The Professionals – Richard Brooks (1966)

“Devrim? Silahlar sustuğunda, ölüler gömüldüğünde ve politikacılar yönetime geçtiklerinde, tek bir sonuç olur: Kaybedilmiş bir dava”

Texaslı bir zenginin Meksikalı devrimcilerin kaçırdığını söylediği karısını kurtarmaları için tuttuğu dört adamın hikâyesi.

Frank O’Rourke’un “A Mule for the Marquesa” adlı romanından Richard Brooks’un uyarladığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Yönetmen, Uyarlama Senaryo ve Görüntü Yönetmenliği dallarında Oscar’a aday gösterilen film zengin kadrosundan güç alan, western’in kalıplarının dışına çıkarak devrimi (ve devrimcileri) de odağına alan, klasik Amerikan sinemasından beklenecek sağlamlıkta bir film. Ne var ki bu sağlamlığını üzerinden geçen elli üç yıldan sonra yeterince koruyamadığını ve filmin bir parça eskimiş göründüğünü kabul etmek gerek. Yine de, eskiyen sinema diline rağmen yıldız oyuncuları, son bölümlerinde biraz boşa düşse de iyi işleyen temposu ve devrimi kavram olarak da işleyebilmesi ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir klasik bu film.

Filmdeki devrimcilerden biri peşlerine düşen dört adamla konuşurken şu ifadeleri kullanıyor devrim, devrimciler, beklentiler ve hayal kırıklıkları için, diğerlerinin (dört adamdan ikisi farklı nedenlerle devrimilerin yanında yer almıştır bir süre) eski devrimci günlerine göndermede bulunarak: “Devrim büyük bir aşk ilişkisi gibidir. Başlangıçta kadın bir tanrıçadır. Bir kutsal amaç. Ama… her aşkın korkunç bir düşmanı vardır: Zaman. Onu olduğu gibi görmeye başlarız. Devrim bir tanrıça değil, bir fahişedir. Ne saftı ne bir azize ne de mükemmel. Kaçarız, başka bir âşık, başka bir amaç buluruz. Aşksız bir şehvet. Şefkat içermeyen bir tutku. Aşk olmadan, amaç olmadan biz bir… hiçiz. Kalırız çünkü inanırız. Terk ederiz çünkü hayal kırıklığına uğramışızdır. Geri döneriz çünkü kaybolmuşuzdur. Ölürüz çünkü kendimizi adamışızdır”. Hikâye de bedeli ne olursa olsun kendilerini devrime adayanlarla, devrim için her şeyi yapmaya hazır olanları (“Eğer o para sayesinde devrimi bir gün bile daha fazla sürdürebileceksek çalarım da, aldatırım da, fahişelik de yaparım. Ne gerekiyorsa yaparım!”) ve gerçek bir parçası ol(a)madıkları için devrimcileri bırakanları anlatıyor bir bakıma; ama sonuçta bir western bu ve işini profesyonel bir şekilde yapmaya çalışan dört adamın kötülerle (ya da kötü olduğunu düşündükleri ile) çatışmalarını anlatıyor. Doğal olarak da devrimci bir hikâye değil elbette seyrettiğimiz ama yine de ortalama bir Amerikan western’inden çok daha farklı bakıyor olan bitene. Lee Marvin ve Burt Lancaster’ın canlandırdığı karakterlerin eski eylemciliklerini hem devrime katılmaları hem de ayrılmaları açısından gerçekçi kılıyor film ve finali ile de takdiri hak ediyor.

Meksikalı devrimciler Emiliano Zapata ve Pancho Villa’nın Mexico City’e girdiği dönemde geçiyor hikâye; Texaslı zengin ve kibirli bir adam dört kişiyi tutar Meksikalı “haydut”ların kaçırdığı ve kendisi de Meksikalı olan karısını geri getirmeleri için. Hikâye kabaca iki bölümde anlatılıyor: 4 adamın kadına ulaşma ve onu kurtarma çabaları ile peşlerine düşen Meksikalılardan kurtulma mücadeleleri. Baştaki bir parça özensiz ve savruk görünen tanıtım bölümünde önce Lee Marvin (iyi bir silahşör ve lider), Robert Ryan (atlar konusunda uzman ve becerikli bir adam) ve Woody Strode’u (gruptaki tek siyah olan bu adam güçlü ve iyi bir okçu) tanıyoruz, ardından da Burt Lancaster’ı (kadınlara fazlası ile düşkün bir dinamitle patlatma uzmanı). Zengin Texaslı yüklü bir ücret ödeyecektir onlara işleri karşılığında. İş çok tehlikeli ama ücret çok iyidir ve bu dört adam da birer “profesyonel” olarak işi yapmaya kararlıdırlar. Adının da (kaynak romana göre çok daha uygun bir isim olmuş bu) vurguladığı gibi hikâye profesyonellik kavramı üzerinde geziniyor sık sık ve finalinin de bir örneği olduğu gibi bu kavramla duyguların ve etik olanın çatışmasını da anlatıyor bir bakıma. Bunu elbette bir Hollywood filminin sınırları içinde yapıyor ama yine de hikâyenin önemli yanlarından biri olarak filme değer katıyor.

Dört kişinin bir ekip olarak işleyişini iyi bir biçimde işleyen ve aralarından birini yakalayan Meksikalıları alt ettikleri bölümde bunun parlak bir örneğini veren film karakterlerinden birini bir hayli ihmal etmiş görünüyor. Robert Ryan’ın canlandırdığı Ehrengard karakteri birtakım zayıflıkları ile gündeme getirilse de bunlar hem silik kalıyor hem de karakterin kendisi hikâyede nerede ise hiçbir işlev taşımıyor. Buna karşılık diğer üç karakterin resimleri bir western hikâyesine yakışan bir şekilde çizilmiş ve işlevsellikleri dikkat çekiyor. Maurice Jarre’ın etkileyici müziğinin ve Conrad L. Hall’un özellikle çölde geçen sahnelerdeki etkileyici ve tozu ve sıcağı çok iyi yansıtan görüntülerinin renk kattığı film üç karakter (Meksikalı devrimci komutan, kaçırılan kadın ve Burt Lancaster’ın oynadığı Dolworth) arasında geçen eğlenceli ve heyecanlı bölüm ve dört adamın kadını kaçırmak için Meksikalıların karargâhlarını bastıkları sahne gibi etkileyici anları olan, aksiyona -derinliği ne olursa olsun- bir entelektüel boyut da katmayı deneyen ve bunu bir ölçüde de başaran bir çalışma olarak ilgiyi hak ediyor. Claudia Cardinale’nin kendisine biçilen “seksî Latin güzel” rolünün hakkını verdiği filmde Meksikalı komutanı oynayan Jack Palance sağlam ve klasik havalı performansı ile göz dolduruyor. Özetle, iyi anlatılmış ve sağlam bir western klasiği bu film.

(“Profesyoneller”)

Le Fils de Joseph – Eugène Green (2016)

“Hamile kaldığımda, onunla iki yıldır birlikteydim. Kürtaj yaptırmamı, yoksa beni terk edeceğini söyledi. Bense seni doğurmak istedim. Seni gereksiz acılardan kurtarmaya çalıştım. Bana minnettarlık borcun yok ama eşyalarımı karıştırmanı hak etmiyorum”

Kim olduğunu bilmediği ve annesinden de sadece “Senin baban yok” cevabını alabilen on beş yaşındaki bir genç adamın babasını arayışının hikâyesi.

Fransız yönetmen Eugène Green’in yazdığı ve yönettiği, Fransa ve Belçika ortak yapımı olarak çekilen bir film. Kutsal kitaplardaki, adağı nedeni ile oğlunu kurban etme hikâyesini günümüze taşıyan, daha doğrusu buradan yola çıkan ama çok güncel bir baba ve oğul ilişkisi ve aile olma çabasını anlatan film oldukça farklı ve çekici bir çalışma. Alçak gönüllü bir tonu olan filminde Green on beş yaşındaki Parisli bir gencin içinden hiç atamadığı baba arayışını ve nasıl sonuçlandığını farklı olmayı başararak, seyircinin ilgisini gittikçe artıran bir şekilde ayakta tutarak ve finalinin nasıl sonuçlanacağını tahmin edebilse bile seyircisini mutlu ederek anlatmayı başarıyor. Tecrübeli ve güçlü kadronun içinde, ilk kez bir sinema filminde rol alan Victor Ezenfis’in karakterinin “meleksi” naifliğine uygun performansı ile çok başarılı olduğu film içerdiği tüm dinsel ögelere ve göndermelere rağmen, oldukça seküler bir hikâye anlatan önemli bir çalışma.

Kuran’da İbrahim’in oğlu İsmail’i, İncil’de ise Abraham’ın oğlu Isaac’ı kurban etmesi, daha doğrusu Tanrı’ya verdiği sözü tutmak için kurban etmeye soyunması olarak yer alan hikâye filmimizin de odak noktasını oluşturuyor. Ne var ki Green’in senaryosu bu hikâyeyi hayli farklılaştırarak ve bazı unsurlarını da ters yüz ederek kullanıyor ama dinsel referanslarını da ihmal etmiyor. Örneğin çocuğun adı olan Vincent ilk Hristiyanlarda çok yaygın olarak kullanılan ve pek çok azizin benimsediği bir isim; annesi Meryem’in Fransızca karşılığı olan Marie’nin ve amcası ise İncil’e göre İsa’nın “resmî babası” olan Joseph’in adını taşıyor. Tanrı inancı ve Tanrı’nın sesi konuşmaları, kilisede geçen bir sahne, Caravaggio’nun “Sacrifice of Isaac” adlı tablosunun (İbrahim’in oğlunu kurban etmeye hazırlanırken meleğin görünmesini tasvir eden tablo) büyük boy bir reprodüksiyonunun oğlanın odasında asılı olması ve Georges de La Tour’un “Saint Joseph Charpentier” (çocuk İsa’yı babası Joseph ile birlikte gösterien tablo) ve Philippe de Champagne’in “Le Christ Mort” tablolarının (çarmıhtan indirilen ölü İsa’yı kefeni üzerinde yatırılmış olarak gösterir) uzun uzun görüntüde tutulmasının yanısıra hikâyenin bölümlerinin her biri kutsal kitaplarda anlatılan olayların isimlerini taşıması da (sırası ile, “İbrahim’in Kurban Edilmesi”, “Altın Buzağı”, “Isaac’ın Kurban Edilmesi”, “Marangoz” ve “Mısır’a Kaçış”) filmin dinsel boyutunun diğer öğelerinin örnekleri olarak gösterilebilir.

Peki tüm bu dinsel referanslarla ne anlatıyor Green? Joseph ile Vincent karakterlerinin bir sahnedeki konuşmalarına (“Tanrı’ya inanıyor musun? / “Kendi usulüme göre, evet”), “Mısır’a kaçış” bölümündeki eşekli bölüme ve tüm diğer referanslara rağmen film bir dinsel mesel anlatmak ya da propaganda yapmak peşinde değil. Yapımcıları arasında Belçikalı ünlü sinemacı kardeşler Jean-Pierre ve Luc Dardenne’in de bulunduğu filmde Green bir “ret ve kucak açma” hikâyesi anlatıyor bize ve bunu ince, duyarlı ve esprili bir şekilde yapıyor. Bir baba arayışında olan ve bu özlemini yoğun bir şekilde yaşayan delikanlının çevresindeki yaşıtlarından farklılığı, annesinin çok yorulmasına rağmen hemşire olarak çalışmak ve insanlara yardım edebilmekten duyduğu mutluluk ve Vincent’in sevgi dolu ve anlayışlı karakteri bu üç bireyi dinsel hikâyelerdeki iyi insanlara yaklaştırsa da, Green çok çağdaş bir hikâye anlatıyor aslında. Çocuklarının sayısı ve varlığını “detay” olarak gören ve detaylardan sıkıldığını söyleyen bir baba ve yayımcılık yapan bu adamın etrafındaki yapay dünya ve oradaki sahte ilişkilerin yerine üç karakterin sevgi dolu dünyasını koyan film, bir iyilik ve sevgi güzellemesi ve biyolojik babalığın (ve daha genel olarak biyolojik ailenin) değil; sevgi, saygı ve dayanışma üzerine kurulu bir ailenin asıl önemli olduğunu söylüyor bize. Belki modern sinema için çok yeni şeyler değil bunlar ama Green bu söylemini gerçekleştirirken zarif ve insancıl bir anlatım tutturuyor hep ve çok açık bir şekilde umut veriyor seyircisine. Bu açıdan filmi dürüst ve samimi bir “kendi iyi hisset” eseri kategorisine koyabiliriz rahatlıkla.

Karakterlerini duyguları dizginlenmiş tonlamalarla ve resmî bir havada konuşturuyor Green ve hikâyenin tüm şiirsellliği ve duygusallığına rağmen bu tercihin bir çelişkiye yol açmaması onun samimiyeti ve oyuncularının başarısının eseri. Dört ana karakteri canlandıran oyuncular (genç Victor Ezenfis ve üç tecrübeli oyuncu: Natacha Régnier, Fabrizio Rongione ve Mathieu Amalric) ve kısa rolünde çarpıcı bir performans sunan Maria de Medeiros karakterlerine hikâyenin gerektirdiği doğallığı rahatlıkla katarken, zaman zaman bir Yunan trajedisinin oyuncuları havasına da bürünüyorlar ve yaşadıklarının sadece kendilerine değil, herkese ait bir hikâye olduğunu hissettirmeyi başarıyorlar. Ezenfis’in sondaki gülümsemesinin seyirci için hoş bir ödül olduğu film Fransız sinemasının usta ismi Robert Bresson’un eserlerini hatırlatan havası, hikâyesini tüm farklılığına rağmen ciddiye almanızı sağlaması ve tüm referanslarını etkileyici bir doğrulukla kullanabilmesi ile önemli bir çalışma. Green yalınlığın içinden parlak bir sonuç çıkarmayı çok iyi başarıyor. Müziğin ve Raphaël O’Byrne’in yumuşak görüntü çalışmasının da önemli bir katkı sağladığı filmde “kilisedeki konser” gibi tuhaf bir çekiciliği olan sahneler ve Vincent ile delikanlı arasındaki sevginin elle tutulur hale gelecek kadar gerçek ve somut kılınması gibi başarılar var ve oyuncuların bir ruh halinden diğerine çok ufak dokunuşlarla ve neredeyse ifadelerinde ve bakışlarında hiçbir değişikliğe başvurmadan geçebilmeleri ile de önemli. Özetlemek gerekirse; zarif, komik ve hümanist bir film Eugène Green’in bu çalışması. Yönetmenin uzmanı olduğu ve eğitimlerini de verdiği barok tiyatronun ve hitabet sanatının izlerini taşıyan ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Fransız Direnişi’ne selam da gönderen bu filmi görmeli kesinlikle.

(“The Son of Joseph”)

Hacksaw Ridge – Mel Gibson (2016)

“Dalga geçmiyorum, efendim. Ben gönüllü yazıldım orduya. Üniforma giymek, bayrağı selamlamak ya da görevimi yapmakla bir sorunum yok. Sorun sadece silah taşımak ve birinin canını almak”

İnançları gereği eline silah almayı reddeden, gönüllü olarak katıldığı ve sıhhiyeci olarak görev yaptığı savaştan onur madalyası ile dönen Desmond T. Doss’un hikâyesi.

Gerçek bir karakter olan Desmond T. Doss’un hayatını anlatan, Terry Benedict’in 2004 yapımı “The Conscientious Objector” adlı belgeselden yola çıkılarak çekilen bir film. Yönetmenliğini Mel Gibson’ın yaptığı filmin senaryosunu Robert Schenkan ve Andrew Knight birlikte yazmışlar. “Gerçek bir hikâye” diye başlayan ama elbette “sinemasal gerçeklik” adına gerçeklerle oynanan film, teknik açıdan göz kamaştırıcı bir başarısı olan ama şiddeti sergilemekteki pervasızlığı ve içeriği ile ciddi soru işaretleri de uyandıran bir çalışma. Başroldeki Andrew Garfield’ın performansı ile parladığı filmin görsel ve işitsel unsurları oldukça üst düzeyde seyrederken, Mel Gibson kendi inançlarına uygun bir sonuç çıkarmış hikâyeden ve sömürü derecesine varan şiddet ve sertlik kullanımı ile ortaya parlak bir ticarî sonuç çıkarmış. Bir başkasının elinde anti-militarist bir içerik kazanabilecek olan hikâye burada güçlü bir “inanç” ve “inancına sadık kalma” anlatımına dönüşüyor ve teknik başarısı ile kesinlikle ilgi çekmeyi başarıyor.

“Eğer inançlarıma sadık kalmazsam kendimle nasıl barışık kalabileceğimi bilmiyorum” diyen bir genç adam var karşımızda. Kısa ama çok sert bir savaş sahnesi ve buna eşlik eden bir “Tanrı’nın sonsuz gücü ve ona inananların yenilmeyeceği” sözleri ile başlayan film 16 yıl öncesine dönüyor ve genç adamın Birinci Dünya Savaşı’ndan çok ağır bir travma ile dönen, alkolik, eşine şiddet uygulayan ve depresif babası ile uysal ve dindar annesi ve erkek kardeşi ile sürdürdüğü gençliğini gösteriyor bize (Gerçekte Desmond T. Doss’un bir kız kardeşi de varmış ama filmde ailenin sadece iki çocuğu var). Bir kavga esnasında kardeşinin başına tuğla ile vuran ve onu öldürmüş olduğunu düşünerek çok korkan ve pişman olan Desmond evdeki “Göklerdeki Babamız” tablosunun önüne gidiyor ve Tanrı’nın 6. emri (“Öldürmeyeceksin”) ile göz göze geliyor. Sonra 15 yıl ileriye atlıyor hikâye ve Desmond’un orduya yazılma sürecini, askerî eğitim sırasında karşılaştığı zorlukları ve müstakbel eşi ile tanışmasını anlatılıyor. Filmin buraya kadar olan bölümü -açılış sahnesi hariç- ortalama bir Amerikan filmi düzeyinde gidiyor ve “muhteşem bir manzaranın önünde öpüşme”nin de aralarında olduğu kimi alışıldık görüntüleri ile idare ediyor. Herkesin ortasında öpüşülebildiği ama nedense “seni seviyorum” denemediği bu bölümden sonra tekrar başlangıç zamanına, savaşın tam ortasına geri döndüğümüzde ise film hem olumlu hem olumsuz yönde bu ortalama görünümden oldukça sapıyor.

“(Savaşta) öldürmeyeceğim, hayat kurtaracağım” kararlılığındaki genç adamın başarılı görüntü çalışması eşliğinde anlatılan hikâyesi insanın insana ettiği en büyük toplu kötülüğün ortasındaki bir “pasifist”in (ya da bir “vicdani retçi”nin) hikâyesini anlatmak gibi yüksek bir potansiyel ile çıkıyor yola. Ne var ki bu potansiyel teknik açıdan fazlası ile ve zaman zaman da çarpıcı bir şekilde kullanılırken, içerik olarak sınıfı pek de geçemiyor film. Silaha dokunmadığı gibi, inançları gereği cumartesi günleri de çalış(a)mayan kahramanımızın askerî eğitim boyunca karşılaştığı aşağılamalar, dışlanmalar ve fazlası ile kötü mualemeyi hem doğrudan hem dolaylı olarak bir “inanç savaşı” hikâyesinin aracı olarak kullanıyor Gibson ve adeta baş karakterinin kutsal savaşını anlatıyor ve bunu askerlerin hayatını kurtarması üzerinden olduğu kadar inançlarından taviz vermemesi üzerinden de yapıyor. Yüzündeki gülümsemeyi ve sevecenliğ hep korumaya gayret eden adamı böylece adeta kutsal bir hale ile sarmalıyor film ve bize nerede ise dinî bir hikâye anlatıyor. Bu bağlamda film bir vicdani ret hikâyesi olmanın değil, bir inanç hikâyesi olmanın peşinde olduğunu da hiç saklamıyor seyircisinden. Bunu kabul edersiniz veya etmezsiniz ama “öldürmeyeceksin” emrine duyduğu inançla hareket eden bir insanı anlatan ve onun tercihlerine büyük bir saygı ve sevgi ile yaklaşan bir filmin şiddet görüntülerini rahatsızlık verecek çizgiyi defalarca ve aşırı bir şekilde aşarak vermesine ne demek gerekiyor? Havaya uçan bedenler, parçalanan organlar, deforme olmuş yüzler, alev topları ile yanan vücutlar, üst üste yığılmış cesetler, fışkıran kanlar vb. görüntüleri defalarca ve nerede ise bir aksiyon filminin arsız estetiği ile göstermenin anlamı ne? Japonların -o çarpışmanın gerçeklerinden bağımsız olarak- bir vahşi hayvan olarak gösterildiği ve düşmanlıklarının sürekli vurgulanmasının ve cinayetlerin (evet cinayet, sonuçta kahramanımızın inancı da savaştaki her ölümün bir cinayet olduğu üzerine kurulu, değil mi?) uzun uzun ve görsel çarpıcılığın hep ön planda tutulduğu bir şekilde peş peşe önümüze getirilmesinin anlamı ne? Gibson tom bunları gösterirken ne savaşın bir vahşet olduğunu düşünüyor ne barışçı bir mesajın peşinde ve ne de militarizm eleştirisini hedefliyor; tüm bunlar onun için sadece baş karakterinin kahramanlığının boyutlarını göstermek için birer araç. Bir başka ifade ile söylersek, sertlikte ne kadar ileri giderse, genç adamın “kutsal kahramanlığı” da o kadar değer kazanacak diye düşünüyor ve buna göre kurguluyor hikâyesini. Ortaya çıkan da “eline silah alanı ve almayanı ile biz bir takımız ve birlikte başarabiliriz” hikâyesi oluyor.

Sonuçta kimi gerçekleri değiştirmiş olsa da yüze yakın insanın hayatını olağanüstü bir gayret ve cesaretle hareket ederek kurtaran gerçek bir kahramanı anlatan bir film bu. Doss’un asla silaha dokunmama kararı aslında babası ile dayısı arasındaki bir kavganın, annesi müdahale edip ellerindeki silahı almasa gidebileceği noktayı fark etmesinin sonucu olsa da ve eşi ile tanışma hikâyesi tamamen uydurulmuş ve aslında adama kilisede kendi inançları ile kitap satarken gerçekleşmiş olsa da ve belki de en önemlisi genç adamın kendi düğününü kaçırması tamamen uydurma olsa da bunları Hollywood işte” diyerek unutabiliriz elbette. İşin belki de asıl ilginç tarafı Mel Gibson’ın bazı gerçekleri “inanılması güç” olması nedeni ile filme koymadıklarını söylemesi. Bir Japon askerinin karşı karşıya olduğu Desmond’a ne zaman ateş açmaya kalksa silahının tutukluk yapması gibi anları eklememiş filme Gibson ama açıkçası ekledikleri yeterince sınırı zorluyor zaten: Örneğin Desmond’un tanrıya seslendiği sahnede adeta cevap alırcasına “imdat” çağrısını işitmesi bir “mucize”den başka bir şey değil. Gibson’ın, karakterini zaman zaman dinsel bir kutsallık içinde gösterme çabasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor; örneğin şiddetli çatışmanın olduğu ve onlarca insanın hayatını kurtardıktan sonra kendisinin de yaralandığı sırttan sedye ile yere indirilirken kameranın onu adeta göklerde süzülen ve aramıza karışan bir melek gibi göstermeye gayret etmesi dikkat çekiyor.

Finalde Desmond T. Doss’un ve hayatını kurtardığı birkaç kişinin gerçek görüntülerinin de gösterildiği film başta “Bir kişi daha” sahnesi olmak üzere kesinlikle etkileyici anları olan ve vahşetin ortasında bir pasifistin hikâyesini kayda değer bir biçimde anlatmayı başarması ile dikkat çeken bir çalışma. Başroldeki Andrew Garfield’ın, inancına taban tabana zıt bir dünyada gösterdiği onurlu cesareti ile her türlü saygıyı hak eden karakterinin güçlü inancını gerçekçi ve doğal gösteren bir performansı da filmin önemli kozlarından biri.

(“Savaş Vadisi”)