The Nice Guys – Shane Black (2016)

“Tamam, bir plan yapıyoruz: Önce kusuyoruz, sonra bu cesetten kurtuluyoruz”

Kayıp bir kızı ve bir porno yıldızının ölümünü araştıran iki özel dedektifin hikâyesi.

Bret Halliday’in (gerçek adı ile Robert Terrall) “Blue Murder” adlı romanından esinlenerek yazılan senaryosu Shane Black ve Anthony Bagarozzi’ye ait olan, Black’in yönetmenliğini de üstlendiği bir ABD yapımı. Bir ara bir televizyon dizisi olarak da düşünülen ama sonradan sinema filmi olarak çekilen hikâye iki özel dedektifin eğlenceli bir macerasını anlatıyor bize. Russell Crowe ve Ryan Gosling’in canlandırdığı iki dedektifin seyrettiğimiz hikâyesi çok da orijinal görünmüyor ama iki oyuncunun (özellikle de Gosling’in) keyifli performansları, hiç düşmeyen temposu ve eğlencesi ile dikkat çeken bir çalışma bu. 1977’de geçen hikâyede Hollywood’un dönem filmi çekme ustalığına bir kez daha tanık oluyoruz ve film iki saate yakın süresi boyunca seyircisini hiç sıkmamayı da başarıyor. Dozunda bir “edepsizlik” ile hikâyesini anlatan film vakit geçirmek için birebir olan ama yeterince orijinal olmadığı için kalıcılığı da tartışmalı bir sinema eseri.

David Buckley ve John Ottman’ın orijinal müzikleri, 1970’lerin bugün hâlâ keyifle dinlenen şarkıları ve tüm görsel unsurları (açılış jeneriğinin yazı karakterlerinden hayli başarılı kostüm ve set tasarımlarına kadar) adeta 1970’lerde çekilmiş denecek kadar tam bir dönem filmi bu. Filmin özellikle final bölümünde doruğuna çıkan eğlencesi ile birlikte en başarılı yanlarından biri de bu kesinlikle. Amerikan sinemasının teknik ustalığının iyi örneklerinden biri olarak rahatlıkla nitelendirebiliriz bu filmi. Bu sinemanın, anlattığı hikâye ne olursa olsun, onu bir şekilde seyredilebilir kılma becerisi burada da kendisini gösteriyor ve film seyircinin gözünü alacak numaralarla kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Buradaki hikâye kesinlikle kötü değil, hatta zaman zaman vasatın üzerine bile çıkıyor ama yeterince orijinal değil ve ortalarından itibaren de sırrı yavaş yavaş çözmeye başlıyorsunuz ki bu da hikâyenin türü açısından bakıldığında filmin zayıf noktalarından birini oluşturuyor. İşte burada bu hikâyeyi anlatma becerisi devreye giriyor ve filmi seyredilir kılıyor.

Filmin önemli bir kozu iki baş oyuncusu: Crowe ve Gosling. Pek çok filmde veya TV dizisinde gördüğümüz uyumsuz ikiliyi (polis veya özel dedektif) canlandıran oyuncular senaryonun onlara pek de yardımcı olmamasına rağmen rollerinin altından başarı -ve anlaşılan keyifle- kalkmışlar. Senaryonun özellikle onların karakterlerine yansıttığı sıkıntı, uyumsuzluklarını pek de belirgin kılamaması. Ortada çok da dikkat eden bir zıtlık yok çünkü ve bu nedenle bu zıtlıktan yola çıkılarak bir eğlence pek de üretememiş film. Burada Gosling bir parça daha şanslı çünkü onu daha iyi ele almış senaryo ve kızının da varlığı nedeni ile sahnelerini daha ilgiye değer kılmış. İki oyuncunun performansı tam da bu nedenle önem kazanmış filmin başarısı için ve Crowe -hikâye için özellikle kilo almış hali ile- bir parça yaşlı ve yorgun görünen ama becerisi diğerine göre daha üst düzeyde olan karakterini aksamadan canlandırmış. Gosling ise daha genç ve bir parça da beceriksiz karakterini tempolu ve keyifli bir performansla getirmiş karşımıza ve onun da keyif alır göründüğü bu performansı da filme ciddi bir katkı sağlamış.

Açılış sahnesindeki beklenmedik şoku ve eğlenceli anlatımını tüm hikâye boyunca koruyan film peş peşe ve eğlencesini inkâr edemeyeceğiniz sahneler getiriyor karşımıza. Gosling’in tam bir fiziksel performans örneği sunduğu tuvalet sahnesinden California’daki çevre kirliliğini protesto eden gruba, hemen tümü bir mizah içeren diyaloglarından (filmin bol konuşmalı olmasına rağmen hiç tempoyu aksatmıyor bu diyaloglar) Nixon esprisine ve bir cesetten kurtulma bölümüne kadar film eğlence arayanları tatmin edecek bir içeriğe sahip. 1970’lerin toplumsal konuları ele alan polisiyelerine ve komplo teorili hikâyelerine göndermeler de barındıran film eğlenceli kavga sahneleri ve tüm finale yayılan ve çok iyi koordine edilmiş görünen kaos ve çatışma anları ile de dikkat çekiyor ve aksiyonseverlere de göz kırpıyor. Hikâye yeterli bir çekiciliğe sahip olmasa da ve Gosling’in kızı karakterinin varlığı ve karıştıkları ciddi bir inandırıcılık problemi yaratsa da eğlenceli ve komik olmayı hedefleyen ve bunu da başaran bir film bu.

(“İyi Adamlar”)

Afife Jale – Şahin Kaygun (1987)

“Ben kimim? Yalnızca bir Afife mi? Evleneceğim, çocuklarım olacak; sabah kahvesi, komşu ziyaretleri, yemek, bulaşık… Kocaman bir boşluk var yüreğimde. Afife bu kadar mı?”

Sahneye çıkan ilk müslüman kadın oyuncu Afife Jale’nin trajik hayat hikâyesi.

Nezihe Araz’ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan, senaryosunu Araz ve Selim İleri’nin yazdığı, yönetmenliğini Şahin Kaygun’un üstlendiği bir film. Henüz kırk bir yaşında hayatını kaybeden ve yönetmenlik kariyeri iki filmle sınırlı kalan Kaygun’un yönettiği ilk film bu (ikincisi, ertesi yıl çektiği “Dolunay” olmuştu). Öncü bir kadının, sanatçı olabilmek ve tiyatro sahnelerinde dram oynayabilmek için tüm bir ömrünü feda eden bir kadının trajik hikâyesini anlatan film bu açıdan önemli ama hikâyenin hak ettiği gücü perdede yeterince yaratamayan bir çalışma. Hakkında çok az bilgi ve belge bulunan bir sanatçının yaşamını oyunlaştırırken Nezihe Araz epey zorluk çekmiş ama yine de onu ve bir bakıma devamı sayılabilecek Cahide Sonku’yu Türkiye’nin gündemine getirmiş yine de. Başroldeki Müjde Ar’ın -senaryodan ve rejiden kaynaklanan kimi sıkıntılar yaşasa da- başarılı bir performans sunduğu filmde irili ufaklı rollerde yer alan hayli zengin bir oyuncu kadrosu var. Sonuç bütünsel bir hava yaratamayan ve dayandığı oyunun tiyatro havasını sinemanınkine yeterince dönüştüremeyen ama yine de ilgiyi hak eden bir çalışma.

Hikâye final sahnesi ile başlıyor ve sonra geriye dönüşle Afife’nin (sahneye ilk çıktığı gün eklenen Jale ile birlikte, Afife Jale’nin) olağanüstü mücadelelerle dolu hayatını izliyoruz on iki yaşından itibaren. Artık sokağa ve erkeklerin yanına çarşafla çıkması gereken bir yaşa gelmiştir Afife ve film onun ilk mücadelesi olan çarşaf zorunluluğuna karşı çıkmasını anlatarak başlıyor. Sert ve muhafazakâr bir adam olan babası, tiyatro oyunculuğunun nerede ise fahişelikle eş görüldüğü bir toplum ve büyük babası dışında kimsenin kendisini desteklemediği ya da en azından desteğini açıkça dile getiremediği bir aile… Afife Jale’nin tüm hayatı bunlara karşı verdiği savaşlarla geçiyor. Bu savaşın bedeli henüz otuz dokuz yaşındayken bir akıl hastanesinde sona eren bir yaşam, ödülü ise kendisinden sonra gelen kadın sanatçılar için bir yol açmayı başarmak oluyor. Bu bedeli ve ödülü anlatan iki güzel ifade var filmde Nezihe Araz’ın kaleminden çıkan: “Yaşadığım herşey cam kırıkları gibi paramparça oldu. İşte bütün hikâyem. Sordunuz, hiç saklamadan anlattım. Morfinman, kokainman, başaramamış bir tiyatrocu; zavallı bir kadın” ve “Çok inatçıyım, değil mi? Ama ben yolumuzun dikenlerini temizleyeceğim. Sonraki kadınlar tertemiz yollardan geçecek. Değmez mi?”

Hikâyenin dramatik öğeler açısından potansiyeli yüksek şüphesiz ama film bu potansiyelin ne kadarını değerlendirebiliyor sorusunun cevabı yeterince parlak değil. Şahin Kaygun fotoğrafçı kökenli olmasının neden olabileceği tuzaktan kurtulmuş ve karşımıza bir “güzel fotoğraflar” dizisi çıkarmamış (tam da bu nedenle, iki yanı ağaçlıklı yolda ilerleyen faytonun görüntüsü bir yandan müthiş bir fotoğraf olurken, diğer yandan filmin genel görsel havasına aykırı düşmüş; neyse ki bu sadece bir kez karşımıza çıkan bir durum). Görsel estetik açıdan bakıldığında filmin belirli bir düzeyi tutturduğu da rahatlıkla söylenebilir. Buna karşılık yönetmenlik performansı açısından değerlendirildiğinde, bir oturmamışlık havası var filmde. Örneğin her bir sahne sanki bir öncekinden ve sonrakinden bağımsız oluşturulmuş ayrı tablolar gibi ve bu da bir süreklilik sorunu yaratıyor (Filmin ayrıca bir süreklilik ve kurgu problemi daha var: Aynı sahne içinde birbirini izleyen planlarda oyuncuların vücut dilleri ve mimikleri tutarsızlık gösteriyor sık sık). Bu tabloların -herhalde oyundan kaynaklanan ve bir tiyatro oyununa uygun düşen- sahneleme biçimleri ve içerikleri sinemasal açısından bir eksiklik duygusu yaratıyor. Afife Jale’nin bir çocuk olarak seyrettiği ve reaksiyonlarının çok az görüntüye geldiği “Kamelyalı Kadın” oyunu uzun gösterilirken, kendisinin ilk kez sahneye çıktığı oyunun süresinin çok kısa tutulması da yanlış bir seçim olmuş bu sahnenin tarihî önemi açısından.

Film Türkiye sinemasının çok zor koşullar altında çalıştığı, film sayısının çok düşük olduğu ve bunların da sadece birkaçının sinemasal bir değer taşıdığı yıllarda çekilmiş. Dolayısı ile kostümlerin başarısını ve setlerin en azından belli bir düzeyi tutturmuş olmasını takdir etmek gerek. Ayrıca ana kadronun dışında pek çok ünlü ismin de kısa rollerle filme katkı sağlamış olması hikâyeye bir değer katıyor. Senarist Selim İleri ve yönetmen Kaygun da kısa birer roller üstlenmişler filmde ve sadece bir kadının değil aynı zamanda bir sanatçı kadının da portresi olan hikâyeye katkı sağlamışlar. Buna karşılık Afife Jale’nin 12 yaşındaki halinden genç bir kadın olduğu yıllara geçişte kadın karakterin doğal olarak geçirdiği fiziksel değişime karşın Tarık Tarcan’ın karakterinin fiziksel olarak hiç değişmemesi, açılış sahnesinde bulundukları köşkü terk eden iki karakterin dış kapıyı öylece açık bırakıp çıkmaları, tiyatroyu güvenlik güçlerinin bastığı sahnenin sanki bu baskın sergilenen oyunun bir parçasıymış gibi çekilmesi ve seyirciyi (tiyaro seyircisini değil, bizi) yanıltmış olması ve sessiz çekilmiş olması nedeni ile ortam seslerinin hemen hiç olmayışı gibi farklı alanlarda kusurları olan film yine de bu kusurlarının nispeten göz ardı edilebilmesini sağlıyor yaratıcılarının iyi niyeti sayesinde.

Tiyatro tutkusu hiç dinmeyen ve ömrünün son yıllarında unutulmanın acısını çeken Afife’yi canlandıran Müjde Ar senaryonun sinemasal açıdan içerdiği problemlere rağmen karakterini elle tutulur kılmayı başarıyor ve başta kendisini morfine ve ardından kokaine alıştıran doktor ile olan sahneleri olmak üzere iyi bir performans sergiliyor. Atilla Özdemiroğlu imzalı müziklerin de önemli bir katkı sağladığı filmin jeneriğinde “Bir Şahin Kaygun Filmi”, afişinde ise “Şahin Kaygun’un Filmi” gibi iddialı ifadelere yer verilmesini anlamaksa pek mümkün değil. Sonuçta bir yönetmenin ilk filmi bu ve en azından ismi bir “marka” bile değilken henüz bu abartılı tanımlama kimin fikri olmuş acaba?

Film gösterime girdiğinde eleştirmen Atilla Dorsay film için hayli övgü dolu bir eleştiri yazmış: “Avrupa filmleri düzeyinde bir senaryo çalışması… Kaygun bu senaryoya kendi görüntü, renk, biçim dünyasını katıyor; kendi estet yanını, görsellik çabasını ekliyor… Tüm oyunculardan görüntü kalitesine, yönetiminden müziğine, katkıda bulunan herkesin kutlanmasını gerektiren düzeyli bir çaba…”. Bu övgüde dönemin yerli sinemasının içinde filmin en azından farklılığı ve iyi niyetli çabası ile ayrı bir yerde durmasının önemli bir payı olsa gerek ama bugün sakin bir kafa ile değerlendirildiğinde bu övgü bir parça abartılı duruyor açıkçası. 2008 yılında Ceyda Aslı Kılıçkıran’ın “Kilit” adlı çalışmasında Müjde Ar’ı yeniden Afife Jale rolünde oynatarak bir anlamda bu filmi yeniden çektiğini de hatırlatalım ve sanat ve kadın hakları tarihimizin büyük bir haksızlığa uğramış bireylerinden biri olan Afife’yi gündeme getirmesi ile bile önemli olduğunu hatırlatalım bu filmin.

A Bucket of Blood – Roger Corman (1959)

“Anlamıyor musun, Carla? Onları ölümsüz yaptım. Aynı şeyi sana da yapabilirim”

Beat kuşağı sanatçılarının müdavimi olduğu bir cafede komi olarak çalışan bir adamın o sanatçıların arasına karışabilmek ve aşık olduğu bir sanatçı kadını etkileyebilmek için giriştiği işin hikâyesi.

Senaryosunu Charles B. Griffith’in yazdığı, Roger Corman’ın yönettiği bir ABD yapımı. Düşük bütçeli ve özellikle korku türündeki filmler ile tanınan yapımcı şirket American International Pictures’ın kendisine sağladığı sadece beş günlük çekim süresi ve toplam 50 bin dolarlık bütçe ile çekmiş bu filmi Corman. Michael Curtiz’in 1933 yapımı “Mystery of the Vax Museum” filminden ve kahramanının bir kedi ile olan macerası üzerinden Edgar Allan Poe’nun bir korku klasiği olan hikâyesi “The Black Cat – Kara Kedi”den esinlenmiş görünen hikâyesini film bir komedi havası da katarak anlatıyor. Komedisini dozunda tutarak ve kahkaha attırmaktan çok, gülümsetmeyi hedefleyerek gerilimine zarar vermemeyi de başaran bu alçak gönüllü yapım özellikle Corman filmlerini sevenlerin hoşlanacağı hayli eğlenceli bir yapım.

Sadece 66 dakika süren bu filmi bütçe ve süre kısıtı nedeni ile oldukça mütevazı koşullarda çekmiş Corman. Bu film için hazırlanan setleri Corman bir sonraki filmi ve bir korku klasiği olan “The Little Shop of Horrors – Küçük Korku Dükkânı”nda da kullanmış örneğin ve başroldeki Dick Miller da özellikle final sahnesindeki kendi görüntüsüne referans vererek yapım koşullarının yetersizliğinden oldukça şikâyetçi olmuş. Miller’ın yakınması haklı ama öte yandan filmin komedi ve korku karışımına da hayli uygun düşmüş bu durum bir zorunluluktan kaynaklansa da. Gösterime girdiğinde gazetelerde “Bir kova kan getirene bedava bilet” duyurusu ile tanıtılan film tüm korku ve komedi unsurlarının yanında Beat kuşağı sanatçılarını ve onların eserlerini de alaya alıyor eğlenceli bir şekilde. Açılış sahnesinde bir şairin o sırada doğaçlama olarak yazdığı bir şiiri okumasına tanık oluyoruz uzun uzun. Sanat, sanatçı, hayat vs. üzerine olan ve sanatçıyı öven şiir (“Bir tuval bir tuvaldir ya da bir tablo / Bir kaya bir kayadır ya da bir heykel / Bir ses bir sestir ya da bir müzik”) tüm jenerik boyunca devam ediyor. Hemen ardından cafedeki sanatçı tipler, orada bir uyuşturucu operasyonu için olduğunu sonradan anlayacağımız bir sivil polis ve tuhaf bir komi ile tanışıyoruz. Duyduğu şiiri anında hafızasına alan ve sanatçılarla ve özellikle de âşık olduğu bir kadınla sohbet etmeye ve aralarına girmeye çalışan komi patronunun haddini bilmesi yolundaki azarları ile muhatap olurken, kendisine iyi davransalar da sanatçıların alayının da sık sık muhatabı oluyor. Kendilerini seyrettiği için, araba içinde öpüşen bir çift de aşağılıyor kahramanımızı ve film onun sonraki aksiyonlarına hazırlıyor bizi.

Senaryo başta şair ve sürekli birlikte takılan ve hep uyuşturucunun etkisinde görünen iki diğer sanatçı üzerinden Beat kuşağı ile epey dalgasını geçiyor. Bu karakterlerin aralarındaki “entelektüel” tartışmalar ve havalı konuşmalar için esin kaynağını gittikleri cafelerden almış senarist Griffith ile yönetmen Corman ve kendileri de epey eğlenmişler anlaşılan bizi de eğlendirdikleri gibi. Özellikle cafedeki iki yakın arkadaşın aralarındaki tüm konuşmalar veya kominin ürettiği ilk sanat eseri üzerine şairin doğaçlama söylevi bu eğlence anlarının tipik örnekleri olarak gösterilebilir. Cafedeki tiplerin sadece konuşmaları değil kıyafetleri ve yemek tercihleri de aynı eğlencenin kaynağı olmuş görünüyorlar. Fred Katz imzalı ve sürekli bir tedirginlik havası yaratan müziklerin de katkı sağladığı eğlenceyi dozunda tutmayı da başarmış film. Böylece ne mizah filmin gerilimini etkiliyor olumsuz yönde ne de bu mizah yapay duruyor; tüm cinayet sahneleri bu başarının örnekleri olarak gösterilebilir. Finaldeki -bütçe ve zaman sorunu nedeni ile- eğreti ve yeterince etkileyici olamayan görüntü bir yana, Corman elindeki olanakları alçak gönüllü ama çekici oyunlar yaratmak için kullanmayı başarmış. Birkaç kez kamerayı farklı açılarda kullanarak veya önündeki kili yoğuran bir adamla soyunmakta olan bir kadını aynı karede gösterdiği sahnede olduğu gibi görsel imalarla seyirciyi etkilemeyi beceriyor.

Bu alçak gönüllü yapım kimi senaryo problemlerine sahip olsa da (örneğin sonlara doğru kadının keşfettiği gerçeği neden cafede herkese söylemeyip, kendi hayatını tehlikeye atarcasına cafeden dışarı kaçtığını anlamak zor; aslında muhtemelen tüm o çekici final bölümünü yaratabilmek için görmezden gelinmiş bu problem), Roger Corman’ın hayranları başta olmak üzere tüm sinemaseverler tarafından görülmeyi hak ediyor. Artık görmezden gelinmek istemeyen bir adamın saptığı ve kendisini kurtaramadığı bir yolda yaşadıklarını ve yaşattıklarını anlatan ve sanat dünyasındaki ikiyüzlülükleri de gündemine alan keyifli bir film bu, özet olarak. Baş karakteri başarı ile canlandıran ve bu yılın başlarında hayatını kaybeden Dick Miller’ı anmak için de iyi bir fırsat aynı zamanda.

Bilimin Öncüleri – Cemal Yıldırım

2009 yılında hayatını kaybeden mantık ve felsefe profesörü Cemal Yıldırım’ın TÜBİTAK’ın Bilim ve Teknik dergisinde 1991 – 1994 arasında yayımlanan iki ayrı yazı dizisinden oluşturulan bir kitap. İlk bölümde Yıldırım’ın uzmanı olduğu bilim felsefesi üzerine yedi ayrı yazısı yer alırken, ikinci bölümde bilim tarihinden seçilen yirmi altı isim biyografileri ile değil, bilime ve insanlığa katkılarını sağlayan çalışmaları ve kullandıkları bilimsel yöntemleri ile anlatılıyor.

Türkiye’nin yarım kalmış/yarım bırakılmış eğitim devriminin aracı olan köy enstitülerinden mezun olan Cemal Yıldırım bu kurumlarda başlayan eğitimini İngiltere’de ve ardından ABD’de sürdürmüş. Doktorası bilim felsefesi dalında olan Yıldırım bu eğitim hikâyesi ile bir bakıma hem köy enstitülerinin hem de cumhuriyetin sembollerinden biri aynı zamanda. Onun aydınlanmacı dünya görüşünün yansıdığı yazıların yer aldığı kitap TÜBİTAK’ın Popüler Bilim Kitapları serisi içinde yayımlanmış ve serinin adına uygun olarak, bilim ile uğraşmasa da ona ilgi duyan herkesin okuyabileceği bir dille oluşturulmuş. Kitabın kapağında yer alan ve Napoli’de bulunan Atlas heykelinin resminin seçilmesinin nedeni ise onun astroloji bilimini mükemmelleştiren tanrı olması ve/veya -her ne kadar Atlas’ın omuzlarında taşıdığının dünya değil, gök kubbe olduğu söylense de- bilim adamlarının dünyayı sırtlayan insanlar olduklarının vurgulanmak istenmesi olsa gerek.

Kitabın Giriş bölümünde bilimin ne olduğu (ve olmadığı) konusunda görüşlerine yer veren Cemal Yıldırım bilim tarihine de kısa bir bakış atıyor. Bilimin “asıl özelliğinin ürettiği bilgiden çok, bilgi üretme yönteminde” aranması gerektiğini yazan Yıldırım, “Bilimsel Düşünme Yöntemi” başlıklı ikinci bölümde bilimin tanımını; hipotez, gözlem ve bilimsel kuram kavramlarını; bilimsel yöntemi ve bilimsel buluş ile yöntem ilişkisini ele almış ve “… bilimi tanımlamada başvurulan bu iki kavramın (bilgi ile yöntemin) görecel önemi” konusundaki tartışmaya değinmiş. Skolastik dönemde bilim adamlarının “yalnızca “ne” veya “nasıl” sorusuna yanıt” aradığını, “neden” sorusuna ise tanrının iradesinin sorgulanması anlamına geleceği için uzak durduğunu belirtmiş. Bu ikinci bölümdeki yazılar Yıldırım’ın aydın bir dünya görüşüne sahip olduğunu net bir biçimde gösteren içerikleri ile bilim felsefesine meraklı olanları daha detaylı okumalara teşvik ediyor.

Son bölümde Cemal Yıldırım yirmi altı farklı bilim adamı üzerine yazılara yer vermiş. Doğum tarihlerine göre kronolojik bir sırada kitapta yer alan bu isimler Arşimet ile başlayıp, Werner Heisenberg ile sona eriyor. Yıldırım bilim adamlarının biyografilerine çok az giriyor ve asıl olarak onların çalışmalarını yaparken kullandıkları bilimsel yöntemlere, yaptıkları buluşlara ve insanlığa sağladıkları katkılara odaklanıyor. Buna ek olarak, bilimin kesintili bir süreç olmadığını, aksine süreklilik arz ettiğini ve her bir bilim adamının kendisinden önce yapılmış çalışmalardan beslendiğini ve bu çalışmaları sorgulayarak ve zenginleştirerek kendi üretimini ortaya koyduğunu örnekleri ile ortaya koyuyor. Newton’dan alıntıladığı “Daha ileriyi görebildiysem, bunu omuzlarından baktığım devlere borçluyum” sözlerine uygun olarak oluşturmuş yazılarını Yıldırım. Bilim adamlarının yaşadıkları ve çalışmalarını yürüttükleri dönemlerin koşullarına da değinen (örneğin bilimin din kurumu ile çatışmaları) yazar kitabın Sonsöz’ünde okuyucunun sadece bilim adamını tanımakla yetinmeyerek, “… yetiştiği ortamın olumlu ve olumsuz koşullarını, bilimsel gelişme sürecindeki kalıcı katkılarını, sonraki gelişmeler bakımından etkisini (ve varsa) evrensel niteliklerini derinlemesine inceleme yoluna” gidebileceğini belirtiyor -ve kendi aydın görüşünün sonucu olarak umuyor da muhtemelen-. Yıldırım’ın Rus bilim adamı Ivan Pavlov’a Sovyetler Birliği’ndeki komünist rejimin üstün bir saygınlık tanımasına getirdiği açıklamanın (“Bu belki de onun yöntemiyle “Halkların” Marksist ideolojiye kolayca koşullandırılabileceği beklentisinden ileri gelmiştir”) bir parça zorlama göründüğünü de belirtelim son olarak.