Phase IV – Saul Bass (1974)

“Farklı türlerden sıradan karıncalar, karıncaların yapmayacağı şeyleri yapıyordu. Toplanıyor, iletişim kuruyorlardı. Karar alıyor ve uyguluyor gibi görünüyorlardı”

Arizona çöllerindeki karıncaların bölgede yaşayanları evlerini terk etmeye zorlayan tuhaf hareketlenmelerini araştıran iki bilim adamının hikâyesi.

Senaryosunu Mayo Simon’un yazdığı, Saul Bass’ın yönettiği bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. Hikâye Arizona’da geçse de iç çekimleri İngiltere’de, dış sahneleri ise Kenya’da gerçekleştirilen film Bass’ın ilk ve tek uzun metrajlı sinema çalışması. Filmde süre ve çekicilik açısından önemli bir yer tutan sahneleri Ken Middleham’ın görüntülediği film başta finali olmak üzere, stüdyonun müdahaleleri nedeni ile yönetmenin hayal ettiği bir şekilde sinema seyircisinin karşısına çıkamamış ve çok ilgi görmemiş ama zamanla ve özellikle korku / gerilim filmlerinden hoşlananlar için kült statüsüne kavuşmuştu. Bass’ın görsel yeteneğinin tüm izlerini taşıyan ve bu bakımdan hayli çekici sahneleri olan film hikâye açısından aynı düzeyi yakalayamasa da, ilgiyi kesinlikle hak eden bir eser.

Yönetmenlik kariyeri biri belgesel türünde olmak üzere 6 kısa film ve tek bir uzun metrajlı filmden oluşan bir sinemacı Saul Bass. Filmlerin jenerikleri için yaptığı çalışmalar, grafik tasarımlar ve hazırladığı posterlerle hak edilmiş bir ün kazanan Bass’ın bu ilk ve son uzun metrajlı film yönetmenliği eksiklikleri olsa da hayli ilginç bir çalışma. Birinin sadece sesini duyduğumuz toplam 7 oyuncusu var filmin ve onların üçü de hayli kısa görünüyorlar hikâyede. Bu nedenle temel olarak üç oyuncu arasında ve araştırma için kurulan çadır biçimindeki küçük bir istasyon içinde geçiyor hikâye ama bu oyuncular dışında filmin -belki de asıl diyebileceğimiz- karakterleri binlerce karınca ve birkaç da karınca düşmanı böcek. Senaryoyu yazan Mayo Simon tiyatro oyunları da yazan bir isim ve tek bir mekânda kısıtlı sayıda karakter arasında geçen hikâyeler konusunda rahat çalıştığı da belli ama hikâye -belki filmin karşımıza çıkabilen versiyonu nedeni ile- yeterince güçlü bir etki yaratamıyor zaman zaman. Bunda filmin görsel başarısının öne geçmesinin de payı var kuşkusuz ama iki bilim adamının (özellikle de genç olanının) yeterince geliştirilmemiş olması ve üçüncü karakterin işlevsiz (ve belki de sadece finale hizmet etmek için yaratılmış olması) bırakılması asıl etken. Mayo Simon’un senaryosundan yola çıkarak bilim kurgu yazarı Barry N. Malzberg’in aynı isimli bir roman da yazdığı filmin yapımcı şirket tarafından kesilen orijinal finalinde Saul Bass’ın René Magritte ve Salvador Dali esintili bir görsellik yaratttığı söyleniyor ki bu da filmin sinema değeri açısından değerlendirildiğinde, görsellik üzerinde daha özenli durulduğunu gösteriyor.

Karıncaları hareketlendirenin ne olduğunu açıklamıyor film; gökyüzünde bir takım kozmik değişiklikler, güneş tutulmasını andıran görüntüler görüyoruz ama bunların ötesinde başka bir şey olup olmadığını anlamıyoruz. Tarzı açısından kesinlikle Saul Bass’e yakışan görsellikte bu giriş ve onu destekleyen Brian Gascoigne imzalı müzik oldukça etkileyici. Ses çalışmasının çok kritik bir öneme sahip olduğu hikâye bu açıdan da kesinlikle çok başarılı. Karıncaların çıkardığı seslerle ardından yaptıkları hareketlerin eşlenerek “dillerinin anlaşılması”nın onlarla iletişim kurmanın yolu olarak kullanıldığı hikâyede gerilim ve korkunun temel araçlarından biri oluyor ses çalışması ve Gascoigne müziği de bir film müziğinin olması gerektiği şekilde asıl olarak atmosferin yaratılmasına katkı sağlıyor. İlk 7 dakikasında sadece karıncaları gördüğümüz filmde “hayal edilen sesler”le gerçek sesler iyi bir biçimde kaynaştırılmış ve ortaya görsel düzeye yakışan bir işitsel atmosfer çıkmış. Doğayı görüntülediği çalışmalardaki başarısı ile bilinen fotoğrafçı ve kameraman Ken Middleham’ın yakın plan karınca ve diğer böcek çekimlerinin üst düzeyi de önemli bir katkı sağlamış. Görsellikteki gerçekçilik karınca sürüsünün bir örümceği veya bir fareyi yok ettiği bölümlerde veya iki karınca ile bir peygamberdevesi arasındaki mücadele sahnesinde olduğu gibi bir doğa belgeseli seyrettiğimiz havasını yaratıyor ve bu da filme oldukça önemli bir katkı sağlıyor.

Nigel Davenport’un karıncalardaki gizemli değişikliği çözmeye saplantılı bir ilgi duyan Hubbs karakteri ile Michael Murphy’nin oynadığı genç bilim adamı Lesko karakteri arasındaki kişilik farkları ve karıncaların gittikçe artan güçleri ve yarattıkları tehlike ile mücadele konusundaki görüş farklılıkları büyük bir kısmı tek mekanda geçen bir hikâye için iyi bir çatışma potansiyeli yaratmış ve zaman zaman da bunu iyi değerlendirmiş Saul Bass ama senaryonun ona yeterince hareket edecek alan yaratmaması ve çatışmaya daha derin ve etkileyici bir içerik kazandıramaması nedeni ile bu potansiyel yeterince değerlendirilememiş.

Birey değil bir bütün oluşturan hücrelere dönüşen, birey olarak savunmasız ama toplu olarak çok kuvvetli ve akıllı bir güç olan karıncaların sırrını keşfetmenin ve onları durdurmanın peşine düşen iki bilim adamının ve yanlarına sığınmak zorunda kalan bir genç kadının bu hikâyesinde Nigel Davenport ve Michael Murphy işlerini yaparlarken, trajik hayatı henüz otuz dokuz yaşındayken sona eren Lynne Frederick senaryonun onu sadece masum ve saf bir kadın olarak çizmekle yetinmesi yüzünden (ilk sahnesinde at üzerinde -sanki bir erotik filmdeymiş gibi- erkeklere selam verdiği sahnenin tuhaflığı!) hikâyede önemli bir işlev üstlenememiş. Bert I. Gordon üç yıl sonra H. G. Wells’in hikâyesinden “Empire of the Ants” (Dev Karıncalar İmparatorluğu) adında bir başka “karıncaların tehlikesi” filmi çekmişti ama Bass’ın bu filminin düzeyinin epey altında kalmıştı. Dolayısı ile tehlikenin karıncalardan kaynaklandığı bir korku ve / veya gerilim filmi izlemek için çok daha doğru bir seçim Bass’ın bu çalışması. Yeterince tatmin edici değil ama B tipi filmlerin havasını daha ciddi bir boyuta taşıyan, açık bıraktığı ucu ile seyircisinde sorular yaratan ve Bass’ın görsel yeteneğinin iyi bir örneği olan bu filmi izlemekte yarar var.

The Counterfeit Traitor – George Seaton (1962)

“Vicdanın her zaman iyi eğitilmiş bir köpek gibiydi. Bir köşeye çekilip sessizce oturmasını söylediğinde, bunu yapardı. Seni tanıdığım günden beri artık o kadar uysal değil. Senin vicdanının izin vermediğini yapmam için bağırıp duruyor bana”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’dan petrol ithal ettiği için Amerikalılar tarafından kara listeye alınınca, onlar için Nazilere karşı casusluk yapmayı kabul eden İsveçli bir petrol tüccarının hikâyesi.

Alexander Klein’ın aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu ve yönetmenliğini George Seaton’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Gerçek bir karakter olan ABD doğumlu İsveç vatandaşı Eric Erickson’un hayatını anlatan ve kurgudan çok, bir biyografi olan kitaptan yola çıkan Seaton sinema açısından bakıldığında iyi bir hikâye çıkarmış ama ilginç ve gizemli bir adam olan Erickson için kitapta ve dolayısı ile filmde anlatılanların bir kısmı aslında pek de yaşanmamış ki filme asıl heyecan katanlar da onlar. Dış sahnelerinin çekimleri İsveç, Danimarka ve Almanya’da olayların gerçekten yaşandığı (ya da yaşandığının iddia edildiği) yerlerde gerçekleştirilen filmden başrollerdeki William Holden ve Lilli Palmer’ın klasik oyunculuğun izlerini taşıyan sağlam performansları, hikâyeye iyi bir şekilde dağıtılmış gerilim anları ve Seaton’ın klasik sinema dili ortaya seyri keyifli bir eğlencelik çıkarmış.

İsveç göçmenlerin çocuğu olarak 1890’da ABD’de doğan ve o ülkenin vatanadaşı olan Erickson 1924’te İsveç’e göç etmiş ve 1930’ların ortalarında İsveç vatandaşı olmuş. 2. Dünya Savaşı sırasında tarafsız konumunu koruyan ve savaş boyunca Almanya ile petrol ve demir alım satımı başta olmak üzere ticarî ilişkileri sürdüren İsveç bu arada Alman işgali altında bulunan Norveç ve Danimarka’dan gelen mültecilerin ülkelerinin bağımsızlığa kavuşması için verecekleri savaşa eğitim desteği sağlarken, bir yandan istihbarat bilgilerini de paylaşmış onlarla. Savaşın son iki yılında ise topraklarının müttefikler tarafından kullanılmasına da izin veren İsveç’in tarafsız konumu elbette çok dikkat gerektiren bir statü yaratmış ülke için. Hikâye boyunca zaman zaman anlatıcı rolü de üstlenen Erickson’un ifadesine göre, “Lizbon, İstanbul ve diğer tarafsız şehirler gibi, Stockholm de ziyaretçi kisvesi altında gizlenen insanlarla doluydu. Dünyanın dört bir yanından geliyor ve düzinelerce farklı dilde gevezelik ediyorlardı. Bazıları İsveç bilyalı rulmanlarını ve Bofors’un ürettiği silahları almaya gelmişti. Diğerleriyse, sevkiyatların yerine ulaşmasını engellemek için ellerinden geleni yapan casuslardı”. Casusların cirit atması için çok uygun bir ortamı tarif ediyor film burada bize ve George Seaton’ın filmi de bir klasik Hollywood yapıtı olarak bu ortamı keyifli bir şekilde değerlendiriyor.

Gerçek yaşı konusunda yalan söyleyen Erickson 1. Dünya Savaşı sırasında ABD ordusunda istihbarat subayı olarak çalıştığını da iddia etmiş ama bunun da gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını biyografisini yazanlar ortaya çıkarmış. Bu gizemli adam hakkında uydurulanların bir kısmı ise Klein’in kitabından ve ondan yola çıkarak çekilen George Seaton filminde çıkmış ortaya ilk kez. Örneğin hayli etkileyici “cezaevi avlusunda infaz”dan bir mezarlıkta Gestapo subayını alt etmeye ve Almanya’dan kaçarken yaşananların hemen tamamına kadar pek çok olayın gerçekle hiçbir ilgisi yok. Benzer şekilde, Lilli Palmer’ın canlandırdığı Marianne Möllendorf karakterinin akıbeti de filmde gösterilenden çok farklı olmuş. Sinema filmlerinin gerçek karakterleri ve olayları sinemanın “gerçekler”i nedeni ile değiştirdiği çok sıklıkla görülen bir durum, özellikle de Hollywood’da. Burada ise gerçeklerden uzaklaşma sadece filmden değil, hatta asıl olarak karakterin gerçek hayattaki yalanlarından ve onun “biyografi”sinden kaynaklanıyor ilginç bir şekilde. Sonuçta bu durum aslında bir yandan da Erickson karakterinin ilginçliğini hatırlatıyor bize ki bu da filmi önemli kılan bir unsur.

William Holden’ın canlandırdığı Erickson karakteri zaman zaman bir anlatıcı olarak olayların öncesini ve kendi hislerini açıklıyor bize. Her zaman çok da gerekli görünmüyor bu açıklamalar ama yine de içerikleri ve seyirciyi ana karakterin ruh hâline yaklaştırmaları sayesinde çok da işlevsiz değiller. Amerikalıların Almanya ile ticaret yaptığı için kara listeye aldığı ve savaş bitince bu listeden çıkarılma sözü karşılığında kendileri için casusluk yapmasını istediği bir iş adamı Erickson. Kendisinden beklenen, serbestçe girip çıkabildiği Almanya’da gözünü ve kulağını açık tutması ve edindiği bilgileri Amerikalılar ile paylaşmasıdır ama elbette işler o kadar kolay olmayacak ve iş adamı kendisini düşündüğünden çok daha büyük tehlikelerin içinde bulacaktır. Özetle kendisine yapılan bir şantajla girmiştir bu casusluk işine ve hikâyede daha sonra yaşanan gelişmeler onun bu işe gönüllü olarak devam etmesini sağlasa da bir mutlak kahraman resmi çizilmemesi film adına olumlu bir puan. Hugh Griffith’in keyifli bir performansla oynadığı, ABD adına çalışan İngiliz adamın soğuk duyarsızlığının -finalde yaptığı jest ile bu olumsuzluk azaltılsa da- sık sık vurgulanması da filme değer katıyor. Erickson’un, durumdan habersiz olan eşinin kendisinin rol gereği Nazi sempatizanı olmasına verdiği tepkiyi “En azından kimin bana güvenmiş olduğunu anladım” cümlesi ile yargılaması ise sadece adamın bencilliği değilmiş ve film de aynı bakış açısına sahipmiş gibi göründüğünden, bu olumlu ögelerin karşısında duruyor ne yazık ki. Onca farklı milletten insanın kendi aralarında bile İngilizce konuştuğu (Çünkü ortalama bir Amerikan seyircisi alt yazı okuyamaz!) filmde en iyi arkadaşı olan Yahudi adamı herkesin içinde aşağılayarak kendisinden uzaklaştıran Erickson’un “Başkalarının sizden nefret etmesi talihsizliktir. Kendinizden nefret etmeniz ise katlanılması mümkün olmayan bir durumdur” ifadesi ise filmin üzerine yeterince gitmeyip aksiyon ile yetinmeyi tercih ettiği bir ikilemi işaret ediyor.

Bir iş adamı olarak sahip olduğu ayrıcalıkları kaybetmemek için casusluğu kabul eden adamla vicdanını kaybetmemek için aynı işe soyunan kadın arasındaki romantizm bu tür filmlerde genelde pek görülmediği kadar sağlam işlenmiş. Bunda senaryonun kadını neredeyse ana karakter kadar önemsemiş olmasının ve Lilli Palmer’ın da sağlam bir performansla onu inançlarının yönlendirdiği bir karakter olarak gerçek kılabilmesinin payı var asıl olarak. Verilen istihbarat ile bombalanan Alman rafinerisinin aynı zamanda 120 çocuğun da ölümüne yol açmış olması Erickson’un “Ama daha fazlasını da kurtardın” yaklaşımı ile kolayca affedilebilecek bir trajedi değildir onun için. Birinin baştan zoraki girdiği ama acımasız bir infaza tanık olduktan sonra isteyerek yaptığı işi, baştan istekli olan ama ölen çocukları gördükten sonra terk etmeye karar veren iki karakterin çatışmasını etkileyici bir dille sergileyen film bu ve benzer yanları ile sıradan bir aksiyon olmanın ötesine geçmeyi başarıyor kolayca.

Her ne kadar gerçek olmasa da ve gerçekleri bu denli çarpıtması rahatsız edici olsa da hayli iyi çekilen cezaevi infazı sahnesi ile göz dolduran film arada Almanların ampuldeki farklılığın anlaşılacağını akıl edememesi ya da Erickson’un mezarlıkta James Bond becerileri sergilemesi gibi inandırıcı olmayan bölümlere de sahip. İçinde değerli nesneler olan parayı elinden kapan küçük Nazi muhbirinin peşinde koşan kahramanımızın yaşadıkları gibi çekici bölümleri olan ve üç farklı Avrupa ülkesinde geçmesine rağmen turistik görüntülerden özenle uzak duran filmde William Holden’ın da sade oyununun hakkını verelim ve karakterinin son bir kez Berlin’e gideyim cümlesinin klişe tanıdıklığının rahatsız etmemesinin bir örneği olduğu gibi, sağladığı inandırıcılıkla hikâyeye renk kattığını ekleyelim son olarak.

(“Sahte Casus”)

Call Me by Your Name – Luca Guadagnino (2017)

“Lütfen beni görmezlikten gelme, beni öldürür bu. Benden nefret ettiğin düşüncesine dayanamıyorum. Suskunluğun beni öldürüyor. Benden nefret ettiğini görmektense ölmeyi tercih ederim”

1980’lerde İtalya’da on yedi yaşında bir öğrenci ile onun profesör babasına yaz boyunca araştırmalarında yardımcı olmak için ABD’den gelen yirmi dört yaşında bir doktora öğrencisi arasında gelişen aşkın hikâyesi.

André Aciman’ın 2007 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir İtalya, ABD, Fransa ve Brezilya ortak yapımı. Senaryosunu James Ivory’nin yazdığı ve yönetmenliğini İtalyan sinemacı Luca Guadagnino’nun üstlendiği film yönetmenin “Arzu” başlığı altında topladığı üçlemesinin son eseri aynı zamanda ve kendinden önceki 2009 tarihli “Io Sono l’amore” (Benim Adım Aşk) ve 2015 yapımı “A Bigger Splash” (Sen Benimsin) gibi arzu ve aşkı yine çekici bir içerikle ele alan önemli bir çalışma. Genç bir karakterin –filmde doğrudan belirtilmese de- romana göre kendisinden 7 yaş büyük olan bir adama duyduğu ve karşılığını bulan ilgi sinemanın son zamanlardaki en etkileyici aşk hikâyelerinden birini yaratıyor ve iki aktörün (Armie Hammer ve özellikle de âşıklardan daha genç olanını olağanüstü bir performansla canlandıran Timothée Chalamet) oyunculukları, entelektüel karakterleri ve aşkın -eşcinsel niteliği nedeni ile daha da artan- kırılganlığını ve kalp kırıcılığını ve beraberinde getirdiği coşku ve hüznü sade bir çarpıcılıkla yaratabilmesi ile kesinlikle önemli bir sinema yapıtına dönüşüyor. Üzerinde durulması gereken “karakterlerin bencillikleri” gibi bir problemi var filmin ama bir aşkı, üstelik erişmesi zor ve bazen de imkânsız bir aşkı bulmanın ve kaybetmenin, bir ilk aşkın yakıcılığının, direnmek ve teslim olmanın bu güzel, çok güzel hikâyesi kesinlikle görülmeli.

Elio profesör olan babası ve yine bir entelektüel olan annesi ile İtalya’nın kuzeyindeki bir kasabanın kırsal alanındaki yazlıklarında -her yıl olduğu gibi- tatilini geçirmekte olan, zekî, yetenekli ve ailesinin entelektüel birimini de taşıyan bir genç adam. Her yaz olduğu gibi, babası arkeolojik araştırmalarında kendisine yardımcı olması için bir doktora öğrencisini (Oliver) evlerine davet etmiştir ve bu kez gelen tam da ailenin kültürel düzeyine uygun, çok yakışıklı Amerikalı bir gençtir ve kasabanın kızlarının yorumu ile “Daha önce gelenlerden çok daha iyi”dir. İngilizce, İtalyanca, Fransızca ve Almancanın birlikte konuşulduğu, misafirlerin tarih ve politika üzerine sohbet ettikleri ortamda iki genç adamın tereddütler, bakışlar, imalar ve sorularla başlayan yakınlaşması kırık bir aşk hikâyesine dönüşecektir birkaç haftada ve bu aşkın bilinen kaçınılmaz sonucu hem iki adamı hem de seyirci olarak bizi derinden etkileyecektir.

Bir sahnede anne bir kitaptan masal okur kocasına ve Elio’ya: Bir prensese âşıktır bir şövalye. Prenses de âşıktır aslında ama pek de farkında değildir henüz bunun. Aralarında gelişen arkadaşlık şövalyenin prensese aşkını dile getirmesini imkânsız kılar ama bir gün “Konuşmak mı daha iyi ölmek mi?” sorusu çıkar ağzından. Fransız yazar Marguerite de Navarre’ın (1492 – 1549) “Heptameron” adındaki kitabında yer alan hikâyelerden biridir bu ve André Aciman adına çok da doğru bir seçimdir romanı için. Dile getirmeye çekinilen bir aşktır başlangıçta buradaki de: İmalar, küçük dokunuşlar, sorular ve bakışlar üzerinden yürür; çünkü hem aşkları “yanlış” bir aşktır hem de arkadaşlıkları riske atılamayacak kadar değer kazanmıştır ikisi için de. Aslında Elio’nun ailesinin bu aşka olası bakışlarının genç adamı ebeveynleri açısından pek de zorlamayacağını bize ima ediyor film; oldukça entelektüel ve açık fikirli bir ailedir çünkü genç adamın sahip olduğu. Yıl 1983 ve ortam da katolik İtalya’dır ama Elio’nun etrafındaki dünya her türlü hoşgörüye sahip görünmektedir. Burada, eve misafir olarak gelen eşcinsel çiftin -tıpkı Mussolini porteli ev üzerinden Kuzey İtalya ile ilgili yapılan yorum gibi- hikâyeye herhangi bir katkı sağlamadığını; aksine, özel bir anlama sahip olacakmış havası yaratıp bunu boşa çıkardığını söylemek gerekiyor. Finaldeki telefon konuşmasında, Oliver’ın Elio’ya söylediği gibi genç adam çok şanslıdır böyle bir aileye sahip olduğu için; çünkü kendi babası durumdan haberdar olsa kendisi için bir felaket olacaktır bu.

Elio’nun bakış açısından anlatılan hikâyenin geçtiği çevrenin fazlası ile steril olduğunu ve iki genç adamın aşkları ve cinsel kimlikleri için fazlası ile bencil bir şekilde hareket ettiğini inkâr etmek mümkün değil. Örneğin Ang Lee’nin “Brokeback Mountain” filminde sıradan iki erkek arasında yaşanan, onların yaşadıkları çevre açısından kabul edilemez olan ve âşıkların hayatı için de ciddi bir tehlike demek olan aşkın burada zengin bir çevrede, taraflardan biri açısından bakıldığında eşcinsel bir aşkın skandal olmayacağı bir aile ortamında yaşandığını görüyoruz. Bu bağlamda, Lee’nin hikâyesinin kahramanları çok daha gerçek ve canlı duruyor buradakilere göre. Ayrıca orada bir şekilde ve çok daha zor koşullarda var olan mücadele burada yerini bir kabullenmeye bırakmış görünüyor ki Elio ve Oliver’ın kadınlarla, onları bir bakıma kullanır (seks, evlilik veya gizlenme amaçlı) gibi görünen ilişkileri de söz konusu ki burada rahatsız edici olan onların bu davranışları değil, filmin iki erkeğe odaklanarak onları kendi bencil bakışının parçası yapması asıl olarak. Bunu bir eleştiri olarak görmemeli; ortam steril gibi olsa da aşkın yakıcılığını burada da derinden hissettirmeyi başarıyor film. Lee’nin filminde country müziğin halkın içinden doğmaktan kaynaklanan havası kendisini gösterirken, burada klasik müziğin daha soyut ve elit atmosferi hikâyeye damgasını vuruyor demek doğru bir yaklaşım olabilir farklılığı göstermek için. Burada yaşamla ilgili genel olarak bir kaygı taşımıyor olmaları karakterlerin kendilerine dönüklüğü açıklıyor bir bakıma ama kadınların “aldatıldıklarını” da kabul etmek gerekiyor..

Filmin yönetmeni Luca Guadagnino ve Oscar kazanan senaryoyu yazan James Ivory eşcinsel kimlikleri olan sinemacılar. Guadagnino’nun kendisinden 15 yaş küçük olan İtalyan sinemacı Ferdinando Cito Filomarino ile 11 yıl süren ve 2020’de biten bir ilişkisi olmuş; Ivory’nin ise kendisinden sekiz yaş küçük Hintli yapımcı Ismail Merchant ile beraberliği Merchant’ın 2005’teki ölümüne kadar tam 44 yıl devam etmiş. Filmde biri diğerinden 7 yaş büyük olan iki erkek arasındaki aşkı anlatırken, Guadagnino ve Ivory’nin kendi kişisel deneyimlerinin ve duygularının da katkısı olmuş görünüyor hikâyeye; çünkü yukarıda anılan o steril atmosfere rağmen film her anında bir sahicilik duygusuna sahip oluyor ki seyirciyi yakalamasını sağlayan en önemli unsurlardan biri bu olsa gerek. Açılış jeneriğinde gösterilen antik heykel ve büstlerin erkek güzelliğini adeta kutsayan biçimleri, Oliver karakterinin bu heykelleri hatırlatan çekiciliğinin akıllıca kullanılması ve cinsellikten hikâyede öne geçmeyecek ve duyguları ezmeyecek bir şekilde yararlanılmasında da onların bu kimliklerinin payı vardır denebilir rahatlıkla.

Etkileyici anları ve Ivory’nin kendi yönettiği filmlerde de tanığı olduğumuz incelik dolu anlatımları var filmin: Oliver’ın aile ile ilk kahvaltısındaki erkeksi iştahı, Elio’nun yataktaki huzursuzluğu, omuza koyulan bir el, yavaş yavaş oluşan ilgi ve onunla eş zamanlı gelişen tedirginlik, umut ile endişe arasında gidip gelen duygular, “Çünkü bilmeni istedim, çünkü senden başka kimseye söyleyemem” sahnesi, “ilk öpüşme”, sevdiğine benzeme ve o olma çabası (Takılan kolye ve birbirlerine kendi adlarını takmaları), baba ile Oliver arasındaki antik heykellerin fotoğraflarına bakarken erotizm ve bu eserlerin arzuları kışkırtması konulu konuşma, başarılı diyaloglar (“Pişmanlık duymanı istemiyorum. Kafanı karıştırmışım düşüncesinden nefret ediyorum. İkimizin de acı çekmesini istemem”), üzerinde bolca yorum yapılan “şeftali sahnesi” ve oradaki sevgi gösterisi, sözcüklerle bozulmayan bir veda ânı ve “Anne, gelip beni alabilir misin?” çaresizliği sıralanabilecek onlarca örnekten sadece birkaçı filmin zarif başarısının kanıtı olarak kullanılabilecek. Elbette, insanın midesine yumruk yemiş hissi yaratan final sahnesi var bir de: Elio’nun yüzünün bize dönük olduğu ve sessiz bir çaresizlik içinde ağladığı sahnede, arka planda flu olarak yeni yıl kutlaması için masayı hazırlayanları görüyoruz. Genç adamın o sırada evdekilerden ruhsal olarak ne kadar uzakta olduğunu gösteren bu sahne tek başına yeterli bir neden filmi görmek için.

Bir “yaz aşkı” belki bu hikâyedeki ve kahramanlarımızın yaz boyunca birlikte oldukları yerlerin kış görüntülerini göstererek de film bu görüşü destekliyor gibi görünebilir ama biliyoruz ki aynı yerlerde kış bitecek ve o yaz tekrar gelecektir; Elio için de Oliver için de, tıpkı yazın tekrar gelecek olmasının kaçınılmazlığı gibi, o sıcak duyguların tekrar tekrar hatırlanacak olmasının kaçınılmazlığı da mutlaktır. Hikâyenin kendine özgü bir çevrede geçiyor olmasına rağmen, onu evrensel ve dürüst kılan kalıcı bir iz bırakacak olan bu aşkın varlığının mutlaklığı gibi. İşte bu aşkı anlatırken Luca Guadagnino elbette 1980’lerin şarkılarını da içeren ama özellikle piyano ağırlıklı eserlerden ve Sufjan Stevens’ın biri (“”Mystery of Love”) Oscar’a aday olan şarkılarından çarpıcı bir şekilde yararlanıyor. André Aciman 2019’da “Find Me” adını verdiği bir devamını yazmış romanının ve Guadagnino da bu romanı sinemaya aktarmayı planlıyormuş. Açıkçası, bu filmi ve kahramanlarını seven ve onların aşklarına saygı duyan bir sinemacının Aciman’ın yaptığı hatayı yapmaması ve iki genç adamı kendi dünyalarında ve bizim anılarımızda rahat bırakması gerekiyor. Görüntü yönetmeni Sayombhu Mukdeeprom’un yazın tüm sıcaklığı ve özgürlüğünü yakalayan görüntüleri ve ayrıntılar üzerinde özenle duran kamera çalışmasının önemli bir katkı sağladığı bu filmin “kutsallığına”, Oliver’ın bir gece yarısı The Psychedelic Furs’un “Love My Way” şarkısı eşliğinde dans ettiği anın güzelliğini kendisi yakalay(amaya)anlara ihanet olacaktır bu. Görkemli ve alçak gönüllü olmayı aynı anda başarabilen film, kadınları -bilerek ya da bilmeyerek- inciten bir duyarsızlıkları olsa da Oliver’ı da Elio’yu ölümsüz kılıyor. Antik bir Yunan heykeli kadar güzel ve o heykeller kadar başka bir dünyaya ait bir hikâye bu ve mutlaka görülmeli. Sinemada çok az filmin kapanış jeneriğinin bu kadar güzel olduğunu da unutmamalı ve iki genç adam dışındaki karakterlerin yüzeysel olarak çizilmiş olması da umursanmamalı; sonuçta bu bir aşk hikâyesi, Elio ile Oliver’ın nadir bulunan türden aşklarının hikâyesi.

(“Beni Adınla Çağır”)

L’ami de Mon Amie – Éric Rohmer (1987)

“Hayır, ben kız arkadaşlarımın sevgililerini çalmam”

Tesadüfen tanışan iki kadın ve onlardan birinin sevgilisi ile diğerinin hayran olduğu bir başka erkeğin karıştığı dörtlü aşkların hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Rohmer’in altı filmden oluşan “Comédies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) serisinin son filmi olan çalışma “Arkadaşımın arkadaşı arkadaşımdır” özlü sözünden yola çıkıyor ve iki kadının ve iki erkeğin aşkı ve mutluluğu arayışlarını anlatırken, arkadaşının aşkına âşık olmak üzerine keyifli bir hikâye sunuyor. Sinema dili olarak bakıldığında tipik bir Rohmer filmi bu ve yönetmen yine yalın, bol diyaloglu ve çekici karakterlerle dolu keyifli bir sonuç elde etmiş. Hep birbirlerini hatırlatır gibi görünen ama yine de çekici bir şekilde her biri ayrı bir keyif veren eserlerdir Rohmer filmleri ve burada olduğu gibi en büyük dayanağını kendimizden de bir şeyler bulduğumuz karakterlerinden ve onların sevimli küçük zavallılıklarından alır. Bir parça gülümsemek ve hüzünlenmek için görülmesi gerekli, eğlenceli finali ile tüm övgüleri ve “Fransız filmi” tanımını sonuna kadar hak eden bir sinema yapıtı.

Enrico Macias’ın “La Femme de Mon Ami” şarkısı bir arkadaşının kadınına aşık olan bir erkeğin aşk ile arkadaşlık arasında kalmasını anlatır ve kollarının arasına alıp gözlerinden öpmek istediği kadına “Bunu yapmaya hakkım yok, çünkü arkadaşımın aşkısın” der. Macias’ın 1962 tarihli bu şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı sözler bu eseri bizde de bir zamanlar çok popüler kılmıştı ve “Arkadaşımın Aşkısın” adlı şarkı pek çok farklı sanatçı tarafından seslendirilmişti. İlginç olan, orijinalinde erkek kadına onu neden sevemeyeceğini (sevmeye hakkı olmadığını) söylerken sadece, Türkçe versiyonuna Ebcioğlu kadına yönelik uyarı ve eleştiriyi de (“Anlayacaksın hatanı / İki dost arasına girdin”, “Ümit verme, insanım ben / Çek bakışlarını benden”) ekleyerek erkeğin namusunu korur! Rohmer’in hikâyesinin bu şarkı ile bir ilişkisi yok ama anlatılan tam bir arkadaşımın aşkı hikâyesi. Dört genç insanın (aslında filmdeki iki erkekten birinin önceki kız arkadaşını da sayarsak, beş) aşkın, mutluluğun ve ideal partnerin peşinde koşarken yaşadıkları tereddütleri, arzuları ve içine düştükleri eğlenceli durumları gösteren film Rohmer’e özgü bir şekilde karakterlerin tüm ciddiyetleri içinde yarattıkları mizahı da sevimli bir biçimde sergiliyor.

Tesadüfen tanışan iki kadından Blanche (Emmanuelle Chaulet) belediyenin kültür işlerinde çalışan, uzun süredir bir erkek arkadaşı olmayan genç bir kadındır; Lea (Sophie Renoir) ise üniversiteyi bitirmek üzeredir ve Fabien (Eric Viellard) adında bir erkek arkadaşı vardır. Alexandre (François-Eric Gendron) ise iyi bir işi olan, yakışıklı ve zekî bir adamdır ve kadınlar peşinden koşmaktadır sürekli; Adrienne (Anne-Laure Meury) Alexandre’ın kız arkadaşıdır ama anlaşılan adam için daha öncekilerden pek de bir farkı yoktur. Rohmer bu karakterlerin ilk dördünü karşılıklı / karşılıksız ilgiler, beğeniler, şüpheler ve tereddütlerle dolu bir hikâyenin içine bırakıyor ve onlar da hayli sıcak ve doğal bir havası olan bu hikâyede herkesin kendinden bir parça bulacağı hayatlarını yaşıyor ve bizim de ilgi ile seyretmemizi sağlıyorlar. Hikâyenin başında Lea ile Fabien beraberdir ama zaman geçtikçe birbirleri için o kadar da ideal partner olmadıklarını düşünmemize neden olacak olaylara tanık oluruz. Blanche ise Lea aracılığı ile tanıştığı Alexandre’a hemen tutulur ama adamdan hiç ilgi görmez. Bir Rohmer filmi olarak bolca konuşma içeren hikâyede bu dört karakter (aralarına Adrienne’i de katarsak beş karakter aslında) birbirlerine ilişkileri hakkında akıl verir, akıl danışır, birini diğerinin kollarına atmaya çalışır, içlerinden birinin diğerine uygunluğu / uygunsuzluğu hakkında yorum yaparken bizi de eğlenceli bir hikâye ile baş başa bırakırlar.

Seyrettiğimiz, içeriği ile tam bir Fransız olduğunu söyleyebileceğimiz, küçük aşk oyunlarını anlatan ve bunu yaparken de insanların ezelî ve ebedî sorunları olan gerçek aşkı bulma mücadelesinde ortaya çıkan zayıflıklarını ve acizliklerini sergileyen bir film. Âşık olunca tutulan diller, özgüvenle çekingenliğin çatışması, aşk ile dostluğun benzerliği / farklılığı (“Aşkla arkadaşlık arasındaki fark tam da budur işte: Aşkta, karşındaki ile aynı seviyede görmezsin kendini”) ve gerçekle hayal edilenin uyuşmaması (“Sevdiğimin bir kişi değil, bir imge olduğunu fark ettim: Arkamdan koşan bir adam imgesi, yaşıma uygun olmayan çocuksu bir rüya”) gibi unsurlar üzerinden Rohmer bizi modern insanın aşk hayatında sevimli bir geziye çıkarıyor ve bir bakıma kendimizle yüzleşmemizi istiyor yumuşak bir dil kullanarak. Yönetmen filmin “bomba”sını ise finalde çıkarıyor karşımıza: Lea ve Blanche’ın birbirlerini yanlış anladığı yüzleşme ve itiraf sahnesinde oyuncuların da doğal ve samimi performansları ile çok güçlü bir son sunuyor bize Rohmer. Dikkatli bir göz içinse, dört karakterin hangi renk kıyafetleri seçtikleri üzerinden, seyrettiğimizin bir mutlu son olup olmadığını ya da bu mutluluğun kalıcılığını sorgulatıyor film ve belki de bu hikâyenin insanlığın varlığından beri hep yaşanan ve hep yaşanacak olanlardan sadece biri olduğunu söylüyor.

Aslında hikâyedeki karakterlerin hissettiklerinin gerçekten aşk olup olmadığını ve bırakın karşılarındakini, kendilerini bile tanıyıp tanımadıklarını da da sık sık soracağınız bir film bu. Aşkı gerçekten insanî bir duygu olarak hissettikleri tartışmalı aslında; daha çok modern insanın -adını belki de koy(a)madığı- bir boşluğu doldurmaya çalışıyor gibi filmdeki dört genç birey. Blanche’ın yaşadığı ve şehrin yeni yaşam bölgesi olan yerin havası, soyut bir modernliği olan atmosferi (“Eiffel Kulesi de görünüyor” diyor Blanche Lea’ya ama ünlü kule ufukta bir noktadan daha yakın değildir eve) karakterlerin hissettiklerilerinin de adeta şarkılardan, filmlerden aşina oldukları aşk olduğunu sandıklarını; bir başka şekilde söylersek, somut değil, soyut olduğunu gösteriyor sanki duygularının. Evet, Rohmer bir filminde daha kamerasını biz zavallı ve sevimli insanların üzerine doğrultuyor ve anlatmamızı istiyor hikâyemizi. Lea, Blanche, Fabien ve Alexandre da kendi hikâyelerini ve aşk arayışlarını tüm zayıflıklarını ve acizliklerini de ortaya koyarak yapıyorlar bunu ve Rohmer’in steril, dolayısı ile yapay olduğunu görsellikle özellikle vurguladığı dünyalarında yaşayıp gidiyorlar.

(“Boyfriends and Girlfriends”)