La Pointe Courte – Agnès Varda (1955)

“Mutlu olmak için gereğinden fazla konuşuyorlar”

La Pointe Courte adlı bir balıkçı köyündeki günlük yaşam ve bu fonda ilişkilerini sorgulayan ve köyün yerlisi olan bir adamla Parisli bir kadının hikâyesi.

Agnès Varda’nın yazdığı ve yönettiği bir Fransız filmi. Kimileri tarafından Fransız Yeni Dalga akımının başlangıcı olarak kabul edilen film çok düşük bir bütçe ile çekilen, oyuncuların ve teknik ekibin hiç ücret almadan çalıştığı ve köyün halkının da kendilerini “canlandırdığı” ilginç bir sinema eseri. Bir yandan köydeki günlük yaşamı belgesele yakın bir dil ile anlatan, buna paralel olarak da bir ilişkiyi onu sorgulayan tarafların diyalogları üzerinden sergileyen bir film bu ve yarı belgesel-yarı dramatik biçimi ile sinema tarihinin de en kendine özgü çalışmalarından biri. Üç ayrı görüntü yönetmeninin imza attığı ve Varda’nın sinema kariyerinden önce başladığı fotoğrafçılığının da izlerini taşıyan siyah-beyaz görüntüleri ile estetik açıdan üst düzey bir başarısı da olan film sadece Yeni Dalga’nın değil İtalyan Yeni Gerçekçilik’inin de izlerine sahip önemli bir çalışma.

Varda ilişkileri üzerinde konuşan çifti canlandıran iki baş oyuncusuna (Philippe Noiret ve Silvia Monfort), La Pointe Courte halkına ve tüm teknik kadroya teşekkür ettiği ve onlar olmadan gerçekleştirilemezdi dediği filmin yönetmeni ve senaristleri arasına köy halkını da eklemiş açılış jeneriğinde. Benzer bir biçimde, filmin orijinal müziklerini hazırlayan Pierre Barbaud’un yanında köyün bulunduğu yörenin yerel şarkılarının da adını anmış aynı jenerikte. Bu vurguların da gösterdiği gibi köy halkı ile birlikte yaratılmış bir film bu. Köyün günlük hayatı -elbette kurgu olan- bir takım olaylarla anlatılırken, tanık olduklarımızın aslında bu insanların gerçek yaşamında benzerlerini defalarca yaşadıklarından esinlendiklerine emin oluyoruz Varda’nın yarattığı gerçekçilik duygusu sayesinde. Köylülerin balık avladığı bölgenin suyun temizliği nedeni ile başlarının derde girdiği sağlık müfettişleri veya bir küçük çocuğun ölümü gibi ögelerin köylülerin gerçek hayatında yadırganmayacakları kesin. Louis Soulanes, Paul Soulignac ve Louis Stein’ın kamerası ve Varda’nın estetik gücü bu günlük hayatı müthiş fotoğraflarla sergiliyor bizim için ama bu görüntüler zorlama bir artistik çabanın ürünü değiller. Zaten orada var olanı veya bir başka ifade ile söylersek gerçek olanı, kendi usta gözü ile alıyor ve önümüze koyuyor Varda. İlk sahnede ağaç kabuğu üzerinde yazılı olan jenerikten köyün boş sokaklarına kayarak ilerleyen kamera benzer şekilde bir evin penceresinden içeri girdiğinde de gördüklerimizin bizim için özel olarak düzenlenmediğini ve zaten günün o anında o evin içinin aynen bu şekilde olacağına inandırıyor sizi film.

Köylülerin hayatına paralel olarak anlatılan ise bir çiftin hikâyesi. Erkek bu köyde doğmuş ve büyümüş, 12 yıl sonra geri dönmüş ve beş gündür tren istasyonuna giderek karısının gelmesini bekleyen bir karakter. Kadın Parisli ve ilk kez geliyor daha önce adamın ona defalarca anlattığı bu yere. “Ayrılmamız gerektiğini söylemeye geldim” diyor kadın ve sonrasında bu iki insanın ilişkilerini sorguladıkları konuşmalarına tanık oluyoruz. Çifti oynayan iki profesyonel oyuncu Philippe Noiret ve Silvia Monfort, Varda’nın yarı belgesel anlayışına çok uygun düşen bir performans sergiliyorlar tüm film boyunca. Dramatik tonu iyice düşürülmüş bir biçimde ve zaman zaman bir metni okur gibi konuşuyorlar ama ilginç bir şekilde en ufak bir yapaylık yok bu performans biçiminde. Zaman zaman kamera ikilinin yüzlerini yakın planda ve birbirlerine farklı açılarla bakan konumlara yerleştirilmiş olarak görüntülüyor ve onların köyün “sıradan” hayatına ters düşen “şehirli” konuşmaları ile çekici bir zıtlık yakalıyor. Bir bakıma, “basit” hayatlarla “karmaşık” hayatların paralel anlatımı üzerinden iki farklı dünyayı bir araya getiriyor ve bir köylü kadının dediği gibi “Mutlu olmak için gereğinden fazla konuşan” iki insanın bu ortamdaki ayrıksılığını ortaya çıkarıyor. Bir ölüm bu ilişki kadar konuşulmuyor örneğin ve Varda bize tüm bu sorgulamalardan bağımsız olarak aslında hayatın kendi düzeni içinde akıp gittiğini söylüyor sanki. “Birbirimizi gerçekten seviyor muyuz yoksa bu bir alışkanlıktan mı ibaret?” sorusunun cevabını bulmaya çalışan çiftten kadının köyde geçirdiği birkaç günden sonra adama söylediği “Kapı komşunda doğmuş olsaydım, her şey çok daha kolay olurdu” cümlesi de bunu ima ediyor aslında. Nitekim köylü bir kadınla erkeğin aşkı Paris’ten gelen çiftinki ile karşılaştırıldığında basitliğin güzelliğini gösteriyor sanki.

Kamera kendisi için yaratılmamış/düzenlenmemiş gibi görünen objeleri, manzaraları ve karakterleri düşülebilecek bir monotonluk tuzağını yok edercesine ustalıkla sergiliyor. Kayık evi, sokaklarda dolaşan veya bir evin mutfağında masa üzerinde uzanmış yatan kedi örneğinde olduğu gibi insanların hayatına karışmış olan hayvanlar, iplerde kurumaya bırakılan çamaşırlar, çocuklar, sokaklar, suya giren bir yengeç veya ölü bedeni suyun kenarında gelen küçük dalgalarla kımıldayıp duran kedi bedeni gibi objeleri tarafsız bir tutum içinde gösteren Varda oldukça gerçekçi ve yalın bir dramatik an da yaratmayı başarıyor filmde: Bir pazar şenliğindeki boş bir sandalye neden olduğu kuşku ile değme gerilim sahnelerine taş çıkartacak güzellikte ve yalın bir anlatımın aracılık ettiği bir gerçekçiliğin ne denli etkileyici olabileceğini kanıtlıyor has bir sinema duygusuna sahip bir yönetmenin elinde.

Kurgusuna ünlü sinemacı Alain Resnais’nin de katkı sağladığı filmin Varda’nın ilk yönetmenlik çalışması olduğunu düşününce onun ustalığına bir kez daha hayran oluyorsunuz. Onun 1962 yılında yaptığı bir söyleşide ifade ettiği gibi “İlişkilerini değerlendiren bir çiftle, hayatta kalmakla ilgili ortak problemlerini çözmeye çalışan bir köy halkı”nı anlatan film, kendi bildiği ve arzu ettiği sinemayı üretmekten hiç vazgeçmeyen ve yorulmayan bu büyük sanatçının hatırına bile izlenebilecek ama kendisi de zaten çok önemli olan bir çalışma.

(“Paralel Yaşamlar”)

Sid and Nancy – Alex Cox (1986)

“Evet, anlıyorum ama Sidney bir bas gitaristten daha öte: O ünlü bir felaket. O bir sembol, bir metafor. Nihilist bir jenerasyonun yeni bir boyutu. O kahrolası bir yıldız”

Sex Pistols grubunun bas gitaristi Sid Vicious ile kız arkadaşı Nancy Spungen’in ilişkilerinin hikâyesi.

Senaryosunu Alex Cox ve Abbe Wool’un yazdığı, yönetmenliğini Cox’un üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Müzik tarihinin en ayrıksı türlerinden olan punk’ın belki de en çok adı bilinen grubu olan Sex Pistols’ın hayatını henüz 21 yaşının içindeyken kaybeden bas gitaristi ve grubun vokalisti Johnny Rotten (gerçek adı ile John Joseph Lydon) ile birlikte öne çıkan iki isiminden biri olan Sid Vicious’ın (gerçek adı ile Stephen Philip Jones) hayatını kız arkadaşı ile ilişkisi üzerinden anlatıyor film. Klasik rock yıldızı hayat hikâyelerinden farklı bir tavırla karakterine yaklaşan film müzik tarihinin bu önemli ismine karşı olumsuz bir bakışa sahip ve iki baş karakteri canlandıran Gary Oldman ve Chloe Webb’in güçlü performansları ile dikkat çekiyor. Kendisini yok eden bir hayatın peşinde giden bir sanatçının bu anlayışı ile ilişkisi de olan müziğinin ve genel olarak punk müziğinin “felsefesi” ise hikâyenin dışında kalmış görünüyor. Sert, tehlikeli ve anarşik bir hayata uygun içeriği ile dikkat çeken ilginç bir film bu.

Film bir “aile içi şiddet” ihbarı üzerine New York’un sanatçılara ev sahipliği yapması ile ünlü Chelsea Oteli’ne gelen polislerin görüntüsü ile başlıyor. Ünlü müzisyen Sid Vicious kız arkadaşı Nancy Spungen’i bıçaklayarak öldürmüştür. Polisin sanatçıya sorduğu “911’i sen mi aradın?” sorusu ile hikâye geriye dönüş ile anlatılmaya başlanıyor. Anlatılan hikâye iki gencin tanışması, ilişkileri ve bu ilişkinin bir cinayetle (ya da bir intihar ile) sonuçlanması. Böylece hikâye ilk başladığı yere geliyor tekrar ve biz de kendisi de bu cinayetinden yaklaşık 4 ay sonra aşırı doz uyuşturucudan (kimilerine göre intihar amacı ile yapılan bilinçli bir eylem bu) hayatını kaybeden müzisyenin yaşamının yaklaşık 20 aylık bir dönemini kapsayan kısmını izleme imkânı buluyoruz. Tüm biyografi filmleri gibi bu çalışma da gerçekleri bire bir yansıtmıyor kuşkusuz ama John Lydon’a göre hikâye “Sid’in adı dışında hiçbir şey”i doğru anlatmıyor. Sid Vicious’ın gerçek hayatta üzerinde Nazilerin gamalı haçının resmi olan bir tişört giydiğini (Nazi sempatizanlığından değil, tıpkı müzikleri gibi bir şok etkisi yaratmak amacı ile olduğu söylenir bunun) ama filmde müzisyenin komünizmin orak çekicini taşıyan bir tişörtle gösterildiğini belirterek şu ya da bu nedenle sinemasal gerçeğin aslında olanlardan hayli farklılaşabildiğini hatırlatmakta yarar var ayrıca.

Biri 21, diğeri 20 yaşında olan karakterleri canlandıran Gary Oldman ve Chloe Webb o tarihlerde 28 ve 30 yaşındaymışlar ve bu yaş farkı özellikle Webb için daha önemli bir sorun gibi görünüyor ama her iki karakterin de uyuşturucu ve içki ile dolu, hayli yıpratıcı bir hayat sürüyor olmaları karakterlerine göre yaşlı görünmelerinin açıklayıcısı olabiliyor bir dereceye kadar. Müzikleri hakkında olumsuz yazılar yazan bir gazeteciye saldıran, ağzına doldurduğu içkiyi konser sırasında seyircilerin üzerine püskürten ve uyuşturucu ile örülü bir hayat yaşayan kahramanımızın kendisi ile aynı ortamlarda yaşayan ve bağımlılığı daha üst bir düzeyde olan bir kadın ile olan ilişkisini seyrettiğimiz hikâye -gerçekte ne olduğu bilinmese bile- kolayca tahmin edilebilecek bir şekilde sona eriyor. Bu oldukça sefih hayatın tüm yönlerini sert bir içerikten sakınmadan sergiliyor yönetmen Alex Cox. İki genç insanın karşılıklı olarak birbirlerini yok etmeye doğru ilerlemesine nerede ise dehşet içinde tanık olmanızı sağlıyor film. Benzer şekilde konser sahneleri de punk müzik sevenlerin tavırları hakkında epey bir malzeme sağlıyor seyirciye. Küçük mekanlardaki bu konserlerde seyircilerinin birbirini ezercesine itişip kakıştığı ve bir “gelenek” olarak müzisyenlere tükürdüğü ve sahneye bir şeyler fırlattığı (bazen içinde uyuşturucu olan kağıt toplar da var fırlatılanların arasında!) bu konserler punk için nerede ise şunu da ifade ediyor bize: Önemli olan müzikten çok, müziğin şok etkisi yaratması ve sert bir dışavuruma imkân sağlaması sanki.

Julien Temple’ın 1980 tarihli Sex Pistols’s anlatan sahte belgeselinde (mockumentary) Sid Vicous’ın Frank Sinatra klasiği “My Way”i seslendirdiği anın yeniden yaratıldığı sahne dışında punk müziğinin ya da Vicious’ın hayat görüşleri ile ilgili bir şey yok filmde. Hikâye onun şarkıları veya müziği ile ilgilenmediği gibi bir biyografi filminde beklenenin aksine hayatı ile de ilgilenmiyor pek aslında. Bunun yerine, senaryoyu yazan Cox ve Wool filmin adının da (ilk düşünülen ad da bu değilmiş aslında) vurguladığı gibi onun Nancy ile ilişkisine odaklanıyor hemen tamamen. Bu tercih ise doğruluğu veya yanlışlığı ile değil, ortaya çıkan sonuç açısından değerlendirilmeli kuşkusuz. Bu açıdan bakıldığında ise, bir ilişkinin iki tarafı da uçuruma sürükleyen doğasını sergilemek açısından hayli başarılı bir hikâye bu. Ne var ki söz konusu olan Sid Vicious olunca daha fazlasını görmeyi de bekliyorsunuz ve bulamayınca da karakterin seçimleri, yaptıkları ya da yapmadıkları ve müziğinin içeriği de havada kalıyor bir parça.

Canlandırdığı karaktere benzeyebilmek için epey kilo veren (hatta bu nedenle hasta da olan) Gary Oldman sinema kariyerinin bu ikinci filminde ve ilk başrolünde oldukça güçlü bir oyunculuk gösteriyor. Senaryo eylemlerini açıklamak için her zaman yeterli malzeme sağlamasa da ona, Oldman zor bir rolün altından ustalıkla kalkıyor. Nancy rolündeki Chloe Webb ilk sinema filminde ve belki daha zor bir rolde ondan geri kalmıyor ve “anneden para isteme” sahnesinde olduğu gibi hayli etkileyici olmayı başarıyor. Gerek bu sahne gerekse nerede ise absürt denebilecek bir havası olan kadının ailesi ile yemek sahnesi filmin en güçlü anları ama bunun dışında başta konser sahneleri ve tam bir çöküş ve yozlaşma resmi olarak nitelendirilebilecek otel odasındaki yangın sahnesi olmak üzere başka başarılı bölümleri de var filmin.

Punk bir müzisyeni anlatsa da kendisi punk’ın ruhuna çok (ya da yeterince) yakın durmayan filmde Guns N’ Roses grubunun üyeleri bir konser sahnesinde figüran olarak yer alırken Sex Pistols’ın veya Sid Vicious’ın müzik kayıtları kullanılmamış ve müzikleri Joe Strummer ve The Portugues’in de aralarında bulunduğu şarkıcı ve gruplar hazırlamışlar. Cox ve ünlü görüntü yönetmeni Roger Deakins’in siyah-beyaz olarak çekmek istediği ama yapımcıların karşı çıkması nedeni ile bu düşüncelerinden vazgeçmek zorunda kaldıkları filmde bu iki isim kendi niyetlerini başka bir şekilde hayata geçirmişler ve hikâye ilerledikçe renkleri yavaş silikleştirerek nerede ise gri bir havaya ulaşmışlar finalde hikâyenin ve kahramanlarının sonuna da uygun olarak. Nancy’nin ölüm nedeninin intihar olduğu (kendini bıçakladığı ama yardım edeceğini umduğu Sid’in uyuşturucudan kendinden geçmiş olması nedeni ile kan kaybından öldüğü) veya kadını otel odasına giren bir uyuşturucu satıcısının öldürdüğü gibi iddiaların hâlâ konuşulduğu bir olayı içerdiği sertlikle anlatan filmde Cox’un karakterine olumsuz baktığını da söylemek gerekiyor. Bir röportajında onu “değerli hiçbir şey üretmemek ve bir salak gibi ölmek”le suçlayan Cox’un bu düşüncesinin filme de yansıdığını görmek mümkün. Ayrıksı bir hayatın detaylarını ve bu yaşam tarzının tüm boyutlarını özenle yakalayan acı, karamsarlık ve agresiflik dolu filmde Courtney Love’ın da Nancy’nin arkadaşı Gretchen rolünde yer aldığını belirtelim son bir not olarak.

Sauvage – Camille Vidal-Naquet (2018)

“Üzgünsün çünkü o adama aşıksın. O etrafta olmadığında acı çektiğini görebiliyorum. Umursamadığını söylüyorsun ama doğru değil bu”

Para karşılığında bedenini satan 22 yaşındaki bir genç adamın aşk özleminin hikâyesi.

İlk uzun metrajlı çalışması olan bu Fransız filmini Camille Vidal-Naquet yazmış ve yönetmiş. İlk başrolünde genç oyuncu Félix Maritaud’un muhteşem bir oyunculuk sergilediği filmin hayli sert bir hikâyesi var ve sinemada cinsellik konusunda en serbest ülkelerden biri olan Fransa’da bile 16 yaş sınırı ile gösterime girmiş. Bu denli sert bir hikâyesi olmasına ve para için bedenini erkeklere satan erkek bir fahişenin hayatını bu denli gerçekçi bir görsellikle anlatmasına rağmen film baş karakteri üzerinden müthiş bir çekicilik yakalıyor ve baştan sona soluksuz bir şekilde seyrettiriyor kendisini. Hikâyesini dürüst bir gözlemcilikle ve karakter(ler)ini yargılamadan sergileyen film önyargısız seyredilmeyi hak eden önemli bir çalışma.

Seyirciyi terse düşüren bir sahne ile açılıyor film. Doktorda muayene olan, kirli sakallı, biraz bakımsız görünen ve dudağındaki yara ile hasta izlenimini veren genç adamın işini öğrendiğimiz bu sahne hem karakteri hem de filmin kendisi için epey ipucu sağlıyor bize: Tüm fahişelerin aksine “öpüşmem” demeyen ve benzer işi yapanlardan çok farklı bir genç adam var karşımızda ve film de onu mesleğini yaparken “cüretkâr” sahnelerde göstermekten çekinmeyecektir. Bu açılış sahnesinde olduğu gibi neyi görüyorsa onu olduğu gibi, müdahale etmeden ve bir şeyleri de gizlemeye gerek duymadan gösteriyor bize yönetmen Vidal-Naquet hikâye boyunca. Örneğin kahramanımız ve kendisi ile aynı caddede çalışan meslektaşlarını bir belgesel tadında uzun uzun gösteriyor film ve bunu yaparken de hiçbir karakterine eleştiri veya övgü ile yaklaşmıyor. Zaman zaman özellikle bir gizli kamera havasına bürünüyor çekimler bu sahnelerde ve gerek gösterdikleri gerekse karakterlerin arasındaki diyaloglar aracılığı ile sert ve etkileyici bir gerçekçilik duygusu yakalıyor. Bu tanık olduğunuz anlar bir belgesel içinde seyretseniz yadırgamayacağınız kadar doğal ve sahici görünüyor.

Kendini yok etmeye gidecek kadar ve bunu umursamayacak kadar açık oynuyor karakterimiz. Tutku ile bağlı olduğu ve kendisi ile aynı işi yapan ama eşcinsel olmadığını söyleyen arkadaşının ona “Sorun öpüşmekten rahatsız olup olmaman değil; sanki fahişe olmaktan hoşlanıyorsun gibi” demesinin arkasında da bu var, gittiği bir doktorun kendisine yaşadığı hayatın sonuçlarını ima ederek sorduğu “Değişmek istiyor musun?” sorusunu “Neden isteyeyim ki?” karşı sorusu ile cevaplamasında da. Sağlığı günden güne kötüye giden, sık sık geceyi kaldırımlarda uyuyarak geçiren ve müşterilerinin isteklerini hiç ret etmeyen genç adam bir sevgi sıcaklığı ile sık sık yanaştığı arkadaşı tarafından sürekli geri çevrilse de umudunu yitirmiyor hiç. Sevgi ve sıcaklık talebi geri çevrildiğinde bunu başka yollarla -en azından geçici olarak- karşılamayı da deniyor. Hayli hüzünlü bir sahnede oldukça yaşlı bir müşterisine kendisi teklif ediyor bu yakınlığı ve seksin yerine sarılıp yatmayı öneriyor ve bunu gerçekten kendisi de arzuluyor. Arkadaşının teşhis ettiği gibi onun gerçek hastalığı sevilme arzusu: “Sevilmek için yaratılmışsın sen” diyor arkadaşı ona. Bu arzuyu Vidal-Naquet birkaç farklı sahnede özellikle gösteriyor bize. Örneğin tüm sert isteklerine boyun eğdiği iki müşterisinin sonunda parasını vermemesine gösterdiği tepkinin asıl nedeni bile sanki paradan çok, tüm isteklerini sağlığını tehlikeye atararak karşıladığı insanların yaptığını onun gösterdiği yakınlığa ihanet olarak görmesi belki de. İç burkan bir başka sahnede de arkadaşının peşini bırakmıyor ondan gördüğü şiddet dolu tepkiye rağmen. En az bu denli etkileyici bir sahne ise ilk kez gördüğü bir kadın doktora sarıldığı an ki bu sahnenin yalınlığından ve doğrudanlığından etkilenmemek mümkün değil.

Hikâyenin kahramanının finaldeki eylemi ve arkadaşının “Sen de kendine yaşlı bir adam bul. Başımıza gelebilecek en iyi şey bu” tavsiyesine aykırı davranması farklı yorumlara açık görünüyor. Sunulan bir kurtuluşu ret etmesi kendini yok etmeye odaklı bir hayatı sürdürme kararlılığın sonucu mu, ne olursa olsun kendisinin de gerçekten sevmediği birisi ile yaşamayı dürüst bulmaması mı yoksa bedeli ne olursa olsun özgür kalabilme mücadelesi mi asıl neden? Bu sahnede kırlık bir alanda cenin pozisyonunda kıvrılıp yatması çocukluğa, bir başka ifade ile söylersek yeni bir hayatı mümkün kılacak bir başlangıç noktasına dönme arzusunu mu yoksa ne olursa olsun sevilme arzusunu mu gösteriyor? Başka açıklamalar da getirilebilir bu finale ama sonuçta neden ne olursa olsun bu son seyrettiğimiz portreyi daha da gerçekçi, sert ve hüzünlü kılıyor. Bir yok olma ve çürümenin portresi bu ama bir yandan da kahramanı üzerinden aşka, sevmeye ve sevilmeye, insan sıcaklığına ve özgürlüğe adanmış bir hikâye. Kahramanımızın ve arkadaşının benzer koşullar altında yaptıkları taban tabana zıt seçimlerin özgürlüğün anlamı, değeri ve bedeli üzerine seyirciyi düşünmeye zorlayacağı da kesiin.

Paranın değil aşkın peşinde olan genç bir adamın bu hikâyesini el kamerası ile görüntülemiş Camille Vidal-Naquet ve hem gerçekçi bir atmosfer oluşturmuş hem de baş karakterinin sürdürdüğü hayatın kaotik ve tedirgin edici yanını daha iyi anlatabilmiş bu sayede. Başroldeki Félix Maritaud’nun hikâyenin dürüst sertliğini çok iyi yansıtan muhteşem performansı hem sinemanın en önemli eşcinsel karakterlerinden birinin karşımızda adım adım hayat bulmasını sağlıyor hem de güçlü bir performansın, yoğunluğu ile nasıl güçlü ve kalıcı bir etki yaratabileceğinin canlı kanıtı oluyor. Sürekli arayan gözlerle etrafına bakan ve öfke ile hüznü aynı anda barındıran bakışları ile hikâyeye olağanüstü bir katkı sağlıyor genç oyuncu ve sinema tarihinin en yalnız karakterlerinden birine hayat veriyor. Görüntü yönetmeni Jacques Girault’nun ve müziklerin hikâyeye çok yakıştığı film sinemanın dürüstlüğü ile de takdir edilmesi gereken eserlerinden biri ve tüm sertliğine rağmen görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Savage” – “Vahşi”)

Get Out – Jordan Peele (2017)

“Ne düşündüğünü biliyorum; beyaz bir aile, siyah hizmetçiler: Tam bir klişe”

Beyaz kız arkadaşının ailesi ile tanışmaya giden siyah bir adamın içine girdiği ortamla ilgili hissettiği gerginliğin hikâyesi.

Sinemaya oyuncu olarak giren ve bu kariyerini sürdürürken senaristliğe de başlayan ABD’li sanatçı Jordan Peele’in ilk yönetmenlik çalışması. En iyi film, erkek oyuncu ve yönetmenlik dallarında aday olduğu Oscar ödülünü orijinal senaryo dalında kazanan çalışmanın bu ödüllü hikâyesi de yine Peele’ın imzasını taşıyor. Bir siyah erkek arkadaş olarak beyaz bir aile ile tanışmanın gerginliği ve onlarla geçirilecek bir hafta sonunun sıkıcılığı ile başlayan hikâye bir korku ve gerilim atmosferine dönüşürken, temel çekicilik kaynağını anlattığını sosyal bir meseleye, ırkçılığa referanslarla dile getirmesinden alıyor. Başrol oyuncusu Daniel Kaluuya’nın hemen tüm sahnelerinde yer aldığı filmdeki güçlü oyunculuğunun desteklediği ve gerilimini efektlerden değil, hikâyesi ve sahip olduğu atmosferden alan çalışma popüler filmlerin peşinde olanları da daha derin bir şeylerin peşine düşenleri de mutlu edebilecek bir eser. Hollywood’un korku filmlerinde ilk ortadan kaldırdıklarının arasında siyahların mutlaka yer almasına bir cevap olarak da görülebilecek olan bu çalışma ilgiyi hak ediyor kesinlikle.

Gece yarısı bir sokakta tedirgin bir şekilde tek başına yürüyen ve bir adresi arayan siyah bir adamla açılıyor film. Yanına gelen beyaz bir arabadaki kişi adamı zorla arabasının bagajına sokarak kaçırıyor. Ardından filmin ana tema şarkısı olan ve Swahili dilinde seslendirilen “Sikiliza Kwa Wahenga” adlı parçanın eşlik ettiği açılış jeneriği ilk sahnenin gerilimini ve gizemini bir üst boyuta taşıyarak sürdürüyor. Sonrasında ise siyah bir fotoğrafçı olan kahramanımıza ve kız arkadaşına geçiyor film. Tıpkı Stanley Kramer’ın 1967 yapımı “Guess Who’s Coming To Dinner – Beklenmeyen Misafir” filminde olduğu gibi bir aile ziyaretini anlatıyor film ama ilkinin liberal umudunun karşısına liberal bakışın aslında içinde hâlâ saklı olan ırkçılığı yerleştiriyor ve bunu bir dram/komedi atmosferi yerine bir gerilim/korku atmosferi içinde anlatmayı tercih ediyor. Kadının babasının bir Obama hayranı olması onu bir liberal bakışın temsilcisi yaparken, Peele anlaşılan ırkçılığın (ya da yumuşatarak söylersek ayrımcılığın) Amerikan toplumunun içinde nasıl kök salmış olduğunu söylemeye çalışıyor.

Peele’ın Oscar alan senaryosunun (bu arada diyalogların hiç de önemsiz olmayan bir kısmının doğaçlama olduğunu söyleyelim) hikâyeyi ustalıkla kurguladığını ve her bir unsuru birbirine akıllıca bağladığını belirtmek gerekiyor. Kadının erkek kardeşinin tüm ana karakterlerle aynı ev içinde olmasına rağmen bir süre hikâyeden çekilmiş olması problemi bir yana, film farklı örneklerle vurgulanabileceği gibi bazen seyirciyi ustaca kandırarak bazen de önemli bir sahnedeki bir unsuru ileride bir başka sahnede tekrar karşımıza çıkararak senaryosunun üzerinde hayli titizlikle çalışılmış olduğunu kanıtlıyor. Örneğin hafta sonu için ailenin yanına gidilirken aniden arabanın önüne çıkan ve ölen geyik finalde sert bir eylemin aracı oluyor. Yine bu geyikli kaza sahnesinde polisin arabayı kullanan kadın olduğu halde erkekten de kimliğini istemesi seyirciye -doğal olarak- adamın siyah olması nedeni ile bu muamaleye maruz kaldığını düşündürtürken ve kadının tepkisi ile adamın boyun eğmesi de yine onların beyaz ve siyah olmaları ile açıklanabilir gibi görünürken, senaryo seyirciyi bir bakıma ters köşeye yatırıyor daha sonra anlaşılacağı üzere. Benzer bir biçimde siyah adamın beyaz ailenin evindeki bir partide karşılaştığı tüm beyazların ona tam da “beyazların siyahlar için ürettiği klişeler”le (genetik özellikler, sekste iyi olmaları gibi) hitap etmesi de aslında bu görünenin ötesinde bir başka açıklamaya bağlanıyor daha sonra. Tüm bu tercihler Peele’ın özenli senaryosunun başarısı: Bir yandan klişeleri gündeme getiriyor ve siyahlara yapılan haksızlığı dillendirmiş oluyor ama öte yandan bununla yetinmeyip bir yandan da bir şekilde dalgasını geçiyor bu klişelere karşıt olarak oluşan klişe tepkilerle. Kaldı ki “siyah erkeklerin beyaz kadınları elde edebilmesi başarısı” veya “beyaz kadınların siyah erkekleri seks kölesi yapması“ mitleri rüzerinden siyah toplumun üyelerine de bir nevi eleştiride bulunmayı unutmuyor Peele.

Gerilimini yavaş yavaş, ima etmekten doğrudan göstermeye dönüşen bir biçimde yaratan film efektlere yaslanmadan ve uzun bir süre bir dram atmosferi içinde anlatıyor hikâyesini ve siyah kahramanın tekinsiz bir yerde olduğunu artık idrak etmesine neden olan sahneler tam da bu nedenle -olumlu anlamda- ayrıksı durdukları için daha da etkileyici oluyorlar. Adamın siyah hizmetçi ile doğrudan konuştuğu ilk sahne veya “Anahtarları sana vermeyeceğimi biliyorsun değil mi tatlım?” anı ustalıklı bir gerilimin örnekleri oluyorlar bu sayede. Final bölümündeki sertliğinin dozunun bir parça kaçmış olmasını herhalde Peele’ın benzer hikâyeler anlatan filmlere bir göndermesi olarak ve bir alaycı yaklaşımın sonucu olarak görmemiz gereken filmde çeşitli semboller de kullanmış Peele: Örneğin hipnozun aracı olan “gümüş kaşık” İngilizcede ayrıcalıklı ve zengin bir hayatın içine doğmayı ifade eden bir tabir.

Sadece 23 günde çekilen filmde siyah genç adamı oynayan Daniel Kaluuya’nın, çocukluğundan kalan bir suçluluk duygusunu itiraf ettiği sahnede olduğu gibi oldukça üst düzeylerde dolaşan performansı ile zenginleşen filmde sık sık adı geçen “Batık Yer”i “Siyahların dışlanmış olmasının ve ne kadar bağırırarlarsa bağırsınlar, sonunda sistemin onları susturması”nın sembolü olarak açıklamış Peele ama film politik ve/veya ekonomik bir sistem eleştirisinde bulunmuyor açıkçası. Tekinsizliğin erken açık edilmesi de bir eleştiri konusu olabilir belki ama filmin örneğin M. Night Shyamalan tarzı bir sürprizin çok da peşinde olmadığı düşünülürse, kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir bu. Chris adındaki kahramanımızın yakın arkadaşı üzerinden mizah duygusuna da sahip olan film hikâyede adı geçen Obama’dan başkanlığı devir alan ve hem ten rengi ile hem fikirleri açısından tam bir “beyaz” olan Trump döneminde çekilen bir film olması açısından da önem taşıyor; çünkü hikâyedeki liberal görünümün ardındaki gerçek ile ırkçılık sorununun eski günlerde kaldığını düşünen Amerikalıların karşısına çıkan Trump gerçeği birbirinden çok da farklı değil aslında.

(“Kapan”)