SGaawaay K’uuna – Gwaai Edenshaw / Helen Haig-Brown (2018)

“Bir ateşin seni ormana çektiğini söylerler. Soğuk hava, ateşi çılgın bir şekilde aramana neden olur. Ama ne kadar koşarsan koş, ateşi yakalayamazsın. Aklını yitirene kadar hiç durmadan koşarsın ve ruh seni ele geçirir. Çıldırırsın. Gaagiixid olursun”

Kanada’nın Kuzey Pasifik tarafında bir takımada olan Haida Gwaii’de on dokuzuncu yüzyılda geçen, en yakın arkadaşının oğlunun istemeden ölümüne neden olan bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Gwaai Edenshaw, Jaalen Edenshaw, Graham Richard ve Leonie Sandercock’un yazdığı, yönetmenliğini Gwaai Edenshaw ve Helen Haig-Brown’un üstlendiği bir Kanada yapımı. Sadece yirmiye yakın insanın yeterli bir şekilde konuşabildiği Haida dilinde çekilen film bir yerel efsaneyi anlatıyor. Kaybolmakta olan bir dile saygının ve onu koruma çabasının da bir ürünü olan film müthiş bir doğa içinde geçen ve doğaüstü unsurları da olan hikâyesini etkileyici bir biçimde taşıyor beyazperdeye. Bir suçluluk, kıskançlık, intikam ve bağışlama hikâyesi olarak da adlandırılabilecek olan çalışma hemen tamamı hikâyenin geçtiği bölge ile etnik bağlantıları olan amatör oyuncularla ve teknik kadro ile çekilmiş ve yalın anlatımı ile de dikkat çekiyor.

Sahildeki kayalar arasında yakılan bir tahta maskenin görüntüsü ile açılıyor ve kapanıyor film. Açılışta bu görüntüyü önce ormanda çılgın bir şekilde koşan bir adam, daha sonra da bir adamın yakılan o maskeyi tahtadan oyma görüntüleri takip ediyor. İki büyük ailenin her yazı geçirmek üzere geldiği adada bundan sonra yaşananlar temel olarak bir çocuğun hayatına neden olan bir hata nedeni ile olan bitenler. Ölümün neden olduğu suçluluk duygusunu, öfkeyi, acıyı, kaçış ve hayatta kalma çabasını, intikam duygusunu ve bağışlamayı anlatan bu hikâye yerel kültürlere bir saygı ve yitip gitmekte olan bu kültürlere ve o toplumların hızla kaybolan dillerine bir ağıt olarak da görülebilir. Film bir efsaneyi (neden olduğu ölümün acısı nedeni ile aklını yitiren ve açlığın çıldırttığı bir doğaüstü varlığa (Gaagiixiid) dönüşen bir adamın hikâyesi) anlatırken bu efsanenin mistik yanını sömürmeden, o gizemli havayı korumayı başarıyor. Anlatılan çok yeni bir hikâye olmayabilir ama onu güçlü kılan otantikliği ve yönetmenlerin gerçek mekânları kullanmaktaki becerilerinin Jonathan Frantz’ın başarılı görüntü çalışmasının da çarpıcı katkısı ile birleşmesi ile ortaya çıkan görsel etkileyiciliği kesinlikle seyre değer kılıyor filmi.

Tüm kadronun hikâyenin “gerçek”liğine önemli bir katkı sağlayan doğal oyunları seyrettiğimize zaman zaman hoş bir belgesel tadı veriyor ve kendimizi on dokuzuncu yüzyılda çekilmiş gerçek görüntülerle karşı karşıya hissediyoruz. Barışçı ve sevecen bir topluluk bu ve oyuncular da çalışan ve eğlenen karakterlerini tartışmasız bir doğallıkla canlandırıyorlar. Hikâyenin baş karakteri olan Adiitsʹii’yi canlandıran Tyler York’un performansı ise klişe bir deyimle söylersek tam “Oscarlık”. Karakterinin baştaki sevecen ve yakışıklı hâlinden adeta bir yaratığa dönüşümünü inanılmaz bir gücü olan performansla gösteriyor bize hikâye boyunca. Fiziksel yanı da hayli öne çıkan bir rolü bu denli güçlü ama aynı zamanda bu denli doğal hayata geçirebilmek çok oyuncunun altından kalkabileceği bir yük değil ama York karakterinin her duygusunu ve hareketini çarpıcı bir şekilde geçirmeyi başarıyor bize. York ve diğer tüm oyuncular hemen hiç konuşamadıkları bir eski dil için iki haftalık bir eğitimle diyaloglarını ezberlemişler ve seyirciye ilk kez duydukları ve belki de sinema perdesinde bir daha hiç duyamayacakları bir dilin havasını taşımayı başarmışlar. Yavaş bir tempoda konuşulan ve uzak diyarların şiirini andıran bu dili bir kurgu filmle ilk kez sinemaya taşıdığı için bile önemli bir film bu.

Okyanus, ufuk, gökyüzü, orman ve bitki örtüsü gibi doğal ögeleri asla sömürmeden, hem mistik bir havayı koruyarak hem de bir belgesel gerçekçliği ile önümüze getiren film özellikle baş karakterinin adada tek başına kaldığı zamanları ve onun açlığını yatıştırabilmek için giriştiği mücadeleyi hayli etkileyici sahnelerle anlatıyor. Adamın kötü hava ile ilgili uyarıyı göz ardı etmesinin ve temizlenen bir balıktan arta kalanı yapması gerektiği gibi okyanusa atmayıp sahilde bırakması gibi gelenek dışı davranışların habercisi olduğu trajedinin yaşandığı bölgenin vahşi güzelliğini ormanı basan sis veya gökten inen ilk kar taneleri gibi görüntülerle sergileyen film, Kinnie Starr’ın kendisini hiç öne çıkarmayan ve hikâyenin etnik ve gizemli havasını destekleyen müzik çalışmasının yanında, başarılı ses tasarımı ve yerel şarkıları ile de dikkat çekiyor. Açlık sahneleri ve adamın kendisini adeta cezalandırmak için dikenlerin arasından geçtiği bölüm gibi sert anları da olan film suçluluk duygusunun beyazperdeye en güçlü biçimde taşındığı çalışmalardan biri.

El kamerası kullanımının sağladığı tedirginlik ve gerçekçilik bu alçak gönüllü filmi zenginleştirirken, hikâyenin -belki- hatırlattığı bir hususu da vurgulamakta yarar var: Baş karakteri üzerinden bakarsak, film belki de yok olan yerel kültürlerin ve toplumların son bireylerinin akıbetleri üzerine düşünmemizi de bekliyor bizden. “Durdurulamaz” bir biçimde tek-tipleşen bir dünyada, o kalan son “farklı” topluluklar ve bireylerin bir Gaagiixid olmak dışında şansları olacak mı acaba?

(“Edge of the Knife”)

American Hustle – David O. Russell (2013)

“Gördüğüm kadarıyla herkes istediğini elde etmek için sürekli birbirini dolandırıyordu zaten. Kendimizi bile dolandırıyoruz. Kendimizi ikna edip, ihtiyacımız olmayan ya da aslında istemediğimiz şeyleri süsleyerek kendimize satıyoruz. Riskleri ve çirkin gerçekleri görmezden geliyoruz. Şuna dikkat edin: Hepimiz öyle ya da böyle kendimizi kandırıyoruz hayatla baş edebilmek için”

FBI ile çalışmaya zorlanan bir dolandırıcı çiftin, partner oldukları FBI ajanının hırsı nedeni ile mafya ve politikacıları da içine alan büyük işlere bulaşmalarının hikâyesi.

1970’lerin sonları ve 80’lerin başlarında yürütülen bir FBI operasyonundan esinlenen bir ABD yapımı. David O. Russell’ın yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunu ise Eric Warren Singer ile birlikte yazdığı film hiçbirini kazanamasa da aralarında en iyi filmin de olduğu 10 dalda Oscar’a aday gösterilmiş bir çalışma. Bir dolandırıcı (veya filmin bizde gösterildiği adı ile söylersek, düzenbaz) çiftin kendilerini enseleyen ajanın şantajı sonucu FBI’ın bir operasyonunda çalışmak zorunda kalmalarını ve içine atıldıkları işin büyüklüğü karşısında yaşadıklarını anlatan film dinamik ve eğlenceli bir çalışma. 10 adaylığı nedeni ile ve anlaşılan Oscar’ı bir “sanatsal ödül” olarak görmenin de katkısı ile doğan beklentiyi kimileri için karşılamamış olsa da film hedefini, bir suç filmi olarak heyecanlandırmayı ve mizahı ile de eğlendirmeyi, yakalıyor kesinlikle. Zengin oyuncu kadrosu ve akıllıca kurgulanan senaryosu ile dikkat çeken film bir eğlencelik ve keyif veren Hollywood eserlerinden biri.

“Bu olayların bazıları gerçekten oldu” uyarısı ile başlıyor film. Yedi Temsilciler Meclisi üyesi, bir senatör ve bir belediye başkanının da aralarında olduğu pek çok kişinin ceza alması ile sonuçlanan bir FBI operasyonundan esinlenen kurgusal bir hikâye anlatıyor film bize. Kredi bulma olasılıkları düşük olan insanları bir komisyon karşılığında kendilerine kredi bulacaklarını söyleyerek kandıran, bu arada sahte ve çalıntı tablo işi de yapan bir adamın tanışıp aşık olduğu ve birlikte çalışmaya başladığı kadınla birlikte FBI’a yakalanmalarını ve onların bir operasyonunda “uzmanlık”larını kullanmak zorunda kalmalarını anlatıyor film. Baş karakterleri gibi aldatmak ve dolandırmak üzerine bir hikâyesi var filmin ve baştan sona kadar gittikçe de dozu artan bir şekilde herkesin birbirini aldattığı/kandırdığı/dolandırdığı bir hal alarak epey eğlendiriyor seyircisini. Belediye başkanını tuzağa düşürme operasyonunu göstererek açılan film, FBI ajanının aceleci amatörlüğü nedeni ile aksayan bu işten sonra geriye dönerek ana karakterlerini ve bu noktaya nasıl gelindiğini anlatıyor. Bir süre sonra tekrar başladığımız noktaya dönüyoruz ve operasyonun nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını izliyoruz. Zaman zaman düzenbaz adamın, partneri olan kadının veya başka bir karakterin anlatıcı rolüne de büründüğü film bol konuşmalı ama temposu ve diyaloglarının eğlenceli olması sayesinde seyircisini hiç sıkmayan bir çalışma. Tüm karakterler için özenle oluşturulmuş kişisel hikâyelerin ve diyalogların bu eğlencede önemli bir payı var kesinlikle. Hikâyenin sonundaki sürpriz bu tür hikâyelere alışık seyirciler için belki tahmin edilebilir olsa da yine de şaşırtmayı başarıyor açıkçası.

Herkesin kendi üçkağıdının ve hedeflerinin peşinde koştuğu hikâye bu “karmaşa”sı nedeni ile seyirciyi yorabilir gibi görünse de hiç de öyle olmuyor; bu başarının temel nedeni ise Russell ve Singer’ın senaryolarının deyim yerinde ise hemen hep yağ gibi akması ve seyirciyi eğlendirirken netliğini hiç yitirmemesi. Eğlencesinin doruğa çıktığı anları (FBI ajanlarının kutlama sahnesi, mafya patronunun Arapça bildiğinin ortaya çıkması, ajanın gittikçe artan ama bir türlü karşılığını bulamayan cinsel arzusu, ajan ile amiri arasındaki pek çok farklı sahnede kullanılarak sürdürülen buz balıkçılığı hikâyesi ve özellikle de hemen tüm karakterlerin bir araya geldiği bir akşam yemeği sahnesi) ve özellikle 70’lerden seçilmiş ve bir “Best of” havasını taşıyan şarkıları ile seyircisine vaat ettiği dinamizm ve eğlenceyi sunmayı başaran film hikâyenin tüm ögelerinin birbirine doğal bir biçimde bağlanmış olması ile de dikkat çekiyor.

“İnsanların inanmak istediklerine inandıkları” için oyuna geldikleri üzerine kurulu olan hikâyenin önemli bir kozu da oyuncuları. Oldukça zengin bir kadrosu var filmin: Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence, Jeremy Renner, Robert de Niro, Louis C.K., ve Michael Peña gibi güçlü oyuncuların yer aldığı kadronun tümü kendilerini de eğlendirdiği anlaşılan karakterlerini sağlam bir biçimde canlandırırlarken, Cooper hırsı yeteneklerinden büyük FBI ajanı rolünde bir adım öne çıkıyor ve damgasını basıyor göründüğü her sahneye. Özetle derdini iyi anlatan, şık çekilmiş ve oynanmış, ana temasını (aldatmayı/dolandırmayı) iyi işleyen ve gösterişini abartmayan iyi bir eğlencelik bu David O. Russell filmi. Çok özel değil bir film değil belki ama çok eğlenceli bir çalışma.

(“Düzenbaz”)

The Big Short – Adam McKay (2015)

“Az önce ne yaptığınızı biliyor musunuz? Az önce Amerika ekonomisine karşı bahse girdiniz. Yani eğer haklıysak; insanlar evlerini kaybedecekler, insanlar işlerini kaybedecekler, emeklilik tasaruflarını kaybedecekler, emekli maaşlarını kaybedecekler. Bankacılığı neden sevmediğimi biliyor musunuz? İnsanları rakamlara indirger çünkü. İşsizliğin her %1 artışında 40 bin kişi ölür. Bunu biliyor muydunuz?”

ABD’de mortgage krizi olarak başlayıp, 2008’de tüm dünyayı saran bir finansal krize dönüşen problemi önceden keşfedenlerin hikâyesi.

“Gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır” ifadesi ile başlayan ve tüm dünyayı sarsan krizin hikâyesini anlatan film, doğası gereği sürekli büyümek, satmak ve kâr etmek zorunda olan kapitalizmin en vahşi meşguliyet alanlarından biri olan bankacılık sektörünün iç yüzünü net bir biçimde gösteren bir çalışma. Michael Lewis’in 2010 tarihli “The Big Short: Inside the Doomsday Machine” adlı -kurgusal olmayan-kitabından yola çıkılarak çekilen filmin senaryosunu Charles Randolph ve Adam McKay yazarken, yönetmenliğini de McKay üstlenmiş. Dinamik kurgusu, ironik ve eğlenceli anlatımı, başarılı oyunculukları ve bir finansal krize yol açan “ahlâksızlığı” net bir biçimde sergilemesi ile önemli bir çalışma bu. Aynı krizi konu alan başarılı belgeseller de (örneğin Charles Ferguson’un 2010 tarihli çarpıcı filmi “Inside Job”) var ama bu film de bir kurgu filmi olarak onların yanına yerleştirilebilir rahatlıkla. Kötüler ve iyilerin değil, kötüler ve çok kötülerin yer aldığı hikâye kapitalizmin kendisinden çok, ipin ucunu kaçıran ahlâksızlığını eleştirmeyi tercih etse de yine de önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Mark Twain’in bir sözü ile açılıyor film (“Başınızı derde sokan bilmediğiniz şeyler değildir; bildiğinizden emin olduğunuz ama aslında düşündüğünüz gibi olmayan şeylerdir”) ve kapitalist yaşam döngüsünün “doğal” krizlerinden birini anlatıyor bize. Konut balonunun oluştuğu ve bu konutları satın almak için çılgın gibi mortgage kredileri alan (daha doğrusu aldırılan) sıradan insanların borçlarını ödeyemeyeceğini önceden hisseden ve bu kredilerin batacağı inancı üzerine bir çeşit “kumar” oynayan finansçıların yaşadıkları ve yaşattıklarını anlatıyor bize film. İpotek teminatlı menkul kıymetin bankacılığı nasıl parlattığını ve onun 1970’li yıllardaki monotonluğunu nasıl çılgın kârlarla dolu bir eğlenceye dönüştürdüğünü gösteren film bu menkul kıymet ürününün ve aslında benzeri tüm finansal ürünlerin zaten bir çeşit kumar olduğunu söylemiyor; bunun yerine bir finansal enstrümanın hırslı aptalların elinde nasıl tehlikeli bir silaha dönüştüğünü vurguluyor asıl olarak. Dolayısı ile temel olarak kapitalizmin kendisi ile değil, arsız hali ile bir derdi var filmin. Yine de Amerikan sinemasından gelen sert bir eleştiri olarak görmek gerekiyor filmi ve en azından sistemin -doğası gereği olduğunu pek belirtmese de- yozlaşmaya nasıl açık olduğunun altını kalın çizgilerle çizmekten çekinmemesini övmek gerekiyor.

Tarihçi ve yazar Alex von Tunzelmann Guardian gazetesinde yer alan incelemesinde hikâyenin gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü araştırmış ve özetle filmin olan bitenin sağlam/güvenilir bir anlatımı olduğu yargısına varmış (elbette sinemasal bir takım değişikliklerle birlikte). Filmin kendisi de bir sahnede bu gerçeklik beklentisi ile dalga geçecek kadar güveniyor kendisine; karakterlerden biri kameraya dönüyor ve “Tam olarak böyle olmadı” diyerek seyrettiğimizin sinemasal bir heyecan yaratmak amacı ile bu şekilde oluşturulduğunu söylüyor bize. Bu kameraya (seyirciye) konuşma oyunu başka sahnelerde de çıkıyor karşımıza ve yönetmen Adam McKay bunu genellikle eğlenceli bir şekilde kullanmayı başarıyor. Bu tercihin de bir örneği olduğu gibi geleneksel bir dili yok filmin; onca finansal terime ve finans piyasalarının karmaşık ürünlerine en azından ortalama bir hâkimiyeti olmayanın içinde kaybolma riski olan bir hikâyeyi anlatmak için doğru bir tercih bu ve Avustralyalı aktris Margot Robbie, Amerikalı şef Anthony Bourdain ve Amerikalı şarkıcı ve oyuncu Selena Gomez’i gerçek kimlikleri ile kullanarak krizi sıradan insanların anlayacağı bir dille ve benzetmelerle anlatmalarını sağlamasında olduğu gibi hayli eğlenceli bir durum da var ortada (örneğin Robbie olan biteni bir banyo küvetinde köpüklerle kaplı bir şekilde keyif yaparken özetliyor bize). Zaman zaman görüntüye bir finansal terimin açıklamasını da getiriyor film ve bunu da doğru zamanlarda yaparak hem bilgilendirici hem de eğlenceli olmayı başarıyor.

Akıllıca kurgulanmış senaryosu, bunu destekleyen görsel dili, müziği kullanımı biçimi ve heyecanı hep diri tutması ile profesyonelliğine diyecek yok filmin doğrusu. Sadece finans dünyasının kendisini değil, onu bütünleyen diğer kurumları da (örneğin derecelendirme kuruluşları) eleştirisinin odağına koyan film “sadece ABD’de 8 milyon kişinin işini ve 6 milyon kişinin evini” kaybetmesine yol açan krizden bir ders alınmadığını ve sistemin eskisi gibi devam ettiğini de vurguluyor. Bir tek -“aptal”- bankacı dışında kimsenin ceza almadığı, benzer bir durumun oluşması için yapılması gereken düzenlemelerin hiçbirinin yapılmadığı, işin içindekiler de dahil olmak üzere finans dünyası yöneticilerinin promosyonlarla ödüllendirilmeye devam ettikleri ve tek /asıl kaybedenlerin sıradan insanlar olduğu bir dünyadayız diyor film bize. Wall Street jargonunda “satın alınacak hisselerin batacağına” dair bahse girmeye verilen bir isim olan filmin adının da vuguladığı gibi bir kumar dünyasından farkı olmayan finans dünyasının net bir resmini çiziyor film ve bu bağlamda finansçıların filmdeki önemli bir toplantısının Las Vegas’ta düzenlenmiş olması da ayrı bir değer taşıyor.

Başta Steve Carell, Christian Bale ve Ryan Gosling olmak üzere tüm kadronun dinamik ve filmin trajik/ironik ruhuna uygun performanslar sundukları hikâyede, filmin yapımcıları arasında yer alan Brad Pitt’in tıpkı yapımcısı olduğu bir diğer filmde (“12 Years A Slave – 12 Yıllık Esaret”) olduğu gibi yine bir “kurtarıcı” rolüne girmiş olması sanatçının egosu ile ilgili bir gösterge olsa gerek. Korkunç bir trajediyi ve -adını maalesef koy(a)masa da- bir düzen problemini rahatsız etmeyen, aksine hikâyeyi zenginleştiren bir komedi katarak da anlatmayı başaran bir film bu. Görmekte yarar var bu dikkat gerektiren, enerjisine karşı hazırlıklı olunması gereken ve gösterişli ofislerde geçen bir aksiyon havası olan filmi, eğlenmek ve düşünmek için.

(“Büyük Açık”)

Testament of Youth – James Kent (2014)

“Ben geride kalanlarımız adına konuşuyorum; anneler, kız kardeşler, kadınlar adına. Erkeklerimizi biz yolladık savaşa! Erkek kardeşimi savaşa göndermek için babamla tartıştım. Çünkü doğru olanın bu olduğunu sanıyoruz, şerefli olanın. Elimden tek gelen burada dikilip, size şunu sormak: Öyle mi, doğru muydu? Başka bir yolu olabileceğini kabul edecek gücü bulabilir miyim? Belki de ancak şu an bir olup şunu söylersek ölümleri anlam kazanır: Hayır, öldürmeye hayır! Savaşa hayır! Bitmeyen intikam döngüsüne hayır! Bu kadar yeter! Yeter!”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir kadının savaşın neden olduğu trajedilerle ve kayıplarla başa çıkmaya ve umudunu canlı tutmaya çalışmasının hikâyesi.

İngiliz feminist yazar Vera Brittain’ın aynı adı taşıyan, 1933 tarihli otobiyografisinden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Savaşın hemen öncesinde ve kadınların üniversiteye gitmesinin pek teşvik edilmediği ve gidenlere de lisans verilmediği bir dönemde Oxford’a girmeye çalışan genç bir kadının savaş nedeni ile yaşadığı trajedileri anlatıyor film. Senaryosunu Juliette Towhidi’nin yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim hemen hep televizyon için çalışan ve bu filmle ilk kez sinemaya geçen James Kent olmuş. Yapımcıları arasında, 1979’da aynı kitabı beş bölümlük bir televizyon dizisi olarak da çekmiş olan BBC’nin de bulunduğu film tüm BBC filmlerinin garanti ettiği kalite düzeyini yakalayan, iyi oynanmış ve özellikle cepheden karşımıza getirdiği görüntülerle dikkat çeken bir yapım. Daha önce 275 dakikalık bir dizide anlatılanların bu kez 129 dakikaya sığdırılmasının neden olduğu bir yeterince derinleşememe problemi olan film hümanist içeriği ve barışçı tutumu ile de ilgiyi hak ediyor.

Yönetmen James Kent daha sonra bir sinema filmi daha (2019 yapımı “The Aftermath”) çekmiş ve ilginç bir şekilde bu filmde de savaşı değil ama hemen sonrasını (bu kez İkinci Dünya Savaşı) anlatmış. Burada ise savaşın hemen öncesinde başlayan ve hemen sonrasında da sona eren bir hikâye anlatıyor bize Kent. Biyografisi filmin kaynağı olan Vera Brittain savaş sırasında gönüllü olarak hemşirelik yapan ve feminist kimliği kadar pasifist kimliği ile de bilinen bir yazar. Film de bu kimlikleri öne çıkarırcasına feminist bir söylem içeren sahnelerle başlayıp pasifist söylemi olan bir sahne ile sona eriyor. Oxford’da okumaya kararlı genç kadının savaş ile savrulan hayatını, kaybettiği yakınların neden olduğu trajedilerini, gönüllü hemşireliği sırasında yaşadıklarını ve tüm bunların sonucu olarak da pasifist bir kimliğe kavuşmasını izliyoruz bu sahnelerin arasında. Kent tüm bunları temiz bir dil ile anlatırken kendisinin de içinde bulunduğu televizyon dünyasının kodları ile hareket ediyor genellikle ve sinemasal açıdan pek bir risk almıyor. Arkasındaki BBC isminin garanti ettiği “doğru politik duruş”a sahip olan film, özellikle set ve kostüm tasarımlarında kendisini gösteren özenli yapım unsurları ve aksamayan oyunculuklar ile de kendisini ilgi ile seyretttiriyor.

Filmin iki saati biraz aşan süresinin karakterinin tüm yaşadıklarını hakkı ile anlatmak için bir parça kısa kaldığını görüyoruz; üstelik kadının savaş sırasında Malta’da da hemşire olarak çalışması ve hatta bindiği geminin torpido saldırısı nedeni ile batma tehlikesi yaşaması gibi sinemasal açıdan önemli bir unsura hikâyede yer veril(e)memesine rağmen geçerli bu durum. Biri karşılıksız iki heteroseksüel aşk, bir homoseksüel aşk, dört trajik ölüm, dönemin savaşın daha da zorlaştırdığı koşulları altında bir kadın olarak özgürlüğünü elde etme ve koruma çabası gibi her biri önemli ögelerle dolu olan film bu nedenle zaman zaman daha uzun bir film veya birkaç bölümlük bir televizyon dizisinden kısaltılmış gibi duruyor ve bu da doğal olarak eserin sinemasal gücünü azaltıyor. Gerçekten anlatmaya değer bir hayatın aslında sadece dört yıllık bir bölümü kapsanmış olsa da yine de hikâye süre için bir parça kısa kalmış görünüyor.

Kendisine piyano alınmasını veya iyi bir koca adayına göre yaşamayı değil, Oxford’da okumayı ve yazar olmayı arzu eden bir genç kadın Vera (“Koca istemiyorum ki! Daha kaç defa söylemem gerek? Hayattaki tek amacı kendini bir adama yamamak olan bir kızın olmadığına üzgünüm. Evlenmeyeceğim ben, ne şimdi ne de sonra!”) ve onun hikâyesini kadının edebiyatçı kimliğine uygun dozda bir lirizm ile anlatarak doğru bir tercihte bulunmuş Kent. Cephede geçen sahnelerde savaşın kendisine değil, kurbanlarına odaklanan kamera yakaladığı görüntülerle filmi Terrence Malick’in “The Thin Red Line” adlı eserine yaklaştırıyor sık sık ve oradaki hüznü ve estetiği tekrarlıyor bir bakıma. Bu sahnelerde kullanılan Max Richter imzalı müzik ve okunan mektupları dinlediğimiz sahneler de destekliyor bu esinlenmeyi ve gerçekten çok etkileyici bir sonuç elde ediyor Kent görsel olarak. Görüntü yönetmeni Rob Hardy’nin kamerası savaşın tüm kurbanlarını unutulmaz ve yürek burkan bir şekilde karşımıza getirirken, vicdanı olan (ya da vicdanını milliyetçiliğin köreltmediği) her bir bireyin “Neden?” sorusunu sormasını sağlıyor. Bir parça fazla doğrudan olsa da kadının sonlardaki “pasifist manifesto”su veya hayli etkileyici bir ölüm döşeğindeki Alman asker sahnesi gibi bölümleri ile de öne çıkan filmde kameranın yavaş yavaş yükselerek yaralı ya da ölü yüzlerce askeri ve aralarında çaresizce dolaşan hemşireleri gösterdiği sahneden etkilenmemek de mümkün değil.

Savaş sonrasında ıssızlığın hâkim olduğu görüntülerle, adeta yitirilenlerin neden olduğu ve hiçbir zaman doldurulamayacak boşluğu (“Hepimizin etrafı hayaletlerle sarılı artık; şimdi onlarla birlikte nasıl yaşayacağımızı öğrenmemiz gerekiyor”) anlatan filmde senaryonun kimi basit problemlerden kaçınamadığını da söylemek gerekiyor: Örneğin bir cümle altı çizili olarak söylendiğinde ve mizansen de bunu vurguladığında anlıyorsunuz ki tam da bu söylenenle ilgili önemli (ve olumsuz) bir şey olacak. Bir televizyon filminde veya ticarî yanı ağır basan bir sinema filminde -ortalama bir seyircinin olacak şeyi kaçırmaması ve kolayca etkilenmesi için normal görünen- bu tercih burada pek de uygun durmuyor açıkçası. İsveçli oyuncu Alicia Vikander’in çok parlak bir performans gösterdiği filmin duyguları -genellikle- zorlamamasını ise hanesine artı puan olarak eklemek gerekiyor. Kayıp bir kuşağa adanmış bir eser olarak da görebileceğimiz çalışma kusurlarına rağmen temiz (belki bir parça fazla temiz) anlatımı ile de ilgiyi hak eden bir sinema eseri özet olarak.