Baya Al Maut – Faouzi Bensaïdi (2011)

“Ben bir paspasım; insanlar üzerimden yürüyorlar”

Kuzey Fas’taki Tétouan şehrinde yaşayan ve küçük hırsızlıklarla geçinen üç genç arkadaşın bir kuyumcuyu soymaya karar vermeleri ve aralarından birinin bir hayat kadınına âşık olması ile değişen hayatlarının hikâyesi.

2013’te Fas’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği bu Fas, Fransa, Almanya, Belçika ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımını Faouzi Bensaïdi yazmış ve yönetmiş. Üç genç adamın kendilerine bir gelecek vaat eder gibi görünmeyen bir toplumda kendi kurtuluş yollarını bulma yolunda içine girdikleri ve suçla örülü dünyalarını anlatan film bir bakıma Arap Baharı denen olayların neden ortaya çıktığının da resmini çiziyor bize. Hiçbir karakterin olumlu çizilmediği ve bu bakımdan hayli karanlık bir toplum panoraması ortaya koyan film gençlerin içinde yaşadıkları toplumdaki çıkışsızlıklarını sergilerken belki yeterince güçlü bir sinema dili ortaya koyamıyor ama yalın sineması ve tarafsız anlatımı ile ilgiyi hak ediyor.

Hapisten çıkan bir genç adamı karşılayan babası ve iki arkadaşını göstererek başlıyor film. İlk birkaç sahnede bu üç adamın yakın dostluklarına ve sıkı dayanışmalarına tanık ediyor bizi yönetmen ve bundan sonra izleyeceklerimiz de bu arkadaşlığın sınavı olarak da nitelendirilebilecek olaylar ve bu olayların sonunda da üç gencin akıbetleri oluyor. Faouzi Bensaïdi kendi yazdığı hikâyesinde Fas toplumundaki gençlerin sıkışmışlıklarını ve toplumsal düzenin onlara sağlayamadığı geleceği yasa dışı yollarla kendilerinin bulmaya çalışmasını anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de ülkesinin sosyal durumunun da bir resmini çiziyor bize. Karakterlerden birinin, içine girdiği tarikat benzeri bir grup içinde süratle radikalleşmesi ve kuyumcu soygununa temel olarak, bir hristiyan olan İspanyol sahibini öldürmek için katılmayı kabul etmesinin gösterdiği gibi yönetmen gençlerin kendilerine herhangi bir umut ışığı vaat etmeyen bir ülkede sapabilecekleri yolları da işaret ediyor. Şiddet, radikal dinci hareketler, uyuşturucu ve yasa dışı eylemler gençlerin önündeki tek seçenek gibi görünüyor ve ne kadar iradeli olunursa olsun herhangi bir onurlu gelecek de sunmuyor bu düzen gençlere.

Kuşkusuz film tüm bir Arap Baharı’nın arka planını sunma çabasında değil ama bu aktivitelerin birkaç anayasal düzenleme dışında radikal bir iktidar veya sosyal değişikliğe yol aç(a)madığı Fas’taki arka planı için bir fikir veriyor yine de hikâye bize. Bunu yaparken ise, bireysel ya da en azından ilk bakışta öyle görünen bir hikâye üzerinden yapıyor bunu. Gerek sivil bireyler gerekse yönetimi temsil eden güçler (polisler) açısından bakıldığında da tek bir olumlu tip sunmuyor bize film ve buna bağlı olarak da hayli karamsar bir atmosfer oluşturuyor. Karakterlerden birinin diğerlerine söylediği “Diplomanın ona ne faydası oldu? Hiç! İş, okul, evlilik, çocuk ve diğer tüm işe yaramaz şeyler sadece bizi susturmak için. Bize sadece ölmeyeceğimiz kadar bir şeyler veriyorlar. Her sabah beşte onların pisliğini temizlemek için uyanmak istemiyorum” sözleri onların içinde yaşadıkları toplumsal düzene bakışlarını özetlerken, karakterler de bu bakışlarına uygun bir dünya kuruyorlar kendilerine.

Faouzi Bensaïdi karakterlerine ya da bize herhangi bir alternatif sunmuyor filminde ve sadece sergilemeyi tercih ediyor olan biteni ve belki de bu tercihine uygun olarak sade bir dil kullanmayı tercih ediyor genellikle. Tamamen değil, genellikle çünkü hikâye boyunca birkaç farklı sahnede bir parça biçimsel ve hatta stilize bir yönetmenlik tercihinde de bulunuyor. Örneğin gençlerden birinin tutkulu bir şekilde bağlandığı hayat kadınını ilk gördüğü sahne müziği, kamera kullanımı ve çocukların havaya fırlattığı teyp bantları ile biçimsel bir romantizm filminden alınmışa benzerken, aynı ikilinin gece kulubünde geçen ilk sahnelerinde de bir stilize filmde rastlasanız yadırgamayacağınız görüntüler geliyor karşımıza. Bu ve benzeri birkaç sahne dışında film klasik sinema diline bağlı kalıyor ve çelişkili görünen bu durum da sinema dili açısından bir parça olgunluk eksikliği gibi görünüyor. Hikâyedeki tek bir karakterin bile mutlu olmadığı, tümünün bir şekilde suça bulaştığı (ya da en azından onurlu davranmadığı) ve ailelelerin de ideal biçiminden çok farklı olduğu bu karanlık filmde Marc-André Batigne imzalı görüntüler bu atmofere uygun olarak çoğunlukla sanki koyu bir filtre kullanılmışcasına karanlık ve renklerin kaybolup yerini nerede ise siyah-beyaza bıraktığı bir havaya sahip. Yakın plan çekimlerin nadiren kullanıldığı film karakterlerine genellikle ne uzak ne yakın denecek bir mesafenin sağladığı belgeselvari tarafsızlıkla yaklaşıyor ve hikâyenin sosyal gerçekçi diyebileceğimiz tavrı ile örtüşüyor bu tercih.

Sevişmeye dönüşen kavga gibi klişe anları olsa da kimi sahnelerinde etkileyicilik yakalamayı başarmış film. Örneğin tüm bir final sahnesi ve filmin son 15 -20 dakikası mizanseni, kurgusu ve temposu ile hayli başarılı. Öyle ki bu anların başarısı tüm filme yayılsaymış çok daha başarılı bir sonuç elde edebilirmiş Faouzi Bensaïdi; terasta geçen bir öfke nöbeti sahnesi veya deniz kenarında üç arkadaşın kavga oyunu gibi bölümlerin de kanıtladığı bir durum bu. Üç arkadaşı canlandıran oyuncuların (Fehd Benchemsi, Fouad Labied ve Mouhcine Malzi) ve hayat kadını rolündeki Imane Elmechrafi’nin başarılı performanslar verdiği ve özellikle Malik rolündeki Benchemsi’nin dikkat çektiği filmde Richard Horowitz’in imzasını taşıyan ve dozunda bir Kuzey Afrika havasına sahipliği ile hikâyeyi destekleyen başarılı müzik çalışmasının da dikkat çektiği film yeterince güçlü değil ve sinema dili açısından da gerekli bir tutarlılığı içermiyor ama yine de ve hikâyesinin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmenize rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Radikal dinci örgütlerin -doğuda veya batıda- nasıl kolayca insan kaynağı bulabildiklerini hatırlatması ve çözümün mevcut toplumsal ve ekonomik düzen içinde pek de mümkün olmadığını göstermesi ile de önemli bir film bu.

(“Mort à Vendre” – “Death for Sale”)

Handsome Devil – John Butler (2016)

“Hepimizin utandığı bir şey vardır, hiçbir zaman etkisinden kurtulamayacağımızı düşündüğümüz o utanç verici ânın, hâlâ sabahın dördünde bizi ter içinde uyandıran ânın anısı. Benim o korkunç ânım korktuğum için başıma geldi. Korkmuştum çünkü o güne kadar sahip olduğum tek gerçek arkadaşı kaybetmiştim. İnsanlar korktuklarında kötü şeyler yapıyorlar”

“Farklı” olması nedeni ile yalnız kalan bir öğrenci ve onunla aynı odayı paylaşan ve bir rugby yıldızı olan yatılı okul arkadaşının dostluğunun hikâyesi.

John Butler’ın yazdığı ve yönettiği bir İrlanda yapımı. Cinsel kimlik, etrafındakilerden farklı olmak ve büyümek üzerine bir hikâyesi olan film dram ile komediyi bir arada bulunduran, konusuna yumuşak bir yaklaşımı olan ve LGBTI bireylerin karşı karşıya kaldıkları ile ilgili sosyal bir mesaj verme gayretinde olan bir çalışma ve oyuncularının sıcak performansları ve duyarlı tavrı ile ilgiyi hak ediyor. Buna karşılık bir mesaj verme kaygısının fazlası ile dikkat çekmesi ve gereğinden fazla olumlu görünen havası nedeni ile yeterince güçlü bir çalışma da değil bu. Yine de çoğunlukla dram ve trajedi türü içinde ele alınan bir konuyu umudu koruyarak ve mizah katarak anlatması ve dostluğun değerini bir kez daha hatırlatması ile ilgi çekebilir.

Hikâye iki genç öğrenciyi ve aralarındaki dostluğu anlatıyor bize. Ned (Fionn O’Shea) 16 yaşında bir genç. Annesi ölünce babası bir başkası ile evlenip Dubai’ye yerleşmiş ve onun için de yatılı okul dışında bir seçenek kalmamıştır. Gitmekten nefret ettiği okulda rugby sporu neredeyse bir din olarak görülmekte ve Ned diğer öğrencilerden farklılığı nedeni ile sık sık zorbalık ve tacizle karşı karşıya kalmaktadır. O yıl okula gelen Conor (Nicholas Galitzine) ise daha önceki okulundan sık sık kavgalara karışması nedeni ile uzaklaştırılmış bir rugby yıldızı. Hayat ilki için zor, ikincisi içinse kolay görünmektedir bu okulda; çünkü kendisini okulda bir cezaevindeymiş gibi hisseden ve “…ve tıpkı hapiste olduğu gibi kimse kişiliğinizden hoşlanmıyorsa, kendinizi saklasanız iyi olur” cümlesini kendisine düstur edinen Ned için farklılığı bir sorundur. Connor ise yıllardır rugbyde bir şampiyonluğu olmayan okul için bu spordaki yeteneği ile müthiş bir fırsat olması nedeni ile el üstünde tutulur. Film bu uyumsuz ikilinin kötü başlayan ama zamanla derinleşen dostluğunu anlatırken bize, mesajlarını vermeyi ihmal etmeyen ve sakin dili ve mizahı ile dikkat çeken bir çalışma olmayı hedeflemiş ve bunu da başarmış görünüyor.

Ned karakterinin zaman zaman bir anlatıcı gibi ve esprili bir dille hikâyeyi zenginleştirdiği filmde bu iki genç dışında iki ana karakter daha var: İngilizce öğretmeni ve rugby koçu. Birbirlerine taban tabana zıt kişilikleri olan bu iki karakterin hikâyedeki temel varlık nedenleri sanki daha çok filmin mesajını verme araçları olmak gibi görünüyor. Koçun maço ve muhafazakâr yaklaşımının tam tersi bir noktada duruyor İngilizce öğretmeni ve bu iki karakterin varlığı ve kullanım şekli bir parça -klişe demesek de- fazlası ile alışılmış duruyor. Hikâyenin gelişimi ve finali de John Butler’ın amaçladığı gibi filmi “kendini iyi hisset” türüne yerleştiriyor. Başlarda İngilizce öğretmeninin “Asla ama asla başkasının sesini kullanmayın. Hepiniz birer bireysiniz… Tüm hayatınızı başkası olarak yaşarsanız, sizin asıl hayatınızı kim yaşayacak?” sözleri ile Ned’in finalde dile getirdiği “O yıl okuldaki herkes aynı dersi öğrendi: Başkasının sesini kullanmamayı” sözlerinin işaret ettiği bir akışı var hikâyenin özet olarak. Etkileyici bir sahnede İngilizce öğretmeninin Ned’e “başkasının sesini (sözlerini) kullanmama” dersini vermesi gibi mesajlarını kabalıkla değil incelikle veriyor film neyse ki ve sosyal mesajlı bir televizyon filmi olmanın ötesine geçebiliyor.

John Butler zaman zaman bölünmüş görüntü (split screen) tekniğine başvurduğu filmde hikâyenin yalın olmasını sağlayarak ve belli bir tempoyu hiç düşürmeyerek kolay ve rahat izlenen bir sonuç çıkarıyor ortaya ve kimi etkileyici sahneler ile de duygusal bir noktayı eğreti olmayan bir düzeyde yakalamayı başarıyor. Örneğin Ned ve Connor’ın birlikte söyleyecekleri şarkının provasını yaptıkları sahne dile getirilemeyenlerin elle tutulur hale getirilebildiği etkileyici bir bölüm. İngilizce öğretmeninin “Bir şeyi kendine saklamak ille de yalan söylemek anlamına gelmiyor” nasihatini verdiği ve kendi korkularını ve kabullenmelerini “Zamanla geçiyor” cümlesi ile açıkladığı sahne de benzer şekilde önemli bir ânı filmin. Buna karşılık finalde soyunma odasında sporcuların seçimi tam da bekleneni vermesi ile hayli klişe görünüyor ve filmin (ya da benzer havalı, “farklı” bireyleri anlatan tüm filmlerin) ortak bir kusurunu ortaya koyuyor: Ya Connor çok iyi bir rugby oyuncusu, bir yıldız olmasaydı? Ya “sıradan” bir öğrenci olsaydı? Ne olacaktı o zaman? Farklılıklarımızı “normal” insanların bizi kabullenmesini sağlayacak üstün yeteneklerimiz ile mi normal ya da kabul edilebilir kılabiliriz ancak? Bu sorunun bağlamında bakınca, bu film kolay olan tarafta duruyor ve örneğin Ang Lee’nin eşcinsel karakterleri sıradan bireyler olarak gösteren “Brokeback Mountain – Brokeback Dağı” filminin güçlü sahiciliğine ulaşamıyor.

Ned rolündeki Fionn O’Shea ve İngilizce öğretmenini oynayan Andrew Scott’ın güçlü ve sade performansları ile öne çıktığı filmde, bu oyuncuların ilki karakterinin mizahını, ikincisi ise korunaklı yaşamının yoruculuğunu başarı ile canlandırıyorlar. Diğer tüm oyuncuların da filmin genel sıcak havasına iyi bir uyum sağladığı filme Juhn Butler’ın şarkı seçimleri de önemli bir çekicilik kazandırmış. The Undertones’dan Prefab Sprout’a Trashcan Sinatras’dan Rufus Wainwright’a önemli isimlerin şarkıları melodileri ile hikâyeye önemli bir katkı sağlarken filmin yumuşak havasını da destekliyorlar. İyi yazılmış diyalogları ile de dikkat çeken film, anlattığı büyüme hikâyesini biraz fazla sevimli kılsa da keyifle izlenebilecek -belki çok da bir iz bırakmayacak- bir çalışma özet olarak.

(“Şeytan Tüyü”)

Le Doulos – Jean-Pierre Melville (1962)

“Doulos argoda şapka demektir. Polis ve suçluların dünyasının gizli dilinde Doulos şapkayı giyen kişiye de verilen isimdir: Polis muhbiri”

Hapisten yeni çıkan ve bir çalıntı mal aracısını öldürüp, elindeki mücevherleri ve parayı çalan bir adamın yeni soygununda destek aldığı bir diğer suçlunun polise muhbirlik yaptığını öğrenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Polisiye sinemanın ustası Jean-Pierre Melville’den sıkı bir suç filmi. Pierre Lesou’nun aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosu da yine Melville’e ait. Gerilimini aksiyonundan çok karakterlerinden ve yaratmayı başardığı atmosferinden alan film, türünün en önemli örneklerinden biri ve şık bir sinema eseri. Fransız sinemasının güçlü oyuncularından oluşan kadrosu ve Melville’in ustalıklı hikâye anlatma becerisi ile mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma bu.

Bir anti-faşist olan babasının Mussolini döneminde İtalya’dan kaçarak Fransa’ya yerleşmesi üzerine sekiz yaşından itibaren orada yaşayan ve Fransız sinemasının en ünlü oyuncularından biri olan Serge Reggiani’nin görüntüsü ile açılıyor film. Üzerinde trençkot ve başında bir şapkası olan, elleri ceplerinde yürüyen ve bu yürüyüşüne Paul Misraki’nin gerilim ve suç dünyasını başarılı bir şekilde çağrıştıran caz ağırlıklı müziğinin eşlik ettiği adamı uzun süre kesintisiz bir çekimle gösteriyor film. Sadece bu ilk sahne bile şık bir polisiye ile karşı karşıya olduğumuzu kanıtlamaya yeterli. Bundan sonra tanık olacaklarımız gücünü aksiyondan, kavgadan veya silahlardan çok anlattığı dünyanın atmosferini etkileyici bir şekilde yaratmayı beceren senaryosundan alan ve gerek Melville’in usta elinin gerekse sağlam kadrosunun katkısı ile zenginleşen çekici bir hikâyeyi getiriyor önümüze. Reggiani’ye muhbir rolündeki Jean-Paul Belmondo’nun yanında, küçük bir rolde etkileyici bir performans sunan Michel Piccoli ve Jean Desailly’nin de eşlik ettiği filmde ünlü Alman sinemacı ve o tarihte 23 yaşında olan Volker Schlöndorff da bir bar sahnesinde figüran olarak yer almış. Belmondo “Henüz neresi bilmiyorum ama polis ve gangsterlerin olmadığı bir yer varsa, orası olacak” sözleri ile yerleşmeyi planladığı yeri tarif eden karakterini gençliği ve sempatikliği ile göz dolduran bir biçimde canlandırırken, onun o masum görüntüsü altında gerektiğinde hayli sert davranabilen kişiliğini de inandırıcı kılmayı başarıyor. Reggiani ise ihanete uğrayan ve artık bir parça yorgun görünen adamın mücadelesini ikna edici bir şekilde sergilemeyi başarıyor ve senaryo onunla muhbir arasındaki mücadeleyi belki yeterince çarpıcı kılamasa da karakterinin hikâyesinin etkileyici olabilmesini sağlıyor.

Reggiani’nin yürüyüşü ve bu yürüyüşün sonlandığı yerde işlenen cinayet peş peşe iki sahnede hayli estetik görüntüler getiriyor karşımıza. Nicolas Hayer’in görüntüleri gerek bu iki sahnede gerekse daha pek çok sahnede siyah ve beyazın doğal estetiğini ve imkânlarını başarı ile kullanırken, gölgelerden ve farklı kamera açılarından da akıllıca yararlanıyor. Örneğin adı geçen cinayet sahnesinin sonunda sallanan lambanın yarattığı ışık-karanlık-ışık… havası ve gölgeler bu sahneye şık ama doğallığını da koruyan bir üslup getirmiş. Bu görsel başarı belki kimilerine göre bir parça “ucuz” olarak değerlendirilebilecek ama aslında hikâyeye yakışan tüm bir final sahnesinde de gösteriyor kendisini. Bu bölümdeki kamera açıları ve çerçevelemeler, mizansen anlayışı ve olayların “çözülme” şekli tanık olduğumuz anları kesinlikle hayli ilginç ve iz bırakıcı kılıyor. “Bu meslekte sonun ya aylaklık olur ya mermi manyağı” sözlerini haklı kılan bu final polisiye sinemanın en önemli anlarından biri şüphesiz.

Melville’in senaryosunun iki büyük başarısı var: Gerçeğin ne olduğu ve karakterlerin amaçları konusunda seyirciyi birden fazla kez ve tümünde de gerçekçi bir şekilde aldatabilmesi ve karakterlerin diğerlerine oynadığı kimi oyunlardaki ikna edici çarpıcılık. Reggiani ve Belmondo’nun karakterleri kendi hedefleri doğrultusunda ve ayrı ayrı planları ile ilerlerken tüm yaşananlar birbirine ustalıkla bağlanmış ve seyiriciyi düğümün nasıl çözüleceği konusunda merak içinde bırakıyor. Sonlara doğru Belmondo’nun muhbir karakterinin geriye dönüşle anlatıcı rolüne bürünmesi bir parça kolaya kaçmak gibi görülebilir belki ama Melville burada hem anlatıcı sesi iyi kullanarak hem de kısa ama açıklayıcı görüntülerle seyirciyi etkileyerek bu kolaylığı affettirmiş görünüyor ve daha da önemlisi bu anlatılanın gerçekliği konusunda yarattığı kuşku ile bir kez daha avlıyor seyirciyi. Martin Scorsese’nin en sevdiği gansgter filmi olan çalışma Melville’in siyah beyaz Amerikan polisiyelerine olan hayranlığının da izlerini taşıyor açık bir şekilde.Bu türün vazgeçilmez unsurlarının pek çoğu bu filmde de yerlerini almışlar: Trençkot, sigara, gölge, ihanet ve elbette başta silahlar olmak üzere diğer pek çoğu hikâyeye amaçlanan atmosferi ve stilizmi kazandırmak için ustaca kullanılmışlar kesinlikle. “Bob le Flambeur” filminde olduğu gibi burada da Melville erkeklere ait bir dünyayı anlatıyor ve bu dünyada kadınlar hep bir kötülüğün ya da en azından ters giden bir şeylerin kaynağı olurken, akıbetleri de pek iyi olmuyor. Melville kadın karakterlere bu sert yaklaşımını, bu yaklaşımı kendisinin değil, karakterlerinin gösterdiğini söylerek savunmuş kendisini bir açıklamasında ama bu durumun onun filmlerinde sıklıkla görüldüğünü belirtmekte yarar var.

Görüntülerin yanında sesin de kritik sahnelerde (örneğin muhbirin bir kadını cezalandırdığı bölümde radyonun ve ondan gelen film müziğinin sesinin ve radyonun kapatılması ile oluşan sessizliğin kullanılması oldukça etkileyici) iyi bir araç olarak yerini aldığı filmin başında görüntüye gelen sözün (“Seçim yapmak zorundasın: Ölmek mi yalan söylemek mi?”) hakkını verircesine karakterlerin sık sık yalan söylediği ve Melville’in de bizi “yalanlarla aldattığı” bu çalışma için Volker Schlöndorff “Paris’te çekildi ama tüm lokasyonlar Manhattan’ı çağrıştıracak şekilde seçildi” ifadesini kullanmış. Evet, Amerikan polisiyelerinden esinlenen ve etkilenen ama bir Fransız havasını da kesinlikle taşıyan bir film bu. Karakterlerin duygularını, korkularını ve hırslarını hikâyede aksiyonun önüne geçiren film anlattığı hikâyenin kahramanlarının birer birey olduğunu hiç unutmuyor ve bizim de hiç unutmamamızı istiyor. Kesinlikle görülmesi gerekli bir sinema klasiği.

(“The Finger Man” – “Unutulmazlar”)

American Graffiti – George Lucas (1973)

“Bu lanet kasabadan nihayet kurtulacağız ama sen çukuruna geri dönmek istiyorsun, öyle mi? John gibi mi olmak istiyorsun? Tüm ömrün boyunca on yedi yaşında kalamazsın”

İkisi üniversiteye gitmek için kasabayı terk etmeden önce birlikte son bir gece geçirmek isteyen bir grup gencin hikâyesi.

1962 yılında Kaliforniya’da tek bir gecede geçen bir hikâye. Senaryosunu George Lucas, Willard Huyck ve Gloria Katz’ın yazdığı bu ABD yapımının yönetmen koltuğunda oturan isim ikinci kez bir uzun metrajlı konulu filme imzasını atan Lucas olmuş. Çok düşük bir bütçe (777 Bin Dolar) ile çekilen ama sadece ABD’de 115 Milyon Dolar kazanan bu film bugün özellikle Amerikan sineması için bir klasik. Sonraları hayli ünlü olan pek çok oyuncusunun sinemadaki ilk büyük çıkışlarını göstermelerini sağlayan film dört genç erkek karaktere odaklanarak onların bir gece boyunca yaşadıklarını ve o geceyi onların büyümesinin sembolü olarak kullanarak anlatıyor. Seks (daha doğru seks dürtüleri), içki, dans, müzik ve arabalarla dolu bu gece tam bir Amerikan resmi çiziyor bize. Öyle ki hem olumlu ve özellikle Amerikalı olmayanlar için hem de olumsuz anlamında fazlası ile Amerikalı bir film bu. Buna karşılık alışık olduğumuz türden bir gençlik filmi gibi başlayan ama akıllıca yazılmış hikâyesi sayesinde karakterlerine gittikçe ısındığınız ve sevimli bir filme dönüşen bu yapım özellikle gençlik yıllarını geride bırakmış olanlar üzerinde yarattığı nostalji duygusu sayesinde hayli etkileyici olmayı da başarıyor.

Tek bir gecede geçiyor hikâyenin büyük bir kısmı ve bir karakterin hikâyenin finaline doğru söylediği gibi “Amma geceydi ha!” nitelemesini kesinlikle hak eden bir zaman dilimi bu. Hikâyedeki dört ana erkek karakterden üçünü George Lucas kendi gençliğinin farklı dönemlerinden esinlenerek yaratmış söylendiğine göre. Bunun da katkı sağladığı gerçekçilik etkisi ile olsa gerek, film ABD’de büyük bir ilgi görmüş ve pek çok sinemasevere kendi gençlik günlerinin izini derinden hissettiren bir nostalji duygusunun da doğmasını sağlamış. Karakterlerden ikisinin üniversite için kasabayı terk etme konusundaki hislerinin ve tereddütlerinin hikâyesi de olan film bu terk etme eylemini büyümenin ve yetişkin olmanın da göstergesi olarak kullanıyor. Hikâyede birkaç kez geçen “Yuva bulmak için yuvanı terk etmenin, yeni bir hayat bulmak için bir hayattan vazgeçmenin, yeni arkadaşlar bulmak için arkadaşlarına hoşça kal demenin bir anlamı yok” cümlesinin de sembolü olduğu bir tereddüt iki ana karakterin farklı kararlar almalarına neden olurken, bir gece boyunca tanık olduklarımız da bu kararlara giden yolu gösteriyor bize. Kararların ikisini de yargılamıyor film ve sık sık mizaha da başvurduğu hikâyesi boyunca dört genç erkek ile etraflarındaki kızların maceralarını hareketli ve eğlenceli bir dil ile anlatıyor.

Çok düşük bütçe nedeni ile Lucas teknik ekibin tümüne ödeme yapamayınca onlara para yerine jenerikte adlarını yazmayı önerebilmiş sadece. Aslında bu önemli bir teklif çünkü o tarihe kadar jeneriklerde sadece ana teknik rollere yer verilirken, burada tüm ekibin adı yer almış ve böylece bir bakıma bugün dakikalarca süren kapanış jeneriklerine giden yolu da açan isim olmuş Lucas. O dönemde hiçbiri yıldız olmayan ve bazılarının adı hiç bilinmeyen oyuncuları nedeni ile yapımcı şirket filmden pek beklentisi olmadığı için altı ay boyunca vizyona sokmamış bu eseri ama soktuğunda da müthiş bir gişe geliri elde etmiş. Lucas’ın Federico Fellini’nin 1953 yapımı “I Vitelloni – Aylaklar” filminden esinlenerek yazdığı hikâyenin ABD’de bu denli ilgi görmesinde ülke halkında yarattığı nostalji duygusu sayesinde ulaştığı gerçekçiliğin büyük payı var kuşkusuz. Lucas’ın hikâyesi ilerledikçe seyirciyi saran sıcaklığı, tek bir gece için çok fazla olsa da birbirine ustalıkla bağlanmış olayları, karakterlerinin akıbetlerine ilgi duymanızı sağlayan içeriği ve genç mizahı ile filme cazibe sağlayan en önemli unsur ve oyuncuların karakterlerini canlandırırken ulaştıkları samimi gerçekçilik de buna eklenince eserin seyirci başarısı daha da anlaşılır oluyor. Amerikalı seyirciler için buna ek olarak bir de filmin fazlası ile Amerikalı olmasının etkisi var: Açılış jeneriğinde fotoğrafı gösterilen “drive-in” restoran, her tipi ile karşımıza çıkan Amerikan arabaları, filmde kendisini canlandıran radyocu Wolfman Jack ve elbette tüm o şarkıları (hayli sıkı bir şarkı seçimi var filmin ki neden olacağı aşırı nostaljiye karşı hazırlıklı olmanız gerekiyor) ile hayli Amerikalı ve bir o kadar da beyaz bir film (tek bir sahnede çok kısa bir süre görünen siyah bir çift var sadece) bu.

Kimi mizah anları ile seyirciyi eğlendirmeyi da başaran film hikâyesinin “gerçekliği”nden o denli emin ki kapanış jeneriğinin sonunda dört genç erkeğin sonraki hayatları ile ilgili olarak adeta karakterler gerçekmiş gibi bir bilgilendirme metnine de yer veriyor. Kadronun büyük bir kısmı ile ve altı yıl sonra Bill L. Norton tarafından çekilen ama ilkinin gördüğü ilginin çok gerisinde kalan “More American Graffiti” adlı bir devamı da olan filmde dört ana karakteri canlandıran ve sonradan yıldız oyunculara dönüşen Ron Howard, Richard Dreyfuss, Paul Le Mat ve Charles Martin Smith’in yanında yine ileride bir başka büyük yıldıza dönüşecek olan Harrison Ford da küçük bir rolde görünüyor. Onlara eşlik eden Cindy Williams, Candy Clark ve Mackenzie Phillips de yine sonradan sağlam oyunculuk kariyerine sahip olan genç oyuncular olarak dikkat çekiyorlar filmde ve onlara eşlik eden tüm diğer oyuncuların performansı da filmin sağlam bir “kasting” başarısı olduğunu gösteriyor bize. Sanat yönetimi, kostüm ve kurgusunun da böylesine düşük bütçeli bir film için mükemmel denecek başarısı ile bu “radyo günleri” filminde finaldeki kısa kaza sahnesi ima ettiği sertliği ile sanki yanlış bir seçim gibi görünüyor; çünkü filmin genel havasına ters düşen bir sahne bu ve örneğin karakterlerin yazı ile gösterilen akıbetlerinin yarattığı ve hikâyeye yakışan hüznün doğallığına da sahip değil.

(“Gençlik Yılları”)