Mano a Mano – Salvador Sobral (2018)

1964 yılından beri katıldığı Eurovision Şarkı Yarışması’nda ilk birinciliğini 53 yıl sonra, 2017’de aldı Portekiz ve bunu mükemmel bir şarkıcının seslendirdiği mükemmel bir şarkı ile başardı. Eurovision’un gösterişli şovundan uzak bir sadeliği olan ve has müziğin tadını hatırlatan bu şarkı “Amar Pelos Dois” ve ablası Luisa Sobral’a ait olan besteyi seslendiren de Salvador Sobral’dı. Ödül töreninde yaptığı ve müziğin “havai fişekler” değil, duygular olduğunu vurguladığı ve “fast-food” müziğe karşı gerçek müziği savunan konuşması ile törene ve hatta Eurovision tarihine de damgasını vurdu şarkıcı. Sadece profesyonel jüriden değil, halk oylamasından da birincilik oyu alarak herkesi şaşırtan şarkı ve yorumcusu, kuşkusuz Eurovision’un yüz akı anlarından biri olarak geçecek yarışmanın tarihine.

Ciddi bir sağlık probleminden sonra, 2018 Eurovison Şarkı Yarışması’nın finalinde de seslendirdiği “Mano a Mano” adlı ile müziğe dönen Salvador Sobral’ın bu şarkısı da yukarıda anılan parçasının izinden giden bir başka eser ve katıksız bir başyapıt kesinlikle. Performanslarını aynen tekrarlamaktan çok, favori türü olan cazın doğası gereği doğaçlama yapmayı seven şarkıcının Eurovision finalindeki yorumu da ayrıca çarpıcı ve çok başarılı. Hiç bilmediğiniz bir dilde seslendirilen bir müzik eserine de âşık olunabileceğinin mükemmel bir örneği bu şarkı ve endüstrileşen her “şey” gibi (futbol, sinema, müzik vs.), günümüzde egemen olan düzenlerin bizleri hangi güzelliklerden, sadelikten ve doğallıktan uzaklaştırdığını hatırlatıyor. Bestesi videoda piyanoyu çalan Júlio Resende’ye ait olan bu başyapıt için, insana insanı anlatan bu olağanüstü müzik için “Obrigado, Salvador Sobral”!

Mad Max 2 – George Miller (1981)

“Tek acı çekenin sen olduğunu mu sanıyorsun? Hepimiz yaşadık bunları ama biz pes etmedik. Hâlâ insanız biz ve onurumuzu koruyoruz. Peki sen? Sen o dışardaki çöplüktesin. Sen bir hiçsin”

Çıkan savaşlar sonucu “kıyamet sonrası” bir görünüme bürünen dünyada, enerji sıkıntısı nedeni ile çok değerli olan bir tanker benzini çetelere karşı korumaya çalışan bir yalnız savaşçının hikâyesi.

Düşük bir bütçesi olan, 1979 tarihli “Mad Max”in gördüğü ilgi ve kazandığı göreceli yüksek gişe geliri üzerine çekilen devam filmi. Terry Hayes, George Miller ve Brian Hannant’ın senaryosunu yazdığı, yönetmen koltuğunda ilk Mad Max filminde ve serinin sonraki filmlerinde olduğu gibi yine Miller’ın oturduğu film ilkinin on katı bütçe ile çekilmiş ve bu bütçe artışı ile paralel olarak temposu, aksiyonu ve kurgu/müzik gibi ögeleri de on kat daha fazla görkem kazanmış. Buna rağmen “ucuz” havasını korumayı başaran filmde Mel Gibson yine başrolde ve bu kez karakterini -ilk filmdeki performansı ile kıyaslandığında- daha az donuk bir oyunculuk ile canlandırarak Max’i daha canlı kılmayı başarırken, Miller’ın teknik becerisi filmi sadece aksiyondan hoşlananlar için değil, aksiyondan nefret etmeyenler için de çekici hâle getiriyor.

Hikâye boyunca çok az konuşuyor Mad Max ve konuştuğunda da söyledikleri “Buraya sadece benzin almak için geldim” gibi sıradan cümlelerden öteye gitmiyor. İlk filmi seyretmiş olanların bileceği gibi trajik bir hikâyesi var Max’in ve bir güvenlik görevlisi olarak savaştığı yol çeteleri eşini ve çocuğunu öldürmüştü bu filmde. Bu ikinci film siyah beyaz görüntülerle ilk filmde yaşananları özetliyor bize ve sonra da kendi hikâyesini anlatıyor. Basit ve yalın bir hikâye bu ve çekiciliği de buradan geliyor. Koca bir tanker benzine sahip bir küçük grup ve onlara saldıran serseriler çetesi. Benzinin çok değerli olduğu bu “kıyamet sonrası” dünyada çete üyeleri tıpkı ilk filmde olduğu gibi acımasız bir şiddetten hiç kaçınmıyor ve film de bize bu şiddeti göstermekten hiç çekinmiyor. Miller bir bumerangın kestiği boğazı veya kopardığı parmakları açık açık gösterirken, çete elemanlarının diyalog ve davranışlarında da kendisini gösteren basitlik ve doğrudanlığı tercih ediyor çoğunlukla. Çetenin kuşattığı barışçı grubu ve aslında onlarla hiçbir tanışıklığı olmayan ve tek amacı biraz benzin almak olan yalnız kahramanımızı düşündüğümüzde bu basit hikâyenin bir western havası taşıdığını söylemek mümkün sanırım. Klasik westernlerdeki kızılderililer, onların etrafını sardığı beyazlar (kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu “masum” bir gruptur bu elbette) ve son anda bu grubu “vahşi”lere karşı savunmaya gelen kahramanımız; kendi özel yaraları olan bir adamdır bu ve hiçbir ilişkisi olmadığı bu gruba yardım edip etmeyeceği hikâyeye ahlâki bir sorgulama da katar. Burada seyrettiğimiz de temel olarak tam da bu türden bir hikâye ve kahramanımız doğru tercihi yapacaktır elbette.

İlk filmde olduğu gibi yine çöle benzer bir ortamda geçiyor hikâye ve etraftaki birkaç ağaç da kurumuş durumda. Görsel olarak kıyameti bununla tasvir etmekle yetinmiş film ve süresinin büyük bir kısmında tankeri çeteden kaçırma operasyonunu anlatmış seyirciye. Tehlikeli hareketlerin yer aldığı sahnelerde dublörlere (iki yüzden fazla dublörlü sahne yer almış filmde) epey iş düşmüş gibi görünüyor. Hatta bu sahnelerin birinde bir dublörün bacağı kırılmış ve planlananın aksine gerçek bir kaza ile sonuçlanan bu sahne aynen kullanılmış filmde. Tüm bu sahneleri ustalıkla bir araya getiren kurgunun (Michael Balson, Tim Wellburn ve David Stiven’in imzalarını taşıyan kurgu çalışmasına jenerikte belirtildiğine göre üç ayrı isim daha katılmış) ciddi bir katkı sağladığı ve tempoyu hiç düşürmediği filmde çete elemanlarını tüm sadistlikleri ile sergileyen hikâye, serinin ilk örneğinde olduğu gibi eşcinselliği -belki homofobik bir şekilde olmasa bile- yine kötülere ait bir şey olarak göstermesi ile dikkat çekiyor. İlk filmde serserilerin erkek erkeğe yaptığı danslar tuhaf ve kaba bir mizahın parçası olarak sunulurken, bu filmde de kötü karakterler açık ve gizli eşcinsel imalarla (örneğin liderleri kıçını açıkta bırakan deri bir pantolon giyiyor) getiriliyor karşımıza.

Kahramanın yardım edip etmeme konusundaki ikilemini George Stevens’ın western türünün önemli örneklerinden biri olan 1953 tarihli “Shane” (bizde “Vadiler Aslanı” adı ile gösterilmişti) adlı yapıtından esinlenerek hikâyesine katan filmde, kuşatılan grup üyeleri arasındaki dayanışmaya ve aile olmaya övgüler düzülmesi dikkat çekiyor. “Kötülere ait olan eşcinsellik” ile, onunla doğrudan karşı karşıya getirilmese de “aile”nin farklı taraflarda olduğunu hatırlatıyor hikâye sık sık. Rafinerideki grupta yer alan bir kadının grubu “onlar benim ailem” diyerek terk etmemesi, bu ifadenin kendi ailesini bir önceki filmde trajik bir biçimde kaybeden kahramanımız için bir işaret olması ve yine bu grubun domuzları ve tavukları da olan bir “aile” olarak resmedilmesi filmin muhafazakâr yapısını ele veriyor açıkçası.

Amacı, başı ve sonu belli, heyecanını hep koruyan bir aksiyon hikâyesi anlatmak olan ve kendi çizdiği bu çerçeve içinde düşünürsek de başarılı olduğunu söylememiz gereken filmde başta rafinerideki çatışma sahnesi ve tüm takip sahneleri olmak üzere oldukça etkileyici anlar var ve ilk filmin de müziğini hazırlayan Brian May’in bu kez daha da görkemli bir havaya sahip olan müziğinin de katkısı ile hikâye kendisini rahatlıkla seyrettiriyor. Aksiyon düşkünlerinin çok da umursamayacağı distopik yanının aksiyonla yetinmeyenlerin ilgisini çekebileceği ama onları da muhtemelen tam anlamı ile tatmin etmeyeceği hikâyenin başta da söylediğimiz gibi ucuz bir yanı var ve Miller’da çarpışmanın tam göbeğinde bir çadırda sevişmeye devam eden çift gibi ucuz numaralara başvurarak (böylece aksiyonun ortasında seks ve çıplaklık gösterme fırsatı yaratıyor Miller!) bu havanın altını çiziyor kesinlikle.

Kült statüsüne ulaşan bir serinin parçası olan ve Dean Semler’ın başarılı görüntü çalışmasının da çekici kıldığı bu film sinefillerin ilgisini kuşkusuz hak ederken, aksiyonseverler de keyifle izleyeceklerdir elbette. Teknik becerinin damgasını vurduğu aksiyon sahnelerinin hiç meraklısı olmayanlara ise kıyamet sonrasındaki dünya düzeni üzerine düşünme fırsatı sağlayacak olan filmi görmekte yarar var. Uygarlığın çöktüğü, onun yerini kaos ve barbarlığın aldığı bir dünyada geçen bu filmde herkese göre bir şeyler var özet olarak.

(“The Road Warrior” – “Mad Max 2: Savaşçı”)

Estiu 1993 – Carla Simón (2017)

“Önceki annem nasıl öldü?”

Annesinin ölümü üzerine dayısı ve onun ailesi ile birlikte kırsal bölgede yaşamaya başlayan küçük bir kızın hikâyesi.

İspanyol/Katalan yönetmen Carla Simón ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışması olan bu filmin senaryosunu da -Valentina Viso’nun da katkıları ile- yazmış. İspanya’nın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği filmin hikâyesini kendi çocukuluğundan yola çıkarak oluşturmuş yönetmen ve bu bakımdan otobiyografik sayılabilecek filminde bir küçük çocuğun trajik bir kayıptan sonra, bir yaz boyunca yaşadıklarını konusunu asla sömürmeden ama yine de etkileyici bir dokunaklılığı hep koruyarak anlatmış. Kimilerinin “yavaş” bulacağı film hikâyesini ve karakterleri ile ilgili bilgileri seyircinin önüne hiç acele etmeden koyarken, “basit ve gerçekçi” olmaktan hiç ayrılmıyor ve gerçek “küçük” insanların hikâyesini özenli bir dille anlatıyor bize. Gerçekten sevmek, sevmeyi öğrenmek, sevmeye çalışmak, kendini sevmeye zorunlu hissetmek ve aile olmak üzerine ilerleyen hikâyesi ile önemli bir küçük film bu.

“Sen neden ağlamıyorsun?” sorusu ile başlayıp bir ağlama ile sona eren film, kahramanı olan küçük kızın (Frida) 1993 yılının yazında, annesinin ölümü üzerine bakımını üstlenen dayısının kırsal bölgede yer alan evindeki yaz günlerini anlatıyor. Dayısı evli ve kahramanımızdan daha küçük olan bir kızı (Anna) var. Film, tüm anlattıkları ve hissettirdikleri bir yana, sadece bu iki kızın özellikle ikili sahnelerinde yakaladığı doğallığı ile bile ilgiyi hak ediyor. Çocukların diyalogları -sanki gizlice kayda alınmışlar gibi- gerçekçi ve o yaşlardaki iki küçük çocuk nasıl oynarlar ve nasıl konuşurlarsa, filmde tanığı olduğumuz sahneler de aynen bu şekilde oluşturulmuş. Filmin genel havasına -bir hikâye anlatmaktan çok bir izlenim dizisi aktarmaya yakın bir hava bu- çok yakışan sahneler bunlar ve iki küçük oyuncudan (Laia Artigas ve Paula Robles) alınan performans da kesinlikle ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Artigas kuşkusuz hikâyenin asıl kahramanı olarak ve tüm sahnelerde görünerek özel bir performans sunuyor bize; içinde tuttuğu sorularını ve göz yaşlarını kimi zaman meraklı kimi zaman kızgın gözlerle etrafını gözleyerek saklıyor etrafındakilerden ve bir yandan yaşadığı kaybı anlamlandırmaya çalışırken bir yandan da o yaştaki tüm çocuklar gibi keşfetmeye, öğrenmeye ve eğlenmeye çalışıyor. El kamerası kullanımının da sağladığı gerçekçilik (ve zaman zaman da tedirginlik)duygusu ile, doğal bir etkileyiciliği olan sahneler yakalamış ve hikâyenin kimileri için yavaş görünebilecek havasını canlandırmış bu şekilde Carla Simón.

Kahramanımızın isyan anlarını (kendisine saçını düzeltmesi için verilen tarağı arabanın camından dışarı atması, büyükanne ve büyükbabasının yanına gitme ısrarı, Meryem Ana’ya dileğini karşılamaması nedeni ile duyduğu öfke vs.) ve çocukça oyunlarını (makyaj ve havalı bir çizme ile büyük kadınlara özenmesi veya tam bir çocukluk eğlencesi olan yatakta zıplama oyunu) kullanarak eksiksiz bir porte çiziyor hikâye onun için ve tüm süresi boyunca ilgiyi Frida karakteri üzerinde tutmayı başarıyor. Açıkçası bu karakterin başarılı kullanımı filme epey yardımcı olmuş çünkü hikâye -bilinçli bir tercihle elbette- yavaş yavaş açılıyor ve bu açılma eylemi bize “korkunç gerçekler” veya “gizli bilgiler”değil ama karakterlerin hayatları için önem taşıyan kimi gerçekleri sunuyor sadece.

Hikâyenin orta noktasında sevmek kavramının yer aldığını, daha doğrusu aile bireyleri arasındaki sevginin kaynağının ve aile olmanın doğasının hikâyenin asıl dert edindiği meseleler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Dayısı ve yengesinin içtenlikle ailelerine aldığı kızla olan ilişkileri ile kendi gerçek kızları ile olan ilişkileri arasında pek bir fark yok gibi görünüyor ama birkaç temel husus var filmin üzerinde düşünmemizi beklediği: Ailenin kendi çocuklarına olan sevgisi, doğal ve kendiliğinden oluşan türden bir sevgi; oysa aileye kabul edilen kız için hissetikleri sevgi, üzerinde çalışılması ve emek harcanması gereken türden. Daha önce birlikte yaşamamış ve aynı ailenin parçası olmamış bireylerin şimdi bir ortak yaşam oluşturmaya çalışmaları kolay bir iş değil şüphesiz ve işte o ayakkabı bağlama örneğinde olduğu gibi zaman zaman küçük olaylardan bile kolayca olumsuz olarak etkilenebilecek bir çaba gerektiriyor. Varlığı için uğraş gerektirmeyen bir sevgi ile uğruna çaba harcanması gereken bir diğer sevgiyi yan yana getiriyor hikâye sürekli olarak ve bu “çatışma”dan ilgiye değer anlar çıkarıyor. Ve bir önemli şeyi de hatırlatıyor bize film: Çocukların ilişkilerdeki samimiyeti ve doğallığı ile büyükler arasındakilerin hep bir şeylere, bazen de bir takım hesaplara bağlı oluşu. Küçük Anna yeni ablasını hayatına hemen ve doğal bir şekilde alırken, annesi ve babası yeni çocuklarını hayatlarına -görünenin aksine ve tüm iyi yüreklerine karşın- o denli kolayca yerleştiremiyorlar.

Carla Simón annesine ithaf ettiği filmde basitlik ve yalınlıktan etkileyicilik üretmeyi başarıyor. Örneğin kaybolan çocuk sahnesi kesinlikle sıkı bir gerilim yaratıyor seyirci üzerinde. Eski anne hakkında sorulan sorularla yeni annenin kabul edildiğine tanık olduğumuz sahne de samimi bir duygusallığın sinemada nasıl yaratılabileceğinin iyi bir örneği olarak dikkat çekiyor. Duygusallığı ile sizi boğmaya çalışmayan, sizden birkaç damla göz yaşı talep etmeyen bu film yazın aylaklığını, güneşin verdiği rehaveti ve çocukluğun masumiyetini karşımıza sadelikle getirmesi ile de önemli. Ebeveynlerini Frida karakteri gibi AIDS (filmde adından hiç bahsedilmiyor bu hastalığın) nedeni ile kaybeden Simón’un filmine görüntü yönetmeni Santiago Racaj’ın güneşli karelerinin ve tüm sahnelerde yer almasına rağmen küçük kızın -gittikçe azalan- yalnızlığını ustaca çerçeveleyen kamerasının sağladığı katkıyı da hatırlatalım son olarak ve teyze karakterinin pek işlenmemesi ve dolayısı ile hikâyedeki varlığının belki de sadece yönetmenin kendi hayat hikâyesinin gerçeklerine bağlı kalması ile açıklanabilmesi gibi ufak bir problemi olan bu filmi kesinlikle görmeli diyelim özet olarak.

(“Summer 1993” – “93 Yazı”)

Kaptan – Marcel Desailly

Fransız futbol yıldızı Marcel Desailly’nin otobiyografisi. Fransa millî takımının forması ile 1998 Dünya Kupası’nı ve 2000 Avrupa Şampiyonası’nı, Marsiya ve Milan formaları ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Gana asıllı bu ünlü futbolcu, otobiyografisini Fransız gazeteci Philippe Broussard’ın yardımları ile hazırladığını söylüyor ve önsözde şöyle diyor: “Bu kitap hayatlarımı anlatıyor. Bütün hayatlarımı: Fransız Desailly’nin; Afrikalı Desailly’nin; futbolcu Desailly’nin ve daha özel olan, güzel olduğu kadar üzücü de olan benim hayatımı.” Kitabı, annesini ve -aynı anneden olan- kardeşlerini kendisi ile birlikte Gana’dan Fransa’ya götüren ve “beyefendi” olarak adlandırdığı Fransız diplomat ile annesine ithaf etmiş ünlü futbolcu ve hem modern dünyadaki bir futbol yıldızının hayatından hem de genel olarak futbol dünyasından hayli içeriden oluşturulmuş izlenimler ile dolu, okunması keyifli bir eser koymuş ortaya. Desailly, kitabı otuz üç yaşındayken ve futbolculuk kariyeri henüz devam ederken yazmaya başlamış. Nantes ile başlayıp, Marsilya ve Milan ile devam eden ve daha sonra Chelsea ile devam eden kariyerinde bu İngiliz takımında top koştururken yazılmış kitap ve bu nedenle pek çok yıldız futbolcunun kariyerinin son durağı olan Katar’da iki ayrı kulüpteki son futbolculuk günlerini ve emeklilik sonrasını kapsamıyor. Hayli iyi ve içten yazılmış bir önsöz ve hemen başlarda vurguladığı detaylarla (isminin hayli “antika” bir Fransız ismi olması ama kendisinin Afrika kökenli olmasındaki ironi gibi) samimi bir giriş ile başlıyor kitap ve Desailly samimiyetini -en azından bizimle paylaştığı kadarı ile- hep koruyor takip eden sayfalarda.

Desailly kitabında özellikle kökenleri başta olmak üzere ve magazin boyutlarına hiç uğramadan özel hayatından da bahsediyor bize -ve olması gerektiği gibi- bu paylaşımları kendi karakteri, hayatı, kültürü, kökenleri ve futbolculuk kariyerini şekillendirenlerle kısıtlı tutuyor. Gerçek adı Odenkey olan futbolcunun hayatını şekillendiren tesadüf (bir Fransız diplomatın daha önce evlenmiş ve boşanmış, “gayrimeşru” çocuğu olan bir Ganalı kadına aşık olup onu ve ailesini Fransa’ya götürmesi) okunması hayli keyifli bir kitaba kaynaklık eden bir müthiş hikâye yaratmış ve futbolla pek ilginiz olmasa da bugün dünyanın -maalesef- en büyük endüstrilerinden birine dönüşmüş olan bu spor dalının mekanizmaları ve o mekanizmaların en önemli parçası olan, ün ve para bolluğu içinde yaşayan yıldızların hayatları ile ilgili bu kitabın doğmasına neden olmuş. Dört yaşında geldiği Fransa’yı hep asıl vatanı olarak gören ve kendisini her zaman Fransız hisseden futbolcunun, yaşı ilerledikçe ve hayatı ile ilgili sorgulamaları başladıkça Ganalı kökenlerini de keşfetme arzusu duyması ve iki kimliğini -Fransız olan “doğal olarak” ağır basmakla birlikte- bütünleştiren bir noktaya gelmesini içten bir şekilde anlatıyor Desailly. Potansiyeli yüksek bir oyuncuyken genç yaşta bir trafik kazasında ölen ağabeyi Seth’in cenazesi veya yıllar sonra ilk kez gördüğü Ganalı gerçek babasının daha tanışır tanışmaz kendisinden finansal yardım istemesi gibi örnekler üzerinden Fransız ve Ganalı (aslında daha genel olarak Afrikalı) olmanın farkları üzerine de sık sık düşünmüş Desailly ve anlamaya çalışmış bu farkları ve çoğunlukla da uzlaşmış bu iki kültürü birbirinden ayıran unsurlarla.

Formasını giydiği tüm kulüplerin kendilerine özgü kültürleri üzerine de yazan futbolcu hem bu kültürler hem de genel olarak futbol dünyası için aslında hayli şanslı bir dönem de top koşturmuş. Tanığı ve parçası olduğu dönem epey malzeme sağlamış futbolcuya: Fransız millî takımı ile kazandığı büyük kupalar ve bu dönemin hemen öncesinde takım içindeki problemler, Fransız millî takımının ve millî marşının kendi sahasında Cezayir asıllılar tarafından protesto edilmesi, Marsilya’da oynarken kulübün başkanlık koltuğunda ünlü iş adamı ve politikacı Bernard Tapie’nin olması (aralarında Desailly’nin de takımda olduğu dönemdeki şike olayı olmak üzere pek çok yasa dışı işe bulaşan hayli popüler bir isim) ve Milan’da oynarken de kulübün başkanlığını bir başka popüler ve yine yasa dışı işlere bulaşan Silvio Berlusconi’nin (yine bir iş adamı ve politikacı!) yapması gibi unsurlar ciddi bir malzeme sağlıyor kitap için ve bunları da akıllıca ve özenle kullanmış Desailly kitabında.

Kitapta Desailly’nin kendisi ile ilgili çizdiği resim üzerinde de durmak gerekiyor; samimi ve dürüst bir bir dil kullandığını hissediyorsunuz ve kendisini bir kahraman (ya da bir yıldız) olarak resmetmekten kaçınıyor Desailly. Onun kendisi ile ilgili çizdiği resmin doğruluğuna güvenirsek -ki aksi için bir neden yok-, şunu kabul etmemiz gerekiyor ki tespitleri ve eleştirilerinin doğruluğuna katılacağınız futbolcu eleştirdiği gerçeklerle ilgili bir aksiyon içinde olmamış hemen hiç. “Sahte ortam”, “züppelik”, “sürekli para hakkında konuşmak” gibi ifadeleri sıklıkla kullanıyor futbol dünyası için ama bunu gerçek anlamda ne kadar eleştirdiğini anlamakta zorlanıyorsunuz. Futbolun endüstrileşmesinin bu sporun güzelliği ve doğasındaki paylaşma ve dayanışma duygusunu aslında yok ettiğini ve onu masum bir oyundan tehlikeli bir rekabete dönüştürdüğünü söylemeye kadar yaklaşıyor ama bunu asla net bir şekilde dile getirmiyor Desailly. Olimpik Marsilya’da oynarken yaşananlarla ilgili olarak bir yerde şunları yazıyor: “Tepki vermen, tavır koyman, kendin gibi kalman gerekirdi; ilkelerin ve gelişmen uğruna yöneticilerin dalaverelerine karşı gelmen gerekirdi dediğinizi duyabiliyorum. Futboldan başka hiçbir yeteneği olmayan, Fransa şampiyonu ve 1991 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde oynamaktan başka hiçbir sıfatı olmayan yirmi dört yaşındaki hangi insan tüm bunları yapabilirdi?” Burada gençliğini gerekçe olarak öne süren futbolcu, kitabın ilerleyen bölümlerinde “otuz yaş bunalımı”nı anlatırken ise şöyle yazıyor: “Futbol, insanları yaşlandırır. Futbolcular daha on beş yaşındayken olgun insanlar olurlar.”

Sık sık bir savunma yapma ihtiyacı hiseetmiş Desailly: “…herkes kendi canını kurtarmaya, kendi rolünü oynamaya çalışıyordu. Pek az kişi farklı davranmaya cesaret edebiliyordu. Ben, basit bir savunma oyuncusu olduğum bu grubun içinde göze batmamayı seçtim, buna sığındım.” (Marsilya’nın karıştığı şike olayı) gibi sözlere sıkça rastlanıyor kitapta. Kendisine hiç sorulmadan Marsilya’dan Milan’a satıldığında “hayatının değiştirildiğini” ama “bunun kendisine telefonda ve hiç önemli bir şey değilmiş gibi söylenmesi”ne bozuluyor ama bundan bahsettiği bölümü “Yine de… Milan!.. Milan! Milan!” ifadesi ile bitirirken mutluluğunu gizlemiyor. Bir yandan köle pazarında satılığa çıkarılmış muamelesi görmekten şikâyet edip, satıldığı yeni sahibi ile gurur duymak bir çelişki kuşkusuz. Bu çelişki elbette sadece ona özgü değil, bir yandan konumunun getirdiği ünün ve paranın tadını çıkarıp, diğer yandan bundan bunalmak ama bu duruma neden olan sistemi hiç sorgulamamak hemen bütün popüler isimlerin karşı karşıya kaldığı bir ikilem kuşkusuz. Bu sistem içinde kalıp -en azından bir şekilde- sistem dışı davranan futbolucular da var; örneğin Brezilyalı Sócrates veya Sırp Ivan Ergić, futbol dışındaki birikimleri, içinde bulundukları sistemi açık bir şekilde eleştirebilmeleri, politik olmaktan çekinmemeleri ve konumlarını/kazandıklarını bağış vs. gibi “risksiz” yardım faaliyetleri dışında da kullanmaları ile çok daha farklı bir yerde duruyorlar.

Kitabı okuduktan sonra gerçekten de futbolun sadece futbol olmadığını, hatta futbolun her şey olduğunu anlıyorsunuz bir kez daha. Kapitalizmin/sermayenin bu derece önemli bir ilgi ve heyecan kaynağını başıboş bırakması elbette mümkün değil; hem yarattığı rant nedeni ile hem de milyonlarca insan bir araya geldiğinde oluşacak güç sisteme karşı bir “tehlike” oluşturabileceğinden. Marcel Desailly’nin samimi bir dil ile yazdığı kitap -asıl amacı bu olmasa da- işte bu gerçeği hatırlatması ile de önem taşıyan bir kitap. Bundan belki daha da önemli olan ise, kitabı kaleme alanın futbol sevgisini ve futbola ve hayata masum bakışını her satırda hissediyor olmanız.

(“Capitaine”)