Eye in the Sky – Gavin Hood (2015)

“Eğer teröristler 80 kişiyi öldürürse, propaganda savaşını biz kazanırız; eğer biz bir çocuğu öldürürsek, onlar kazanır”

Kenya’daki bir evde intihar bombacısı olmaya hazırlananları ve onları yönlendiren terör örgütü liderlerini tespit eden asker ve bürokratların, atacakları füzenin evin hemen yanındaki küçük bir kızı da öldürme riskinin yüksekliği nedeni ile yaşadıkları tereddütün hikâyesi.

Guy Hibbert’in orijinal senaryosundan Gavin Hood’un çektiği bir Birleşik Krallık ve Güney Afrika ortak yapımı. Önemli bir bölümünde hikâyesini gerçek zamanlı olarak anlatan film, amacı “yakalamak”tan “yok etme”ye dönüşen bir operasyonu ele alıyor. Helen Mirren’in canlandırdığı komutanın yönettiği operasyonda onlarca kişiyi yok edecek intihar bombacılarını ve onları yönlendirenleri imha ederken bir kız çocuğunu da öldürme riski ile karşı karşıya kalanların tartışmalarını ve yaşadıkları ikilemleri anlatıyor. Çekici bir hikâye bu içeriği gereği ve Hood da tempoyu hemen hiç azaltmadan, dinamik ve gerilimli bir şekilde anlatıyor hikâyeyi. Ne var ki bu, hikâyesine “liberal” bir bakışla yaklaşan ve hümanizmi de işaret eden film, başta ABD olmak üzere Batılı güçlerin, aralarında çocukların da olduğu binlerce insanı öldürdüğü benzer operasyonlarda rol alanları “anlamaya” çağıran havası ile eleştirilmesi gereken bir çalışma.

Antik Yunan oyun yazarı Eshilos’a ait olduğuna inanılan ama onun eserlerinde hiç geçmediği için gerçek sahibi kesin olarak bilinmeyen bir sözle açılıyor film: “Savaşta ilk yitirilen şey gerçektir.” Film bu sözle başlayarak, savaş denen cinnette gerçeğin ne olduğunun tam olarak bilinemeyeceği veya bunun aslında önemini yitirdiğini mi söylüyor bilmiyorum ama bu sözün kullanılma nedeni üzerinde düşünmekte yarar var. Hikâyede iki farklı “gerçek” söz konusu edilmiş olabilir: Birincisi imha eyleminden küçük kızın zarar görme olasılığı, ikincisi ise eylem gerçekleştirildiğinde eğer masum siviller de zarar görmüşse, bu mecburen yapılan eylemin arkasındaki gerçeği izah ederken karşılaşılacak güçlükler. Hangisidir filmin odaklandığı ya da ikisi birden mi söz konusudur bilmiyorum ama açıkçası her ikisi de ciddi sorunlu bu alanların. Bir yalandan yola çıkarak bir ülkenin ve tüm bir Ortadoğu’nun geleceğini mahveden (Irak işgali örneğin) ve bundan dolayı da herhangi bir mahcubiyeti dahi olmayan güçlerin “gerçeğin ne olduğunu” ve bunu halka anlatmayı filmde anlatıldığı kadar umursayacağına inanmamızı mı bekliyor bu filmi yapanlar acaba? İmha eyleminin ve o sırada küçük kızın da ölmesinin videosunun -filmde bir endişe olarak dile getirildiği gibi- youtube’a düşmesinden gerçekten korktuklarına kendileri inanıyor olabilir bu filmi yapanlar da bizim de inanacağımızı mı düşünüyorlar gerçekten? Sadece 2017’de ve bir önceki yıla göre %42 artışla, en az 15.000 sivilin “teröristlere karşı verilen savaşta” öldüğü gibi bir gerçek ortadayken fazlası ile liberal ve seyredeni de aptal yerine koyan bir yaklaşım bu elbette. Füzeyi fırlatan düğmeye basan atışçıların hikâyedeki dokunaklı gözyaşlarına gelince, orada şunu sormak gerekiyor: Yönetmen Gavin Hood drone operatörlerinin %30’unun travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gördüğünü söylemiş bir röportajda. Doğrudur bu oran muhtemelen ama bu operatörler üniformalarını giydikleri orduların âdil, dürüst ve haklı bir savaş verdiğine ve kendilerinin de demokrasi ve dünya barışına hizmet ettiklerini mi düşünüyorlardı ki neden oldukları ölümlerden bu kadar etkileniyorlar? Bırakın emperyalizm, kapitalizm gibi “zor” ve “komünist” terminolojileri, bir parça tarih okuyan bir kişi bile tetiğini çektiği silahların çoğunlukla neye hizmet ettiğini bilir herhalde.

Guy Hibbert’in senaryosu yazının başında tanımlanan ikilemle karşılaşan askerî ve sivil yetkililerin tereddütlerini, kendi aralarındaki çatışmalarını, politikacıların sorumluluktan kaçınmalarını vs. anlatan temposu yüksek bir hikâye getiriyor önümüze. Eğer operatörlerin gözyaşlarına inanırsanız (ya da buradaki sahte liberalizmi umursamazsanız veya operatörlerin “tamam da bu teröristler nereden çıktı, kim besledi bunları, şimdi adına tetiği çektiğim ülkemin bu teröristlerle nasıl bir ilişkisi vardı? sorularını sormamasını önemsemezseniz), gerilimden duygusal olarak da etkilenme ihtimaliniz yüksek açıkçası. Tetiği ateşleyenlerin özellikle ilk kez bu işi yaptıklarının birkaç kez vurgulanması ile duygusallığın öne çıkması sağlanmış, bir parça zorlama bir şekilde. Albayı oynayan Helen Mirren, film vizyona çıkmadan hayatını kaybeden Alan Rickman, Aaron Paul ve Barkhad Abdi (filmdeki en kayda değer performansı gösteriyor) gibi oyuncuların varlığı da etkileyecektir sizi kuşkusuz. Masa başından ve drone’ların marifeti sayesinde tüm dünyayı HD kalitede gözetleyebilenlerin yönettiği bir dünyada iktidarların bireyler üzerinde nasıl bir korkutucu bir güce sahip olabildiğini gösteren ama bunu değil teknoloji sayesinde teröristlerin nasıl adım adım izlendiğini düşünmemizi isteyen ve bekleyen filmin şu hakkını da teslim edelim: Teröristlerin birinin Amerikan pasaportu olmasının eylemin gecikmesine neden olmasını (operasyonun sahibi Birleşik Krallık çünkü) bir ironi olarak gösteriyor film (umarım gerçekten de filmi yaratanlar bir ironi aracı olarak kullanmışlardır bunu!). Kapanış jeneriğinde küçük kızın görüntülerinin kullanılmasını da filmin liberalliğine uygun bir tercih olarak takdir etmek gerekiyor elbette.

Kenya’daki radikal islâmcı teröristleri anlatan ama çekimleri Güney Afrika’da gerçekleştirilen filmde Paul Hepker ve Mark Kilian’ın müzikleri hikâyenin gerilim ve temposunu desteklerken, füze sahnesi ve sonrası da hayli etkileyici görüntüler getiriyor önümüze. Elleri temiz olanların karşılaştığı bir ikilemi anlatıyor olsa, rahatsız olmadan izleyeceğiniz film, atom bombaları ile 200 Bin sivili öldürmüş olan bir zihniyetin “dram”ını anlatınca saygı duyamıyorsunuz doğal olarak. Böyle olunca da, yüzlerce sivili kurtarmak için bir sivilin hayatını tehlikeye atar mısınız sorusu da -en azından benim için- kaybolup gidiyor. Özetle, gerilimi yerinde ve -içeriğini umursamazsanız- küçük kızın akıbetini merak ederek izleyeceğiniz bir savaş gerilim/aksiyonu.

(“Ölüm Emri”)

Son Yaya – Ray Bradbury

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin beş ayrı hikâyesinin yer aldığı bir derleme. 600’ün üzerinde kısa hikâyesi olan, ayrıca romanları ve senaryoları da bulunan yazar, diğer türlerde de eserleri olsa da, daha çok “spekülatif kurgu” olarak adlandırılan türün ustası olarak biliniyor. Bilim kurgu, korku, ütopik/distopik kurgu gibi başlıkları barındıran bu türde her biri birbirinden çekici eserler üreten Bradbury’nin bir yazar olarak en önemli özelliği, hikâyelerinde her zaman insan unsurunu öne çıkarması. Bu derlemede yer alan beş eserde de kendisini gösteriyor bu unsur ve ister bilim kurgu ister doğaüstü türünden bir hikâye olsun, tümünde insan ruhunu ve karakteristiklerinin izini bulabiliyorsunuz. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insan her zaman ön planda bu hikâyelerde ve Bradbury diğer tüm unsurları, bir distopik ortamı veya bir doğaüstü olayı örneğin, insanı daha iyi ve çarpıcı bir biçimde anlatmak için bir araç yapıyor veya bir arka plan olarak kullanıyor.

Kitapta yer alan beş hikâye 1946 ile 1951 arasında yayımlanmış ilk kez. İlk hikâye olan “Sis Düdüğü” (“The Fog Horn”) 1951’de basılmış ilk olarak ve milyonlarca yıldır kendi türünden birini beklemenin korkunç yalnızlığını yaşayan bir deniz canavarının deniz feneri olarak kullanılan bir taş kuleye gösterdiği ilgiyi anlatmış. Fenerin bekçilerinden birinin “Hayat hep böyle işte. Biri, hiç gelmeyecek biri için hep bekler. Biri, bir şeyi onun kendisini sevdiğinden daha çok sever. Ve bir süre sonra o şey neyse yok etmek istersin, seni artık üzmesin diye.” şeklinde ifade ettikleri, Bradbury’nin bu canavarın kule ile ilişkisi üzerinden insanlar arasındaki ilişkilere göndermede bulunduğunu, bir canavarı anlatırken bile aslında derdinin insanlar olduğunu hatırlatıyor bize. Doğaüstü ve aynı zamanda hayli hüzünlü bir hikâye.

İkinci hikâye 1946 tarihli olan “Küçük Katil” (“The Small Assassin”). Anne ile çocuk arasındaki varlığı doğal ve kaçınılmaz olarak görünen sevginin yerini bir korkuya bıraktığı hikâyede Bradbury, bebeğinin kendisini öldüreceğine inanan bir annenin ruhsal olarak çökmesini anlatırken,hikâyedeki gerçeği belirsiz bırakıyor ve kadının korkusunun ve inancının başkalarına (mantığa en fazla bağlı olanlara bile) geçmesini etkileyici bir şekilde anlatıyor. İnsanları incitilmeye karşı koruyanın önce yasalar, o olmasa bile sevgi olduğunu öne süren ve bebeklerin -doğal- bencillikleri ve sevgiyi henüz bilmemeleri ile potansiyel bir “canavar” olduklarına inanan kadının hikâyesinin belki de en çarpıcı yanı bir annenin çocuğuna duyduğu sevginin varlığını sorgulanabilir kılması. 2011 yılında kısa metrajlı ve aynı isimli bir TV filmi olarak çekilen hikâye, insan psikolojisinin derinliklerine dalan sıkı bir gerilim (ve korku) eseri.

1943 tarihli “Tırpan” (“The Scythe”) ailesine bir ev ve yiyecek arayan yoksul bir adamın karşısına çıkan mucize gibi bir fırsatın arkasındaki korkunç gerçekle yüzleşmesini anlatıyor. Ne olduğunu anlamadan devraldığı bir sorumluluğun taşıması imkânsız yükünü sırtlanmak zorunda kalan adamın trajedisini anlatan ve ileride Stephen King gibi yazarların yeni örneklerini verecekleri türden doğaüstü eserlerin başarılı bir örneği olan çalışma, kaderimizin kaçınılmaz sonunu uygulamakla yükümlü olan adamın hikâyesini okuyanın içini burkan bir tonda anlatıyor ve her satırında kaçınılmazlığın ve hüznün izlerini taşıyor. Sonuçta adamın yaptığının (yapmak zorunda olduğunun) aslında okuyucu olarak her birimizi çok yakından ilgilendirdiğini bilmenin tüyler ürperten havasının çok etkileyici kıldığı bir hikâye bu.

Dördüncü hikâye olan “Uzun Yağmur” (“The Long Rain”) 1950’de yayımlanmış ilk defa. Hiç dinmeyen ve bir işkenceye dönüşen sürekli yağmurun psikolojilerini bozduğu, roketlerinin düştüğü Venüs gezegeninde sığınabilecekleri bir “güneş tapınağı” arayan dört astronotu anlatıyor hikâye. 1950’den sonraki bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı Venüs gezegenin doğası ve koşulları ile Bradbury’nin çizdiği resmin farklı olması, “The Ray Bradbury Theater” adlı TV dizisinin 1992’de yayımlanan bölümünde Venüs’ten hiç bahsedilmemesi ve olayın başka bir güneş sisteminde geçtiğinin belirtilmesi ile çözülmüş. Dört farklı bireyin yağmurun neden olduğu korkunç koşullar ile baş etmeye çalışmasını okuyucunun ilgisini hiç yitirmeden anlatıyor bu hikâye ve kahramanlarının akıbeti hakkında hep meraklanmamızı sağlıyor.

Son eser olan ve kitaba da adını veren “Son Yaya” (“The Pedestrian”) adlı hikâyenin esin kaynağı Bradbury’nin kişisel bir tecrübesi olmuş. 1949’da gecenin geç bir vaktinde bir arkadaşı ile birlikte Los Angeles’ta ve başka hiç kimsenin olmadığı bir bulvarda yürürken polislerin kendilerinden kuşkulanması, Bradbury’e ilk yayım tarihi 1951 olan bu distopik hikâye için ilham vermiş. 2052 yılında geçen hikâye, geceleri herkesin evlerine çekildiği ve artık kimsenin okumadığı (ve sadece televizyon seyrettiği) bir dünyada bir yazarın 10 yıldır her gece sokaklarda yaptığı yürüyüşleri yalnızlık duygusunun egemen olduğu bir atmosferle anlatırken, kahramanın eyleminin “tuhaf”lığı tıpkı Bradbury’in yaşadığı gibi “polis”in dikkatini çekiyor. Karamsar bir gelecek görüntüsü çizen Bradbury “Sis Düdüğü”nde olduğu gibi yine etkileyici bir yalnızlık resmi gösteriyor bize.

Ladies in Lavender – Charles Dance (2004)

“Bense yaşlıyım. Aptalım, saçmalıyorum ve sersemim”

Birlikte yaşayan ve gençliklerini uzun süre önce geride bırakmış iki yaşlı kız kardeşin evlerinin önündeki sahilde baygın halde buldukları gizemli bir yabancı gençle dostluklarının hikâyesi.

Britanyalı yazar William John Locke’un 1919 tarihli ve aynı adlı hikâyesinden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Ünlü oyuncu Charles Dance’in senaryosunu da yazdığı film sanatçının bugüne kadarki ilk ve tek yönetmenlik çalışması. Orijinal hikâyede Birinci Dünya Savaşı’ndan önce geçen olaylar Dance tarafından İkinci Dünya Savaşı’nın öncesine taşınmış ve orijinalinde bir parça daha hüzünlü olan sonu yumuşatarak yapmış bunu. Dance’in bu tercihi -tüm hüznüne rağmen- seyri keyifli olan ve izleyicide tatlı duygular uyandıran filmin sıkıntısının da yattığı yeri işaret ediyor: Fazlası ile yumuşak bir havası var filmin ve Dance’in senaryosu ve yönetmenliği, eseri güçlü oyuncuların rol aldığı ve ortalamanın üzerinde bir televizyon filminden öteye görüremiyor. İki kız kardeşi canlandıran Maggie Smith ve Judi Dench ile gizemli genç adam rolündeki Daniel Brühl’ün performanslarının filmin havasına oldukça uygun olması ve seyircide adeta bir rahatlama ve samimiyet havası yaratması ile ilgiyi hak eden filmin yaşlanmak ve “son bir fırsat” gibi konular üzerine düşündürdükleri de dikkat çekiyor. Sinema sanatı açısından belki çok önemli olmayan ama küçük hikâyesi ile seyircide samimi duygular uyandrmayı başaran bir film bu.

1863 ile 1930 yılları arasında yaşayan William John Locke’un eserleri sinema için epey verimli bir kaynak olmuş. Sessiz sinema döneminden başlayarak hikâyeleri ve romanları pek çok kez sinemaya aktarılan yazarın sinema perdesindeki şimdilik son uyarlaması Charles Dance’ın bu filmi olmuş. Biri hiç evlenmemiş, diğeri ise kocasını bir önceki savaşta kaybeden iki kız kardeşin birlikte yaşadığı eve çok yakın bir yerde denizin sahile sürüklediği genç bir adamın bu iki kadının hayatlarını değiştirmesini anlatıyor film. Onlar olağanüstü bir keman çalma yeteneği olan genç adamı hayata döndürürken, genç adam da varlığı, gençliği, güzelliği ve yaşam arzusu ile onlara kaybettikleri ya da hiç sahip olmadıkları şeyleri hatırlatıyor. Aslında güzel havanın tadını yüzlerinde güneşi hissederek çıkaran, bahçelerinde çıplak ayakla dolaşarak toprağı hisseden bu iki yaşlı kadın hayattan ellerini ayaklarını çekmiş insanlar değiller. Bir başka şekilde söylersek, hikâye onların inzivadaki hayatlarına radikal bir darbe olarak göstermiyor genç adamın gelişini. Bu kolaycılıktan kaçıyor film ve daha derinlerde kalmış bir şeylerin hedefi, özellikle kadınların birindeki özlem ve arzuların, ve yaşlanıyor olmanın verdiği hüzün duygusundan bir -aldatıcı da olsa- kaçış olarak gösteriyor genç ve yakışıklı adamı. Daniel Brühl’ün de -film çekildiği tarihte henüz 25 yaşında olduğunu da unutmayalım- doğal bir sevimlilikle oynadığı genç adam, kadınlara hayatın güzelliklerini hatırlatıyor bir bakıma ve tekrar erişilmesi veya hayal edilmesi artık mümkün olmayan duyguların sıcaklığını getiriyor onlara.

Resim yapmak için yörede dolaşan bir Rus kadının “Orada bir misafirden çok mahkûm gibisin” dediği genç adamın iki kadının yanındaki varlığı sevgiye dayalı olsa da özgürlüğü kısıtlı bir bakıma. Bir fiziksel engel yok belki özgürlüğüne ama kadınların, özellikle yaşayamadığı duygularının nesnesi yaptığı genç adama iyice bağlanan birinin, genç adamdan ayrılmayı kesinlikle istememeleri bir duygusal engel yaratıyor genç adama. Cornwall bölgesinin müthiş doğasını başarılı görüntülerinde ustalıkla kullanan Peter Biziou’nun kamerasının aktardığı hikâyede bu iki kadını sade ama kesinlikle doyurucu performanslarla canlandıran Judi Dench ve Maggie Smith’in varlıkları hikâyeye çok şey katıyor kuşkusuz. Belki hikâye sinemasal açıdan yeterince güçlü değil ve iki usta oyuncuya bir televizyon filminin sınırlarını aşamamış görünen bir atmosferden fazlasını sağlayamıyor ama her iki sanatçı da filmin hüzün ve tutku gibi duygularını elle tutulur hâle getirmeyi başarıyorlar. Daniel Brühl ise adeta bu rol için yaratılmış: Karakterinin gerektirdiği gençliği, güzelliği, enerjiyi ve geleceğin sembolü olma durumunu (kadınların ait olamayacağı bir gelecek bu ki hüzün de işte tam da buradan doğuyor) hak ettiği şekilde getiriyor karşımıza. Hizmetçi rolündeki Miriam Margolyes ve kendisi de gençliğin ve son bir tutkunun peşine düşmüş görünen doktoru canlandıran David Warner da sağlam karakter oyunculukları ile filmin oyunculuk düzeyinin yüksek kalmasını sağlıyorlar.

Filmin ana hikâyesi, doktorun Rus kadına ilgisini anlatan yan hikâye ve kimi diyaloglar aslında hep benzer bir temanın etrafında dönüyor: Yaşlılıkla gençliği yan yana koyuyor hikâye sık sık ve ilkinin ikincisine duyduğu özlem veya ona erişememesinin neden olduğu kırgınlık gibi hisleri, doktorun bir sahnede insanın içini burkan bir şekilde içini çekmesinde olduğu gibi vurguluyor düzenli olarak. Bu bağlamda hikâyenin bir hayal kırıklığını anlattığını söylemek mümkün. Gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir hayali gerçekleştiremeyeceğini anlamaktan kaynaklanan bir hayal kırıklığı bu ve baştan sona kendisini hissettiren hüzün duygusunun temel kaynağı da bu.

Nigel Hess’in bestelediği ve kemancı Joshua Bell’in çaldığı parçaların yanısıra yine Bell’in çaldığı ve Bach ve Debussy gibi klasik müzik bestecilerinin eserlerinden oluşan sıkı müzikleri olan ve bir açıdan müziğe ve aşka övgü düzen hikâyenin Rus kadın karakteri yeterince işlenmemiş ve havada kalmış görünürken, genç adamın kendini denizde bulmasına neden olayların niteliği hakkında da pek bir şey söylemiyor film bize. Bir sahnede genç adamın birilerinden/bir şeyden kaçmak için denize atladığını veya birileri tarafından denize atıldığını hissettiren görüntüler ve seslere tanık oluyoruz ama nedense hikâye netleştirmiyor bu konuyu. Yaşananların bir dünya savaşının arifesinde geçiyor olmasının önemini ve havasını da yeterince yansıtamıyor hikâye bize ve son bir kusur olarak belirtmek gerekirse, Charles Dance’in kimi tercihlerinin altı yeterince doldurulmuş görünmüyor; örneğin bir sahnede seyirciye uzun uzun, çalışan çiftçileri gösteriyor film ama hikâye ile bir bağlantısı yok bunun.

Bir tutkuyu da anlatmasına rağmen seyiciyi bu açıdan yeterince hareketlendiremeyen film, yukarıda sıralanan kusurlarına rağmen ve en önemlisi de fazlası ile yumuşak anlatımı ile önemli ve kalıcı bir sinema eseri olamıyor ama yine de tüm o hüzün duygusuna rağmen, yaşam sevgisini seyirciye hatırlatmayı başarıyor. Zarifliğini hep koruyan -belki de Dance’in bir yönetmen olarak varlığını hissettirdiği tek nokta bu- ve tüm karakterlerine sevgi ve anlayış ile yaklaşan bir filmi görmenin hiçbir zararı olmasa gerek.

(“Lavanta Kokulu Kadınlar”)

Şölen – Eflatun

Atina Akademisi’nin kurucusu Yunan filozof Eflatun’un “Şölen” ve “Lysis” adlı iki “diyalog”unun yer aldığı kitapta ilk diyalogu Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu, ikinciyi ise Eyüpoğlu çevirmiş Türkçeye. Hayli açıklayıcı içerikteki notların da sonuna eklendiği “Şölen”in girişinde, Azra Erhat’ın hem “Şölen”i açıklayan hem de çeviri ile ilgili açıklayıcı bilgilere yer verdiği doyurucu bir yazısı da yer alıyor. Bu yazıda Eflatun’un “Şölen’i tıpkı bir tragedya, ya da bir komedya yazar gibi yazdığı”nı ve “yaşayan kişileri bir daha yaratarak” oluşturduğunu belirtiyor eseri, “… felsefe yapıtının da sanat yapıtı olabileceğini gösterir tüm dünyaya” diye ekleyerek. İlk diyalogun “Sevgi Üstüne”, ikincisinin de “Dostluk Üstüne” alt başlığı ile yer aldığı kitap, antik Yunan döneminin klasiklerinden ikisini içererek, sadece felsefe meraklılarına değil, sevgi ve dostlukla ilgili meseleleri olanlara da hitap ediyor.

İlk diyalogun orijinal adı olan “Symposion”a Türkçe bir karşılık bulmakta güçlük çektiklerini yazmış Azra Erhat ve “hep birlikte içme anlamına gelen symposion, herhangi bir içkili akşam yemeği değil, Atina’da birçok özel koşullara, geleneklere göre kurulan bir toplantıdır” diye açıklamış. Açıkçası “şölen”i en uygun karşılık olarak kabul edebiliriz herhalde çünkü yeme ve içme keyfi bir yana (ya da onların da ek bir katkı sağladığı) bu organizasyonlardaki sohbetler gerçek bir şölen olsa gerek. Azra Erhat’ın “öykünün öyküsü” olarak nitelediği kitap bir dilden diğerine geçerek anlatılan (ve bu bağlamda dört kez ağız değiştiren) bir şölen akşamında, aralarında Sokrates’in de bulunduğu devlet adamları, tragedya ve komedya yazarları gibi kimselerin sevgiyi övmek üzere konuşuyor ve tartışıyorlar. Burada övmek eylemi, beraberinde sevginin tanımı, nitelikleri, sevgi yolu ile ulaşılanlar gibi konular etrafında dönen konuşmalar ile yapılıyor ve sadece bir yüceltme çalışması olmanın ötesine geçiyor. Retorik (belagat) denen yeteneğin derin fikirlerle dolu olduğunda ne kadar önemli bir “sanat” olduğunun kanıtı olarak gösterilebilecek bu diyalog, diyalektik kavramının kullanımı için de iyi bir örnek: Sevgi üzerine konuşanların -Sokrates’in, konuşmacıların düşüncelerini sorgulamalarını ve dile getirmelerine imkân sağlayan (kışkırtan da diyebiliriz) sorularının da yarattığı ortam sayesinde- fikirlerinin birbirleri ile çelişkileri üzerinden ilerleyen ifadeleri diyalektiği işaret ediyor bize. Eflatun’un bu diyalogu bir kurgu nihayetinde ve eserinde anlattığı akşam gerçekten yaşanmış mıdır, yaşandıysa gerçekten de bahsettiği insanların tümü katılmış mıdır veya gerçekten de onun yazdığı gibi mi dile getirmişlerdir düşüncelerini bilmiyoruz ama Azra Erhat’ın da belirttiği gibi bu felsefe yapıtını bir sanat yapıtı olarak kabul edersek, bunun çok da önemi kalmıyor aslında.

Kitaptaki ikinci diyalog olan “Lysis” ise Sokrates’in etrafındaki delikanlılarla dostluğun doğasını tartışmasını anlatıyor. Dostluğun kimler arasında var olabileceği üzerine bir tartışma bu ve Sokrates genç adamları bir fikre ikna eder etmez, bu fikrin neden geçerli ol(a)mayabileceğini kanıtlıyor ve bir başka fikre geçiyor. Dostluğun birbirine benzer insanlar arasında mı yoksa zıt insanlar arasında mı veya iyi insanlar, kötü insanlar veya ne iyi ne kötü insanlar arasında mı var olabileceği üzerine ironik bir üslubu da olan bir konuşma yapıyor Sokrates ve retoriğin felsefede hem ne kadar önemli hem de ne kadar keyifli olabileceğini gösteriyor bize Eflatun. Sokrates’in konuşmasına başlama nedeninin, Hippothales adlı bir genç adama, diyaloga adını veren Lysis adlı gence duyduğu ama dile getiremediği sevgiyi açabilme fırsatı vermek olmasının da bir örneği olduğu gibi her iki diyalog da sevginin hem heteroseksüel hem de homoseksüel boyutları etrafında ilerliyor.

Özellikle “Şölen”de Eflatun’un bu sevgilerin hangisini öne çıkardığı hakkında pek çok yazı yazılmış bugüne kadar. Hatta Azra Erhat da girişteki yazısında şu açıklamada bulunmayı gerekli görmüş: “Ama övülen sevginin hep erkekten erkeğe sevgi olduğu da biz yirminci yüzyıl okurlarının dikkatini nasıl çekmesin? Eflatun, bu çeşit sevgiyi mi övmek istedi, bizim bir sapıklık saydığımız sevgiyi mi?”. Erhat eşcinsel nitelikli sevgiyi sapıklık olarak tanımlarken, Eflatun’un “Kanunlar” adlı eserinde bu tür sevgiyi “zararlı” diyerek yerdiğini de yazıyor. Sapıklık tanımlamasının yanlışlığı bir yana, belki de yine Erhat’ın şu cümlesi ile özetlenebilir bu durum: “Ama kadınla erkeğin apayrı çevrelerde, apayrı birer yaşam sürdükleri İlkçağ dünyasında, cinsel birleşmeler bir yana, sevgi duygusunun aynı cinsten insanlar arasında doğup geliştiğine de şaşmamalı.” Diyaloglardaki “sapık” ögelere karşı mahçup ama nedeni anlaşılabilir bir açıklama.

(“Lysis”)