Borsalino – Jacques Deray (1970)

“Çok basit: Önce Poli gitti, sonra “Dansçı”, ardından da Marello. Bunun devam etmemesi için bir neden de yok. Bugün ya da yarın, geriye sadece birimiz kalacağız. O yüzden şimdi gitmem en iyisi. İkimizi de ortadan kaldırarak bitecek bu iş. Belki de ben başlatacağım bunu. Bu işler böyle ve yapacak bir şey yok… ve bunu sen de biliyorsun”

1930’lu yıllarda Marsilya’da mafya patronlarının küçük işlerini yapmaktan mafya patronluğuna yükselen iki adamın hikâyesi.

Fransız yazar Eugène Saccomano’nun Marsilya’daki mafya örgütlerini anlatan “Bandits à Marseille” adlı ve 1959 tarihli kitabından uyarlanan bir Fransa ve ABD ortak yapımı. Senaryosunu Jean-Claude Carrière, Jean Cau, Jacques Deray ve Claude Sautet’in yazdığı filmin yönetmenliğini Deray üstlenmiş. O tarihlerde Fransa’da çekilmiş en yüksek bütçeli filmlerden biri olan çalışmanın başrollerinde Fransa sinemasının iki büyük yıldızı var: Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo. 1974’te bu kez sadece Delon’un oynadığı ve yine Deray’ın yönettiği “Borsalino and Co. – Borsalino ve Çetesi” adını taşıyan bir devamı da çekilen film temel olarak iki yıldızının varlığının temel cazibe kaynağını oluşturduğu bir eser. Bugün sinema dili bir parça eski görünen filmin ilk yarısında mizah, ikinci yarısında ise aksiyon öne çıkıyor ve bir bakıma Fransız sinemasının Amerikan sinemasına öykünmesinin örneklerinden birini seyrediyoruz. Bir parça nostalji için, elbette iki büyük yıldızı için ve vakit geçirmek için keyifle izlenebilir bir film bu.

Film gösterime girdiği tarihte Fransa’da seyircinin oldukça ilgisini toplamış ve hatta o denli popüler olmuş ki ünlü İtalyan porno film oyuncusu Rocco Siffredi soyadını Delon’un filmde canlandırdığı karakterden almış! Filmde hikâyesini seyrettiğimiz iki karakter Marsilyalı iki gerçek gansgter olan Paul Carbone ve François Spirito’dan esinlenerek yaratılmış. Carbone ve Spirito 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yapmaları karşılığında “meslek”lerini serbestçe icra edebilmişler ama film bundan hiç söz etmiyor.

İki büyük yıldızın varlığı filme hem olumlu hem olumsuz anlamda etki eden en önemli unsur olmuş. İki oyuncunun canlandırdığı karakterlerin ilk kez karşılaştığı sahne bu durumu en iyi açıklayan örnek belki de. Gereğinden çok uzun tutulmuş bu sahne nerede ise tüm çekiciliğini Delon ve Belmondo’nun üzerinden üretmeye çalışıyor ve bunu bir ölçüde başarıyor da üstelik; ne var ki sahne amacın tam da bu olduğunu o kadar çok belli ediyor ki bir süre sonra, içerdiği mizaha rağmen üstelik, tekrara da düşmeye başlıyor. Benzer bir numaraya iki genç ve yakışıklı yıldızın yüzme kıyafetleri ile sudan birlikte çıktıkları sahnede de başvurmuş film: Onca kadın oyuncusunu bu alanda hemen hiç kullanmayıp, cinsel çekiciliği de yine Belmondo ve Delon ile üretmiş yönetmen Deray burada. Ne var ki tüm bu çaba sinemasal anlamda bir tam başarı getirmemiş filme. İki kahraman arasındaki dostluk ve dayanışma (ve zaman zaman da çatışma) örneğin Paul Newman ile Robert Redford’un “Butch Cassidy and the Sundance Kid” veya “The Sting” adlı filmlerde ulaştığı güçlü düzeyin gerisinde kalmış görünüyor ki bunda senaryonun yeterli desteği sağlamamasının da rolü var. Oysa bu iki yıldız daha iyi bir senaryo ile çok daha kalıcı ve güçlü bir eser yaratmanın aracı olarak kullanılabilecek potansiyele sahipler kesinlikle. Hikâyenin başta kadınlar olmak üzere diğer karakterleri bu ikilinin gereğinden fazla gerisinde kalmışlar ve açıkçası filmin kadınları -dönemin koşullarına uygun olsa da- hayli gölgede bırakarak pasif bir konuma oturtmasında da yine aynı neden yatıyor gibi görünüyor.

Adını özellikle 1920, 30 ve 40’lı yıllarda oldukça popüler olan ve kahramanlarımızın da hikâyenin geçtiği dönemin gereği olarak sıklıkla kullandıkları şapkaların markasından alan filmin Claude Bolling imzalı müzikleri ve özellikle tema müziği hayli şık ve çekici ve hikâyenin özellikle ilk yarısını çok iyi desteklerken sevimli melodisi ile kendi başına da önemli bir çalışma. Belmondo’nun oyunculuk performansı açısından bakıldığında Delon’un önüne geçtiğini, Delon’un ise aradaki farkı yakışıklılığı ile kapatmış göründüğü filmde yönetmen Deray birden fazla sahnede heyecanlı ve eğlenceli anlar sunmuş seyirciye. Uzunluğuna rağmen baştaki kavga sahnesi, et deposundaki çatışma ve ikilinin balık pazarındaki oyunu kesinlikle heyecanlı ve eğlenceli anların kaynağı oluyorlar.

İlk yarısında eğlenceli bir gangster filmi olarak devam eden filmin ikinci yarısında zaman zaman dozu hayli artan bir sertliğe başvurmasının bir tutarsızlık olduğunu belirtmemiz gereken film 1930’lu yılların setlerini ve kostümlerini başarı ile yeniden yaratır ve kullanırken, görüntü yönetmeni Jean-Jacques Tarbès’in başarılı kamera çalışması ile de ilgi toplayabilir. Özetle söylemek gerekirse, kusurları olan ve eskimiş görünen film yine de eğlenceli olmayı ve kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başaran bir çalışma ve Delon ile Belmondo üzerinden, eski oyuncuların bugün tekrar ulaşılması pek mümkün görünmeyen yıldız havalarını karşımıza getirmesi ile de ayrıca önemli.

This Must Be the Place – Paolo Sorrentino (2011)

“Babamla neden 30 yıl boyunca konuşmadığımı izah edemem. Aramızda karşılıklı bir aşağılama olduğunu düşünmüş olmalıyım. On beş yaşımdayken, babamın beni şimdi de yaptığım göz makyajım yüzünden sevmediğine karar verdim. Çocukların kararlarından geri adım atması zordur. Ama ben gereğinden çok uzun bir süre çocuk gibi davrandım. Ve ancak şimdi bir babanın çocuğuna yardım edebileceğini ve sevebileceğini anlıyorum ve hiç çocuğumun olmaması beni gerçekten kahrediyor ”

Emekli bir rock yıldızının ölüm döşeğinde olduğu haberini aldığı babasını görmek için çıktığı yolculukta yaşadıklarının ve kendisi ile yüzleşmesinin hikâyesi.

Senaryosunu Paolo Sorrentino ve Umberto Contarello’nun birlikte yazdığı, Sorrentino’nun yönetmenliğini üstlendiği bir İtalya, İrlanda ve Fransa ortak yapımı. Cure grubunun solisti Robert Smith’den esinlenen rock yıldızını canlandıran Sean Penn’in kariyerindeki en ayrıksı rollerinin birinde karşımıza geldiği ve oyun tarzı olarak da hayli farklı bir oyunculuk sergilediği film adını Talking Heads grubunun 1983 tarihli şarkısından alınmış ve bu gruptan David Bryne filmde kendisini canlandırırken aynı zamanda Will Odham ile birlikte şarkıları da yazmış. Hem Sorrentino hem Penn’in yoğun ve vurgulu sanatçılıklarından bir parça uzaklaştığı film hüzün ile komediyi çekici bir biçimde birleştiren ve yaşlı bir rock yıldızını anlattığı hikâyesine onun kendisi ve babası ile yüzleşmesinin aracına dönüşen Nazi soykırımını da ustaca yerleştirmiş olan önemli bir çalışma. “Çılgın” rock yıldızları yaşlanınca ne olur ve tüm o marijinal görünüş ve duruşları neye dönüşür sorusuna kendisine göre bir cevap üreten Sorrentino biçimci tarzını yumuşatarak da olsa koruyor ve eğlenceli mizanseni ile filme keyif katıyor.

Açılış sahnesinde ayak parmaklarına oje süren, yüz makyajını yapan ve orta yaşını çoktan geride bırakmış bir erkeği göstererek başlıyor film ve Cure’un solisti Robert Smith’e esinlenmenin çok ötesinde bir benzerlik taşıyan Sean Penn ile yüz yüze geliyoruz. Penn sinema kariyerinde birbirinden çok farklı karakterleri karşımıza getiren usta bir oyuncu ama bu filmde üstlendiği rol belki de en farklı olanı getiriyor önümüze. “Farkına bile varmadan, hayat böyle olacak dediği bir yaştan “hayat böyle” dediği bir yaşa gelmiş”, siyatikleri ile başı belada, gençliğinde çok tutuluyor diye “depresyondakiler için depresif şarkılar yazıp bol para kazanmış”, otuz beş yıldır evli olan ve karısı itfaiyecilik yapan bir adam olan karakterini tüm bu tanımlamaları kapsayan, bezginlik, yorgunluk ve mutsuzluk dolu yüzü ile ve bir parça mekanik bir sesle oynuyor Penn. Karakterinin iyi yürekliliğini ve pişmanlıklarını (şarkılarını dinleyen iki gencin intiharı en büyük nedeni bu pişmanlığın; Sorrentino burada 1985 yılında Judas Priest’in, Spooky Tooth grubuna ait olan “Better by You, Better than Me” şarkısına yaptığı cover’dan etkilenerek intihar ettikleri ileri sürülen iki gencin hikâyesinden esinlenmiş) komedi ile dram arasındaki çizgiyi iyice incelterek ve çziginin iki yakasında da dolaşarak ustalıkla sergilemiş oyuncu. Ustaca oynanmasa abartılı ve hatta ucube olmaya eğilimli bir karakteri böylesine çekici ve gerçek kılabilmek Penn’in başarısının en iyi kanıtı olsak gerek. Tuhaf saç modeli (burada hem saç hem makyaj çalışmasının övgüyü hak ettiğini söyleyelim) nedeni ile sürekli olarak gözünün önüne düşen saç tellerini üfleyerek dağıtan karakterin bu sembolik hareketini inandırıcı bir biçimde yapabilmek hiç de kolay olmasa gerek.

Dublin, Michigan, New Mexico ve Utah’ta geçen film aslında iki ana hikâyeden oluşuyor; ilkinde hep çocuk kalmış rock yıldızının sorgulamalarını ve itiraflarını, diğerinde ise aynı yıldızın babasının intikamını alma ve onunla barışma/uzlaşma çabasını izliyoruz. İkincisinin Yahudi soykırımı gibi büyük bir konuyu işlemesi zaman zaman iki hikâyenin toplamının fazla büyük olduğu gibi bir hisse neden olsa da senaryo bağlantıları ustalıkla kurması ve finali bu bağlantılar üzerinden oluşturması ile bu hissin bir sıkıntı yaratmasına engel oluyor. Sorrentino’nun üslubu da hayli katkı sağlıyor bu konuda: Örneğin David Bryne’ın bir konserde filme adını veren şarkıyı seslendirdiği sahneyi o denli çarpıcı bir yumuşaklığı olan mizansenle çekmiş ki yönetmen, sahnenin sonunda yıldızımız Cheyenne’in gözyaşına siz de eşlik edebilirsiniz. Şarkı “ev, olmak istediğim yerdir” diyen bir adamın ev özlemini anlatırken, kahramanımız da hep içinde hissettiği baba evi ve baba özlemini en derin bir şekilde yaşıyor o anda. Aslında filmde hemen tüm karakterlerin bir ilişki problemi (özellikle de ebeveynler ve ailelerle) var ve film bu problemlere belki bir parça naif ama sıcak bir final ile cevap veriyor.

İtalyan bir yönetmenin ABD’yi çok iyi anlatabilmesini de filmin takdiri hak eden yönlerinin arasına eklememiz gerekiyor. Kahramanımızın Dublin, Michigan, New Mexico ve Utah arasında yolculuk ederken karşılaştığı karakterler ve onlarla ilişkileri, girip çıktığı mekanlar benzersiz bir ABD resmi çiziyor bize. “Tekerlekli bavulun mucidi”nden ev kadını dergilerindeki evlere benzeyen bir yerde yaşayan kadına yol üstü otellerinden finansçıya ve silah kültürüne kadar film o dünyaya hem eleştirel hem mizahî bir şekilde bakmayı başarıyor.

Fiziksel boyutu olmasa da hayli şiddetli bir intikam ile yahudi soykırımı kurbanlarına önemli bir saygı gösterisinde bulunan filmde görüntü yönetmeni Luca Bigazzi’nin çalışması da ciddi bir katkı sağlamış sonuca. Hep yumuşak ama kontrast da oluşturan renklerle filmin genel havasını ve komedi/dram karışımını hüzünlü bir atmosfer de sağlayarak desteklemiş Bigazzi. Pek çok örneğini seyrettiğimiz yolculuk ve bu yolculuktan değişerek/dönüşerek dönme temasına uçarı bir tazelik katan film kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Olmak İstediğim Yer”)

Pokot – Agnieszka Holland / Kasia Adamik (2017)

“Başka bir varsayımı daha ciddi değerlendirmelisiniz; bence onları hayvanlar öldürdü”

Gizemli cinayetlerin işlendiği bir vadide yaşayan yaşlı bir kadının yörenin avcılarına karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

2017 yılında Polonya’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film Olga Tokarczuk’un “Prowadź Swój Pług Przez Kości Umarłych – Sabanınızı Ölülerin Kemikleri Üzerinden Sürün” adlı romanından uyarlanmış sinemaya. Tokarczuk’un senaryoyu birlikte yazdığı Agnieszka Holland yönetmenliği aynı zamanda kızı da olan Kasia Adamik ile birlikte üstlenmiş. Bir kadın yazarın romanının onun da aralarında olduğu üç kadın tarafından yaratılan sinema karşılığı olan bu eser güçlü kadın karakteri ile Tokarczuk’un feminist bakışının izlerini taşıyor. Devrimden ve anarşizmden söz etmesi, aktif bir eylemlilik içinde olan bir karakteri -eyleminin niteliği ne olusa olsun- ön plana çıkarması ile günümüzde Polonya’da hâkim olan muhafazakâr iktidarın sözlerine zıt bir noktada duran film katilin sürpriz kimliğinden çok -çünkü tahmin edilebilir bir gelişme bu-, kadının günümüz toplumsal düzeninde hâkim olan unsurlar ile savaşması ve din kurumunu da savaştıklarının arasına koyması ile ilgiyi hak ediyor ve gerilimini gizemin niteliğinden çok, gizemi anlatan dili ve bunu güçlü bir biçimde destekleyen görselliğinden alıyor.

İki köpeği ile bir vadide yalnız yaşayan, emekli bir kadın öğretmen Duszejko; hayvanları çok seviyor ve devletin izin verdiği dönemlerde avlanmalarından da çok rahatsız olduğu avcılardan yasaklı dönemde de bu “hobi”lerini sürdürdükleri için nefret ediyor. Astrolojiye meraklı olan kadın aynı zamanda yörenin okulunda İngilize öğretmenliği de yapıyor. İşte bu kadının hikâyesini öncelikle güçlü bir görselliği olan bir dil ile anlatıyor Agnieszka Holland ve Kasia Adamik ikilisi. Doğanın düzenine “kutsal” bir bağlılığı olan bir karakterin hikâyesini asla yapaylıklara başvurmayan bir doğa övgüsü ile karşımıza getiriyor bu film. Jolanta Dylewska (yine bir kadın sinemacı) ve Rafal Paradowski’nin görüntüleri daha açılış sahnesindeki sisli görüntüden başlayarak doğanın kendi içindeki müthiş uyumunu ve dengesini önümüze getirirken, tüm film boyunca ışık ve renklerin doğallığı ile göz kamaştırıyorlar. Özellikle vahşi hayvanların görüntüleri üzerinden, doğaya zarar veren tek canlının, doğadaki tek gerçek “vahşi” olanın insan olduğunu hatırlatan bir güzelliğe ve güce sahip bu film ve kamera karşımıza getirdiği tüm hayvanları (köpek, tilki, yaban domuzu, kirpi, geyik, örümcek, saksağan vs.) hikâyenin gizemli atmosferine uygun bir “sorgulayan, soran” bakışlarla sergiliyor hep. Bir avcının silahının sesi ile ormanın ve vadinin içinde kaçışan hayvanların görüntüsü bu görsel başarının bir örneği olarak bize aslında filmin tüm meselesini de özetliyorlar.

Film sadece avcıları ve yaptıklarını şiddetle yermekle kalmıyor; onların yaptıklarına göz yuman veya pek de önemsemeyen başta polisler olmak üzere devlet kurumlarını ve “hayvanların ruhları yoktur” diyerek kadının hayvan sevgisini kınayan rahip üzerinden kiliseyi de alıyor eleştirisinin kapsamına. Yönetmenlerin bu “sert” duruşlarını -neyse ki nadir başvurdukları- bir görüntü tercihi ile anlatmaları ve örneğin kadınla konuşan rahibin ve polisin dudaklarına kamerayı fazlaca yaklaştırmalarında olduğu gibi fazlası ile biçimci davranmaları ise filmin az sayıdaki kusurlarından biri. Bu biçimci görüntülere gerek yokmuş açıkçası; çünkü hikâye zaten yeterince sert ve senaryo polisin yozlaşması ve güçlülerle işbirliği yapması gibi problemleri yeterince net ve etkileyici bir şekilde anlatıyor.

Zamanın akışını araya giren ve o dönem hangi hayvanın yasal olarak avlanabileceğini gösteren görüntülerle aktaran film feminizm ve çevrecilik gibi muhafazakâr iktidarların sıcak bakmadığı konular üzerinde ısrarla durmaktan çekinmiyor ve hatta seyircisini eyleme geçmeye çağıran bir söylemin de arkasında duruyor sürekli olarak. Hayvan haklarını odağına almasının yanında (“Siz kasabın yanından geçerken sadece et görürsünüz; oysa o birinin cesedidir”) tüketim hırsı eleştirisi (hikâyenin karakterlerinden biri olan genç bilişimcinin minimalist yaşam tarzı ile altı çizilen bir eleştiri bu) ile de dikkat çeken filmin finali belki yeni yaşam/aile biçiminin ideali/hülyası düşünülerek oluşturulmuş ama filmin genel havası içinde bir parça yumuşak kalmış; hikâyenin sertliği ile yan yana gelecek bir final değil gibi bu son ama yine de umut vermesi ile önemli olduğunu söyleyelim.

Başroldeki Agnieszka Mandat’ın performansını en iyi özetleyecek ifade şu olur sanırım: Tüm hikâyenin üzerinden anlatıldığı ve odaktan hiç uzaklaşmayan bir karakteri o denli güçlü ve içine girerek oynuyor ki o olmadan bu film olmazdı diye hissediyorsunuz. Senaryo da çok iyi işlemiş oyuncunun karakterini ve o da kendisine tanınan fırsatları müthiş bir ustalıkla değerlendirerek seyrine doyum olmaz bir performans koymuş ortaya. Senaryo Mandat’a tanıdığı imkânları diğerlerinden bir parça esirgemiş ne var ki: Örneğin genç bilişimci her ne kadar hikâyenin kilit bir yerinde önemli bir fonksiyon üstlense de Amerikan aksiyon filmlerinde kötülere karşı koyan ve bunun için fiziksel özelliklerinden çok bilgisini ve aklını kullanan tiplerinden ödünç alınmışa benzeyen havası ile hikâyeye pek uymuyor.

Antoni Lazarkiewicz’in hikâyenin atmosferine önemli bir katkı sağlayan müzik çalışmasının desteklediği hikâye insanın bitmek bilmez sahip olma/yok etme hırsını Polonya’daki küçük bir yöre üzerinden anlatan önemli bir çalışma. Girişte de söylediğim gibi, hikâyeyi Polonya’daki iktidarla ve bu iktidarın kapitalist politikaları milliyetçilikle süsleyen ve hatta aşırı sağa göz kırpan yaklaşımı ile birlikte düşünmek gerekiyor. Hikâyenin kadın karakteri inançları ve eylemleri ile bana belki bu nedenle biraz da “Antifa” hareketini anımsattı: Mutlak kötülüğe, hele bu kötülük iktidarı elinde tutanlar tarafından besleniyor ya da en azından varlığına göz yumuluyorsa, eylemle karşılık vermekten başka bir yol yok çünkü. Son bir not olarak, tüm kültürlerde kadının doğa ile özdeşleştirildiğini hatırlatarak, filmin bize doğaya/kadına sataşanın bir şekilde belasını bulacağını söylediğini ifade etmekte yarar var.

(“Spoor” – “İz”)

Lady in a Cage – Walter Grauman (1964)

“İstediğiniz her şeyi alın! İstediğiniz her şeyi alın! İnsanlık namına beni bu korkunç kafesten kurtarın! Lütfen beni bu kafesten kurtarın, lütfen!”

Elektriğin kesilmesi üzerine evinin içindeki asansörde mahsur kalan bir kadın, eve giren hırsızlar ve serserilerin hikâyesi.

Luther Davis’in yazdığı, Walter Grauman’ın yönettiği bir ABD yapımı. Ağırlıklı olarak televizyon dizilerinde ve filmlerinde çalışan Grauman’ın kariyerindeki toplam beş sinema filminden ikincisi olan bu yapım için ilk söylenmesi gereken farklı bir film olduğu. Olivia de Havilland gibi Oscar kazanmış ünlü bir yıldızın ve ikinci kez bir sinema filminde rol alma fırsatı bulan (ilk filmi olan “Irma la Douce – Sokak Kızı Irma”da çok küçük bir rolü vardı ve jenerikte adı geçmiyordu) James Caan’ın başrollerde yer aldığı çalışma bir B filmi havasında. Ayrıksı karakterlere yer vermesi ve cüretkâr davranmaktan çekinmemesi ile dikkat çekiyor ve dönemin filmlerinden farklı bir yerde duruyor kesinlikle. Kült bir film olma potansiyelini ise bir parça abartıya kaçması ve daha olgun bir senaryo ve yönetim ile üstesinden gelebileceği sorunlara sahip olması nedeni ile kaçıran bu film bugün pek bilinmeyen bir çalışma ama ilginçliği ile görülmeyi hak ediyor.

Filmi ilginç kılan hem hikâyesi ve bu hikâyeye yükleyebileceğiniz anlamlar hem de karakterleri. Kalçasını kırması nedeni ile bastonla yürüyen ve bu nedenle evinin iki katı arasında asansörle hareket etmek zorunda kalan zengin bir kadın ve oğlunu göstererek başlıyor film. Açılış sahnesinde oğlunun evi terk etmeye hazırlandığını ve içinde “daha fazla dayanamıyorum”, “kendimi öldüreceğim” gibi ifadeler olan bir mektup bıraktığını görüyoruz annesine. Bir erkek ve bir kadın arkadaşının yanına tatile gittiğini söylüyor annesine birkaç gün sonra dönmek üzere. Mektubu annesine “darling” gibi çok samimi ve daha çok sevgililer arasında kullanılan bir ifade yazarak bırakıyor ve birbirlerine yine bu kelime ile hitap ediyorlar. Bu sahnede ima edileni hikâye ilerledikçe daha net bir biçimde anlıyoruz: Adam eşcinsel ve annesinin üzerindeki tahakkümünden bunalmış durumda. Evde yalnız kalan ve henüz mektubu görmemiş olan kadın elektrikler kesilince asansörün içinde (filme adını veren kafes de bu asansör) asılı kalıyor havada ve evine giren önce ayyaş bir evsiz, sonra onun çağırdığı bir kadın fahişe ve ardından da üç serserinin hırsızlık, vandallık ve daha ötesine varan eylemlerinin tanığı ve kurbanı oluyor.

Seyirciyi şoka uğratmayı amaçlayan ve bunu gereğinden bir parça fazla belli eden bir film bu. Özellikle üç serseri hem çizilen tiplemeleri hem de eylemleri ile olması gerekenden ve hikâyeye zarar verecek ölçüde abartılı resmedilmişler. Şok yaratma amacına uygun düşüyor bu seçim ve gerçekten de rahatsız ediyor seyrederken ama “göz çıkarma” sahnesinde olduğu gibi durması gereken yerde durmama örnekleri filmin kalıcı bir etkileyiciliğe ulaşmasına engel oluyor. Bu üç serseri arasındaki ilişkide kadın ile çete lideri olan erkek arasındaki bir yoğun cinselliği ima ederken, yaşı onlardan küçük görünen ve uyuşturucu bağımlısı gibi hareket eden diğer erkeğin tavırları da ayrıksı bir durumu gösteriyor. Örneğin kadının içinde olduğu küvete girmeye davet edildiği sahnede bir heteroseksüel ima varken, çetenin lideri ile kadın banyoya kapandığında aynı genç adamın suratının asılması ve güçlü erkeğe yönelik küskün bakışı homoseksüel bir eğilimin iması sanki. Zengin kadının oğlunun da eşcinsel olduğunu düşününce, filmin dönemin Amerikan sinemasından epey farklı sularda yelken açtığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Görüntü yönetmeni Lee Garmes ve yönetmen Walter Grauman’ın görüntü seçimleri de çetenin eve girmesinden sonra özellikle James Caan üzerinden erotik sinyaller verip duruyor bize. Öyle ki alıştığımızın (ya da alıştırıldığımzın) aksine çetenin kadın üyesi değil, Caan oluyor filmin erotik objesi ve filmin “homoerotik” bir kategoride düşünülebilmesini mümkün kılıyor.

Caan’ın karakterinin “yıkıcı”lığı hikâyenin üzerinde durulması gereken bir diğer yönü ki senaryonun farklı okumalara açık olmasını da sağlıyor bu durum. Zengin kadının sadece evini ve sahip olduklarını talan etmiyor bu karakter, aynı zamanda onun bir “canavar” olduğunu da anlamasını sağlıyor ve böylece sadece maddi değil manevi anlamda da yıkıyor düzenini onun. Caan ile Havilland arasında geçen diyaloglardaki “benim vergilerimle geçinen”, “hayvan/insan” gibi ifadeler ikisinin ait oldukları farklı sınıfları gösteriyor ki hikâyeyi de bir sınıf çatışması alegorisi olarak görmeyi mümkün kılıyor bu durum. Çete dışında eve giren diğer iki karakterin de alt sınıflardan olması destekliyor bu okumayı. Ne var ki bu okuma filmi alt sınıfın haklı isyanı olarak görmemizi sağlamıyor; sağlamıyor çünkü bu alt sınıfın karakterleri hem çok vahşi olarak çizilmiş hem de birbirlerini yok etme telaşına kapılıyorlar asıl olarak. Dolayısı ile hikâyeyi sınıfsal bir açıdan okuyacaksak ancak şunu söyleyebiliriz: Hikâye üst sınıfın korkularını gösteren ve bu korkuların çok da haksız olmadığını ima eden bir çalışma temel olarak.

Caan, heybetli erkek güzelliğini ve cinsel gücünü sürekli ima eden görüntü çalışmasına uygun performansı ile göz doldururken yönetmenin amaçladığı vahşi sertliği de elle tutulur hale getiriyor. Olivia de Havilland ise filmin büyük kısmını kafes içinde korkarak, umut ederek, acı çekerek ve çoğunlukla dehşet içinde geçirirken zor bir rolün altından ustalıkla kalkmayı başarıyor. Kamera onun yüzünü sık sık yakın planda gösterirken, duygularını sürekli dışa vurması gereken bir rolde kolayca yapay ve komik olarak nitelenebilecek bir görünümden tecrübesi ile sıyrılmayı başarıyor. Jeff Corey ayyaş evsiz rolünde filmin genel havasına uygun, başarılı bir performans sunarken, evi birlikte soymak için çağırdığı kadın rolünde Ann Sothern abartılı oyunculuklara başvurmadan da ayrıksı bir performans sergilemenin mümkün olduğunu gösteriyor dikkat çeken oyunu ile.

Etkileyici açılış jeneriğinin hem kafesi hatırlatan çizgilerle hazırlanmış animasyonu hem de tanığı olacağımız şokları ve mizansen anlayışını göstermesi ile hayli başarılı olduğu filmin bu jenerikteki görüntülerinden biri olan sokağın ortasında ölü olarak yatan köpek bir sembol işlevi görüyor; çünkü hikâyenin takip eden bölümlerinde de kadının yardım çığlıkları hiç kimse tarafından duyulmuyor. Hatta kadının sokağa kaçabildiği sahnede bile sesi ve görüntüsü kalabalık caddenin trafik gürültüsü ve herkesin kendi dünyasında yaşayıp gidiyor olması yüzünden kimsenin dikkatini çekmiyor. Luther Davis’in senaryosu başka sembollere de başvuruyor: Örneğin zengin kadının evinde elektriğin kesilmesine neden olan kazaya yol açanlardan birinin oğlunun arabası olması adamın annesine olan öfkesinin sembolik bir uzantısı olarak görülmeli. Caan’ın karakterinin bir öfke anında asansöre (kafese) tırmanıp kadının yanına çıkması ve o sahnedeki bakışlar her ne kadar fiile geçmese de bir cinsel eylemi/saldırıyı işaret ediyor kesinlikle.

Paul Glass’ın gerilim dolu, etkileyici müziği ile zenginleşen filmde mizanseni, özellikle ilk yarıda sürekli olarak “bir şey olacak” hissini yaratacak şekilde inşa etmiş yönetmen Grauman. Kamera açıları hep bir tekinsizliği işaret ediyor bu bölümlerde ve daha sonra yerini fazlası ile doğrudan olan, bu açıdan bir parça kaba da görünen mizansene terk ediyor. Büyük şehir insanlarının korkularını ve diğerlerini umursamadıkları izole edilmiş hayatlarını (zengin kadın sesini kimseye duyurmadığı bir sahnede daha önce kendisinin de başkalarının alarm seslerine aldırış etmemesinden duyduğu pişmanlığı dile getiriyor) anlatan filmi bir parça daha oturaklı ve daha ince bir mizansen anlayışı daha etkileyici kılabilirmiş açıkçası ama yine de bu psikolojik, hafif erotik ve sert film görülmeyi hak ediyor, zamanında pek beğenilmemiş ve hatta kimi eleştirmenlerin sert yorumlarına yol açmış olsa da (örneğin New York Times’ta eleştirmen Bosley Crowther filmin kınanması gerektiğini yazarken, Los Angeles Times’ta oyuncu ve magazin yazarı Hedda Hopper filmin yakılması gerektiğini ifade etmiş).

Senaryosunda bazı boşluklar olan ve zaman mizanseni kabalaşan film kusurlarına rağmen ilgiyi hak ediyor. Olivia de Havilland’ın bir sahnede ifade ettiği türden (“Şehirler ve kasabalar kurduk ve vahşi ormanı yendiğimizi düşündük… ama o vahşi ormanı şehrin içinde inşa ettiğimizin farkında değildik”) “mesaj”ları da olan bir film bu ve kusurları ilginçliğine engel teşkil etmiyor.

(“Kafesteki Kadın”)