yaklaşımı ile ilgi toplarken, final karesi ile de seyirciye bir soru soruyor: Yönetmen Mehta dondurarak seyircinin karşısına bıraktığı bu karede elinde bir orak tutan Sonbai’yi gösteriyor bize. Soru, bizim onun savaşının yanında durmayı mı yoksa köyün erkekleri gibi boyun eğmeyi mi tercih ettiğimiz. Henüz 31 yaşındayken, oğlunu (bugün kendisi de bir aktör olan Prateik Babbar) doğurduktan iki hafta sonra bizde lohusalık humması olarak bilinen rahatsızlıktan hayatını kaybeden Hintli oyuncu Smita Patil’i tanımak için de bir fırsat yaratan film kadın karakterleri erkeklerden çok daha gerçekçi ve derin çizerek de tavrını ortaya koyuyor. Hikâyesi önemli ve değerli, bu hikâyeye dürüstlükle yaklaşan ve seyirciye sorular sordurtan ve düşündürten kaliteli bir “Yeşilçam melodramı” görmek isteyenler için ideal olan ve canlı renkleri ile görsel bir şölen niteliği taşıyan bir film bu, özetle söylemek gerekirse.

(“A Touch of Spice” – “Spices”)

Third Star – Hattie Dalton (2010)

“Ölmek istemiyorum. Daha fazla zaman istiyorum. Daha fazlasını istiyorum. Bütün o lanet, amaçşsız tüketici hayatlarınızı alın. O kadar çok şey yapacaktım ki! Özel biri olacaktım”

Kanserden ölmek üzere olan genç bir adamın en yakın üç arkadaşı ile birlikte çıktığı son yolculuğunda yaşananların hikâyesi.

Vaughan Sivell’ın senaryosundan Avustralyalı sinemacı Hattie Dalton’ın çektiği bir Birleşik Krallık yapımı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma gösterime girdiğinde seyirciden de eleştirmenlerden de pek ilgi görmemişti. 29. yaş gününü kutlayan ve ancak devamlı morfin alarak katlanabildiği hastalığı nedeni ile kısa süre içinde öleceğini bilen bir adamın üç arkadaşı ile çıktığı yolculuk bilinen sonuna doğru ilerlerken; film ölüm, dostluk, sevgi ve ölümden sonrası temaları üzerine alçak gönüllü değinmelerde bulunuyor. Yeterince orijinal değil hikâye ve karakterlerin yolculuk boyunca sorguladıkları da olması gerektiği kadar güçlü bir etki yaratamıyor; yine de oyuncularının yalın ve samimi performansları, yaşamın hayal kırıklıklarından oluştuğunu anlayan karakterlerin gerçekçiliği ve dostluğun tanımı üzerine düşündürtebilmesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Yıldızlı bir gökyüzünde beliren bir yüzle başlıyor film; adını söylüyor hikâyenin kahramanı James ve “Bugün 29 yaşındayım, 30’umu göremeyeceğim… ama ben iyiyim. Gerçekten. İyiyim” sözleri ile filmin açılışını yapıyor. Hikâyenin son sözlerini de James söylüyor bize ve hayatında yer almış tüm insanlara, “Morfinimi şerefinize içiyorum. Bugün doğum günüm olduğunu, sizleri sevdiğimi ve hayatımı mutlu kıldığınızı biliyor olmalısınız… ve bu bir trajedi değil” cümleleri ile sesleniyor. Kabullenmişliği içeren bu olumlu yaklaşım çok erken bir ölümle yüzleşmek durumunda kalan genç adamın ruh halini tam olarak yansıtmıyor elbette. Çok genç yaşta yaşama veda etmek durumunda olan, sürekli aldığı morfinlerle ancak bir parça hafifletebildiği acılarla yaşayan ve yavaş yavaş fiziksel yeteneklerini yitiren adamın üç çocukluk arkadaşı ile çıktığı yolculuk onu -doğal bir şekilde- mutluluktan hüzne ve cesaretten korkuya gidip gelirken gösteriyor ve hikâye diğer genç adamları da onun belirleyicisi olduğu bir atmosferin parçası yapıyor yan hikâyeleri de kullanarak, bu öykülerin tümü (örneğin bir yasak aşk) gereksiz dursa da.

James (Benedict Cumberbatch) çocukluğundaki en güzel anıların hatırasını tekrar yaşamak (ve arkadaşlarının bilmediği bir başka nedenle) Galler’in Pembrokeshire bölgesindeki Barafundle Körfezi’ne gitmek istemektedir. Biri başka bir şehirde yaşadığı için uzun süre görmediği bir dostu, diğer ikisi ise hastalığı süresince de hep yanında olan toplam üç arkadaşı onun bu “son isteği”ni yerine getirmek için ellerinden geleni yapmaya hazırdırlar ve hatta zorlu coğrafyada onu yürütebilmek ve taşıyabilmek için gerekli donanımı da hazırlamışlardır. Miles (JJ Feild) babasının yazar olarak gösterdiği başarının altında ezilen ve kendisi de kitap yazan bir adamdır; Davy (Tom Burke) ise çalıştığı halkla ilişkiler firmasından çıkarılmış, işsiz biridir ve aslında hoşuna gittiği halde hep ona ihtiyaç duyulduğundan şikâyet etmektedir. Bill (Adam Robertson) bir belgesel sinemacısı olmak hayalleri kurarken kendini bir televizyon kanalında gündüz kuşağı programları çekerken bulan, aslında sevmediği bir kızla uzun süredir ilişkisi olan bir başka mutsuz gençtir. Bu dört adamın yolculuğu eğlencesi, kendilerini bekleyen trajediye adım adım gittiklerini bilmenin neden olduğu mutsuzluğu akıllarına getirmemeye çalışmaları ve kaybettikleri eski güzel ve sorumluluk duygusu olmayan günleri yeniden yaşama çabaları ile anlatılıyor bize çekimlerin yapıldığı yörenin doğal güzelliğinden de bolca yararlanarak.

Filmin olması gerektiği kadar güçlü bir etkiyi en azından finaline kadar yaratamamasının birkaç nedeni var. Öncelikle hikâye diğer müç karakteri bize ana karakterden daha iyi tanıtıyor ilginç bir şekilde ve bu karakter ölümcül hastalığı olan bir genç adamdan ileriye geçemiyor. Oysa hikâyenin odağında -doğal olarak- o var ve diğerleri asıl olarak onunla olan ilişkileri üzerinden var oluyorlar hikâyede; daha doğrusu senaryo bunu öngörür gibi davranıyor sık sık ve dört adamın hikâyesini içlerinden birini öne çıkararak anlatıyor ille de öyle yapması gerekmediği halde. Yolculuğun fiziksel ve duygusal boyutunu ise tam anlamı ile tatmin edici olmasa da seyirciye geçirmeyi başarıyor film ve karakterlerin tümü için bir “çözüm”ün veya sonucun peşinde koşmayarak doğru bir seçim yapıyor. Yolculuktaki festival alanında çıkan kavga “eski güzel günleri” arayan kahramanlarımız için bu arayışın sembolü olabilecek bir eğlence yaratırken, içlerinden birinin saatini çaldırması -sonra bir telefonun kaybedilmesine de bağlansa da- hikâyede bir yere oturmuyor pek. Benzer şekilde körfez sahilinde karşılaşılan tuhaf adam da hikâyeye bir ilginçlik katsa da, daha çok “o yolculukta şöyle bir şey olmuştu” konuşmasının malzemesi olmaktan öteye geçecek bir değere sahip olamıyor.

Bir adamın hayatına, diğer üçünün ise sadece bir arkadaşlarına değil, gençliklerine ve belki dostluklarına da vedaları olan bu yolculukta zaman zaman onların el kamerasının saptadığı görüntüleri de gösteriyor bize Hattie Dalton ama filmin diğer unsurlarında olduğu gibi burada da her zaman bir tutarlılık yok ve içerik ile biçimin sağlam bir şekilde uyuştuğunu söylemek zor. Zaman zaman araya giren güzel görüntüler ise belki de mekânların güzelliğine karşı konulamamasının sonucu olmuş ama filmin genel havasına bir parça zarar veriyor bu kartpostal güzelliği. Yolculuk sırasındaki komik ve tehlikeli anlar, erkekler arası çatışmalar ve espriler (“Brokeback’e yeltenen olursa, ben de Rambo olurum”) ise olması gerektiği şekilde yer alıyorlar filmde ve gezinin doğal ve gerçekçi görünmesine yardımcı oluyorlar. Ezelî ve ebedî olan doğanın içinde, fâni olan insanın yaptığı bu kısa yolculuk bu özelliği ile iyi bir çekicilik yakalarken, duygu sömürüsüne hiç başvurmaması ile de takdiri hak ediyor. Belki en önemli sorularından biri “dostunuzun son isteği için ne kadar ileri gidebilirsiniz” olan filmde oyuncuların hikâyenin trajikliğinin onlara sağladığı abartı tuzağından sıyrılan ve karakterlerini gerçek birer insan kılan performanslarını da atlamamak gerekiyor. Düşük bir bütçe (450 Bin Sterlin) ile çekilen film kusurlarına rağmen, ilgiyi hak eden bir çalışma. Sonuçta, seyrettiğinizin samimiyet ve dürüstlük ile anlatıldığına sizi rahatlıkla ikna eden bir film çekmiş Hattie Dalton.

The King of Comedy – Martin Scorsese (1982)

“Ömür boyu bir ahmak olmaktansa, bir geceliğine kral olmak iyidir”

Televizyonda kendi şovunu yaparak ünlü olmak isteyen bir komedyenin, idolü olan bir talk-show’cuyu kaçırarak amacına ulaşmaya çalışmasının hikâyesi.

Paul D. Zimmerman’ın orijinal senaryosundan Martin Scorsese’nin çektiği bir ABD yapımı. Başrollerdeki Robert De Niro ve Jerry Lewis’in kendilerinden beklenen karakterlerin tam terslerini canlandırarak adeta rollerini karşılıklı olarak değiştirdikleri film ün, ünlü olmak ve ünlü hayranlığı kavramları üzerine bir hikâye anlatıyor ve bunu yaparken de başarılı olmanın tek değer olduğu ABD toplumuna bir eleştiri getiriyor. Gişede iki ünlü oyuncusuna ve Scorsese ismine rağmen, beklenen başarıyı sağlayamayan film eleştirmenler tarafından daha olumlu karşılanmıştı genel olarak. Yönetmenin en iyi çalışmalarından biri değil bu ve ima ettiği komediyi de yeterince güçlü kılamıyor ama başta De Niro’nun eğlenceli ve sağlam performansı, talk-show’cuya sapkınlık derecesine varan bir hayranlığı olan kadını oynayan Sandra Bernhard’ın oyunculuğu ve “rüyalar ülkesi” ABD’de ne pahasına ve nasıl elde edilmiş olursa olsun başarının ödüllendirildiğini ve saygı gördüğünü hatırlatması ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Jerry Langford (Jerry Lewis) popüler bir talk-show programının ünlü ve başarılı bir sunucusu, Rupert Pupkin (Robert De Niro) ise hayranı olduğu bu adam gibi başarılı bir televizyoncu olmayı kafasına takan ve bunun için ne yapması gerekiyorsa yapmaya hazır bir komedyen. Açılış sahnesinde Langord’u stüdyonun çıkışında bekleyen fanatik hayranlarını görüyoruz; kendi aralarında ünlülerin imzalarının takası konusunda tartışan bu kalabalığın içinde Rupert ve ruhsal dengesi pek yerinde görünmeyen Masha (sandra Bernhard) adında bir kadın da vardır. Masha’nın tek derdi Jerry’nin hayatına girmektir ve zorla arabasının içine de girer bunun için; Rupert ise Jerry’nin kendisini dinlemesini sağlamak ve onun yardımı ile televizyon dünyasına adım atmak peşindedir. Kalabalık bir konuk oyuncu kadrosu da olan filmde (bir sokak sahnesinde, Scorsese’nin hayranı olduğu ünlü The Clash grubunun üç üyesi de yer alıyor örneğin) sık sık Rupert’ın hayallerini gösteriyor Scorsese ve bu hayalleri bölen annesinin sesini. Filmin gerçek ile hayal arasında gidp gelen yapısı, finalde seyirciyi de gördüğünün ve anlatılanın gerçek olup olmadığı konusunda ikilemde bırakıyor. Özellikle tercih edilen bu durum hikâyeye yakışmış açıkçası; çünkü bu tipik Amerikan başarısının burada seyrettiğimiz örneğinin gerçek olup olmadığı önemli değil, önemli olan başarının Amerikan toplumu için önemi ve hatta nerede ise tek saygı duyulan değeri olması.

Jerry Lewis filmlerinden aşina olduğumuz karakterinin tam tersi bir adamı canlandırıyor hikâyede. Özel hayatında televizyondaki imajının aksine pek de eğlenceli olmayan bir karakteri oynayarak alışılan tarzının dışına çıktığı için eleştirmenlerinin beğenisini toplayan sanatçı performansının beğenilmesini de pek anlayamadığını söylemiş, filmde sadece kendisi gibi olduğu için. O aşırı mimik ve beden hareketi dolu çılgın performanslarından sonra gerçekten de oldukça farklı bir karakteri getiriyor karşımıza Lewis ve seyircideki beklentiyi kıran ve gerçeklik hissini de hep koruyan bir sonuç elde ediyor. De Niro ise ünlülerden topladığı imzaların yer aldığı defterin bir sayfasında da kendi imzasına yer verecek kadar başarılı olacağına inanan karakterini adeta Lewis’in eski filmlerinden ödünç aldığı bir hareketlilik ile oynuyor ama onun aksine bu hareketliliği komikliğinin ana parçası olarak kaba bir biçimde kullanmıyor. Gördüğünüz karakterin gerçekten de öyle olduğuna sizi inandıracak kadar sağlam ve etkileyici bir performans sunuyor oyuncu. Sandra Bernhard’ın performansı ise senaryodan kaynaklanan nedenlerle de bir parça gereğinden fazla altı fazla çizili bir tarza sahip ama oyuncunun becerisi bu durumun rahatsız edici olmasının önüne geçiyor rahatlıkla.

Filmin en önemli ve etkileyici sahnelerinden birinde Rupert ve kız arkadaşı, Langford’un evine habersiz bir ziyarette bulunuyorlar. Kahramanımızın gerçek ile hayal arasında gidip gelen ve kendinden fazlası ile emin olmanın yarattığı körlüğün egemen olduğu ruh halinin iyi bir örneği olan bu sahnenin yanı sıra ünlü olmak üzerine eğlenceli ve çarpıcı bir ânı var filmin. Jerry Lewis’in gerçekten yaşadığı bir olaydan yola çıkarak senaryoya eklenen bu sahnede, Langford karakteri kalabalık bir caddede yürürken, ankesörlü telefonda konuşan ve hayranı olan yaşlı bir kadın onu kolundan çekerek hastanedeki yeğenine merhaba demeye zorluyor ve ret cevabı alınca da “Umarım kanser olursun” diyerek azarlıyor adamı. Fanatik hayranları olmanın tehlikeli ve netameli yanını işaret eden bu sahnelerden filmde yeterince yok yazık ki. Bir komedyenin ünlü olmak için giriştiği işleri anlatan film yeterince mizah da içermiyor; evet, filmin bir komedi olma iddiası yok ama sadece durumun komikliğinden etkilenmesi beklenen seyircinin hikâyeye neden fazla ilgi göstermediğini anlamak da zor değil.

Çekimler sırasında menenjit geçirerek hayatını kaybeden ve Scorsese’nin kişisel asistanı olan Dan Johnson’a ithaf edilen filmde farklı sahnelerde (Langford’un, evinde Rupert’ı bulduğu sahnedeki bazı diyaloglar veya Langford ile Masha arasında geçen ve ikincinin ilkinin başında nöbet tuttuğu sahne vs.) doğaçlama tercih edilmiş ve bunun da sağladığı “sıradan gerçekçi” tavır yönetmenin önceki ve sonraki filmlerindeki şiddet sertliğinden, gürültüden ve gösterişli karakterlerden uzak bir hava sağlamış bu yapıta. Ret edilmenin ama bunu kabullenmemenin hikâyesi olarak tanımlayabileceğimiz filmde senaryo ve yönetmenlik çalışması karakterler arasındaki iletişimi zayıf tutarak (sanki kimse diğerini dinlemiyor ve herkes kendisine odaklı gibi) bireyselliği ve belki de ona bağlı olarak başarılı ve ünlü olma çabasını ele alıyor. Filmin Türkçe adının (“Kahkahalar Kralı”) aksine kahkahayı nadiren attıran ama zaten bunu hedeflemeyen bir çalışma bu. Rupert’ın televizyon şirketinin resepsiyonunda Langford ile görüşebilmek için beklediği sahnelerde olduğu gibi kendine özgü bir mizahı (Rupert’ın tavana baktığını gören sekreterin onunla olan eğlenceli diyaloglarında olduğu gibi) olan film en gösterişli ve parlak Scorsese yapıtlarından olmasa da -içerdiği eleştirinin de yardımı ile- ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Kahkahalar Kralı”)

Ai No Korîda – Nagisa Ôshima (1976)

“Seni çok arzuluyorum ama bir gün bu bıçağı üzerinde kullanacağım”

Karşılıklı cinsel tutkularının yıkıcı bir sonuca yol açtığı bir çiftin hikâyesi.

İkinci Dünya Savaşı’nın öncesinde Japonya’da yaşanan gerçek bir hikâyeyi anlatan, Nagisa Ôshima’nın yazdığı ve yönettiği bir Japonya – Fransa ortak yapımı. Cinsel içeriği ile zamanında pek çok ülkede ya tamamen yasaklanan ya da kesilerek gösterilen film, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes’da büyük bir ilgi görmüştü. Bugün hâlâ porno tartışmasının konusu olan film gerçekten yaşananların cinsel boyutunu tam bir gerçeklikle perdeye getirmiş ve iki baş oyuncusu arasındaki gerçek seks sahneleri ile ilgiyi ve tepkiyi birlikte toplamıştı. Cüretkâr kelimesinin az kalacağı, kesintisiz ve tüm hikâyeye yayılan cinsellik sahneleri ile filmin bu açıdan her zaman bir tartışma konusu olacağı kesin; belki de film için kurulabilecek en doğru cümle hikâyesinin ana ögesi olan cinselliği açıkça göstererek görsel açıdan pornonun sınırına kadar geldiği ama cinsel tutkunun ve saplantının boyutunu sonuçları ile birlikte gösteren etkileyici bir hikâye anlattığı. Bu derece doğrudan bir anlatımın gerekliliği kişisel bir yargının konusu olmalı belki de ama görselliğinin çok sert olduğu bilerek izlenmesi gereken bir film bu.

Sada Abe adında bir geyşa ve fahişenin hikâyesini anlatıyor film. Abe 1936’da Kichizō Ishida’nın restoranında çalışmaya başlamış ve o tarihte 42 yaşında ve evli olan Kichizō ile 30 yaşındaki kadın arasındaki yoğun bir erotizm üzerine kurulu ilişkinin da başlangıcı olmuş bu ilk tanışıklık. Nagisa Ôshima bu iki karakterin hikâyesini gerçekten yaşananlara, özellikle de seksüel boyutuna oldukça sadık kalarak anlatıyor ve ikili arasında neredeyse aralıksız süren cinselliği tüm boyutları ile sergiliyor. Cinselliğin kesintisizliğinin örneği olarak gösterilebilecek pek çok diyalog ve sahne var filmde. Örneğin bir sahnede Kichizō tuvalete gitme ihtiyacını -cinsel organını kastederek- “tek dinlenebilme fırsatı” olarak gördüğünü söylüyor gülerek. Kaldıkları bir otelin odasında çalışanların gözleri önünde seks yapmaya devam ediyorlar; yolda yürürken erkek kadının elinden tutarken, kadın erkeğin başka bir organını tutuyor; orgazm hissini artırmak ve uzatmak için tehlikeli oyunlara girişiyorlar vs. Çıplaklıktan hiçbir şekilde uzak durmuyor kamera ve başta iki baş oyuncusu (Sada Abe rolündeki Eiko Matsuda ve Kichizō Ishida’yı canlandıran Tatsuya Fuji) olmak üzere pek çok oyuncuyu çırılçıplak ve cinsel ilişki içinde göstermekten çekinmiyor. Açıkçası Ôshima’nın bu açıdan bir sınır tanımadığı ve özellikle de Tatsuya Fuji’nin bedenini hayli özgür bir biçimde kullandığını söylemek gerekiyor. Bu kadarına gerçekten gerek var mı sorusunun cevabı ise herkes için farklı olacaktır elbette ama durulması gereken bir nokta vardır herkes için ve bence bu noktanın çok ötesine geçiyor yönetmen. Evet, gerçekten yaşananlar da böyle olabilir ama kendinizi tüm bir hikâye boyunca tutkulu bir çiftin yatak odasında yaşıyormuş gibi hissetmenize neden olabilecek bir görsel tercih rahatsız edici ve hikâyenin kendisinin önüne geçiyor ister istemez. Sinemanın gösterilen kadar, biraz da gösterilmeyenlerin tercihi ile oluşan bir sanat olduğunu unutmamak gerekiyor ve yönetmen göstermedik hiçbir şey bırakmayarak rahatsız edici bir tercih yapıyor. Örneğin açılış sahnesinde sokaktaki yaşlı adamın çocuklar tarafından taşlanan cinsel organının veya bir başka sahnede bir kadının çıplak bir küçük çocuğun penisini sıkarak onu ağlatmasının uzun uzadıya gösterilmesinin hikâyeye bir katkısı yok ve neredeyse “sexpolitation” (cinselliğin sömürülmesi) kategorisine bile sokulabilir bu gördüklerimiz.

Hikâyenin erkek kahramanını canlandıran Tatsuya Fuji cüretkârca bedenini sergilemesinin sonucu olarak ülkesinde iki yıl boyunca herhangi bir rol teklifi alamamış ve ancak yine Ôshima’nın bir başka filmi olan “Ai No Bôrei” (Tutku İmparatorluğu) ile dönebilmiş oyunculuğa; sonrasında ise kariyerini başarı ile sürdürebilmiş. Eiko Matsuda ise Fransa’ya gitmek durumunda kalmış ve birkaç filmden sonra da oyunculuğu bırakmış. Konuşmalardan görüntülere tüm hikâyeye sinen şehvet ve erotizmin özellikle de Japonya gibi filmlerde cinsel organların gösterilmesinin kesinlikle yasak olduğu bir ülkede böyle bir sonuca yol açacağı açık ve zaten film de hemen hemen gizli olarak çekilmiş. İçinde yiyeceklerin ve seks oyuncaklarının da yer aldığı fantezilerle dolu olan hikâyede her şey o kadar doğrudan gösteriliyor ki özellikle finale doğru hassas ruhların hazırlıklı olmasında yarar var kesinlikle. Bu hazırlanma bile yeterli olmayabilir; çünkü hayal ettikleri her şeyi deniyor bu çift ve sadece düşüncede kalacaklarını zannettiğiniz ya da umduğunuz sözlerin gerçeğe dönüşmesinin mümkün olması (ki dönüyorlar da) korkusu her an içinizde canlı oluyor. Cinselliğin karakterlerin hayatını “tükettiği” bu hikâye onların sınır tanımaz oyunlarını anlatırken (“Nasıl mutlu olacaksan öyle yap, vücudum sonsuza kadar senin”) bir cinayet aracı olarak şehvetin hem faillerini hem kurbanlarını oyunuyorlar bir bakıma.

Filmin sonunda karakterlerden birinin diğerinin bedenine kanla yazdığı “Sada ve Kichi, sonsuza kadar sadece ikimiz” cümlesi söz konusu ilişkinin iyi bir ifadesi olduğu gibi yaşanan gerçek olaydan da aynen alınmış. Yönetmenin olayın geçtiği dönemde yaşanan ve üç gün süren başarısız askerî darbe girişimine yaptığı gönderme (sokakta yürüyüş yapan askerlerin görüntüsü) ancak konudan haberi olanların farkına varacağı ve açıkçası boşa düşen bir eylem olarak kalırken, hikâyenin asıl politik yanı o dönemde hızla yükselen milliyetçi ortamın totaliter yanına hayli ters bir bireysel hikâye anlatması. İki karakterin sadece kendilerine ve bedenlerine odaklı yaşamı, dönemin atmosferinin karşısına konulmuş bir manifesto olarak görülebilir (çocukların yaşlı adamın cinsel organını ucunda Japon bayrağı olan bir sopa ile dürtmesi de bu bağlamda değerlendirilebilir) ama diğer gösterilenler o denli kışkırtıcı ki kaybolup gidiyor bu içerik.

İki oyuncunun -her anlamda- çok zor bir rolün altından ustalıkla kalktığını kesinlikle söyleyebileceğimiz filmde yönetmenin zaman zaman hayli kabalaşan teşhirciliğine rağmen hem Matsuda hem Fuji karakterlerini erotizmin çerçevesinden çıkarabiliyorlar ve performansları ile övgüyü hak ediyorlar. Özellikle Fuji kameranın kendisini tüm “çıplaklığı” ile karşımıza getirdiği sahnelerde bile seyirciyi cinselliğin vurgulu yanından uzaklaştırmayı başararak hayli iyi bir oyunculuk sunuyor. Özetle söylemek gerekirse; seyri zor, cüretkârlığın bile sınırlarını aşan ve cinselliğin ana akım sinemadaki en sert karşılıklarından birinde Nagisa Ôshima bizi bir erotik yolculuğa davet ediyor ve sonu da en az kendisi kadar sert olan bu yolculuk kolaylıkla nefret de edilebilecek bir çalışma.

(“In the Realm of the Senses” – “Duygu İmparatorluğu”)