Love & Friendship – Whit Stillman (2016)

“O kadar zengin ve aptal bir adam uzun süre bekâr kalamaz”

Yeni dul Lady Susan’ın kendisi ve kızı için zengin kısmetler bulmak amacı ile giriştiği oyunların hikâyesi.

İngiliz yazar Jane Austen’ın 1794 yılında yazdığı tahmin edilen ve ancak ölümünden sonra, 1871’de basılan “Lady Susan” adlı “mektup roman”ından uyarlanan bir İrlanda, Fransa ve Hollanda ortak yapımı. Whit Stillman senaryosunu yazdığı ve yönettiği filme isim olarak Austen’ın oldukça küçük bir yaşta yazdığı bir başka romanının adını seçmiş. Başarılı oyuncu kadrosu ve iyi bir dönem komedisinin tüm o kostümlerin ağırlığından nasıl sıyrılıp başarılı ve eğlenceli bir filme dönüşebileceğinin parlak bir örneği olan çalışma, Austen’ın kendi döneminin romantik edebiyatı ile dalga geçen unsurlarını koruduğu gibi, dinamik anlatımı ile seyirciye hayli keyifli anlar da yaratmayı becermiş görünüyor. Kaynak eserin bir mektup-roman olduğunu düşünürsek, Stillman’ın mektuplar üzerinden ürettiği senaryosu ayrıca takdiri hak ediyor.

Mark Suozzo ve Benjamin Esdraffo’nun keyifli orijinal müziklerinin yanısıra Purcell, Mozart, Handel, Boyce ve Vivaldi’nin eserlerinden de yararlanan film işitsel alanda yakaladığı başarıyı Richard Van Oosterhout’un görüntü çalışmasında da tekrarlamış. Dönemin kadınlarının şık ama hareketi kısıtlayan ağır kostümlerine rağmen filmin yakaladığı dinamizmde Oosterhout’un filmin eğlencesini artıran kamera çalışmasının da büyük bir payı var kesinlikle. Bir başka ifade ile söylersek, Whit Stillman’ın senaryosundaki hınzır eğlencenin görsel karşılığını üretmeyi başaran bir görüntü çalışması bu. Eğlence (ama kaliteli türden bir eğlence bu) havasını daha ilk saniyelerinde başlatıyor film: Hikâyedeki karakterleri yaşadıkları mekanlar ile birlikte tanıtmayı seçen filmin bu ilk sahnesinde Langford’daki dört karakteri “İlahi cazibesi olan bir adam”, “zengin ve genç talipli (ama biraz boş konuşan biri)” gibi ifadelerle tanıtan film sonraki üç ayrı mekanda daha tekrarlıyor bu yaklaşımı ve oralardaki karakterleri de benzer şekilde kısa ama net cümlelerle getiriyor karşımıza. Bu şekilde hayli kalabalık sayıdaki karakteri bize hikâyeyi rahatça takip edebileceğimiz şekilde sunan senaryo, eğlenceli anlayışının da ilk örneğini vermiş oluyor.

Austen’ın sarkastik yaklaşımını günümüz sinemasına taşımayı başarmış bir hikâye bu. Lady Susan karakterinin oyunlarını ve diğer karakterlerin komedisini adeta bir vodvil havası ile sararak anlatıyor hikâyesini film. Lady Susan’ın oyunbazlığını, manipülasyon ve ayartma yeteneklerini ve bunun sonuçlarını yüzünüzde hep bir gülümseme ile izliyorsunuz ve iki genç karakter (Susan’ın kızı ile Susan’ın eltisinin erkek kardeşi) üzerinden üretilen melankolik romantizm ve gençliğin o güzel ve tatlı günleri de kesinlikle sizi filme çekiyor. Stillman’ın kendi senaryosuna çok uygun görünen mizansen anlayışı da filmin en büyük kozlarından biri. Susan’ın tüm oyunlarına ve bu oyunlardan aldığı nerede ise sadistçe denecek zevke rağmen (“Senden hoşlanmamaya karar vermiş birine üstünlüğünü kabul ettirmek hoşuma gidiyor” diyor bir sahnede) sevebilmenizde de onun hikâyesi boyunca yarattığı sıcak ve samimi havanın büyük bir payı var. Stillman’ın küçük biçimsel oyunları da (karakterlerden biri bir mektubu okurken veya bir başka sahnede bir şiir okurken, metnin perdede satırlar halinde görüntülenmesi gibi) renk katmış filme.

Tüm iç ve dış çekimleri İrlanda’da gerçekleştirilen film mekanların güzelliğinden de çarpıcı bir biçimde yararlanmış. Tüm set ve kostüm çalışmaları da oldukça başarılı ama asıl olarak tüm o büyük malikâneler ve etraflarındaki müthiş doğa (yeşilin binbir tonu ifadesini hak eden bir güzellik bu) seyrettiğiniz görüntülere kayıtsız kalınamayacak bir güzellik katıyor. Bu müthiş fon önündeki oyuncuların başarısını da anmalı elbette: İstisnasız tüm oyuncular hikâyenin eğlencesinin tadını çıkarmış görünürken, özellikle iki isim öne çıkıyor: Lady Susan rolündeki Kate Beckinsale ve Susan’ın kızına talip Sir James Martin rolündeki Tom Bennett. Hayli sinir bozuzu bir aptal karakteri bu denli sevimli ve eğlenceli kılabildiği için Bennett’ı ayakta alkışlamak gerek kuşkusuz. Onun özellikle “Church, hill, Churchill” sahnesindeki performansı dört dörtlük. Stillman’ın -Austen’ın romanından taşıdığı- parlak diyaloglarından da aldıkları güçle tüm kadro döktürüyor kelimenin tam anlamı ile ve bu bol konuşmalı hikâyenin su gibi akıp gitmesini sağlıyorlar. “Onunla evlenmekle büyük bir hata yaptın; idare edilemeyecek kadar yaşlı, ölmeyecek kadar genç biri o” gibi Oscar Wilde’ı da hatırlatan sözlerle süslü olan hikâye yalanlar, blöfler, oyunlar, flörtler ve ayartmalarla sürüp giderken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile.

Belki de en (ve tek) önemli kusuru finalinin bir parça aniden olup bitivermesi filmin; çok daha sıkı ve vurucu bir sonu (hem içerik olarak hem biçimsel açıdan) hak ediyormuş kesinlikle bu hikâye. Bize sunulan son bir yarım kalmışlık havasına neden oluyor ama neyse ki filmin geri kalanı yeterince güçlü ve eğlendirici ve bu da finalin bir parça vasat olmasını affettiriyor. Genç bir kız olan Federica’nın, zengin taliplisini ısrarla ret ederken, hayatını nasıl kazanacağı sorulduğunda “ders vererek” demesi ve bu cevabın herkes tarafından küçümsenmesi, Austen’ın bu ilk dönem çalışmasında bile yer verdiği, kadının erkek karşısında yerleştirildiği adaletsiz konuma bir eleştirisi olarak görünüyor ve her ne kadar anlattığı hikayenin sosyal ve sınıf boyutlarına yeterince değinmese de filmi aynı zaman da eğlenceli de olabilen bir sosyal eleştiri olarak görmek gerekiyor. Eserleri sinemaya defalarca uyarlanan Jane Austen’ın ihmal edilmiş bir romanını gündeme getirmesi ve yazarın imzasına saygı gösterirken, kendi dünyasını da yaratabilmiş olması ile Whit Stillman’ın takdiri hak ettiği bu film iyi bir eğlencelik olarak ilgiyi hak ediyor. Dram ve trajedi dolu bir opera değil, eğlence dolu bir operet (ya da bunun sinema karşılığını) arayanlar için ideal.

(“Aşk ve Dostluk”)

Kaçan Ayna – Giovanni Papini

Jorge Luis Borges’in hazırladığı “Babil Kitaplığı” serisinden yayımlanan ve İtalyan yazar Giovanni Papini’nin on ayrı hikâyesinin yer aldığı derleme. Borges’in bir hikâyesinden adını alan dizideki bu derlemenin önsözünde -serideki diğer kitaplarda olduğu gibi- Borges’in yazarı tanıtan ve hikâyeler hakkındaki kısa yorumlarını içeren bir metni de yer alıyor. Gazeteciliği, şairliği ve edebiyat eleştirmenliği de bulunan Papini 1930’lu yıllarda faşizme kaymış ve “İtalyan Edebiyatı Tarihi” adlı eserini Mussoline’ye ithaf edecek kadar da yakınlık göstermişti bu ideolojiye. Rejimle yakınlığının, yasal olarak hak etmediği halde Bologna Üniversitesi’nde öğretim üyesi olmasını sağlamasının yanısıra başka avantajlar da kazandırdığı yazar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gözden düşmüş doğal olarak ama bu durum İtalyan sağının onun yanında durmasına engel olmamış. Yazarın 1951 yılında yayımlanan ve hayalî röportajlarının yer aldığı “Il Libro Nero – Kara Kitap” adlı eserinin İspanyol diktatör Franco tarafından “komünist” Picasso’nun aleyhinde kullanıldığını düşünürsek, Papini’nin siyasî eğilimlerinin savaştan sonra da pek değişmediği söylenebilir sanırım. Oysa 1910’lu yıllardaki eserlerinde ateist görüşlerini açıkça belirten ve İsa ile Vaftizci Yahya arasında eşcinsel ilişki olduğunu öne sürecek kadar radikal görüşlere sahip bir yazarmış Papini.

Borges önsözde “Papini’nin hak etmediği bir biçimde unutulmuş olduğu”ndan kuşku duymadığını söylerken, bu kitaptaki öykülerin “insanın melankoliye ve alacakaranlığa eğilimli olduğu bir çağın ürünleri” olduğunu belirtiyor. Öykülerin tümünü birinci ağızdan yazmış yazar ve Borges’in ifadesi ile “gerçek görünmesini istemediği” bu eserlerinde kimi ortak temalar kullanmış. İntihar, ölüm, kimlik ve zaman gibi temalar on hikâyede de bir şekilde öne çıkıyor ve bir derleme olan kitabın bütüncül bir içeriğe sahip olmasını sağlıyor. Kimliğinden mutlu olmamak ve/veya yeni bir kimliği arzu etmek, intihar etmek, zamanın durdurulamazlığının neden olduğu hüzün ve melankoli gibi başlıklarla anılabilecek olan öykülerin tamamı hep bir kaybetme duygusunu da getiriyor okuyucunun önüne; bu bağlamda ele alınca da tüm gerçek-dışılığı ve gerilimi kadar ve zaman zaman onlardan da öte bir kırıklık havası ağır basıyor kitapta.

“Havuzda İki Yansı” adlı ilk hikâyede suda kendisine bakan ve kendisinin “7 yıl önceki hâli” olan bir yüzü gören adamın yaşadıkları anlatılıyor. Yazar bu “eski ben”i beğenmez ve hatta küçümserken, “şimdiki ben”in de bir gün “eski ben” olacağını hatırlatıyor okuyucuya. Bu kimlik tartışması bir sonraki öykü olan “Saçma Sapan Bir Öykü”de de ortaya çıkıyor. Kendisine getirilen bir öyküyü okuyan yazar, okuduğunun tamamen kendi hayatı olduğunu ama öyküyü yazanın kendisini hiç tanımadığını fark ediyor ve dehşete kapılıyor. Her iki öykü de yazarın “kendisini öldürmesi” ile sonuçlanıyor ve bu açıdan da bir ortaklığa sahipler.

“Zihinsel Bir Ölüm”, “yaşamın anlamının ölümde, yalnızca ölümde olduğuna” inanan bir adamın “ölmek isteme düşüncesinin zoru ile ölmek” yolu ile intiharını anlatıyor tedirgin edici bir şekilde. “Beyefendinin Son Ziyareti”, Shakespeare’in “The Tempest – Fırtına” adlı oyunundaki Prospero karakterinin bir cümlesine gönderme yaparak (“Sizin düşlerinizin yapıldığı kumaştanım ben”), bir düşün görüntüsü olduğuna inanan bir adamın kendisini düşleyen kişinin kim olduğunu (sahibinin kim olduğunu) sorgulamasını anlatıyor ve yine bir kimlik sorgulamasının izini sürüyor. “Neysem O Olmak İstemiyorum Artık” adlı öyküde de kimlik kavramı, bu kez kimliğin ret edilmesi biçiminde çıkıyor karşımıza ve “bedeninden ve ruhundan kurtulmak isteyen” bir adamı anlatıyor.

“Sen Kimsin?” başlıklı öykü de kimlik kavramı üzerinden ilerliyor ve “Ben, başkalarının kendisi için var olmadıkları biriyim” diyen bir adamın tüm tanıdıklarının birden onu tanımadıklarını söylemesi üzerine kendisine “kimsin sen” diye soran bir adamın trajedisine odaklanıyor. “Ruh Dilencisi” maddî olarak çok zor durumdaki bir yazarın (“ekmek ve şöhret açlığı” çekiyor yazar) “tamamen sıradan bir yaşama sahip” birisine hayatını anlattırmaya çabalamasını sergiliyor. “Başkasının Yerine Canına Kıymak”, İsa’nın insanlık için ölmesine benzer şekilde, arkadaşı için ölen bir adamın gereksiz fedakârlığını anlatıyor.

Kitaba adını veren “Kaçan Ayna” ise insanın yarın için bugünden hazırlanmasını öven bir adama karşı, “Bütün bir şimdinin bir gelecek uğruna feda edildiğini, o geleceğin de şimdiki zamana dönüşeceğini, bir başka geleceğe feda edileceğini…” öne süren yazarın tartışmasına odaklanıyor ve “kaçan ayna” metaforu ile etkiliyor okuyucuyu. Son hikâye olan “Ödenmeyen Gün”; yaşlı bir prensesin sırrını, zamanın geçmesi, kaybolan gençlik, yaşlanma ve ölüm üzerinden çarpıcı bir biçimde anlatıyor ve kitaba sağlam bir kapanış sağlıyor.

(“Lo Specchio che Fugge”)

Sandome No Satsujin – Hirokazu Koreeda (2017)

“Bu dünyada, hiç doğmamış olması gereken insanlar var”

Çalıştığı fabrikanın patronunu öldürdüğünü itiraf eden bir adamın yargılanması sırasında yaşananların hikâyesi.

Japon yönetmen Hirokazu Koreeda’nın yazdığı, yönettiği ve kurgusunu da gerçekleştirdiği bir Japonya yapımı. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan film, Koreeda’nın önceki filmleri ile biçimsel ortaklıkları olan ama içerik olarak farklılaşan bir çalışma. “Sıradan insanların günlük hayatları”ndan anları tadına doyulmaz bir incelikle ve zarafeti elden hiç bırakmadan anlatan filmleri ile bilinen yaratıcı yönetmenin bu filmi, mizansen anlayışını çok fazla değiştirmese de daha sert bir hikâyeye yöneldiği ve seyirciyi sorular ile daha doğrudan karşı karşıya bıraktığı bir çalışma. Adalet, gerçek gibi kavramlar üzerinde seyirciyi kendisi ile birlikte dolaştıran film, sinemanın bu “yumuşak usta”sının yarattığı dünyayı bir kez daha sahici kıldığı ve popüler/kolay olanın değil, kalıcı olanın peşine düştğü ve bize de birey olarak sorumluluklarımızı sorgulattığı bir hikâye anlatıyor ve kesinlikle hak ediyor ilgiyi.

Ludovico Einaudi’nin klasik esintili müziğinin eşlik ettiği sert bir sahne ile açılıyor film. Yönetmenin filmografisini bilenleri şaşırtacak bu açılış sahnesinde bir adam bir diğerinin başına sert bir cisimle vurarak onu öldürüyor ve ardından da yakıyor cesedi. İşlediği cinayeti itiraf eden adamın davasına bakan avukatlar onun ifadelerindeki çelişkiler nedeni ile bir başka avukatın da katılmasını istiyorlar davaya ki bu avukat katilin otuz yıl önce işlediği bir başka cinayette onu yargılayan yargıcın da oğlu. Film bu dava üzerinden -bir kısmı mahkeme salonunda geçse de bir mahkeme salonu filmi değil bu; hikâye, katilin ve kurbanın hayatındaki karakterleri ve başta avukatların ofisi olmak üzere farklı mekanları dolaşıyor ağırlıklı olarak- bizden adalet sistemi ve gerçeğin ne demek olduğu üzerine düşünmemizi bekliyor ve bu sorulara kendisi net bir cevap vermemeye de özen gösteriyor. Tam da bu nedenle, seyrettiğimiz hikâyede katilin değişen veya çelişen ifadeleri ile gerçekte ne olup bittiği hakkında hemen her sahnede yeni bir parçayı keşfetmemiz (ya da keşfettiğimizi sanmamız) doğru bir seçim olarak görünüyor. Gerçekten hiç doğmamış olması gereken insanlar var mıdır, kimin suçlu olduğuna kim karar verir/verebilir, adalet sistemi tam olarak neye hizmet eder, gerçek nedir gibi sorular hikâye süresince karşımıza gelirken, Hirokazu Koreeda bu kez bir parça arka planda tutmuş olsa da yine sıradan bireylerin hikâyelerini anlatıyor aslında. Bu kez o hikâyeler yukarıdaki soruları sormanın aracı olma işlevi taşısalar da, yine de yönetmen karakterlerinin her birinin kendi dünyaları, arzuları, acıları, özlemleri olduğunu unutmuyor ve unutturmuyor.

Avukatlardan birinin katilin sürekli ifadelerini değiştirmesi karşısında birlikte çalıştığı diğer avukatlara “Doğru diye bir şey yok. Gerçeği asla öğenemeyeceğiz.” demesi gibi biz de hikâyede neyin doğru olduğundan emin olamıyoruz ve yine aynı avukatın gerçeğin belirsizliği nedeni ile dile getirdiği “O yüzden hangisi dosyamıza yarıyorsa, onu seçeceğiz” önerisinde olduğu gibi biz de inandığımız değerlere uygun olanı seçeceğiz belki de gerçeğin/doğrunun ne olduğuna karar verirken. Film sadece gerçeğin ne olduğunu değil, doğru olanın ne olduğunu da sorguluyor ve sorgulatıyor. Babasının 30 yıl önce idam cezası vermeyip 30 yıl cezaya çarptırdığı adamın şimdi yeni bir cinayet işlemesi (ya da işlediğini söylemesi) idam cezası tartışmasını da koyuyor önümüze hikâyenin yan temalarından biri olarak. Koreeda’nın senaryosu her bir sahnede gerçeğin farklı bir yönünü bize açarken buradan ufak çaplı bir gerilim de üretiyor filmi zenginleştirecek bir şekilde. Bununla da yetinmiyor sinemacı ve bir sahnedeki bir konuşmanın (avukatı ile kızı arasında geçen bir konuşma bu) aynısını bir başka sahneye (avukat ile katil arasındaki bir görüşme) taşıyarak avukatı ve bizi şaşırtan bir “metafizik” öge de yaratmaktan çekinmiyor ki bu metafizik durum katilin kimi hareketlerinin avukata geçmesi (örneğin elinin tersi ile yüzünü silmesi; bu hareketi katil cinayetten sonra yüzüne sıçrayan kanı temizlemek için yapmıştı) gibi unsurlarla da destekliyor. Ne var ki bir gerçeküstü içeriğin veya biçimselliğin peşinde değil yönetmen; önceki filmlerinde olduğu gibi yine yumuşak kamera hareketlerinin ağır bastığı bir sahneleme ile anlatıyor hikâyesini ve bu “normal görünmeyen” unsurları hikâyesinin belirsizliğini desteklemek için kullanıyor asıl olarak.

Avukat ile katil arasındaki görüşmeler (özellikle yakın plan yüzlere odaklanıldığı görüşme) ve bu görüşmelerin birinde ikilinin yüzleri iç içe geçerken birbirlerini karşılıklı sorgulamaları gibi etkileyici anları olan filmde Koreeda -kendi ifadesi ile- “bir avukat ne olduğunu gerçekten öğrenmek isteseydi ne olurdu?” sorusu üzerinden ilerletmiş hikâyesini. Vardığı noktanın belirsizliği belki de en doğru cevap bu soru için. Avukatın yöntemi ve sakin tavrının karşılığı olan bir mizansen seçmiş Koreeda ve doğal olarak hikâyesine ve kendine uygun bir biçim belirlemiş. Benzer bir örtüşmeyi de katil ile avukatın kişisel hikâyeleri üzerinde -ve yine zarifçe- üreten bu filmde oyuncuların tümünün -bir Koreeda filmine yakışacak şekilde elbette- sade oyunculukları ile göz doldurduklarını ekleyelim son olarak.

(“The Third Murder” – “Son Cinayet”)

Macellanya – Jules Verne

Fransız yazar Jules Verne’in ölümünden sonra ve oğlu Michel Verne tarafından değiştirilerek basılan romanı. Michel Verne’in “Les Naufragés du Jonathan – Jonathan Kazazedeleri” adı ile ve bir kısmını yeniden yazarak bastırdığı kitabın Jules Verne’e ait orijinal el yazmaları 1977 yılında keşfedilince, roman hak ettiği şekilde, özgün hâli ile ve Magelannia adı ile basılmış uzun yıllar sonra. TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Kitapları” serisi içinde basılan kitap, Jules Verne’in sosyo politik bir manifestosu olarak görülebilir ve yazarın anarşizm ve sosyalizme getirdiği sert eleştiriler açısından dikkat çekebilir. “Ne Tanrı ne efendi”ye inanan gizemli bir adamın romanın sonunda kendini önce zorunlu, sonra gönüllü olarak tam zıt bir noktada bulması, kahramanının bu dönüşümü üzerinden Verne’e fikirlerinin bir çeşit propagandasını yapma olanağı sağlamış görünüyor. Yaşamını hiçbir devlete bağlı olmayan, tamamı ile özgür topraklarda sürdürmeye kararlı ve geçmişi hakkında kimsenin bir bilgisinin bulunmadığı -ve Verne’in de hemen hiçbir ipucu vermediği- gizemli adamın hikâyesi, “coğrafya romanı” olarak tanımlanabilecek bir türde yazılmış ilginç bir kitap ve savunduğu politik düşünceler üzerinden ilginç tartışmalar da yaratabilecek bir eser kesinlikle.

Kitabın çevirisini yapan İsmet Birkan’ın oldukça iyi yazılmış bir Jules Verne incelemesi var romanın başında. Öylesine yazılmış, derinliksiz bir tanıtım yazısı değil bu; Verne’in özgünlüğünü, türler dışı yazsa da neden bilim kurgu içinde değerlendirildiğini açıklayan bu incelemesinde şöyle yazıyor Birkan: “Jules Verne kafasını insana ya da evrene değil dünyaya takmış, demiştik…. “büyük” yazarlar gibi dolaşık olay örgüleri kurup derin karakter analizleri yaparak “insan yaratmak”la uğraşmaz. Okurun merakını diri tutacak kadar “öykü”, son derece kaba hatlarla, siluet hatta karikatür halinde çizilmiş kişilikler, gerisi bilgi…” Bu romandaki karakterler, özellikle de romanın kahramanı -yerlilerin ona taktığı ve velinimet anlamına gelen ismi ile- Kaw-djer karakteri, o denli siluet değiller belki ama Verne burada da olay örgülerinden yaratmıyor romanın gücünü; bir siyasal vasiyetname olarak nitelendirilebilecek eserinde bir koloninin kuruluşu üzerinden siyasî rejim ve özgürlük tutkusu tartışması açarak oluşturuyor eserin çekiciliğini. Birkan’ınki dışında, Fransız Jule Verne Derneği’nin başkanı Oliver Dumas’ın önsözü de yer alıyor kitapta. Yazarın oğlunun orijinal kitapta yaptığı ve ciddi içerik kaymalarına neden olan değişikliklerin de el alındığı bu önsöz, temel olarak eserin kendisine odaklanırken, Birkan’ın yazara odaklı incelemesi ile birlikte bir bütün oluşturuyor ve romana sağlam bir hazırlık sağlıyor okuyucuya.

Bir coğrafya veya bir bilimsel coğrafya romanı bu, tür açısından değerlendirirsek. Romanın geçtiği Macellanya bölgesini (gerçek olmayan bu bölge Güney Amerika’nın güney uç noktasında yer alıyor ve Şili ile Arjantin arasındaki -romanın teması ile de örtüşecek şekilde- egemenlik savaşının da konusu) doğası, jeolojik yapısı ve tüm coğrafî özellikleri ile çok iyi bir şekilde tasvir ediyor Verne ve roman boyunca meydan gelen birtakım olayları da (Jonathan gemisinin batması, kahramanın yerli dostu ve onun oğlu ile kendi küçük gemilerinde bölgedeki adacıklar arasında yaptıkları yolculuklar gibi) coğrafyayı hep aklında tutarak anlatıyor bize. Bunu o denli güçlü bir biçimde yapıyor ki sadece coğrafya meraklılarının değil, ona pek de ilgisi olmayanların bile ilgisini çekecek bölümler var kitapta. Bununla da yetinmiyor Verne ve Portekizli denizci Macellan’dan başlayarak pek çok ünlü denizci, gezgin ve kâşif üzerinden bir keşif tarihi de anlatıyor okuyucuya uzun uzun ve esere bir keşif romanı havası da katıyor böylece. Elbette bu keşif tarihi bir yandan da bir kolonileştirme tarihi ama -yerlilere karşı gösterdiği hümanist tavırdan bağımsız olarak- bu konuya pek değinmiyor Verne. Misyonerlerin bölgedeki çalışmalarını ise övmüyor belki ama bir eleştiri konusu da yapmıyor ve -en azından hedefleri açısından- başarılı ve cesur olarak nitelendiriyor onların gayretlerini.

Kaw-djer’in yerlilerle arası iyi ve bu yerli kabilelerden biri de otuz kadar aileden oluşan “iktidarsız” bir toplum. Romandaki olayların başlangıcından “en fazla 5-6 yıl önce” oraya gelmiş Kaw-djer ve hiçbir ülkenin egemenliği altında olmadığı için yerleşmiş oraya. Bağımsızlık ve özgürlük fikrinin kendisi için her şeyden önemli olduğu ve hakkında kimsenin bir şey bilmediği bu adam, din kurumunu ve Tanrı’yı da işte bu kavramların karşı ucunda gördüğü için reddediyor. Onun, Oliver Dumas’nın “pratik olmaktan çok kuramsal” olarak nitelendirdiği dönüşümü romanın ana temalarından biri olarak çıkıyor ortaya. “Ne Tanrı ne efendi” diyen bir adamın kazazedelere yardım ederken tanıştığı insanlardan (özellikle de dinlerine bağlı bir aile öne çıkıyor burada) ve onlara yardım ederken soyunmak zorunda kaldığı rolden de etkilenerek geçirdiği bu dönüşüm okuyucunun ciddiyetle üzerinde durması gereken bir konu. Belki onlar gibi dindar bir havaya bürünmüyor romanın sonunda ama Tanrı kelimesi kendi günlük diline de giriyor ve Verne’in adeta ideal bir aile olarak onun ve elbette okuyucunun önüne koyduğu Amerikalı aile Kaw-djer’in “toplumsal hayata aykırı” düşüncelerinden -doğrudan dile getirmese de- birer birer vazgeçmesine neden oluyor. Bu ailenin iki çocuğuna çok bağlanması bile Verne’in ona ve bize verdiği bir ders niteliği taşıyor sanki. Özetle, Verne tüm toplumsal düzenlere ve hiyerarşilere karşıt olan ve “anarşist” olarak nitelediği Kaw-djer’i bu düzenlerin gönüllü bir parçasına çeviriyor. Bu açıdan bakınca ve kitaptaki başka öğelerle de desteklendiği gibi, eser Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin hayli açık bir uzantısı olarak değerlendirilmeli.

Kazazedelerin kurduğu koloninin oluşumu sırasında da bu bakışının doğrultusunda ilerliyor Verne ve İrlandalı ve Alman anarşistleri tüm acımaszılıkları, şiddetleri ve saldırganlıkları ile hayli kaba birer kötü karakter olarak çizerken, onların karşısına makul ve dindar kazazedeleri yerleştiriyor; bu karşılaştırmadan bir ders çıkarmamızı istediğini göstermekten de hiç çekinmiyor. Öyle ki sosyalizm eleştirisini yaparken, sadece romanın kurgu karakterleri ve kurgu olaylarından yararlanmıyor; sosyalist düşüncenin tarihteki önemli isimlerinden ve onların cümlelerinden (örneğin Pierre-Joseph Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır” görüşü) yola çıkarak bu ideolojiye kendisinin yazar olarak karşı çıkışlarını da bir mutlak doğru olarak yerleştiriyor romana şu bölümde olduğu gibi: “… toplum düzeninin gerekleriyle mutlak çelişki halindeki bu tür fikirlerin yanlışlığını ve aynı zamanda tehlikelerini kavramasını; toplumun ancak toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulabileceğini;… mutlak eşitlik ve adaletin bu dünyada mevcut olmasa da hiç değilse ötekinde mevcut olduğunu anlamasını…” Bu ifadeler romandaki bir karaktere değil, anlatıcıya (Verne’e) ait ve yazarın sosyalizm eleştirisinin de açık bir özeti.

Nerede ise mistik bir yaklaşımı da var Verne’in romanda. Örneğin Kaw-djer’in tam da özgür yaşadığı toprakların Şili’ye bağlandığını öğrendiğinde aldığı trajik kararı uygulamaya geçirmek isterken kaza geçiren gemiyi görmesi adeta ona iletilen “kutsal” bir mesaj ve bir görevin hatırlatıcısı. Kazazedelerden birinin onu kazazedelerin karşılarına çıkaranın Tanrı olduğunu söylemesi ve onun da bir parça şaşırarak ama itiraz da etmeden bunu dinlemesi de bu dinsel yaklaşımın bir uzantısı elbette. Benzer şekilde, kolonide kurulan toplumsal düzen için büyük bir tehlike oluşturan altın yataklarının da “iyi insanları yoldan çıkaran şeytan”ın yerine geçtiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Verne’in sosyal ve politik düşüncelerinin epey izini taşıyan romanda eleştirilebilecek başka noktalar da var: Şili ile Arjantin’in bölgeyi paylaşma kavgalarında orada yaşayan yerlilerin fikirlerinin sorulmaması hiç eleştiri konusu olmadığı gibi böyle bir “hassasiyet” dile bile getirilmezken, kazazedelerin kurduğu kolonideki beyazların kendi bağımsız (özerk demek daha doğru) düzen talepleri öne çıkarılıyor sürekli olarak. Kolonideki bu insanların kazadan önceki asıl hedefleri olan Afrika’da Portekiz hükümetinin onlara tahsis ettiği toprakların Afrika’nın yerlilerine ait olduğundan ve kolonizmin bir sömürü düzeni olduğundan da hiç bahsedilmiyor romanda. Adı belirtilerek ve sürekli olarak eleştirilen “kollektivizm”in karşısına koyulan kolonideki toplumsal düzenin övgüsünün bir kapitalist düşünce övgüsü olduğu da açık kuşkusuz. “Ne Tanrı ne efendi” söyleminden kendisi bir efendi olmaya doğru ilerleyen ve Tanrı’yı da -en azından- ret etmeyen bir zihiniyete kavuşan Kaw-djer’e şunu sormak gerekli belki de: Şili’nin egemenliğini ret eden bu koloni her geçen gün büyürken kendisi de ileride bir Şili’ye dönüşmeyecek mi? Şili’den bağımsız ama onun toplumsal düzeninden farklı bir düzeni olmayan bu koloniyi ondan farklı kılan ne? Koloninin sahip olduğu özerkliğin tam olarak nasıl bir çekiciliği var?

Verne’in romandaki toplumsal düşünceleri yukarıdakinden çok daha farklı örneklerle ve daha derin karşıt düşüncelerle eleştirilebilir ve eleştirilmeli de. Ne var ki romanı belki de çekici kılan yanlarından biri de bu: Verne işte bu “bilimsel coğrafya romanı”nda okuyucuyu -fikirlerini savunacak olanları da eleştirecekleri de- bu tartışmaya kışkırtıyor bir bakıma. Bu politik içerik bir kenara koyulduğunda ise, iyi yazılmış, çekici bir eser bu ve yazarın edebî büyüklüğünü ve önemini ortaya koyan örneklerden de biri olarak okunmayı hak ediyor bu keyifli roman. Gizemli kahramanı Kaw-djer ise Jules Verne külliyatının içindeki önemli karakterlerden biri olarak esere ek bir çekicilik katıyor.

(“En Magellanie”)