Gece Yarısı Kapı Çalındı – B. Traven

Gerçek kimliği hâlâ bilinmeyen ve Alman olduğu tahmin edilen B. Traven’ın tek bir hikâyesini içeren bir kitap. Orijinal adı “Midnight Call” olan ve “The Night Visitor and Other Stories” adlı kitapta yer alan eser, “Effective Medicine” ve “Reviving the Dead” ile birlikte yazarın kahramanı “doktor” olan öykülerinden biri. Türkçe çevirisindeki adı gibi bir gece yarısı kapının çalması ile başlayan hikâye, Meksika’da yaşayan bir yabancının (“gringo”nun) doktorlukla ilgisi olmadığı hâlde, bir hastayı tedavi etmesi için eşkıyalar tarafından çağrılması ile gelişen olayları anlatıyor.

Uzun hikâye olarak nitelendirebileceğimiz öykü, Traven’in diğer eserlerinde de rastladığımız temaları içeriyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyede, geçmişinin epey maceralı olduğu anlaşılan, şimdi Meksika yerlileri ile birlikte yaşayan ve bir yazı makinasına sahip olan (karakterin yazarlığına ya da kendi de karakteri gibi Meksika’da yaşayan yazarın kendisine bir gönderme mi olduğu açık değil) gizemli adamın hikâyesinde, yazarın eserlerinde hep rastlanan kapitalizm eleştirisi ve Batı’nın “geri kalmış ülkeler”i sömürmesi kendisine bir öykünün sınırları içinde de olsa yer bulmuş. “Buyrukları, daima silahı taşıyan kimse verir” bölümünde olduğu gibi alaycı bir yaklaşımın izinin de yer aldığı hikâye, temel olarak, bir yandan eşkıyalardan bir yandan da onların peşindeki güvenlik güçlerinden kendisini korumaya çalışmasını anlatıyor kahramanının ve bunu keyifle okunan satırlarla yapıyor.

(“Midnight Call”)

Yarının Tarihi – Jean Fourastié / Claude Vimont

Fransız ekonomistler Jean Fourastié ve Claude Vimont’un birlikte yazdıkları kitap, yazarların ifadesine göre, “son elli yıldır temel sorunlar olarak görünmüş olan nüfus ve ekonomi sorunları”na odaklanan bir inceleme. İlk kez 1956’da basılan kitap bizde 1968 baskısı temel alınarak 1975 yılında yayımlanmış. Dolayısı ile günümüzden elli yıl önce yayınlanmış ve “Yarının Tarihi” başlığını taşıyan bir inceleme belki eskimiş görünebilir ama aslında tam da bu “eski”liği nedeni ile okunması ilginç bir çalışma bu. Elli yıl öncesinde sorun olarak görünen olguların ve çözüm önerilerinin nasıl değiştiğini/değişmediğini görebilmek için iyi bir düşünme alanı sağlayan kitap, dünya nüfusunun 3 milyarın biraz üzerinde olduğu günlerin gerçekleri üzerinden yarın ile ilgili tespitler ve öneriler içeriyor; bugün dünya nüfusunun 7.6 milyar olduğunu düşünürsek bu tespit ve önerilerin nüfusun iki katından fazlasına çıktığı bir dünyadaki geçerliliklerini gözden geçirmek meraklısı için epey keyifli olabilir.

Giriş yazısına “Yarın bolluğa kavuşacak mıyız, yoksa insanlar 2000 yılında savaştan ölecekler mi” diye başlamış yazarlar ve yarın ile ilgili -nüfus artışının sonuçları açısından- iyimser (nüfus artış hızının yavaşlayacağına ve teknik gelişmenin verim artışı sağlayacağına inananlar) ve kötümser (nüfus artışının boyutları değişmeyen bir dünyada açlığa neden olacağını düşünenler) bakışlar üzerinden ifade etmişler düşüncelerini. Kötümserlerin 2000 yılında nüfusun 7 milyarı bulmasını beklediklerini, buna karşılık dünya nüfusunun 2000 yılında 6.1 milyar olduğunu düşünürsek -nüfus açısından- kötümserlerin endişelerinin haksız çıktığını söylemek mümkün ama elbette kitapta ele alınan ana konu nüfusun kendisi değil sadece. Aynı sayı için BM’nin 1958’de yaptığı tahminin daha isabetli olduğunu (6.7 milyar) ama onun bile gerçekleşen sayıdan 600 milyon fazla olduğunu da belirtelim.

İncelemedeki kimi istatistikleri bugünkü değerler ile karşılaştırmak, yazarların kitap boyunca korudukları ve genellikle iyimser olarak nitelendirilebilecek bakışlarını destekliyor. Örneğin Fransa’da 1965 yılında “doğumda beklenen yaşam süresi” 67.5; aynı değer bugün BM’ye göre 81, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ise 82 olmuş durumda. Yazarların “teknik gelişme” olarak ifade ettikleri tüm yeniliklerin de -onların öngördüğünden de- hızlı bir şekilde insan hayatına katkı sağladığını görüyoruz günümüzde. Buradaki asıl sorun -yazarların da vurguladığı gibi- zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasında açılan uçurum. Bu giderek artan farkın nedenleri olarak yoksul ülkelerdeki daha hızlı olan nüfus artışını ve teknik ilerlemelerin yetersizliğini gösteriyor Jean Fourastié ve Vimont ikilisi. Burada kritik nokta, yoksul ülkelerin bu problemlerinin tamamen kendi eylem ve yaşayış şekillerinden kaynaklandığını öne sürmeleri. Örneğin “az gelişmiş ülkelerin ilerlemesine gerçek engel, parasal ya da teknik düzlemden çok, insansı, felsefel, törel ya da dinsel düzlemdir” diyorlar. Sonuç bölümünde ise şöyle yazıyorlar: “… yoksul uluslar(ın) Batı’nın gücünü sömürgeciliğe ve emperyalizme yükledikleri… oysa bizim gücümüzü sömürgeler oluşturmadı; tersine gücümüz, teknik ilerlemenin sağladığı gücümüz, bizi bu gücü kötüye kullanarak sömürgeler ele geçirmeye yöneltti.” Emperyalizm ve sömürgeciliğin neden değil, sadece sonuç olduğunu çok kesin bir biçimde ifade ediyor yazarlar ama bu fazlası ile liberal bakışın aksine, Batı’nın zenginliği -boyutu zamana ve koşullara bağlı olarak azalıp artmakla birlikte- emperyalizm ve sömürgeciliğin de sonucu olarak oluştu elbette. “Kapitalist ekonomili ülkelerde, ilerlemeye iten temel neden, yarışma ile ilerlemeye olan inançtır. Yarışma, işletmelerden daha iyi ya da ucuz bir ürün yapmak ya da satmak ve böylece pazarın daha büyük bir bölümünü ele geçirmek isteği…” ve “Reklamcılık, bilimin bulduğu yeni ürünlerin ve yeni düşüncelerin yayılmasını sağlar” gibi ifaderle rekabet ortamının ve bugün geldiği noktada asıl amacı tüketicinin ihityacını en iyi/doğru şekilde karşılamak değil, “tüketicide ihtiyaç yaratmak” olan reklamcılığın övülmesinin yazarların politik görüşleri ile tutarlı ama eleştirilmesi gereken ifadeler olduğunu da belirtelim.

“Doğu kavrayışı geleneksel biçimi içinde her türlü ilerleme düşüncesini dışta bırakır; Batı kavrayışı ise tersine toplumsal ve ekonomik ilerlemeyi benimser…” diye belirten yazarlar “İnsani Yardım” bölümünde Türkiye’nin Köy Enstitüleri deneyimini çok hatırlatan bir yöntemden bahsediyorlar ilginç bir şekilde. Zengin ülkelerin sorunlarını ele aldıkları bölümde, işsizlik, aşırı üretim ve zor kullanarak pazarlar aramak gibi sorunları “sahte” sorunlar olarak nitelendiriyorlar (sahte kelimesini tırnak içinde kullanmış yazarlar kitapta). Bu sorunların tümününün çözülebilirliğine oldukça iyimser denebilecek bir bakışla bakıyor yazarlar ama bahsettikleri tüm sorunlar, aradan geçen elli yıldan sonra varlıklarını aynen koruyorlar. Kapitalizmin doğasında yer alan krizlere ve bu krizlerin neden olduğu bireysel ve toplumsal yıkımlara hiç değinmeyen kitap, BM’nin hazırlayacağı ve yöneteceği bir programın (teknik ve insani yardım programı) yoksul ile zengin ülkeler arasındaki “ekonomik ve siyasal kopma”yı oldukça azaltacağına inanıyorlar ama en azından günümüzde pek de gerçekleşmiş bir durum değil bu. Kaldı ki sorun sadece ülkeler bazında değil elbette; ülkelerin içindeki zengin ve yoksul sınıflar arasındaki ekonomik kopmadan pek bahsedilmiyor kitapta ama sadece şu istatistik bile sınıflar arasındaki uçurumun nasıl büyüdüğünü gösteriyor bize: OECD ülkelerinde 2015 yılında en zengin %10’un geliri en yoksul %10’un 9.6 katıyken, bu oran 1980 yılında %7 civarındaymış. Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısında söylediği, gibi yoksulun yoksul kaldığını, zenginin -daha da- zenginleştiğini herkes biliyor sonuçta. Sorun buna nasıl yaklaşacağımız ve çözümü nerede aradığımız…

(“Histoire de Demain”)

Mano a Mano – Salvador Sobral (2018)

1964 yılından beri katıldığı Eurovision Şarkı Yarışması’nda ilk birinciliğini 53 yıl sonra, 2017’de aldı Portekiz ve bunu mükemmel bir şarkıcının seslendirdiği mükemmel bir şarkı ile başardı. Eurovision’un gösterişli şovundan uzak bir sadeliği olan ve has müziğin tadını hatırlatan bu şarkı “Amar Pelos Dois” ve ablası Luisa Sobral’a ait olan besteyi seslendiren de Salvador Sobral’dı. Ödül töreninde yaptığı ve müziğin “havai fişekler” değil, duygular olduğunu vurguladığı ve “fast-food” müziğe karşı gerçek müziği savunan konuşması ile törene ve hatta Eurovision tarihine de damgasını vurdu şarkıcı. Sadece profesyonel jüriden değil, halk oylamasından da birincilik oyu alarak herkesi şaşırtan şarkı ve yorumcusu, kuşkusuz Eurovision’un yüz akı anlarından biri olarak geçecek yarışmanın tarihine.

Ciddi bir sağlık probleminden sonra, 2018 Eurovison Şarkı Yarışması’nın finalinde de seslendirdiği “Mano a Mano” adlı ile müziğe dönen Salvador Sobral’ın bu şarkısı da yukarıda anılan parçasının izinden giden bir başka eser ve katıksız bir başyapıt kesinlikle. Performanslarını aynen tekrarlamaktan çok, favori türü olan cazın doğası gereği doğaçlama yapmayı seven şarkıcının Eurovision finalindeki yorumu da ayrıca çarpıcı ve çok başarılı. Hiç bilmediğiniz bir dilde seslendirilen bir müzik eserine de âşık olunabileceğinin mükemmel bir örneği bu şarkı ve endüstrileşen her “şey” gibi (futbol, sinema, müzik vs.), günümüzde egemen olan düzenlerin bizleri hangi güzelliklerden, sadelikten ve doğallıktan uzaklaştırdığını hatırlatıyor. Bestesi videoda piyanoyu çalan Júlio Resende’ye ait olan bu başyapıt için, insana insanı anlatan bu olağanüstü müzik için “Obrigado, Salvador Sobral”!

Mad Max 2 – George Miller (1981)

“Tek acı çekenin sen olduğunu mu sanıyorsun? Hepimiz yaşadık bunları ama biz pes etmedik. Hâlâ insanız biz ve onurumuzu koruyoruz. Peki sen? Sen o dışardaki çöplüktesin. Sen bir hiçsin”

Çıkan savaşlar sonucu “kıyamet sonrası” bir görünüme bürünen dünyada, enerji sıkıntısı nedeni ile çok değerli olan bir tanker benzini çetelere karşı korumaya çalışan bir yalnız savaşçının hikâyesi.

Düşük bir bütçesi olan, 1979 tarihli “Mad Max”in gördüğü ilgi ve kazandığı göreceli yüksek gişe geliri üzerine çekilen devam filmi. Terry Hayes, George Miller ve Brian Hannant’ın senaryosunu yazdığı, yönetmen koltuğunda ilk Mad Max filminde ve serinin sonraki filmlerinde olduğu gibi yine Miller’ın oturduğu film ilkinin on katı bütçe ile çekilmiş ve bu bütçe artışı ile paralel olarak temposu, aksiyonu ve kurgu/müzik gibi ögeleri de on kat daha fazla görkem kazanmış. Buna rağmen “ucuz” havasını korumayı başaran filmde Mel Gibson yine başrolde ve bu kez karakterini -ilk filmdeki performansı ile kıyaslandığında- daha az donuk bir oyunculuk ile canlandırarak Max’i daha canlı kılmayı başarırken, Miller’ın teknik becerisi filmi sadece aksiyondan hoşlananlar için değil, aksiyondan nefret etmeyenler için de çekici hâle getiriyor.

Hikâye boyunca çok az konuşuyor Mad Max ve konuştuğunda da söyledikleri “Buraya sadece benzin almak için geldim” gibi sıradan cümlelerden öteye gitmiyor. İlk filmi seyretmiş olanların bileceği gibi trajik bir hikâyesi var Max’in ve bir güvenlik görevlisi olarak savaştığı yol çeteleri eşini ve çocuğunu öldürmüştü bu filmde. Bu ikinci film siyah beyaz görüntülerle ilk filmde yaşananları özetliyor bize ve sonra da kendi hikâyesini anlatıyor. Basit ve yalın bir hikâye bu ve çekiciliği de buradan geliyor. Koca bir tanker benzine sahip bir küçük grup ve onlara saldıran serseriler çetesi. Benzinin çok değerli olduğu bu “kıyamet sonrası” dünyada çete üyeleri tıpkı ilk filmde olduğu gibi acımasız bir şiddetten hiç kaçınmıyor ve film de bize bu şiddeti göstermekten hiç çekinmiyor. Miller bir bumerangın kestiği boğazı veya kopardığı parmakları açık açık gösterirken, çete elemanlarının diyalog ve davranışlarında da kendisini gösteren basitlik ve doğrudanlığı tercih ediyor çoğunlukla. Çetenin kuşattığı barışçı grubu ve aslında onlarla hiçbir tanışıklığı olmayan ve tek amacı biraz benzin almak olan yalnız kahramanımızı düşündüğümüzde bu basit hikâyenin bir western havası taşıdığını söylemek mümkün sanırım. Klasik westernlerdeki kızılderililer, onların etrafını sardığı beyazlar (kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu “masum” bir gruptur bu elbette) ve son anda bu grubu “vahşi”lere karşı savunmaya gelen kahramanımız; kendi özel yaraları olan bir adamdır bu ve hiçbir ilişkisi olmadığı bu gruba yardım edip etmeyeceği hikâyeye ahlâki bir sorgulama da katar. Burada seyrettiğimiz de temel olarak tam da bu türden bir hikâye ve kahramanımız doğru tercihi yapacaktır elbette.

İlk filmde olduğu gibi yine çöle benzer bir ortamda geçiyor hikâye ve etraftaki birkaç ağaç da kurumuş durumda. Görsel olarak kıyameti bununla tasvir etmekle yetinmiş film ve süresinin büyük bir kısmında tankeri çeteden kaçırma operasyonunu anlatmış seyirciye. Tehlikeli hareketlerin yer aldığı sahnelerde dublörlere (iki yüzden fazla dublörlü sahne yer almış filmde) epey iş düşmüş gibi görünüyor. Hatta bu sahnelerin birinde bir dublörün bacağı kırılmış ve planlananın aksine gerçek bir kaza ile sonuçlanan bu sahne aynen kullanılmış filmde. Tüm bu sahneleri ustalıkla bir araya getiren kurgunun (Michael Balson, Tim Wellburn ve David Stiven’in imzalarını taşıyan kurgu çalışmasına jenerikte belirtildiğine göre üç ayrı isim daha katılmış) ciddi bir katkı sağladığı ve tempoyu hiç düşürmediği filmde çete elemanlarını tüm sadistlikleri ile sergileyen hikâye, serinin ilk örneğinde olduğu gibi eşcinselliği -belki homofobik bir şekilde olmasa bile- yine kötülere ait bir şey olarak göstermesi ile dikkat çekiyor. İlk filmde serserilerin erkek erkeğe yaptığı danslar tuhaf ve kaba bir mizahın parçası olarak sunulurken, bu filmde de kötü karakterler açık ve gizli eşcinsel imalarla (örneğin liderleri kıçını açıkta bırakan deri bir pantolon giyiyor) getiriliyor karşımıza.

Kahramanın yardım edip etmeme konusundaki ikilemini George Stevens’ın western türünün önemli örneklerinden biri olan 1953 tarihli “Shane” (bizde “Vadiler Aslanı” adı ile gösterilmişti) adlı yapıtından esinlenerek hikâyesine katan filmde, kuşatılan grup üyeleri arasındaki dayanışmaya ve aile olmaya övgüler düzülmesi dikkat çekiyor. “Kötülere ait olan eşcinsellik” ile, onunla doğrudan karşı karşıya getirilmese de “aile”nin farklı taraflarda olduğunu hatırlatıyor hikâye sık sık. Rafinerideki grupta yer alan bir kadının grubu “onlar benim ailem” diyerek terk etmemesi, bu ifadenin kendi ailesini bir önceki filmde trajik bir biçimde kaybeden kahramanımız için bir işaret olması ve yine bu grubun domuzları ve tavukları da olan bir “aile” olarak resmedilmesi filmin muhafazakâr yapısını ele veriyor açıkçası.

Amacı, başı ve sonu belli, heyecanını hep koruyan bir aksiyon hikâyesi anlatmak olan ve kendi çizdiği bu çerçeve içinde düşünürsek de başarılı olduğunu söylememiz gereken filmde başta rafinerideki çatışma sahnesi ve tüm takip sahneleri olmak üzere oldukça etkileyici anlar var ve ilk filmin de müziğini hazırlayan Brian May’in bu kez daha da görkemli bir havaya sahip olan müziğinin de katkısı ile hikâye kendisini rahatlıkla seyrettiriyor. Aksiyon düşkünlerinin çok da umursamayacağı distopik yanının aksiyonla yetinmeyenlerin ilgisini çekebileceği ama onları da muhtemelen tam anlamı ile tatmin etmeyeceği hikâyenin başta da söylediğimiz gibi ucuz bir yanı var ve Miller’da çarpışmanın tam göbeğinde bir çadırda sevişmeye devam eden çift gibi ucuz numaralara başvurarak (böylece aksiyonun ortasında seks ve çıplaklık gösterme fırsatı yaratıyor Miller!) bu havanın altını çiziyor kesinlikle.

Kült statüsüne ulaşan bir serinin parçası olan ve Dean Semler’ın başarılı görüntü çalışmasının da çekici kıldığı bu film sinefillerin ilgisini kuşkusuz hak ederken, aksiyonseverler de keyifle izleyeceklerdir elbette. Teknik becerinin damgasını vurduğu aksiyon sahnelerinin hiç meraklısı olmayanlara ise kıyamet sonrasındaki dünya düzeni üzerine düşünme fırsatı sağlayacak olan filmi görmekte yarar var. Uygarlığın çöktüğü, onun yerini kaos ve barbarlığın aldığı bir dünyada geçen bu filmde herkese göre bir şeyler var özet olarak.

(“The Road Warrior” – “Mad Max 2: Savaşçı”)