Mozart Prag Yolunda – Eduard Mörike

Alman şair ve yazar Eduard Friedrich Mörike’nin 1856 tarihli novellası. Eşi ile birlikte Viyana’dan Prag’a yolculuk yapan ünlü besteci Mozart’ın tesadüf sonucu konuk olduğu ve bir konta ait olan şatoda 1787 sonbaharında geçirdiği hayalî bir günü anlatan kitap on dokuzuncu yüzyılın en ünlü sanat novellası kabul ediliyor edebiyat çevrelerinde. Mörike’nin Mozart’ın yüzüncü doğum yılı nedeni ile yazdığı kitabı için esin kaynağı bestecinin Don Juan adlı operası olmuş (yazarın erkek kardeşi bu operayı seyrettikten birkaç gün sonra hayatını kaybetmiş). Kendi şiirlerinin de pek çoğu bestelenen Mörike’nin bir sanatçının bir diğerine armağanı olarak nitelendirilebilecek bu kitabının en önemli yanlarından biri aynı zamanda bir biyografi tadı da içermesi ve anlattığı ve tamamen kurgu olan bir günün bestecinin hayatında aynen bu şekilde yaşanmış olabileceğine okuyucuyu ikna edici bir gerçekçiliğe sahip olması.

Gerhard Hermann’ın Mörikeyi tanıtan bir yazısı var kitabın girişinde. Bu yazısında Hermann eser için şöyle yazıyor: “Mozart Prag Yolunda Alman kısa romanlarının en güzellerinden biri ve belki de en güzelidir. Onda kendini gösteren ve neşeyle yakın ölüm arasında dolaşan duygu durumu, Mozart’ın kişiliğini birçok büyük biyografiden daha iyi yansıtır.” Gerçekten de bir biyografide okusanız hiç yadırgamayacağınız bir üslûp ve gerçekçilik duygusu ile yazılmış bir novella bu. Bir gün içinde yaşananların tamamı ve tüm karakterlerin diyalogları Mozart hakkında ortalamanın üzerinde bir bilgisi olanın herkesin teslim edeceği kadar gerçek görünüyor. Mörike’nin bir diğer başarısı bu gerçekçiliği küçük bir mizah duygusu da katarak ve Mozart’ın -ve onun üzerinden herhangi bir gerçek sanatçının- yaratıcılığını öne çıkararak okuyucuya aktarabilmesi.

“Mozart, Prag’da Don Juan operasını sahneye koymak için, 1787 yılının güzünde karısıyla birlikte yola çıktı.” cümlesi ile başlıyor kitap ve Mozart’ın bir şatonun bahçesindeki bir ağaçtan izinsiz olarak kopardığı turuncun neden olduğu plansız ve bir günlük misafirliğini anlatıyor temel olarak. Dolayısı ile alt başlığı “Bir Yolculuğun Öyküsü” olsa da aslında bu yolculuktaki bir mola burada anlatılan. Hikâye içinde Mozart ve eşinin anlattığı birkaç hikâyenin daha yer aldığı kitap oldukça sıcak bir dil ile yazılmış ve turuncun neden olduğu ilhamla birden bire akla geliveren bir çocukluk anısının bir bestenin yolunun açması bölümünde veya Mozart’ın Don Juan’dan bazı melodileri piyanoda çaldığı anları anlatan satırlarda olduğu gibi okuyucuyu gerçekten etkileyecek bir içeriğe sahip. İçerdiği coşkunun yanında zaman zaman kendisini gösteren ölüm kavramının hüznünü de taşıyan kitap bir şairin elinden çıktığını hissettirmesi gibi ek bir zenginliğe de sahip. 1939 yılında Avusturyalı sinemacı Leopold Hainisch tarafından Mozart’ın ünlü eseri “Eine Kleine Nachtmusik”in adı ile sinamaya da uyarlanan bu kitap sanatçının dünyası ile sıradan insanların dünyasının farklılığı (veya bir adım ileri gidersek, uyuşmazlığı) üzerine de sözleri olan bir klasik eser.

(“Mozart auf der Reise nach Prag”)

Bob le Flambeur – Jean-Pierre Melville (1956)

“Garip hikâyemiz işte burada, Montmartre’da başlıyor. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı saatlerde, şafağın ilk ışıklarında Montmartre bir yanıyla cenneti bir yanıyla cehennemi andırırken; gecenin izleri gitgide silinip, insanlar caddeleri doldurmaya başlarken; bu temizlikçi kadın gibi, çalışanlar işlerine yetişmeye çabalarken ve bu genç kızımız gibi aylaklar biraz daha eğlence ararken… Gelin şimdi de Bob’la tanışalım, kumarbaz Bob’la; ihtiyar bir delikanlı, efsanevi bir suçluyla”

Son bir büyük işe soyunan eski soyguncu, yaşlı kumarbaz Bob’un hikâyesi.

Bugün özellikle her biri bir klasik olan polisiyeleri ile tanınan Fransız sinemacı Jean-Pierre Melville’in bu türdeki ilk filmi sadece suç filmlerinin değil, genel olarak sinemanın da en önemli çalışmalarından biri. Fransız Yeni Dalga akımının ilham kaynağı olarak tanımlanan Melville bu filmde klasik Amerikan gangster filmlerine basit görünen ama aslında hayli zengin hikâyesi ile müthiş bir Fransız havası katıyor ve Grumbach olan soyadını hayranı olduğu ABD’li yazar Herman Melville’den esinlenerek değiştirmesinde olduğu gibi Amerikan sinemasına özgü bir türü benimseyerek bu türe çok önemli yeni boyutlar katıyor. Daha sonra çekeceği filmlerle suç sinemasına daha pek çok başyapıt armağan eden Melville’in bu filmi içerdiği gerçekçi bir şiirsellik ve sonradan Yeni Dalga filmlerinin karakteristik özellikleri olan “sıçramalı kesme”lerin (jump cut) kullanıldığı kurgusu ve el kamerası kullanımı ile de öncü sinema eserlerinden biri ve mutlaka görülmesi gereken bir çalışma.

Bir dış sesten duyduğumuz ve yazının girişinde yer alan sözlerle açılıyor film ve bu şiirsel girişi seslendiren dış ses (yönetmen Melville bu sesin sahibi) hikâye boyunca da zaman zaman ama çok daha kısa cümlelerle araya giriyor. Bu araya girişlerin gerekliliği zaman tartışmalı olsa da uygun bir nötr tonla konuşan bu ses bile bir açıklama yapmaktan çok, ilgili sahneye bir duygu katarak filme katkıda bulunmuş. Eddie Barclay ve Jo Boyer’in imzasını taşıyan ve film boyunca sık sık ton ve ritm değiştiren müziklerin eşlik ettiği bu girişin hemen ardından kahramanımız Bob ile karşılaşıyoruz. Zar atan, diğer elinde para ve ağzında sigarası olan Bob kumar oynadığı bu ortamdan dışarı çıkınca üzerine pardösü ve fötr şapkasını geçirdiğinde 1950’lerin tipik Parisli kıyafetine bürünür. Oysa sıradan bir adam değildir Bob; savaştan önce banka soygunu dahil çeşitli suçlara karışmış ve cezasını çekmiş, şimdi de tutkunu olduğu kumarla vaktini geçiren iyi yürekli bir adam karşımızdaki. Jim Jarmusch, Quentin Tarantino, Jean-Luc Godard, Mike Hodges ve Paul Thomas Anderson’un en sevdikleri filmlerden biri olduğunu söyledikleri, Stanley Kubrick’in ise Melville’in bu filmle türün en iyisini yaptığını düşündüğü için kendisinin suç filmleri çekmeyi bıraktığını açıkladığı eseri 2002 yılında da Neil Jordan “The Good Thief” adı ile yeniden çekmiş.

Kadın pazarlayanlara sert davranan, bir olay sırasında hayatını kurtardığı için arasının iyi olduğu komiserin vefalı davrandığı ve eski bir suç arkadaşının oğlu olan ve kendisine de hayranlık duyan genç bir adama kol kanat germiş bir adam Bob. Bir kadına bar açabilmesi için para veren, kolayca yatağına alabileceği genç kadınların zor durumlarından yararlanmayan kahramanımızın kumar düşkünlüğü o denli ileri boyutta ki evine her girdiğinde bir kapının ardında duran kumar makinesinin kolunu en az bir kez çevirip şansını deniyor. Melville bu adamın uzak durduğu suça -belki de son bir kez- bulaşmasını hayli çekici bir şekilde anlatıyor bize. Bu çekiciliğin birkaç nedeni var: Öncelikle yalın bir senaryosu var filmin; zorlama ve “çok büyük” söz ve eylemlerin peşine düşmeyen senaryo buna rağmen onca farklı karakteri sade ama zengin bir kurgu ile birbirine bağlıyor ve basit hikâyesini -olumlu anlamda- kompleks kılmayı başarıyor. Hikâyenin kendine özgü bir şiirselliği de var ama altını çizmiyor bu yanının senaryo ve yine sadeliğini koruyarak, bu şiirsel havasını çok doğal bir biçimde oluşturuyor. Senaryonun bir diğer başarısı da baş karakteri Bob ve diğer hemen tüm ana karakterleri gerçek kılabilmesi ve kendi hikâyeleri ile getirebilmesi karşımıza her biri ilgiyi hak edecek şekilde. Böylece sadece Bob değil; ona hayran olan genç adam, Bob’un yardım ettiği ve genç adamın tutkulu bir şekilde aşık olduğu kadın, eski suçlu ama şimdi bir casinoda krupiyer olarak çalışan adam veya kadın pazarlamacısı gibi diğer karakterler de hak ettikleri ilgiyi buluyorlar hikâyede.

Finaldeki polisle soyguncular arasındaki çatışma sahnesinin gereğinden fazla yalın ve kısa olması gibi bir problemi olsa da filmin geneline bakıldığında Melville tüm sahneleri doğru bir tempoda oluşturmuş ve zaman zaman başvurduğu kamera açıları ile abartısız bir farklılık yaratmayı başarmış. Karakterlerin kritik anlarında yakın plan çekimlerle yüzlerine odaklanan kameranın bu anlarda oyuncuların sade performansları ile yakaladığı etkileyicilik Melville’in bir yönetmen olarak imzasını attığı bir başka başarı. Soygun için ekibin toplanması, tatbikatın yapılması gibi anları da uzun uzun ve adeta yapılan işe “saygı göstererek” sergileyen Melville hikâyesini dürüst bir tarafsızlıkla anlatıyor ve seyirciyi de gördüğünün gerçekçiliğine ikna ediyor.

Filmin kadın karakterlerine rağmen erkeklerin dünyasını ve erkeklerin bakış açısını öne çıkararak anlatması dikkat çekiyor. Bob’un ekibindeki kasa açma ustasının “Kilitler güzel kadın gibidir: Onları tanımak istiyorsan çaba göstermen gerekir” veya Bob’un genç hayranına söylediği “Sana daha önce de söylemiştim: Asla bir kadına güvenme!” sözlerinin yanısıra krupiyerin eşinin hırsı ile neden oldukları da kadınların “neden olduğu“ belaların örnekleri olarak gösterilebilir.

Özetle, iyi anlatılmış ve hikâyesi başarı ile kurgulanmış bir film bu. Melville’in ücretinin yüksekliği nedeni ile oynatamadığı Jean Gabin’in yerine başrolde oynayan Roger Duchesne’nin ekonomik bir performans ile yaşlı karakterinin çocuksu ruh halini etkileyici bir şekilde sergilediği film ironik finali ile hem kahramanını hem de seyircisini ödüllendiren önemli bir çalışma. Kısıtlı bir bütçe ile çekilen ve Melville’in titizliği nedeni ile çekimleri iki yıla yayılan filmde, hem anlatım biçimi hem de içeriği ile Yeni Dalga’ya ilham veren, yola çıktığı Amerikan gansgter filmlerini başka bir noktaya (çok daha sakin ama çok daha gerçek bir nokta bu) taşıyan Melville’in sokakta keşfettiği Isabel Corey de eylemi ile hikâyenin dönüm noktasının yaratıcısı olan kadını başarılı bir performans ile getiriyor karşımıza. Mutlaka görülmeli.

(“Bob the Gambler”)

Les Faux Tatouages – Pascal Plante (2017)

“Fiona Apple’ı duydun mu? Ayrılık şarkılarında uzmandır. Şarkılarından birinde şöyle der: Bütün bu aşkın / Bütün bu aşkın / Eksik bir yanı olmalı / Seni tanımaya çalışmaktan / Sıkılıyorsam”

On sekiz yaşını yalnız başına kutlayan ve geçmişinde bir acısı olan genç bir adam ile doğum günü gecesinde tanıştığı genç bir kadının hikâyesi.

Kanadalı yönetmen Pascal Plante’in konulu ilk uzun metrajlı filmi. Plante senaryosunu Geneviève Dulude-De Celles ile birlikte yazdığı filmde on sekiz yaşındaki bir genç adamın geçmişindeki acının etkisi ile yalnız ve mutsuz bir hayat sürerken tanıştığı bir kadınla değişen (ya da değişebilir gibi görünen) günlerini anlatıyor. Baş karakterinin hüznüne ve kırılganlığına uygun bir dili olan film bir “yaz aşkı” anlatsa da bu aşkı ince ve zarif bir dil ile karşımıza getirmesi ve aşkın öncesi ve sonrasını hissettirmesi ile farklılaşmayı başarıyor. İki genç oyuncunun doğal ve samimi oyunları ile içtenliğine önemli bir katkı sağladıkları çalışma seyirci üzerinde kırık bir umut uyandıran “küçük” bir film.

On sekiz yaşını ilk kez satın alabildiği birayı bolca içerek ve çılgın bir metal konserinde yalnız başına eğlenerek kutlayan ama tüm bu anlarda bir mutluluktan çok bir yalnız genç adam havası ile karşımızda olan bir genç Théo. Konser sonrası bir cafede genç bir kadınla tanışıyor ve film bundan sonra bir yandan bir aşkın başlangıcını ve gelişimini anlatırken, yavaş yavaş da genç adamın geçmişindeki sırrın üzerindeki örtüyü açıyor bizim için. Sadece 2 hafta sürebilecek bir yaz aşkı bu; çünkü Théo -kendi seçimi olmasa da- şehri terk edecektir bu sürenin sonunda. Film adını bu genç adamın kolundaki “sahte dövme”den alırken, onu güçlü kişiliği ile hayata tekrar katan kadın gerçek dövmeler taşıyor kolunda. Yönetmen Plante iki genç birey arasındaki ilişkiyi sık sık tek çekimle oluşturduğu sahnelerle anlatıyor bize. Örneğin cafedeki ilk tanışma sahnesinde iki gencin uzun uzun müzik zevkleri konusunda konuşmalarına kesintisiz bir şekilde tanık oluyoruz. Benzer şekilde kadının erkeğe şarkı söylediği sahneyi (hikâyede kritik bir öneme sahip bu şarkı Kanadalı müzisyen Daniel Bélanger’in “Séche Tes Pleurs – Sil Gözyaşlarını” adlı parçası) ve ilk birlikteliklerini de yine hep tek çekimle sergiliyor film. Bu tercih ilgili sahnelere (ve daha sonra tanık olacağımız diğerlerine) bir doğallık duygusu katıyor ve hikâyenin sahici ve dürüst olmasını sağlıyor.

Pascal Plante’in temel başarısı filmini sadelik ve doğallık üzerine inşa etmesi ve onun bu tercihi belki de daha önce defalarca seyretmiş olabileceğiniz bir hikâyeye farklılık katıyor onu çekici kılacak bir şekilde. Bazen dürüstlük ve sevgi ile uzatılan bir elin nasıl bir etki yaratabileceğini seyirciyi ikna edici bir biçimde anlatabilmesi ve bunu yaparken seçtiği sembolleri de rahatsız etmeden kullanmayı becerebilmesi ile dikkat çeken film seyirciye herhangi bir duyguyu empoze etmemeye de özen gösteriyor. Bu “tarafsızlığın” en bariz göstergesi de filmin kırılgan ve “açık uçlu” sonu olsa gerek. Başta bahsi geçen Fiona Apple şarkısındaki “tanımaya çalışmak” ifadesi iki gencin birbirini tanıma ve neleri sevdiklerini öğrenme sahnesi üzerinden bir aşkın, finalde seslendirilen şarkı da bir insanın sevdiğinin sevdiklerinden etkilenmesinin güzelliğinin ve bir acıyı -belki de- geride bırakmasının sembolü oluyor sanki.

Théo’yu canlandıran Anthony Therrien ve aşık olduğu Mag’i canlandıran Rose-Marie Perreault tek çekimlik uzun sahnelerde hiç aksamıyorlar ve doğal oyunlarını hep koruyorlar. Tanıştıkları ilk sahnede müzik üzerine olan uzun konuşmalarında olduğu gibi doğaçlama havasını veren performansları ile karakterlerini seyirciye yakınlaştırmayı başarıyorlar ve seyrettiğimiz hikâyenin bizi kolayca etki altına almasına büyük bir katkı sağlıyorlar. Özellikle Therrien’in filmin ilk yarısında karakterinin kadından (ve bizden) gözlerini kaçırdığı anlardaki performansının çok çarpıcı olduğunu vurgulamakta yarar var. Bir doğum gününde başlayıp bir sonraki doğum gününde biten bu gençlik filmi sıkı müzik bandı ile de seyirciyi etkileyebilecek, ilgiye değer bir çalışma. “Erkek kızla tanışır” filmlerinden bir diğeri belki ama taze bakış açısı ve karakterlerinin ağzına çok yakışan diyalogları ile farklı bir çalışma ve kahramanına – hiç ağladığına tanık olmasanız da- “sil gözyaşlarını” demek gereğini hissettirmesi ile önemini kanıtlayan bir film.

(“Fake Tattoos”)

La Vida Útil – Federico Veiroj (2010)

“Sinemateki artık destekleyemeyeceğiz; çünkü finansal açıdan kârlı bir proje değil”

25 yıldır çalıştığı ve tutku ile bağlı olduğu sinematekin son günlerini yaşadığını anlayan bir sinemaseverin hikâyesi.

Senaryosunu Inés Bortagaray, Federico Veiroj, Gonzalo Delgado ve Arauco Hernández Holz’un yazdığı ve yönetmenliğini Federico Veiroj’un üstlendiği bir Uruguay ve İspanya ortak yapımı. Sadece 67 dakikalık süresi olan hayli alçak gönüllü bu sade film tıpkı hikâyenin ilk yarısının tamamının geçtiği sinematek gibi dayanışma ile yaratılmış görünüyor. Yönetmenin yapımcılığın yanısıra kurguyu da üstlendiği çalışmada, kurguda onunla birlikte çalışan Arauco Hernández Holz aynı zamanda görüntü yönetmenliğini de üstlenmiş örneğin. Tutku ile çalıştığı mekânın kapanmak üzere olduğunu hisseden ve yeni hayatı hakkında hiçbir fikri olmayan bir adamın -hikâyenin ikinci yarısında tanık olacağımız- arayışını anlatan film konusunun da doğal sonucu olarak öncelikle katıksız sinemaseverler için. Aksiyonsuz, belgesele çok yakın bir anlayışla anlatılan hikâye film seyir tecrübesinin o eski toplu gösterimlerden evlerin içine kapandığı ve klasiklerin popüler ticarî filmlerin iyice gerisine düştüğü zamanımızda oluşan bir durum nedeni ile düzülen bir ağıt. İçten ve gerçekçi bu eser özellikle bağımsız filmlerden hoşlananlar ve farklılık arayışında olanlar için.

Film gerçek bir hikâye anlatmıyor ama gerçeğe bir açıdan da hayli yakın bir kurgu seyrettiğimiz. 1952 yılında kurulan ve bugün maddî açıdan çok da iyi bir durumda olmayan Cinemateca Uruguaya (Uruguay Sinematek’i) filmin ilk yarısının geçtiği mekan. Kurumun direktörü olan Manuel Martinez Carrril filmde Martinez adındaki direktörü oynayarak kendisini canlandırıyor bir bakıma. Hikâyenin odağındaki asıl kişi ise Jorge Jellinek’in (kendisi aslında gerçek bir film eleştirmeni) oynadığı ve kendisi ile aynı adı taşıyan, direktörün yardımcısı olan Jorge karakteri. Bu seçimlerin de gösterdiği gibi yönetmen Federico Veiroj yarı-gerçek diyebileceğimiz bir hikâye anlatıyor bize. 2010 yılında Uruguay’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film, içeriğine uygun, eski usûl bir jenerik ile başlıyor: Eski filmlerde gördüğümüz türden ve sadece standart karakterlerle yazılmış hayli basit bir jenerik bu ve filmin kendisi de siyah-beyaz tercihi ve görüntü formatı ile bu eski havayı destekliyor. Buna karşılık Eduardo Fabini, Macunaima ve Leo Masliah imzası taşıyan müzikler sadece bu klasik havayı desteklemekle kalmıyor, biraz gerilim ve dram duygusu da içeren havaları ile hikâyeyi modernleştiriyorlar bir bakıma. İlk sahnede, planladıkları bir toplu gösterim için İzlanda’dan gelen filmleri aralarında paylaşan Martinez ve Jorge karakterlerini görüyoruz. Bir film festivalinde sadece seyirci olarak bile bir deneyim yaşamış herkesin iki karakterin bu sahnedeki konuşmalarını çok iyi anlayacağı ve hatta kırık bir mutluluk hissedeceği bir sahne bu.

İçine düştüğü finansal zorluk nedeni ile zor zamanlar geçiren sinematekin iki çalışanı radyo programları ve bağış çağrıları ile kurumlarını ayakta tutmaya çalışıyorlar ama her ay düşmekte olan üye sayısı ve kendilerini destekleyen vakıfın kurumu “finansal açıdan kârlı” görmemesi nedeni ile yaklaşan kötü sonun da farkındalar. Bu durum üzerinden bir kurumun ve bir sinema kültürünün ağıtı bu hikâye ama hiçbir anında seyircisini kışkırtacak bir tavır içine girmiyor; bir başka ifade ile söylersek, ağıdını alçak gönüllü, sakin ve belgeselvari bir tavırla, hatta kimilerine soğuk gelecek bir tarzla dile getiriyor. Tek bir sahnede bu tavrından vazgeçer gibi oluyor yönetmen Veiroj; Jorge karakterinin gözlerinin yaşardığı kısa bir sahne dışında film soğukkanlı tavrını hep koruyor. Oysa hikâye yitip gitmekte olan bir kültürü ve hayatını bu kültürün izlerini taşıyan bir kuruma adanmış bir adamı anlatması ile melodram potansiyeli bile barındırıyor ama Jorge’nin arşivde sinema filmi makaraları arasında dolaştığı sahnede bile mesafesini koruyor ve sadece göstermekle yetiniyor, herhangi bir provokasyona kalkışmadan.

Filmin ilk yarısının tamamı sinematek içinde ve hemen kapısının önünde geçerken, ikinci yarısı “kaçınılmaz olarak” dışarı çıkıyor ve Jorge karakterinin başta bir üniversite olmak üzere birkaç farklı mekanda yaşadıklarını izliyoruz. Bu dış sahnelerde yönetmen Veiroj -muhtemelen sinematekte gösterilmiş- filmlerin ses bantlarını fon olarak kullanıyor ve Jorge’nin yeni bir hayat arayışını aktarıyor bize. Onun gittiği kütüphaneyi sinematekle ve oradaki tüm o ciltli kitapları da sinematekteki film makaraları ile ilişkilendiren film finalini beklendiğinin aksine karamsar havada oluşturmaması ile dikkat çekiyor. Gidilen berberden yeni bir saç traşı ile çıkılması, orada özellikle terk edilen bir valiz ve fakültenin merdivenlerinde icra edilen ve Amerikan müzikallerinde göreceğimiz türden bir dans yeni bir hayatın başlayacağını söylerken, kahramanımızın kadın arkadaşına yaptığı teklif de sinemanın hep hayatında olacağının bir kanıtı oluyor.

Baş karakterinin yalnızlığını ve yalıtılmış hayatını sinematekin benzer boş havası ile eşleştiren bu film bildiğimiz anlamda bir hikâye anlatmaması ve “inatçı” sakinliği ile herkese göre bir film değil kuşkusuz. Bir ağıt olmasına rağmen büyük sözlerin ve duyguların peşinde koşmayan ama belki tam da bu nedenle çok gerçek görünen, sade bir çalışma bu. Filmin dikkat edilmesi gereken iki özel sahnesi var: İlkinde Jorge ve Martinez bir radyo röportajı kapsamında konuşuyorlar. Burada Martinez’in iyi toparlayamadığı ve fazlası ile entelektüel görünen konuşması “sanat sineması”nın çıkmazı olarak nitelendirilebilecek bir duruma işaret ederken, ikincisinde Jorge’nin üniversitede bir sınıfa girerek yalan söylemek üzerine yaptığı konuşmayı izliyoruz. Bu konuşma aslında Mark Twain’in “On the Decay of the Art of Lying – Yalan Söyleme sanatının Bozulması Üzerine” adını taşıyan 1880 tarihli makalesinden bir bölüm ve burada film -herhalde- sinemanın anlattığı hikâyelerin de aslında bir çeşit yalan olduğunu hatırlatıyor ve Twain’in kelimeleri ile, gerçekten kurtulup yalanın güzel dünyasına sığınmanın aslında hiç de kötü olmadığını öne sürüyor.

(“A Useful Life” -“Faydalı Hayat”)