Victory – John Huston (1981)

“Siz üniformaya bağlısınız, bense futbola”

İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman esir kampında tutulan farklı uluslardan askerler ile Alman millî takımı arasında düzenlenen futbol maçının ve esirlerin kaçma planlarının hikâyesi.

Yabo Yablonsky, Djordje Milicevic ve Jeff Maguire’ın hikâyesinden Evan Jones ve Yablonsky’in senaryosunu yazdığı ve usta sinemacı John Huston’ın yönettiği bu futbol ve savaş filmi ABD, İngiltere ve İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Başrollerinde Michael Caine, Max von Sydow ve Sylvester Stallone’nin yer aldığı filmde aralarında Brezilyalı Pelé, İngiliz Bobby Moore ve Arjantinli Osvaldo Ardiles’in de yer aldığı futbol dünyasının ünlü isimleri de irili ufaklı rollerde yer almışlar ve savaş esirlerinden oluşan takımın oyuncularını canlandırmışlar. Orijinal adı “Victory” olsa da “Escape to Victory” adı ile de bilinen ve bizde de bu ikinci ismin Türkçesi ile tanınan film çekiciliğini temel olarak ikinci yarısının büyük bir kısmında sergilenen futbol maçından alıyor. Bu maç sahneleri bir yana bırakılırsa, Huston’ın izine hemen hiç rastlayamadığımız çalışma doyurucu değil pek. Bir parça fazlası ile durgun olan film, Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin 1962 yapımı “Két Félidő a Pokolban – Cehennemde İki Devre”sinden yola çıkılarak çekilmiş ve açıkçası bu klasiğin epey de gerisinde kalmış. Yine de pek çok ünlü futbolcunun yer aldığı film, gerek bu kadrosu gerekse faşist bir güce karşı farklı uluslardan bireylerin dayanışmasını göstermesi ile ilgi görebilir. Bir de elbette futbolun her zaman ve her koşul altında ne kadar önemli bir “sosyal olgu” olduğunu hatırlatması ile de ilgiyi hak ediyor.

Bill Conti’nin, Şostakoviç’in “Leningrad Senfonisi” adlı eserinden epeyce yararlanan (epey eleştirilmiş bu durum zamanında) görkemli müziğinin eşlik ettiği hikâye bir gece esir kampından kaçmaya çalışan bir adamın dikenli tellere takılarak yakalanması ve vurulması ile başlıyor. Ardından kampın büyüklüğünü ve esirlerin eğlenmek için futbol oynadığını gösteren gündüz görüntüleri geliyor karşımıza. Bir savaş ve futbol filmi seyredeceğimizi anlıyoruz ama bunların ilkinde tatmin edici bir içeriği olmayan film (ne Stallone’nin kamptan kaçışı ve Paris’e gidişi ne de futbolcuları stadyumdan kaçırma planları) tatmin edici bir gerilim sunamıyor seyirciye. Futbol ise -hemen tüm ikinci yarıya hâkim olması ve elbette tüm o ünlü futbolcuları ile- meraklılarının filme ilgisini çekmek için yeterli gibi görünüyor. Maç sahnelerinin “koreografi”sini Pelé ile birlikte İngiliz futbolcu Les Shannon’ın yaptığı filmde, başta Pelé olmak üzere ünlü futbolcuların şovlarını izliyoruz ki daha önce futbolla hiç ilgisi olmayan bir Amerikalı olarak kaçış planı gereği takımın kalecisi olan Stallone’nin de katkısı ile bu bölümler filme hem enerji hem de çekicilik katıyor. Yukarıda ismi anılanların yanısıra İskoç John Wark, Polonyalı Kazimierz Deyna, İngiliz Mike Summerbee, Belçikalı Paul van Himst ve Danimarkalı Søren Lindsted’in de aralarında olduğu tanınmış futbolcuların da yer aldığı filmde, Ipswich Town kulübünün oyuncuları da gerek Alman takımının oyuncuları rolünde gerekse Caine ve Stallone’nin “dublör”leri olarak yer Almışlar filmde; ve kuşkusuz tüm bu isimler bir futbolsever için yeterli bir gerekçe teşkil ediyor filmi görmek için.

“Rocky” filmi ile daha yeni yıldız olmuş olan Stallone’nin filmin de yıldızı olmak için epey çaba gösterdiği ve bu konuda direttiği de söyleniyor. Hatta finaldeki penaltı sahnesi onun bu kaprisi üzerine eklenmiş filme bu iddialara göre. Stallone’nin egosu hikâyenin dayanışma ve takım ruhu temaları ile pek uyuşmuyor kuşkusuz ama bu durum bir yana, filmin belki de asıl ilginç yanı kamptaki esir subaylardan biri olan ve geçmişte ünlü bir futbolcu olan karakterin -Michael Caine- kamptaki diğer İngiliz subaylar ve maç fikrini ortaya atan futbol meraklısı Alman komutan ile ilişki ve çatışmaları. Esirlerden oluşan takımın teknik direktörlüğünü yapan bu karakter, futbola aşık ve maçı da milliyetçi (veya uluslararası bir kadro olduğunu göz önüne alırsak, müttefiklerin ruhuna odaklı) duygulardan çok rekabet ve futbol sevgisi açısından önemsiyor. Oysa diğer İngiliz subaylar için maç temel olarak kaçma planının bir aracı; hikâyenin en azından kaba bir dost/düşman ayrımı yerine bu “cüretkâr” farklı düşünceyi içermesi takdiri hak ediyor. Alman subay da eski bir futbolcu ve o da kendi milletinden olanlarla benzer nedenlerle çatışıyor. Milliyetçiliğe karşı futbolun güzelliğini ortaya koyan bu çatışmalar sinemasal açıdan yeterince iyi kullanılıyor mu sorusunun cevabı ise ne yazık ki hayır. Biraz hantal olan senaryoda kaybolup gidiyor bu çatışmalar ve yeterince güçlü bir sese dönüşemiyorlar. Oysa çok sağlam bir gerilime kaynaklık etme potansiyeline sahipmiş bu çatışmalar. Yine de fubolla ilgili bir konuda hakkını teslim etmek gerekiyor senaryonun. Belki pek incelikle anlatılmış olmasa da, futbolun birleştiriciliği ve her türlü düşmanlığın önüne geçebileceği farklı sahnelerle -özellikle de finalde- karşımıza getiriliyor ve filme de sıcak bir hava katıyor. Futbolun birleştirici olduğu kadar ve zaman zaman daha da fazla ayrıştırıcı olabilmesi ise bu filmi ilgilendirmeyen ayrı bir gerçek kuşkusuz.

Pek çok Hollywood filminin aksine karakterlerin İngilizce değil kendi ana dillerinde konuştuğu çalışmaya bu açıdan olumlu puan vermek gerekirken, filmin birkaç başka problemini de anmak gerekiyor. Örneğin, Pelé gibi çok bilinen bir futbol yeteneğinin -o tarihlerde Brezilya, Almanya ile savaş halinde olmadığından, karakteri Trinidadlı olarak gösterilmiş inandıcılık açısından- kullanılması, onun “persona”sının hikâyenin önüne geçmesine yol açıyor ve gerçekçiliğini olumsuz yönde etkiliyor hikâyenin. Stallone’nin canlandırdığı karakterin mitolojideki Merkür’ün aynı zamanda “mesaj tanrısı” olduğunu bilmesi (hatta mitolojiden haberinin olması) pek inandırıcı değil ve onun oyuncu egosunu da tatmin edecek şekilde, daha önce hiç futbol oynamamış karakterinin nerede ise “Paris Panteri” olması da biraz zorlama duruyor. Onun bu kahramanlığını Amerikalı olmasına bağlayabiliriz kuşkusuz; sonuçta dünyayı her zaman onlar kurtarır!

Huston’ın kariyerinin vasat örneklerinden biri olan çalışma sinema tarihindeki “kaçış” veya “spor” filmlerinin önemli örneklerinden biri değil sonuç olarak. Almanların böyle bir futbol maçına izin vermesi veya kamptaki koşulların pek de o kadar kötü görünmemesi gibi tuhaflıkları da olan film yine de ilgi çekebilir. Üstelik finalde “Victoire” tezahüratları ve “La Marseillaise” ile başlatılan bir toplu kaçış da var bizi bekleyen ki bu sahne faşizme direnen bir halkın da sembolü olarak filme heyecan ve keyif katıyor.

(“Escape to Victory” – “Zafere Kaçış”)

Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu – Engin Ayça (1990)

“Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Belki de insan için, yaşamanın tek bir zamanı var: Şimdiki zaman. Bellek dünü bugüne taşır; dünü, bugünü ve geleceği düşünür, bir arada yaşarız. Zaman bir bütündür; Leyla Hanım’ın bugün yaşadıkları gibi, hepimizin yaşayabileceği, yaşadığı gibi. Bugün yakalanan, tamamlanan, boyutlanan, kaçırılmış olan; ve duygular ve güzellikler ve zamanın bütünleyişi”

Bir şarkıcı kadının, kendisine eşlik eden bir ut sanatçısının âni ölümü üzerine onunla ortak anılarına ve geçmişe yaptığı yolculuğun hikâyesi.

Engin Ayça’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Ayça, yönetmenlik kariyerinin Türkiye sinemasının “çöküş” dönemine denk gelmesi nedeni ile bugüne kadar toplam üç uzun metrajlı konulu film çekebildi ve bu film de onlardan ikincisi. Antalya’da en iyi üçüncü film seçilmesinin yanısıra oyuncularından Ekrem Bora (erkek oyuncu) ve Gülsen Tuncer’e (yardımcı kadın oyuncu) ödül de getiren film sinemamızın içinde bulunduğu o zor koşullarda ortaya çıkarılabilen eli yüzü düzgün örneklerinden biri. Başta senaryo olmak üzere çeşitli alanlarda kendisini hissettiren yetersizliklerine rağmen, Engin Ayça’nın iyi niyetli çabası ve hikâyenin kalıplardan uzaklaşma gayreti filmi ilgiye değer kılıyor. Şarkıcı rolünde Türkân Şoray’ın daha önce defalarca canlandırdığı karakterine hikâyenin yardımı ile farklı bir biçim ve içerik vermeyi başardığı filmde, Ekrem Bora sinemadaki son performanlarından birinde sade ve kırgın bir şekilde canlandırıyor karakterini ve belki çok çarpıcı değil ama kesinlikle Yeşilçam’ın ona onlarca filmde biçtiği kalıpların dışına çıkan bir oyunla ilgiye değer kılıyor. Gülsen Tuncer de sağlam karakter oyunculuğu ile karakterini elle tutulur hâle getirmeyi başarıyor.

Bir gece vakti, yağmurdan ıslanan bir camın arkasından kameraya bakan Şoray’ın yorgun ve hüzünlü yüzü ile açılıyor film. Bu görüntü üzerine bu yazının açılışındaki cümleleri dinliyoruz bir sesten. İşte bu açılış sahnesi, filmin taşıdığı iyi niyeti ve gösterdiği gayreti ama bir yandan da bu çabanın neden daha yeterli görünecek bir sonuca erişemediğini gösteren iyi bir örnek. Bu cümleleri kim seslendirmiş bilmiyorum ama hem etkileyici bir seslendirme değil bu hem de vurgular pek yerli yerinde kullanılmamış. Ardından izleyeceğimiz hikâye, kesinlikle klasik yerli film anlatım biçiminden farklı bir yerde duruyor (olumlu bir nokta bu) ama bu cümlelerin içerdiği -daha doğrusu içermeye çalıştığı- “entelektüllik” ile de çok uyumlu değil açıkçası. Sonuçta, niyet ile çabanın (ve kuşkusuz sinemanın içinde bulunan olumsuz koşulların da neden olduğu) uyuşmamasının tipik bir örneği bu.

Sözlerini Gülsen Tuncer’in yazdığı iki Melih Kibar şarkısı (“Gönül Kuşum” ve “Mektuplar”) filmin kozlarından biri. Şoray’ın yerine Semra İnanç okumuş şarkıları ama filmdeki karakteri bu şarkıların bestecisi olan Ekrem Bora kendi sesi ile sade ve hayli iyi bir şekilde yorumlamış eserleri. Kibar’ın şarkıları Türk sanat müziği kadar “slow pop” şarkılarının da havasını taşıyor ve Tuncer’in sözleri de -birkaç prozodi bozukluğuna rağmen- filmin hikâyesine uygunluğu ile dikkat çekiyor. İşte bu şarkıların da desteği seyrettiğimiz hikâyeyi bir sanat ve sanatçı filmi yapıyor. Bir sanatçının bir diğer sanatçının kendisine karşı beslediği tutkunun hiç farkında olmaması, şarkılarda (ya da herhangi bir sanat eserinde) dile getirilenlerin bazen de sanatçının doğrudan kendi ağzından söyleyemediklerini ifade ediyor oluşu ve sanatçının kamu önündeki hayatı (ve karakteri) ile gerçek hayatının (ve karakterinin) farklılığı gibi konular üzerinde Ayça’nın senaryosu sinemamız için yeni ve farklı şeyler anlatmayı deniyor. Şarkıcı kadının sahneye çıkmadan önceki uzun uzun gösterilen hazırlık sahnesindeki tavırları ile sahneye ilk adımını attığındaki (ve farklı bir karaktere büründüğündeki) tavırları arasındaki büyük fark, Ayça için bir ikili yaşamın izlerini sürme araçlarından biri olarak işlev görmüş örneğin.

Ayça’nın senaryosu hikâyenin tümünde aynı düzeyi tutturamamış görünüyor. Bazı sahnelerdeki diyaloglar vasat ve zorlama; örneğin şarkıcının sevgilisinin evindeki parti sahnesinde kadının tanık olduğu ve maruz kaldığı konuşmalar ve bu sahnedeki karaterler “entel” bir Türk filmi klişesinden geçilmiyor. Bolca konuk oyuncusu olan (Ayça’ya destek amacı ile yer almış filmde bu isimler anlaşılan) filmin bu parti sahnesinde Selim İleri de var örneğin ve o kısacık sahnesinde oynayamamanın ne olduğunu da gösteriyor bize! Buna karşılık cenaze evindeki komşu kadınların sahnesi örneğin, daha iyi yazılmış diyalogları ile yine klişe görünebilecek bir durumu kurtarıyor ve hatta şarkıcı kadının hissettiklerini daha güçlü biçimde anlamamızı sağlıyor. Ayça’nın yönetmenliği de film boyunca parlak anlarla vasat anlar arasında gidipi geliyor çoğunlukla ama genel olarak ortaya kayda değer bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Örneğin Yıldız Parkı’nda geçen sahnenin tümü kesinlikle çok etkileyici ve keşke filmin tümü bu düzeyde olsaydı dedirtecek bir hüzün ile kaplı. Fark edilmeyen, fark edilmediği için de bilinmeden ret edilen bir tutkunun yanısıra, hayatın akışına kapılıp giderken kaçırdıklarımızın, oynadığımız rollere mahkûm olmamızın ve bazen en yakınımızdakileri bile tanımamamızın (ya da tanımaya zaman ayır(a)mamamızın) trajedisini çok iyi anlatıyor tüm bu bölüm bize.

Udînin ölüm haberinden çok etkilenmesini, “Neden bu kadar etkilendim, anlayamıyorum. İçimden bir şey koptu sanki, anlayamıyorum” cümleleri ile ifade ediyor kadın ve açıkçası biz de anlayamıyoruz bunu. Hikâye tam da bu anlayamama üzerine kurulu olmuş olmasına rağmen, burada bizi yeterince ikna edemiyor senaryo ki bu da pek önemsiz olmayan bir problem. Böyle olunca da kadının ölümü öğrendikten sonraki eylemlerini (morga gitme ısrarı, cenaze evine gitmesi, adamın odasındaki nesneleri uzun uzun incelemesi ve gördüklerinden etkilenmesi vs.) yeterince etkileyemiyor seyirciyi. Kâğıt üzerinde çok iyi duran bir fikrin ve temanın metne ve görüntülere doğru karşılıkları ile dökülememiş olmasının örneklerinden biri bu problem.

Nesneler üzerinden (adamın odasındakiler, antikacı dükkanındakiler vs.) dokunaklı anlar yaratmayı ve seyirciyi de düşündürtmeyi başarıyor film. Zamanın geçiciliği/kalıcılığı; insanın geçici, nesnelerinse kalıcı olması; nesneleri kimi zaman anlamlı kılanın sahiplerinin onlara verdiği değer olması ve sahibi yok olduğunda bu değerlerin de anlamsızlaşması gibi temalar üzerinden nesneleri de filmin bir karakteri gibi kullanmayı başarıyor Ayça sinemamızda pek de görmediğimiz bir şekilde. Kadının antika ayna karşısındaki sahnesi veya yine onun adamın kız kardeşi ile ölenin odasındaki konuşmaları gibi parlak bölümleri de olan film zaman zaman neden ihtiyaç uyulduğunu anlamadığımız süslü lâflar içeren bazı diyaloglarına rağmen, açıldıkça toparlanan hikâyesi ile kendini seyrettirmeyi başarıyor. Karakterin kendisine bile itiraf etmediği söylenen bir duygunun, bırakın kendisine bir arkadaşına bile itiraf ettiğinin gösterilmesi veya açılıştaki konser sahnesinde diğer şarkı sahnelerinin aksine bir senkronizasyon sorunu olması gibi problemleri bir yana bırakılıp izlenmeyi hak ediyor bu film. Sinemanın zor günlerinde sevgi ve iyi niyetle üretilmiş, üzerinde düşünülmüş bir film bu ve Ekrem Bora’nın sesinden bir kısmını duyduğumuz Cahit Sıtkı Tarancı şiiri (“Ayrılmıyor gözlerim ıslak camlardan asla / Şimdi bütün düşüncelerim sade yağmurla meşgul”) gibi içerdiği hüzün duygusu ile de ayrıca önem taşıyor.

Gece Yarısı Kapı Çalındı – B. Traven

Gerçek kimliği hâlâ bilinmeyen ve Alman olduğu tahmin edilen B. Traven’ın tek bir hikâyesini içeren bir kitap. Orijinal adı “Midnight Call” olan ve “The Night Visitor and Other Stories” adlı kitapta yer alan eser, “Effective Medicine” ve “Reviving the Dead” ile birlikte yazarın kahramanı “doktor” olan öykülerinden biri. Türkçe çevirisindeki adı gibi bir gece yarısı kapının çalması ile başlayan hikâye, Meksika’da yaşayan bir yabancının (“gringo”nun) doktorlukla ilgisi olmadığı hâlde, bir hastayı tedavi etmesi için eşkıyalar tarafından çağrılması ile gelişen olayları anlatıyor.

Uzun hikâye olarak nitelendirebileceğimiz öykü, Traven’in diğer eserlerinde de rastladığımız temaları içeriyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyede, geçmişinin epey maceralı olduğu anlaşılan, şimdi Meksika yerlileri ile birlikte yaşayan ve bir yazı makinasına sahip olan (karakterin yazarlığına ya da kendi de karakteri gibi Meksika’da yaşayan yazarın kendisine bir gönderme mi olduğu açık değil) gizemli adamın hikâyesinde, yazarın eserlerinde hep rastlanan kapitalizm eleştirisi ve Batı’nın “geri kalmış ülkeler”i sömürmesi kendisine bir öykünün sınırları içinde de olsa yer bulmuş. “Buyrukları, daima silahı taşıyan kimse verir” bölümünde olduğu gibi alaycı bir yaklaşımın izinin de yer aldığı hikâye, temel olarak, bir yandan eşkıyalardan bir yandan da onların peşindeki güvenlik güçlerinden kendisini korumaya çalışmasını anlatıyor kahramanının ve bunu keyifle okunan satırlarla yapıyor.

(“Midnight Call”)

Yarının Tarihi – Jean Fourastié / Claude Vimont

Fransız ekonomistler Jean Fourastié ve Claude Vimont’un birlikte yazdıkları kitap, yazarların ifadesine göre, “son elli yıldır temel sorunlar olarak görünmüş olan nüfus ve ekonomi sorunları”na odaklanan bir inceleme. İlk kez 1956’da basılan kitap bizde 1968 baskısı temel alınarak 1975 yılında yayımlanmış. Dolayısı ile günümüzden elli yıl önce yayınlanmış ve “Yarının Tarihi” başlığını taşıyan bir inceleme belki eskimiş görünebilir ama aslında tam da bu “eski”liği nedeni ile okunması ilginç bir çalışma bu. Elli yıl öncesinde sorun olarak görünen olguların ve çözüm önerilerinin nasıl değiştiğini/değişmediğini görebilmek için iyi bir düşünme alanı sağlayan kitap, dünya nüfusunun 3 milyarın biraz üzerinde olduğu günlerin gerçekleri üzerinden yarın ile ilgili tespitler ve öneriler içeriyor; bugün dünya nüfusunun 7.6 milyar olduğunu düşünürsek bu tespit ve önerilerin nüfusun iki katından fazlasına çıktığı bir dünyadaki geçerliliklerini gözden geçirmek meraklısı için epey keyifli olabilir.

Giriş yazısına “Yarın bolluğa kavuşacak mıyız, yoksa insanlar 2000 yılında savaştan ölecekler mi” diye başlamış yazarlar ve yarın ile ilgili -nüfus artışının sonuçları açısından- iyimser (nüfus artış hızının yavaşlayacağına ve teknik gelişmenin verim artışı sağlayacağına inananlar) ve kötümser (nüfus artışının boyutları değişmeyen bir dünyada açlığa neden olacağını düşünenler) bakışlar üzerinden ifade etmişler düşüncelerini. Kötümserlerin 2000 yılında nüfusun 7 milyarı bulmasını beklediklerini, buna karşılık dünya nüfusunun 2000 yılında 6.1 milyar olduğunu düşünürsek -nüfus açısından- kötümserlerin endişelerinin haksız çıktığını söylemek mümkün ama elbette kitapta ele alınan ana konu nüfusun kendisi değil sadece. Aynı sayı için BM’nin 1958’de yaptığı tahminin daha isabetli olduğunu (6.7 milyar) ama onun bile gerçekleşen sayıdan 600 milyon fazla olduğunu da belirtelim.

İncelemedeki kimi istatistikleri bugünkü değerler ile karşılaştırmak, yazarların kitap boyunca korudukları ve genellikle iyimser olarak nitelendirilebilecek bakışlarını destekliyor. Örneğin Fransa’da 1965 yılında “doğumda beklenen yaşam süresi” 67.5; aynı değer bugün BM’ye göre 81, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise 82 olmuş durumda. Yazarların “teknik gelişme” olarak ifade ettikleri tüm yeniliklerin de -onların öngördüğünden de- hızlı bir şekilde insan hayatına katkı sağladığını görüyoruz günümüzde. Buradaki asıl sorun -yazarların da vurguladığı gibi- zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasında açılan uçurum. Bu giderek artan farkın nedenleri olarak yoksul ülkelerdeki daha hızlı olan nüfus artışını ve teknik ilerlemelerin yetersizliğini gösteriyor Jean Fourastié ve Vimont ikilisi. Burada kritik nokta, yoksul ülkelerin bu problemlerinin tamamen kendi eylem ve yaşayış şekillerinden kaynaklandığını öne sürmeleri. Örneğin “az gelişmiş ülkelerin ilerlemesine gerçek engel, parasal ya da teknik düzlemden çok, insansı, felsefel, törel ya da dinsel düzlemdir” diyorlar. Sonuç bölümünde ise şöyle yazıyorlar: “… yoksul uluslar(ın) Batı’nın gücünü sömürgeciliğe ve emperyalizme yükledikleri… oysa bizim gücümüzü sömürgeler oluşturmadı; tersine gücümüz, teknik ilerlemenin sağladığı gücümüz, bizi bu gücü kötüye kullanarak sömürgeler ele geçirmeye yöneltti.” Emperyalizm ve sömürgeciliğin neden değil, sadece sonuç olduğunu çok kesin bir biçimde ifade ediyor yazarlar ama bu fazlası ile liberal bakışın aksine, Batı’nın zenginliği -boyutu zamana ve koşullara bağlı olarak azalıp artmakla birlikte- emperyalizm ve sömürgeciliğin de sonucu olarak oluştu elbette. “Kapitalist ekonomili ülkelerde, ilerlemeye iten temel neden, yarışma ile ilerlemeye olan inançtır. Yarışma, işletmelerden daha iyi ya da ucuz bir ürün yapmak ya da satmak ve böylece pazarın daha büyük bir bölümünü ele geçirmek isteği…” ve “Reklamcılık, bilimin bulduğu yeni ürünlerin ve yeni düşüncelerin yayılmasını sağlar” gibi ifaderle rekabet ortamının ve bugün geldiği noktada asıl amacı tüketicinin ihityacını en iyi/doğru şekilde karşılamak değil, “tüketicide ihtiyaç yaratmak” olan reklamcılığın övülmesinin yazarların politik görüşleri ile tutarlı ama eleştirilmesi gereken ifadeler olduğunu da belirtelim.

“Doğu kavrayışı geleneksel biçimi içinde her türlü ilerleme düşüncesini dışta bırakır; Batı kavrayışı ise tersine toplumsal ve ekonomik ilerlemeyi benimser…” diye belirten yazarlar “İnsani Yardım” bölümünde Türkiye’nin Köy Enstitüleri deneyimini çok hatırlatan bir yöntemden bahsediyorlar ilginç bir şekilde. Zengin ülkelerin sorunlarını ele aldıkları bölümde, işsizlik, aşırı üretim ve zor kullanarak pazarlar aramak gibi sorunları “sahte” sorunlar olarak nitelendiriyorlar (sahte kelimesini tırnak içinde kullanmış yazarlar kitapta). Bu sorunların tümününün çözülebilirliğine oldukça iyimser denebilecek bir bakışla bakıyor yazarlar ama bahsettikleri tüm sorunlar, aradan geçen elli yıldan sonra varlıklarını aynen koruyorlar. Kapitalizmin doğasında yer alan krizlere ve bu krizlerin neden olduğu bireysel ve toplumsal yıkımlara hiç değinmeyen kitap, BM’nin hazırlayacağı ve yöneteceği bir programın (teknik ve insani yardım programı) yoksul ile zengin ülkeler arasındaki “ekonomik ve siyasal kopma”yı oldukça azaltacağına inanıyorlar ama en azından günümüzde pek de gerçekleşmiş bir durum değil bu. Kaldı ki sorun sadece ülkeler bazında değil elbette; ülkelerin içindeki zengin ve yoksul sınıflar arasındaki ekonomik kopmadan pek bahsedilmiyor kitapta ama sadece şu istatistik bile sınıflar arasındaki uçurumun nasıl büyüdüğünü gösteriyor bize: OECD ülkelerinde 2015 yılında en zengin %10’un geliri en yoksul %10’un 9.6 katıyken, bu oran 1980 yılında %7 civarındaymış. Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısında söylediği, gibi yoksulun yoksul kaldığını, zenginin -daha da- zenginleştiğini herkes biliyor sonuçta. Sorun buna nasıl yaklaşacağımız ve çözümü nerede aradığımız…

(“Histoire de Demain”)