Limanlar – James Barlow

Henüz 51 yaşındayken hayatını kaybeden Britanyalı yazar James Barlow’dan bir macera romanı. Özellikle 1960 tarihli romanı “The Patriots”, aynı isimle sinemaya da uyarlanan 1961 tarihli “Term of Trial” ve “Villain” adı ile sinemaya uyarlanan 1968 tarihli “The Burden of Proof” romanları ile tanınan yazarın bu eseri ilk kez 1970 yılında yayımlanmış. 1971 tarihinde “Villain” adlı romanının yayımlanmasından sonra hayatını kaybeden yazarın orijinal adı “Liner” olan kitabının Türkçede “Limanlar” adı ile basılması tuhaf bir seçim olmuş; çünkü bir olay dışında, romanda geminin seyahati boyunca uğradığı limanlarda yaşananlar veya limanlar anlatılmıyor. Romanın orijinal adının da vurguladığı gibi geminin kendisi eserde öne çıkan ve hatta romanın da en önemli karakterlerinden biri geminin kendisi.

Çok karakterli, hacimli macera romanlarından biri bu. Sunday Telegraph gazetesindeki bir eleştiride Arthur Hailey’nin aynı dönemin çoksatar romanları “Hotel – Otel” ve “Airport – Havaalanı”na benzetilen eser onlar kadar popüler olmamış hiçbir zaman ama yine de hafif ve popüler bir roman arayanların ilgi gösterdiği bir eser olmuş. Avustralya’dan yolcularını alarak San Fransisco’ya doğru yola çıkan ve arada Bali, Singapur, Hong Kong ve Guam gibi limanlara uğrayan gemide 550 yolcu ve 452 mürettebat seyahat ediyor ve tek tek hikâyeleri anlatılan ve kimilerinin hikâyeleri başkalarınınki ile birleşen farklı milletlerden (İngiliz, Yunan, Avustralyalı, İrlandalı, İtalyan, Amerikalı vs.) bu yolcuların her birine nerede ise eşit ölçüde yer veriliyor romanda. Kitabı karakter açısından zenginleştiren bu durum bir yandan da karakterlerin gemide yaşadıklarının hayli geç başlaması ve romanın uzun bir süre karakterlerin tanıtımı havasında sürmesine neden oluyor. James Barlow’un her birini özenle anlattığı karakterlerin ilginçliği bu durumun önemli bir sorun olmasına engel oluyor neyse ki.

Areopagus adını taşıyor gemi. Atina’da Akropolis’e yakın ünlü bir kaya çıkıntısı olan ve Türkçesi Ares Tepesi olan bu yerin adının gemiye isim olarak koyulmasının sembolik bir anlamı olsa gerek; çünkü antik Yunan döneminde burası bir çeşit mahkeme yeri olarak kullanılmış ve Barlow da karakterlerinin yazgılarını vicdanî ve (hatta belki de ilahî denebilecek) bir yargılama ile bu gemi ve onun başına gelenlerle belirliyor. Geminin kendisi romanın ana karakterlerinden de biri ve Barlow giriş yazısında teşekkür ettiği pek çok kurum ve kişiden sağladığı teknik bilgilerle epey detaylı bir şekilde anlatıyor bize bu eskimekte olan ve görkemli günlerini geride bırakan gemiyi. Tüm ana karakterlerin bir “suç”u var ve final tüm bu suçların karşılığını bir şekilde veriyor sanki onlara. Bu anlamda belki bir muhafazakâr bakıştan bile söz edilebilir ve özellikle kitaptaki tanıtım bölümünde belirtildiği gibi yazarın o tarihlerde yaşadığı ve hayatını da kaybettiği yer olan İrlanda’yı “Hristiyanlığın son kalesi” olarak tanımladığını düşünürsek, bu yorum daha bir gerçeklik kazanıyor.

Bir kasırganın yol açtığı kaza ve sonrasını etkileyici bir dil ile anlatan Barlow karakterlerin hırslarını, umutlarını, korkularını ve cinsel gerilimlerini popüler bir roman tarzında okuyucunun karşısına çıkarırken farklı milletlerin karakteristik özelliklerini de romanının ana temalarından biri yapıyor. Tüm yolcuların bir şekilde etkilenerek yaşadığı yolculuğun hikâyesi bu tür romanlardan hoşlananların keyifle okuyacağı eser, türünün en parlak örneklerinden biri olmasa da meraklısını tatmin edebilecek bir kitap.

(“Liner”)

The Driver – Walter Hill (1978)

“Arkadaşın yok. Düzenli bir işin yok. Kız arkadaşın yok. Ucuz bir hayat sürüyorsun, asla soru sormuyorsun…evlat, çok kapalı bir hayat yaşıyorsun. O kadar kapalı ki başka hiçbir şeye yer yok. Ve bu gerçekten hüzünlü bir şarkı. Sorun şu ki, bu yıl hüzünlü şarkılar pek tutulmuyor. Belki de senin arkadaşın benim”

Soygunlarda sürücü olarak çalışan bir adam ve onu yakalamayı kafasına takan bir dedektifin hikâyesi.

Walter Hill’in yazıp yönettiği bir ABD yapımı. Yönetmenlik kariyerinin bu ikinci örneğinde anaakım sinemadan farklı bir denemeye girişmiş Hill ve film bugün nerede ise bir kült seviyesine ulaşmış olsa da zamanında özellikle ABD’de hem gişede başarısız olmuş hem de eleştirmenler tarafından beğenilmemiş pek. “Yaptığım her film bir western’di” diyen Hill burada da o türün havasını bir polisiyeye taşırken, her fırsat bulduğunda kovboy (country) şarkıları dinleyen ve dedektifin kovboy diye hitap ettiği sürücü karakteri ile de destekliyor bu durumu. Stilize bir üsluba göz kırpar gibi olan ama tam olarak bu türle de ilişkilendirmenin zor olduğu film, hikâyesini benzer filmlerin tüm süslerinden arındırarak bir saflığa ulaşmaya çalışan ve bunu kısmen de olsa başaran, tıpkı karakteri gibi soğukkanlı bir çalışma. Hill’in kariyerindeki tüm diğer filmlerinden ayrı bir yerde duran ve Amerikan sinemasından Fransız sinemasına yakınlığı ile dikkat çeken ilginç bir çalışma bu.

Kendisini kiralayan çetelere soygunun ardından kaçmaları için sürücülük yapan ve işinde usta bir adam “Sürücü”. Diğer tüm karakterler gibi o da tüm filmde sadece işi ile veya bir özelliği ile anılıyor ve ismini hiç duymuyoruz. Bu seçimi ile Hill sanki tek bir bireyden çok bir tiplemeyi anlatmaya soyunmuş gibi görünüyor ama öyle kendine has özellikleri olan biri ki Sürücü, bu tekilliği onu herhangi bir başka şeyin sembolü olmaktan uzak tutuyor. Hill 1975 tarihli ve ilk yönetmenlik çalışması olan “Hard Times – Çıplak Yumruk”ta olduğu gibi senaryoyu yine basit tutarken, bu kez bir adım daha ileri giderek nerede ise minimalist denebilecek bir hikâye anlatıyor seyirciye. Kelimenin tam anlamı ile “cool” bir karakter var karşımızda: Konuşmayı pek sevmiyor, amatörlerle çalışmıyor, yalnız bir hayat sürüyor, hiç arkadaşı yok ve silah kullanmıyor (ya da kullanmadığı düşünülüyor). Suçluları olay mahallinden kaçırırken gösterdiği sürücülük becerisi göz kamaştırıcı bir düzeyde. Her biri gösterişli ama gerçekçi olmayı da başaran ve etkileyici çekilmiş arabalı takip sahnelerinde başardıkları gerçekten müthiş. Yeteneğinden o derece emin ki becerisini sorgulayan iki suçluya kapalı bir katlı otoparkta yaptığı gösteri ile onları hem korkutuyor hem de akıllarını başlarından alıyor. Peşinde ise ona kafayı takmış bir “Dedektif” var. İşinde en iyisi olduğunu düşünen, peşine düştüğünü yakalamak için uygunsuz yollara sapmaktan çekinmeyen ve ekip arkadaşlarına da sık sık ukalalık eden bir polis bu. Hikâyenin bir üçüncü ana karakteri ise “Oyuncu” (ilk sahnesinde kumar masasında görüyoruz onu ve ismi de buradan geliyor) adı ile anılan bir kadın. Sürücü için sahte tanıklık yapıyor para karşılığı ve hikâye ilerledikçe ana karakterlerden de biri oluyor gelişmeleri etkileyecek şekilde.

Walter Hill bu çalışmasının esin kaynakları arasında ABD’li ressam Edward Hopper’ı ve Jean-Pierre Melville’in 1967 yapımı “Le Samouraï – Kiralık Katil” filmini gösterirken, kendi filmi de Nicolas Winding Refn’in 2011 yapımı “Drive – Sürücü” filmine ilham vermiş (Peter Labuza’nın Hill’in filmin görsel atmosferini kurarken Hopper’dan nasıl yararlandığını filmden kareler ve Hopper’ın tablolarını eşleyerek inceleyen ilginç bir incelemesi: https://labuzamovies.com/2013/03/11/hill-hopper-mann-a-study-in-stoicism/ ). Böyle bir “entelektüel” esinlenmenin peşine düşen Hill’in kariyerinde daha sonra ticarî sinemanın gerekliliklerine tamamen boyun eğmesi Amerikan sinemasının tüm yetenekleri ve yaratıcılıkları nasıl kendi kazanı içinde eritip, uysallaştırdığına iyi bir örnek olsa gerek. Peki, Hill böylesine iyi ve doğru bir niyetle yola çıkıyor ama nereye erişiyor? Görsel olarak gerçekten de, görüntü yönetmeni Philip H. Lathrop’un çalışması ile, ulaşlıan bir başarı var ortada: Yarı-soyut bir anlayışa göz kırpan, şehrin gecelerini ve soğukluğunu perdeye taşıyan, karakterleri dünyadan yarı-soyutlanmış bir halde sergileyen bir görselliği var filmin ve onu zaman zaman stilize bir üsluba sahip kılan da bu. Sorun, buna kesin olarak bir sorun denmeli mi emin değilim ama, filmin çekiciliğini azaltan bir sonuç verecek şekilde, Walter Hill’in farklı bir dil ve atmosfer arayışında sonuna kadar gitmemiş gibi görünmesi. Dolayısı ile film bir anaakım filmi için fazlası ile minimalist görünürken örneğin, özellikle minimalizmin hedeflendiği bir eser için de fazlası ile “normal” duruyor. Bu durum da sonuç olarak, özellikle ticarî ama sıkı bir aksiyon/polisiye bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir ki filmin gişe başarısızlığını da açıklayabilir bu.

Sürücü karakterinde bu tür bir rolde görmenin pek beklenmediği Ryan O’Neal yer almış. O ve Oyuncu’yu canlandıran Fransız Isabelle Adjani duygulara ve mimiklere gem vurulmuş, bilinçli bir soğuklukla oynuyorlar ve filmin biçimsel anlayışına ve yaratılmak istenen atmosfere uygun bir performans sunuyorlar. Ne var ki tam da bu nedenle iki oyuncunun performansının sıradan seyircinin gözünde fazlası ile ham ve duygusuz görünme riski de var açıkçası. Dedektif’i oynayan Bruce Dern’in performansı ise zıt bir uçta duruyor; onun duyguların ve düşüncelerin çok daha fazla açığa vurulduğu performansı alışılagelen bir oyunculuğa daha yakın duruyor. Sinemanın gelmiş geçmiş en soğukkanlı karakterlerinden birini (kendisine doğrultulan, hatta ateşlenen silah olduğunda bile kılı kıpırdamayan bir karakter bu, özellikle “Durma, çek tetiği” sahnesinde tanık olduğumuz gibi) canlandıran Ryan O’Neal belki sinemanın en yetenekli oyuncularından biri değil ama buradaki “durgunluğu” bilinçli bir tercihin sonucu ve yönetmenin amaçlarına da uygun.

Tüm takip sahnelerinin göz doldurduğu, büyük bir depo içinde arabaların birbirini sessizlik içinde takip ettiği sahnede yaratılan orijinal gerilimin dikkat çektiği, karakterlerin geçmişleri ve özel hikâyeleri hakkında pek bir şey söylenmediği halde bunun bir problem yaratmadığı film görsel atmosferi ile yakaladığı başarıyı hikâyesinde de gösterebilse ve Sürücü ile Dedektif arasındaki mücadeleyi daha güçlü kılabilse, muhtemelen -ticarî sinemadan bu kadar uzak durmasına rağmen- seyirciden daha fazla ilgi görürdü. Yine de sadece Hill için değil, Amerikan sineması için de farklı bir deneme bu ve ilginç baş karakterinin “sessiz çekiciliği” ile görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

(“Sürücü”)

El Amparo – Rober Calzadilla (2016)

“Hangi gerçek? Şu lanet olası gerçek hakkında konuşup duruyorsun. Gerçeğin bizi bu pislikten kurtaracağını düşünüyorsun. Bana bak, kendine bak! Hiçbir şeyi olmayan iki zavallı balıkçıyız sadece biz”

1988 yılında ülkelerinin Kolombiya ile olan sınırının yakınlarında ordu tarafından gerilla oldukları gerekçesi ile öldürülen on dört ve bu katliamdan sağ kurtulan iki Venezuelalı balıkçının hikâyesi.

Senaryosunu kendisinin “29.10.1988” adlı tiyatro oyunundan Karin Valecillos’un uyarladığı, yönetmenliğini Rober Calzadilla’nın üstlendiği bir Venezuela ve Kolombiya ortak yapımı. Gerçek bir olayı ve adalet talepleri hâlâ karşılanmayan iki balıkçının yaşadıklarını anlatan film katliamın kendisini hiç göstermezken, öncesine ve asıl olarak da sonrasına odaklanıyor ve devletin “terör”, “terörist” gibi gerekçeleri suçlarının nasıl kalkanı yapabildiğini hatırlatıyor bize bir kez daha. Küçük, ama küçük olduğu kadar da etkileyici bir film bu. Katliamdan sağ kurtulan ama hayatta kalmaya devam edebilmek için bir ikilemle karşı karşıya kalan iki balıkçıyı canlandıran amatör oyuncularının (Pinilla rolündeki Vicente Quintero ve Chumba’yı canlandıran Giovanni García) ve kadronun en tecrübeli ismi, yerel polis şefi rolündeki Vicente Peña’nın başarılı oyunculuklar ile parladığı film, adına devlet denen korkunç mekanizmayı ve bu mekanizmanın varlığını sürdürebilmek için gerçeği nasıl “doğal” bir şekilde manipüle edebileceğini etkileyici bir dil ile anlatan önemli bir çalışma. Öncesinde sadece bir kısa film çekmiş olan yönetmen Calzadilla olayın gerçek olmasına ve hassasiyetine saygı gösteren bir tavırla gerçekçiliği hep önde tutan bir mizanseni tercih etmiş ve görüntüleri yaratmaktan çok, zaten var olanları yakalama anlayışını öne çıkararak hikâyenin etkileyiciliğine önemli bir katkı sağlamış.

1988 yılının Ekim ayında yaşanan gerçek bir katliamın kurbanlarını, bu katliamdan sağ kurtulan iki balıkçıyı odak noktasına alarak anlatıyor film. Başkanlık seçimi havasında olan ülkede, bu havanın daha çok radyo ve televizyondan gelen hafif seslerle kısıtlı kaldığı yoksul bir bölgede geçiyor film. Avını balık tüccarına satmak üzere, onun potansiyelinin yüksek olduğunu söylediği bölgeye giderek iyi bir para kazanmak isteyen Pinilla tanıdığı diğer erkekleri ve onların tanıdıklarını toplayarak motorlu uzun bir kayıkla Kolombiya sınırındaki bir nehirde avlanmaya gidiyor. Sonuç balıkçıların on dördünün -ordunun iddiasına göre yarım saat süren çatışmada- ordu tarafından hiçbir uyarı olmadan açılan ateş sonucu katledilmesi ve sağ kalan ikisinin ordunun yaptığı işi temizlemek için uydurduğu terörist suçlamasına karşı kendilerini savunmak zorunda kalmaları oluyor. Ya suçlamayı kabul ederek orduyu (ve devleti) temize çıkaracaklar ve karşılığında kısa bir hapis cezası ve kendilerine gizlice verilecek para ve ev rüşvetini alacaklar ya da gerçeği söyleyerek hayatlarını devletin zalim gücü nedeni ile riske atacaklar.

Film üç erkek karakteri öne çıkarıyor hikâyesini anlatırken: Pinilla ve Chumba adlı balıkçılar ve yerel polis şefi Mendieta. Balıkçıların yakınları olan kadınlar ve devlet görevlileri bu üç karakterin etrafında dönen hikâyeye gerçekçiliği hiç aksamayan bir şekilde katılıyorlar ve ortaya etkileyici bir dram çıkıyor. Sık sık el kamerası kullanılan ve özellikle köyden görüntülerin sergilendiği bölümlerdeki doğallığı ile dikkat çeken film bu anlarında bir belgesel tadına ulaşıyor ama tür olarak bir belgeselden çok, hikâyeye ve karakterlere hiç müdahale ediilmediği izlenimi yaratan bir dramdan söz etmeliyiz burada. Amatör oyuncuların hiçbir anında aksamadığı bir film bu ve sadece onları bu denli etkileyici bir biçimde kullanabilmesi ile bile yönetmen Calzadilla büyük bir başarıya imza atıyor. Katliam öncesindeki sahnelerde karakterleri bize doğal ortamları ve halleri ile tanıtırken, cenaze töreni sahnesi başta olmak üzere yakaladığı yüzlerle, halkı ve gerçekten olduğu gibi karşımıza getiren bir film izlemekte olduğunuz hissini yaratıyor. Katliam gibi görsel açıdan “çekicilik” potansiyeli olan bir bölümü sergilemekten tamamı ile uzak duruyor film. Bunun yerine, bu ânı yavaş yavaş ima eden bir müzik kullanımı (hikâyenin atmosferini çok iyi yakalayan müzik çalışması Andres Levell’ın imzasını taşıyor) ile ve çok kısa bir süre gösterilen televizyon ekranındaki görüntü ile yetiniyor film. Bu görüntülerde yerde yatan cesetlerin ellerine tutuşturulmuş silahlar, televizyon haberlerinde bu “teröristler”in bir petrol rafinerisini havaya uçurmayı planladıklarının söylenmesi veya bu katliam haberini “şerefe!” diyerek karşılayarak içkisini içen adam gibi unsurlarının da gösterdiği gibi film sadece bu katliamı değil, bu katliamın sembolü olduğu bir devlet şiddetini de anlatmayı tercih ediyor. Haberi alan kadınların isyanları, tutulan yas ve kameranın her bir amatör oyuncunun yüzünde yakaladığı trajedi ifadesi katliamın kendisi kadar etkileyici anlara tanık olmamızı sağlıyor.

“İçimizden biri gerilla mıydı acaba?” kuşkusu, olayı “temizlemeye” gelen albayın “Kimse bir grup balıkçıya ateş etmez, ordu asla böyle bir şey yapmaz” ifadesi ve suçlamayı kabul ederek daha büyük cezalardan kurtulma teklifi karşısında yaşanan ikilem gibi ögelerle hikâye seyirciyi hep çekim alanında tutmayı başarırken, senaryo (aslında gerçek olayın kendisi) bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatıyor: Direnmenin güzelliği, polis şefinin etkileyici bir örneği olduğu gibi böyle zorlu anlarda onurlu insanların neler yapabileceği ve bağımsız bir medyanın önemi. Bir oyundan uyarlanmış olsa da teatral bir havası olmayan ve örneğin iki balıkçının imza atmaya teşvik edilmesi/zorlanması, televizyon röportajında çekimin kendisinin değil orada konuşulanlar eşliğinde köyün ve insanların gösterilmesi ve sadece ortam sesini duyduğumuz, kimsenin konuşmadığı cenaze töreni gibi sahneleri ile doğal ve “alçak sesli” bir sinemanın havasını taşıyor film ve saf bir sinemayı hatırlatıyor. Vicente Quintero ve Giovanni García’nın değme usta oyuncuya taş çıkaracak performanslarının da büyük katkısı ile kendinizi köyün içinde bulmanızı sağlayan bu film “politik sinema” adına da önemli bir çalışma. Bizim de kurbanı olduğumuz “resmî tarih” söylemlerinin arkasında bambaşka gerçekler olduğunu hatırlamak/unutmamak için de görülmesi gerekli bir çalışma kesinlikle.

Kadınların direnişleri, yüzlerindeki isyan ve yas ifadeleri ile özetlenebilecek bu film belki daha dramatik anlar yakalama postansiyelini kaçırmış gibi görünüyor ama bu bilinçli tercih filme olması gerekeni, gerçeğin bir dramatik zorlama/süsleme olmadan anlatılmasını kazandırıyor. Son bir not olarak, iki balıkçının uzun bir süre Meksika’da sürgünde yaşamak zorunda kaldıklarını, Amerika kıtasındaki uluslararası insan hakları mahkemesinin kararına uyarak Venezuela hükümetinin katliamın kurbanlarına tazminat ödediğini ama infazı kabul etmediğini ve iki adamın hâlâ davalarının askerî değil sivil bir mahkemede yeniden görülmesi için uğraştıklarını da söyleyelim.

Deepwater Horizon – Peter Berg (2016)

“Saat 9.30 civarıydı, karımla telefonda konuşuyorduk. Tam o sırada önce ttıslama sesini, sonra da motorların hızlandığını duydum. Tıslama büyük bir kükremeye dönüştü, tarif edilemeyecek kadar yüksekti. Saniyeler içinde de büyük bir patlama oldu. Parçacıklar mermi gibi yağıyordu. Sıcaklık dayanılmazdı”

2010 yılında Meksika Körfezi’nde meydana gelen ve ABD tarihinin en büyük petrol kazası olarak tanımlanan felâketin hikâyesi.

David Barstow, David Rohde ve Stephanie Saul’ün felaketi anlatan makalelerinden yola çıkarak senaryosunu Matthew Michael Carnahan ve Matthew Sand’in yazdığı, yönetmenliğini Peter Berg’in üstlendiği bir film. Yakın tarihli ve bir büyük çevre felaketine neden olan patlamayı ve sonrasını ticarî bir aksiyon filminin kalıplarından az ya da çok uzaklaşarak anlatmayı deneyen film bir Hollywood eseri olarak teknik açıdan sınıfını elbette parlak notlarla geçiyor. Görsel efektleri ve ses kurgusu ile Oscar’a aday gösterilen çalışma “kaza” öncesini aksiyon filmlerinde pek rastlanmayan bir özen ve sakinlikle anlatırken, seyirciyi yavaş yavaş büyük aksiyon anlarına hazırlayacak şekilde gerilimini de artırıyor düzenli olarak. Her bir karakterine hak ettiği zamanı ayırmaya gayret eden senaryo buna karşılık iki büyük kusura sahip: Bir süre sonra bir kahramanlık hikâyesine dönüşmek ve “kaza”nın suçunu BP’ye yükleyerek duyarlı davrandığına inan(dır)mak ama olan bitenin temel olarak ekonomik, politik ve sosyal düzenle ilgili bir sorun olduğunu görmezlikten gelmek. Saf aksiyonseverleri özellikle ikinci yarısı ile mutlu edebilecek, bir aksiyon filminden biraz derinlik de bekleyenleri de tatmin edebilecek ve teknik ustalığı yadsınamayacak bir çalışma bu.

Film bir soruşturma kaydının sesini seyirciye dinleterek başlıyor; sesini duyduğumuz kişi olay sırasında başardıkları ve kurtardığı hayatlar ile bir kahramana dönüşen karakterin sesi. Anlatılan gerçek bir hikâye (Hollywood’un “sinema sanatının gereği” olarak ekledikleri ve çıkardıkları var elbette bu gerçek hikâyeye) ve ne olduğunu, nasıl sonuçlandığını pek çok insan biliyordur kuşkusuz. Buna karşılık tek tek karakterlerin, hatta baş kahramanının kimliği ve akıbeti konusunda çok az insanın bilgisi vardır. Bu nedenle bu karakterin yaşananlardan sağ olarak çıktığını daha filmin başında söylemesi senaryonun, aksiyon filmleri için pek sıradan bir tercih değil. Meksika Körfezi’nde deniz üzerindeki bir petrol sondaj kulesinde yaşananları anlatan hikâye bu sıradan olmayan tercihlerini ilk yarısında sürdüyor nispeten. Ekibin toparlanması aşaması, kazaya neden olan ihmaller zinciri ve BP yöneticilerinin insan hayatını kolayca riske atabilme cüretkârlıkları aksiyona ağırlık vermekten çok, doğal görünen bir gerilimi adım adım inşa eden bir şekilde anlatılıyor bu yarıda. Tam da bu nedenle bir aksiyon heyecanı bekleyenler bir parça hayal kırıklığı yaşayabilir belki ama sonuçta filme daha kalıcı bir yan kattığını rahatlıkla söyleyebiliriz bu tercihin. Buna karşılık, elbette bir aksiyon havasından çok uzaklaşmamaya gayret ediyor film ve baştaki bir sahnede yataktaki bir kadını iç çamaşırı ile göstermeye özellikle dikkat etmesinin örneği olduğu gibi, sonuçta bir ticarî sinema ürünü olduğunu hiç unutmuyor. Zaman zaman görüntü üzerinde beliren bilgilendirme metinleri de teknik detaylara girmekten kaçınılmadan filmin gerçekçiliğini ve bunun için harcanan çabayı destekleyecek şekilde kullanılıyor.

Anlattığı hikâyenin doğası gereği görsellik düzeyinin yüksek olması gereken bir film bu ve bu beklentiye uygun olarak görüntüler ile görüntü efektleri kesinlikle etkileyici ve seyircinin kendisini o petrol platformunun tam da içinde hissetmesini sağlayacak bir başarı ile oluşturulmuşlar. Özellikle ikinci yarıda hayli çarpıcı bir ses kurgusu var filmin ve zaman zaman görüntü efektlerinden daha da fazla seyircinin kendisini hikâyenin içinde hissetmesini sağlıyor bu kurgu çalışması. Özellikle son yarım saatinde platform üzerinde olan bitenler ve çalışanların yaşadıkları kayıtsız kalınamayacak kadar iyi bir biçimde anlatılıyor ve film bu teknik başarısı ile takdiri hak ediyor. Peki, bu teknik başarıya senaryo ne ölçüde katılabiliyor sorusunun cevabı ise o denli parlak değil.

Yaşanan 43 günlük gecikme ve bütçenin 50 milyon dolar aşılmış olması bir mühendisin ifadesi ile “paragöz şerefsiz” BP yöneticilerinin bir güvenlik önlemini almamalarına neden olduğu için hikâye başından sonuna kadar BP’yi eleştirisinin hedefine koyuyor ama burada hem BP’den çok, kendileri de platform üzerinden olan iki BP yöneticisine doğrultuluyor oklar hem de yaşanan işçi cinayetleri (11 kişi hayatını kaybediyor) sanki sadece bu olaya özelmiş gibi davranılıyor. Hikâye hiçbir anında olan bitenin BP’nin sadece bir sembolü olduğu bir düzenin doğal sonucu olduğunu dile getirmiyor. Sorun ne BP’nin kendisi sadece ne de onun o iki yöneticisi. Daha fazla kâr, daha düşük maliyet için insan hayatlarının rahatlıkla riske atılabildiği, hatta umursanmadığı bir sisteme tek bir laf etmeden anlatılınca hikâye ve nerede ise bir bireysel olaya dönüşünce olan biten, filmin sıradan bir aksiyonun ötesine geçen bir derinliğe sahip olma niyeti sadece mizanseni ile sınırlı kalıyor. Yaşanan felâketin ne denli büyük bir çevre sorununa yol açtığını ve bu sorunun körfezde çok uzun yıllara yayılacak bir zarara neden olduğu da hiç gündeminde değil filmin.

Senaryosunun Hollywood’un aksiyon klişelerinden bazılarından kurtulamamak (çalışanların hep esprili insanlar olması ve süslü metaforlarla dolu cümleler kurma yetenekleri, ABD bayrağının kritik sahnelerde görüntüye özenle yerleştirilmesi, en dehşetli anlarda bile espri yapabilen karakterler vs.) ve hikâyesini mutlaka bir kahramanı öne çıkararak anlatmak gibi problemlerinin de olduğu filmin oyuncu kadrosunda öne çıkan isim -tam da hayal edebileceğiniz şekilde oynasa da- John Malkovich olurken Mark Wahlberg, Douglas M. Griffin ve Kurt Russell aksamadan ama özel bir başarı da göstermeden canlandırmışlar karakterlerini.

(“Deepwater Horizon: Büyük Felaket”)