Eraser – Chuck Russell (1996)

“Kim, o mu? Kendisinin bu işteki en iyi adam olduğunu düşünüyor ve sanırım haklı. Onu kızdırmazsan iyi olur”

Çalıştığı özel bir şirketin ABD ordusu için geliştirdiği yüksek teknolojili bir silahı yabancılara sattığını ihbar eden bir kadın tanığı korumakla görevli bir polisin hikâyesi.

Tony Puryear, Michael S. Chernuchin ve Walon Green’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Puryear, Green ve jenerikte adı geçmeyen John Milius, Frank Darabont ve William Wisher Jr.’ın yazdığı, Chuck Russell’ın yönettiği bir aksiyon. Başrolünde Arnold Schwarzenegger’in yer aldığı ve ona Vanessa Williams, James Caan ve James Coburn gibi tanınmış isimlerin eşlik ettiği film, gerçekçiliği pek umursamayan hikâyesi, bolca ve kimi zaman sert sahnelere yer veren aksiyonu, hızlı temposu, güçlü efektleri (Ses Kurgusu dalında Oscar’a adaylığı var film) ve alçak gönüllü mizahı ile aksiyonseverlerin hoşlanacağı ama bir sinema değerine sahip olmayan bir çalışma. Hollywood’un sağcı isimlerinden olan ve ABD’deki “silahlanma hakkı”nı savunan NRA’nın bir dönem başkanlığını da yapan Milius’un elinin değdiği her film gibi elbette vatanseverlik ve ABD düşmanları mesajlarının da eksik olmadığı film, sıkı bir aksiyon meraklısı olmayanların uzak duracağı (ve galiba durması da gereken) bir eser.

Film kahramanımızı ve yaptığı işi iyi anlatan bir sahne ile başlıyor: Parmak izi, pasaport veya başka kimlikler, yakılan bir doğum belgesi, silah, deri kıyafet, bol kaslı bir vücut ve parmak izi bırakmaması için ele geçirilen türden beyaz bir eldiven görüntülerinden sonra sert bir sahneye geçiyoruz. Bir evi basan silahlı adamlar evdeki adamı ve kadını ölesiye dövüyorlar ve tam o sırada -az önce giyinir ve silahını kuşanırken gördüğümüz- kahramanımız olaya müdahale ederek kötü adamları bir çırpıda tek başına ortadan kaldırırken, kurtardığı adam ve kadının da kimliklerini “silerek” onlara yeni bir hayatın kapısını açıyor. Kahramanımız tanık koruma programında görevli olan ve elbette üstün yeteneklere sahip bir polis ve görevi tanıkları mahkemeye kadar korumak ve sonra da yeni bir kimlikle yeni bir hayata başlamalarını sağlamak. Bu kez karşısında dişli bir rakip var: ABD ordusu için yeni teknolojiler ile donatılan çok etkili bir silah üzerinde çalışan özel bir savunma sanayii şirketi (insanları öldürme araçlarını üreten bir şirketin savunma sanayii ifadesini kullanmasının trajikomikliği!) bu silahları daha fazla para veren yabancılara satmayı planlıyor ve bunu öğrenen ve FBI’a ihbar eden bir kadın çalışanlarını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Şirketin üst yönetimi sadece FBI çalışanlarını değil, Savunma Sanayii Müsteşarı’nı da ortak etmiş bu “vatan hainliği”ne. Dolayısı ile kahramanımız çok güçlü bir düşmanla tek başına –aslında eskiden tanık koruma programı sayesinde hayatlarını kurtardığı bazı eski suçlulardan sıkı bir yardım alarak- mücadele etmek zorunda. Silahları satın alacak yabancıların Rus olması ve ödemeler için de Suriye’deki bir bankanın kullanılmasının manidarlığını -günümüzde Suriye’de yaşananları da dikkate alarak- not edelim bir kenara.

Chuck Russell’ın filmi üstteki hikâyeyi anlatırken bir aksiyondan ne bekleniyorsa hepsini sunuyor seyirciye ve türün meraklılarını da tatmin ediyordur herhalde. Eğer bu meraklılar arasına girmiyorsanız, sıkılmanız ve savunduğu değerlerden ve gerçekçilik problemlerinden rahatsız olmanız çok olası. “Burası Kızılhaç değil. Silah imal ediyoruz… insanları öldürmek için. Devlet bedelini ödemezse, ödeyecek birilerini bulmak benim görevim” diyor şirketin yöneticisi ama bu cümleyi özel şirketlerin bu işte olmasının doğal sonucu olan “çok veren malı alır” gerçeğine bir eleştiri olarak getirmiyor film; getirseydi bu bir kapitalist düzen eleştirisi olurdu çünkü. Özel güvenlik şirketlerinin, örneğin Irak işgali ve sonrasında işlediği insanlık suçlarını ve bu suçları işlerken ABD hükümetinin koruması altında olduklarını düşünürseniz, filmin elbette böyle bir derdi olmayacak. FBI içine ve hatta hükümete de sızmış olabilir vatan hainleri ama sonuçta sistem, güvenlik ve adalet mekanizmaları aracılığı ile tekrar kuracaktır düzeni ve eğer bu yeniden kurma işinde bir sıkıntı olursa, bu hikâyede olduğu gibi bir “süper kahraman” tekrar tesis edecektir “barış ve huzur”u. Bu kahramanımız adaleti kendi yöntemi ile tekrar tesis ederken, yaptığının aslında “terörist bir devleti başka teröristlere karşı korumak”tan başka bir şey olmadığını düşünmeyecektir elbette.

Hikâyenin gerçekçilikle ilgili hiçbir derdi yok bekleneceği gibi ve hatta bekleneceğinden de fazlası ile. Sadece bir şirket çalışanı olan bir kadının zaman baskısı ve büyük bir tehlike altındayken şirket kayıtlarının tek kopyası ile yetinmeyip ikinci bir kopyayı almak için zaman ayırmasından bir motoru yanmakta olan ve havadaki bir uçağın kapısından asılmaya, uçaktan düşmekte olan bir paraşütü boşluğa atlayarak yakalamaya ve o sırada üzerine gelen uçakla mücadele etmeye kadar uzanan saçmalıkları var filmin. Örneğin bu sonuncusunu bir Bond filminde de görebilirsiniz ama orada en azından bunu bir mizah havası da katarak ve anlattığı ile bir şekilde dalga da geçerek yapar Bond filmleri; burada ise fazlası ile ciddiye almamız bekleniyor bu fantastik görüntüleri. Hikâye boyunca iki kez Arnold Schwarzenegger’e (bir kez eline bir kez de bacağına) ve bir kez de James Caan’a (koluna) çivi, bıçak, metal bir parça vs. saplanması ve bunların çıkarılması sırasındaki kanlı görüntüleri ise herhalde senarist(ler)in fetişizmi ile açıklamak gerekiyor. Bu şekilde ciddi olarak sakatlanan kahramanımızın hemen arkasından o sakat kolu ile yaptıklarını ise elbette bir devamlılık sorunundan çok, filmin buraki gerçek-ötesi durumu umursamamasının sonucu olarak görmek gerekiyor.

Sayısız ceset, patlamalar, parçalanan arabalar vs. arasında geçen bu hikâyede iyi bir oyunculuk beklentisi olan var mıdır bilmiyorum ama bu konuda da çok parlak bir resim çizmiyor film. Schwarzenegger ve Vanessa Williams en iyi ifade ile vasatı tuttururlarken, ilk kez bu tür bir filmde yer alan ve bunu da “hikâye iyiydi” ile açıklayan James Caan ironi yapmış olsa gerek ki film boyunca performansını hiç umursamamış (belki ciddiye almamış ve eğlenmiş daha doğru bir ifade olabilir) görünüyor. Hikâyede romantizm bekleyenlerin hayal kırıklığına uğrayacak olmasının nedeni ise çekimleri gerçekleştirilen romantik finalin deneme gösterimlerinde seyirciden olumsuz tepki alması. Çoğunlukla el kamerası ile çekilerek dinamik havasını koruyan ve hayvanat bahçesinde geçen timsahlı sahnede olduğu gibi sert ama komik bölümlerin ve Schwarzenegger’in öldürdüğü bir timsaha söylediği “Artık bir valizsin” veya hikâye boyunca birkaç kez kulağımıza çalınan “ Silindin” gibi akılda kalan eğlenceli ifadelerin yer aldığı bu çalışma öncelikle ve aslında sadece aksiyonseverler için.

(“Silici”)

Sensiz Yaşayamam – Metin Erksan (1977)

“Ölümün hem kendi elimde hem kendi elimde olmamasını istiyorum”

Kanser nedeni ile bir yıl ömrü kaldığını öğrenen zengin ve yalnız bir kadının acı çekerek ölmemek ve ölüme karşı cesur olabilmek için yaptığı planın hikâyesi.

Türkiye sinemasının ayrıksılığı tartışılmaz yönetmenlerinden biri (belki de en önde geleni) olan Metin Erksan’ın yönettiği ve senaryosunu Safa Önal ile birlikte yazdığı bir film. Karakterlerinden hikâyesine ve atmosferine çok farklı bir film bu ve sinemamızın en ilginç çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekli bir eser. “Yeşilçam dışı” olduğu tartışma götürmez bir çalışma olarak, o tarihlerde belki de sadece Erksan’ın çekebileceği bir filmdi bu ve onun son sinema filmi olarak sinemaya iyi bir veda olması ile de önem taşıyor. Kusurları olan -kimileri rahatsız da eden- bu film, sadece cesareti ve farklı olmaya “cüret etmekten” çekinmemesi ile bile ilgiyi hak ediyor.

Metin Erksan’ın hikâyesi (senaryoya Safa Önal’ın da dokunduğu yerler özellikle ikinci yarıda kendisini hissettiriyor ama seyrettiğimiz temelde bir Erksan senaryosu olarak görülebilir kesinlikle) ve yönetmenliği, kadını ve kendisini öldürmesi için tuttuğu kiralık katili etraftaki diğer herkesten soyutlayarak, nerede ise farklı bir gerçekliği olan, hatta gerçeküstü bir dünyaya taşıyor. Başlarda nerede ise sadece kadını, sonrasında ise yine nerede ise sadece kadını ve yanına çağırdığı katili görüyoruz hikâyede. Uzun ve sessiz planlardan hiç çekinmiyor Erksan ve farklı kamera açıları ve geniş planlarla bu soyutlamayı ve hedeflenen yalnızlık duygusunu artırıyor. Bu, sinemamız için hayli biçimci olarak görülebilecek yaklaşımı hikâyesinde de benimsiyor Erksan; kadının geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi vermiyor bize. Bildiklerimiz çok zengin, hasta ve yalnız olduğu sadece. Hizmetçisi, doktoru, şirketindeki yardımcısı ve oteldeki resepsiyonist ile yaptığı zorunlu ve kısa konuşmalar dışında hiç kimse ile bir iletişim kurarken de görmüyoruz onu. Hikâyenin başlarındaki doğum günü partisini de tepeden bir çekimle ve küçük bir yuvarlak masanın etrafında toplananları gösteren bir yabancılaştırma havası ile veriyor Erksan. Katil ile iletişimi başladıktan sonra ise (ki Önal’ın kalemini bundan sonra hissetmeye başlıyoruz ağırlıklı olarak) sadece onunla sınırlı kalıyor bu ilişki. Erksan adeta bu iki karakteri alıp farklı bir dünyaya taşıyor; sadece onlara ait ve diğerlerinin sadece onlarla iletişimi olduğu sürece varlıklarının bir değer kazanabildiği dünya bu. Kaldıkları otelin diskosunda dans eden genç adamın veya iki baş karakterin deniz kenarında yürürken yanlarından geçtikleri, sohbet halindeki gençlerin bu dünyaya ait olmadıklarını (ya da bu dünyada bir önemi olmadıklarını) o kadar güçlü hissediyorsunuz ki nerede ise bir gerilim atmsoferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kıbrıs’ta çekilen filmin büyük bir bölümü kadının kaldığı otelin içinde ve çevresinde geçiyor ve bu mekanların ıssızlığı filmin gerçeküstü (veya gerçek dışı) havasına katkıda bulunuyor. Sık sık iki baş karakterinin yakın plan yüz çekimlerini kullanan Erkan, Yeşilçam’ın “duyguları vurgula” klişesini kullanıyor gibi görünüyor ama burada farklı bir etkiye sahip bu çekimler: Seyircisini, fiziksel olarak yaklaştırdığı karakterinden yine de uzak tutuyor bu kareler ilginç bir şekilde. Aslında tam da burada filmin tam olmamış denemelerinden biri kendisini gösteriyor: Bu bir tutku filmi ama Metin Erksan’ın başta “Sevmek Zamanı” olmak üzere başarılı örneklerini verdiği bu tema burada yeterince ikna edici olamıyor. Katil (veya cellat) ve kurbanın ilişkisi gibi önemli bir yan tema ile de beslenmesine rağmen, tutku -belki finaldeki eylem hariç- yeterince geçemiyor seyirciye. Bunda filmin süresinin kısalığının da rolü olsa da, asıl olarak bu yabancılaştırma ve gerçeklikten uzaklaştırmanın payı var gibi görünüyor bu eksiklikte. Kadının geçmişi veya en azından hastalığını öğrendiği andan öncesi ile ilgili bir şey bir bilmiyor olmamızla bağlantılı olarak, karakteri “soyutlama”nın dozununun artmasının tutku gibi yakınlık/tanıdıklık gerektiren bir temanın aleyhine sonuç vermesini de ekleyebiliriz buna.

Açılış jeneriğinde “Planet of the Apes” filmi için Jerry Goldsmith’in hazırladığı müziği ve yine -elbette telif hakkını umursamadan- başka yabancı müzikleri de (“YMCA” şarkısı da var disko sahnesinde) kullanan filmde, Gülden Karaböcek’in hit şarkısı “Bahtıma Yanarım” da kendine bir yer bulmuş (şarkıyı başından sonuna kadar dinliyoruz, kadının görüntüleri eşliğinde) ve şarkıcının bu en dokunaklı parçalarından biri -beklenenin aksine- hiç de eğreti durmamış filmde; kadının yalnız ve sessiz anlarına ve boş mekanlardaki uzun planlara iyi bir eşlikçi olmuş bu şarkı. Kadını oynayan Hülya Koçyiğit’in dublajında Meral Taygun’un seçilmiş olması da doğru tercihlerden biri olarak görünüyor. Oyuncu için onca filmde duyduğumuzdan farklı ve Taygun çok fazla film seslendirmesi yapmadığı için belki de “Yeşilçam dışı” olan bir sesin seçilmiş olması filme bir yenilik katmış. Koçyiğit’in kostümlerinin, karakterinin zengin, şık ve yalnız ruh halime hayli uygun seçilmiş olmasını da ekleyelim filmin başarıları arasına.

Bir sinema filmi için ortalamanın altında görünen diyalog kullanımında psikiyatristle yapılan konuşmadaki “felsefik içerik” bir parça mesaj içeriyor ama yine de karakterin ve hikâyenin derdini anlatabilmekte işe yaramış görünüyor. Birkaç kez kulağımıza çalınan ve tıbbî tahlil/testler için kullanılan “bilimsel araştırmalar” ifadesinin tuhaflığı/yanlışlığı ve özellikle ikinci bölümde Safa Önal’ın kaleminden çıkmış görünen birkaç Yeşilçam diyaloguna rağmen iyi yazılmış bir hikâyesi var filmin. Çoğunlukla, gerçekten gerektiği anlar dışında diyaloga başvurmayan filmde iki baş oyuncu için de (Hülya Koçyiğit ve kiralık katil rolündeki Cemal Gencer) zor bir sınav var aslında: Yakın planların fazlalılığının da zorluk derecesini artırdığı bir gerçekçi performans sunabilmek. Her iki oyuncunun da Yeşilçam dünyası içinde alışık olmadığı karakterler var hikâyede ve Gencer buz gibi soğuk bir profesyonel olan katili seyirciyi rahatsız etmeden gerçek kılmayı başarıyor. Evet, belki bir üstün başarı yok performansında ama hiç alışık olmadığı ve kendisinden de ne daha önce ne de daha sonra talep edilmiş bir oyunculuk biçiminde aksamıyor en azından. Elbette çok daha “cool” bir performans karakterine çok daha fazla yakışırdı ama yine de işini yapıyor bir şekilde. Hülya Koçyiğit ise sıkı bir takdiri hak ediyor. Gerçekten zor bir rolün altından üstün bir başarı ile kalkıyor ve sinemamızın, yıldızlarını nasıl da hep aynı tiplemelere mahkum ettiğini bir kez daha hatırlatıyor bize. Kiralık katilini ilk gördüğü andaki yakın plan çekimden ıssız mekanlarda gezindiği ve düşündüğü tüm o gizemli ve melankolik anlara kadar, her karesinde göründüğü filmde çarpıcı bir performans sunuyor bize. Tek planda çekilen “sancı” sahnesindeki performansı bile yeterli alkışlanması için.

Erksan’ın stilize olarak adlandırabileceğimiz bir üslubu benimsediği filmde bir vitrin mankeni kullanılarak yapılan atış talimi, iki baş karakterin Kıbrıs’ın dar sokaklarında araba ile yaptıkları hızlı gezinti gibi dikkat çekici bölümler var, yine Yeşilçam’da görmeye hiç alışık olmadığımız. Çetin Tunca’nın takdiri hak eden görüntü çalışmasının da atlanmaması gereken film, gönüllü olarak kurban olmayı seçmiş bir insanın trajedisinden yola çıkıp celladın trajedisini de içine alarak gelişen ve sonuçta tutkunun yarattığı bir trajedi ile sonuçlanan hikâyesi ile görülmesi kesinlikle gerekli bir çalışma.

En Man Som Heter Ove – Hannes Holm (2015)

“Bazı insanlar kaderin kendi aptallığımızdan başka bir şey olmadığını söyler. Benim kaderimi değiştirense komşularımın aptallığı oldu”

Bir yıl önce kanserden ölen karısının yanına gitmek için intihar etmeye karar veren huysuz bir adamın, yeni komşuları yüzünden amacını gerçekleştirmekte zorlanmasının hikâyesi.

İsveçli yazar Fredrick Backman’ın ülkesinde hayli popüler olan ve başta ABD olmak üzere farklı ülkelerde de çok satan aynı isimli romanından uyarlanan İsveç yapımı bir film. Hannes Holm’un senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği film; ölüm, yalnızlık ve intihar gibi temaları sevimli bir hikâyenin temaları yapmayı başaran, kara mizahı ile hem üzen hem güldüren bir çalışma. 2017’de İsveç’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film zaman zaman gereğinden fazla popülerleşme çabasına giriyor ve amacının “kendini iyi hisset” demek olduğunu fazlası ile belli ediyor ama yine de belki işte tam da bu nedenle, kendinizi iyi hissettirmesi nedeni ile, izlemekte yarar var bu filmi.

Filme kaynaklık eden romanın New York Times’ta çok satan kitaplar listesine girmesi, filmin kendisinin bir İsveç filmi için ABD sinemalarında hatırı sayılır bir gişe geliri kazanması ve hikâyesinin tam da Amerikalıların hoşuna gidecek içeriği, başrolünde Tom Hanks’in oynayacağı bir yeniden çevrimin planlanmasına neden olmuş bile. Evet, Amerikalıların bayılacağı türden bir hikâyesi var filmin: Dramı da komediyi de ihmal etmeyen ve birini diğerinin önüne geçirmeden seyircinin ilgisini hep üzerinde tutan; hoşgörü, sevgi, dayanışma gibi seyircide kolayca duygulanmalara neden olacak kavramları gündeminden düşürmeyen bir hikâye bu. ABD sineması ve onun seyircisi umudunu yitirmeyi sevmez; daha doğrusu umudu hep diri tutmayı ister ve öfkelenmekten hoşlanmaz. Bilinçli bir öfke beraberinde sorgulamayı da getireceği ve bu da kurulu düzene karşı koymak anlamına geleceğinden, Amerikan sineması bunun yerine kişisel gelişim, dayanışma, iyi insanlar vs. aracılığı ile seyircisine sorunların hiç de üstesinden gelinemeyecek şeyler olmadığını söylemeye ısrarla devam eder. İşte filmin hikâyesi de bu sinemanın seveceği türden bir metne sahip olunca, Tom Hanks’e de yapımcılığını da üstleneceği bir film için ilham vermesi oldukça anlaşılır bir durum.

Film paralel olarak iki ayrı dönemini anlatıyor bize kahramanımızın. Kendisinin anlatıcı olarak da zaman zaman sesini duydğumuz gençlik bölümü ve şimdi elli dokuz yaşında olan adamın bugünkü hayatı. 43 yıldır çalıştığı -ve babasından devraldığı- işinden iki genç yönetici tarafından eline hediye olarak bir bahçe küreği verilerek çıkartılan adam, hep özlediği ve her gün ziyaret ettiği mezarına bir demet gül koyduğu karısına kavuşma planını uygulamaya koymaya karar veriyor. Ne var ki oturduğu siteye taşınan yeni bir çift (İsveçli bir adam, hamile olan İranlı karısı ve iki çocukları) onun bu planını bilmeden aksatıyorlar sürekli olarak. Tam bir düzen meraklısı olan, Volvo sahiplerinden nefret edecek kadar Saab düşkünü ve kurallara mutlaka uyulması gerektiğine inanan adam huysuz ama aslında çok iyi kalpli bir insan. Modern bir Hulusi Kentmen karakteri diyebiliriz kendisi için ki filmin özellikle “komşuların dayanışması” bölümünün gösterdiği gibi Yeşilçam’ın sevimli çalışmalarını hatırlatması ile de gayet uyumlu.

Gaute Storaas’ın filmin komedi ve dram dengesine uygun müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin önemli başarılarından biri yönetmen ve senarist Hannes Holm’un trajik kaza sahnelerini sergilerken dahi çok ciddi bir şey anlatıyor havasına kapılmaması. Olan biten her şeyi hayatın doğal bir parçası gibi gösteriyor film bize ve açıkçası bunu yaparken samimiyeti de hiç ihmal etmiyor. Adamın intihar denemelerinden komşuları ile tüm ilişkilerine, filmin seyircisine hem hüzün hem de eğlence atmosferi sağlayabilmesi ve hep doğal görünmeyi başarması yönetmenin başarısının en önemli sırrı olsa gerek. Hepsini baştan terslemesine rağmen, hamile bir kadının, bir kedinin ve cinsel kimliğini açıklayınca evden ailesinin kovduğu bir eşcinsel gencin ona sığınması ve kadının bir sahnede kendisini eleştirmek için söylediği “Kimse her şeyi kendi başına halledemez, sen bile!” cümlesinin neden olduğu sorgulama ile seyircinin seveceği bir karakter bu kesinlikle. Adamın gençliğini oynayan Filip Berg ve yaşlılığını canlandıran Rolf Lassgård’ın farklı tarzları olan ama her ikisi de karakterin yaşına ve kimliğine uygun oyunları ile daha da çekici kıldığı bir karakter çünkü bu adam.

Hayli etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi (keşke bu sahne, komşuya anlatılan bir hikâye olarak karşımıza geldiği için temponun düşmesine neden olmasaymış), kahramanımız ile İranlı kadın komşusunun hayli farklı olan karakterlerinin çatışması üzerinden elde edilen çekiciliği (pek de yeni bir buluş değil bu elbette) ve bu kadını oynayan İranlı oyuncu Bahar Pars’ın canlı ve sevimli performansı ile de dikkat çeken film, Holm’un hikâyenin mekanizmasına uygun yönetmenliğinden de destek alıyor. Hoşgörü, dayanışma gibi önemli konularda yeni şeyler söylemiyor olsa da bu tanıdıklık duygusunu samimiyeti ile alt etmeyi başaran film, melodram ile komedi arasında kurulması zor bir dengeyi yakaladığı için de önem taşıyor.

(“A Man Called Ove” – “Hayata Röveşata Çeken Adam”)

Das Letzte Schweigen – Baran bo Odar (2010)

“Ya bu suçu, bu cinayeti işleyen bir pedofil değil de, çaresiz ve yalnız bir insansa…”

On üç yaşındaki bir kız çocuğunun tam 23 yıl önce bir genç kızın öldürüldüğü yerde kaybolması sonucu, geçmişte işlenen ve aydınlatılamayan cinayetin taraflarının yaşadıklarının hikâyesi.

Alman yazar Jan Costin Wagner’in “Das Schweigen” adlı romanından Baran bo Odar’ın uyarladığı ve yönettiği bir Alman yapımı. 1986’da bir genç kızın tecavüz edilerek öldürülmesini göstererek açılan film, daha sonra 23 yıl sonrasına geçiyor ve bu cinayetin işlendiği yerde kaybolan bir genç kızın akıbeti araştırılırken geçmişte kalan sırların ortaya çıkmasını anlatıyor bize. Biri tedirgin diğeri kendine daha güvenli ve sert iki pedofilinin işlediği suçun bir benzerinin 23 yıl gibi çok uzun bir süre sonra tekrarlanması polisleri şaşırtırken, 23 yıl önceki cinayetin tarafları da unutamadıkları bu olayın etkilerini tekrar yaşamaya başlıyorlar. Baran bo Odar hassas ögeleri olan bu hikâyeyi ilgi çekici bir biçimde anlatıyor ve hemen tüm karakterlerinin bir şekilde yaralı olduğu filmini gerilimli kılmayı başarıyor. Fazla sayıdaki karakterinin hemen tümünü hikâyesini anlatmaya soyunan (ve zaman zaman belki de bu nedenle zorlanan) film bir suçun araştırılması hikâyesi, pedofilinin o hastalıklı sapkınlığını çarpıcı biçimde önümüze getiren bir çalışma ve iyi oynanmış ve aksamayan bir dil ile anlatılmış bir eser olarak görülmeyi hak ediyor.

Baran bo Odar, filminin senaryosunu yazarken ve bir yönetmen olarak atmosferini oluştururken Joon-ho Bong’un 2003 tarihli müthiş filmi “Salinui Chueok – Cinayet Günlüğü”nden esinlendiğini söylüyor. Rahatça bir başyapıt diyebileceğimiz bu Güney Kore filmi kadar üstün bir başarı göstermiyor bu film belki ama hikâyesini kesinlikle ilgiyi üzerinden hiç eksik etmeden anlatmayı başarıyor. Görüntü yönetmeni Nikolaus Summerer ile birlikte filmin hazırlıklarını sürdürürken bol bol western filmi seyretmiş bo Odar ve bu yolla filmini görsel atmosferi açısından alışılan türden bir gerilim filminden farklı kılmaya çalışmış. Açıkçası görsel açıdan bu hedefini yakalamış da film ve kimi kamera açıları bize zaman zaman tragedya havalı bir westerni çağrıştırıyor. Michael Kamm ve Kris Steininger’e ait olan müzik de içerdiği gerilim havası, belki daha doğru olan bir ifade ile söylersek tedirgin melodileri ile yönetmenin yaratmayı hedeflediği atmosferin oluşmasına katkı sağlıyor. Zaman zaman başvurulan yavaşlatılmış görüntüler de -her zaman gerekli görünmese de- destekliyor bu atmosferi.

Filmin önemli ama aynı zamanda eleştiriye de açık olan bir yönü var. Tüm karakterleri yaralı/tuhaf bir film var karşımızda; bu durum, evet bir yandan filmin “kara hava”sını güçlendiriyor ama öte yandan bu havada bir zorlanmışlık görüntüsüne de neden oluyor. Biri geçmişte karıştığı iğrenç eylem ve bastırmış göründüğü ama içinde hep yerini koruyan sapkınlığı ile tedirgin, diğeri aynı eylemin asıl faili olan ve hayatını hiçbir şey olmamış gibi sürdüren iki pedofil; 23 yıl önce kızını kaybetmiş olmasının neden olduğu travmayı ilk günkü gibi yaşıyor görünen bir anne; karısını altı ay önce kanser nedeni ile kaybeden ve ciddi bir psikolojik bunalım içinde olan bir polis (bir sahnede karısının geceliğini giydiğini de görüyoruz); söz konusu eski cinayet vakasını çözememiş olmanın mutsuzluğu ile emekli olan ve oğlu akıl hastanesindeki bir başka polis veya en azından fiziksel bir zayıflığın işareti ile olan hamileliği ile bir başka polis vs… Açıkçası bir hikâyeye bu kadar yaralı karakteri toplamanın ağırlığı -zaman zaman olumlu anlamda olsa da, çoğunlukla olumsuz anlamda- kendisini gereğinden fazla hissettiriyor. Bu karakterlerin her zaman anlam veremediğiniz ve hikâyenin akışı için de mutlaka gerekli görünmeyen davranışlarını da eklerseniz, bu ağırlık daha da artıyor. Psikolojik olarak tamamen dağılmış görünen bir polisin görevine dönmesine izin verilmesi örneğin, hikâyenin dramını artırmaya yaramış ama gerçekçiliğe de zarar vermiş bir bakıma. Timo karakterinin tüm o tedirgin ve zayıf hâli ile iki çocuklu ve en azından görünürde mutlu bir aile kurabilmiş olması veya polisin bir pedofilin bilgisayarına rahatça girebilmesi de çok gerçekçi görünmüyor. Baran bo Odar’ın, iki pedofilin olduğu bir hikâyede oyun oynayan çocukları ve üstelik de zaman zaman yavaşlatılmış görüntülerle göstermesi de bir parça gereksiz bir provokasyon sanki.

Filmin; öldürülen genç kızın, kaybolan yeni kızın veya Timo karakterinin ailesinin hikâyelerinin tümünü birden anlatmaya soyunmak yerine daha sade bir yapıyı tercih etmesi çok daha akıllıca olurmuş açıkçası ama bu ve yukarıda belirtilen diğer problemlere rağmen Baran bo Odar filmini görselliği ile metnini uyumlu kılmayı da başararak kesinlikle çekici bir sonuca ulaştırmış. Hikâyenin tüm karakterlerinin bir ölümün acısını taşımak veya bir ölümü araştırmak gibi temalarla çevrili olduğunu düşünürsek, ölümün kendisinin bir ortak tema olarak yer aldığını söyleyebileceğimiz filmde, senaryonun onca farklı karakterin hikâyelerini birbirine akıllıca bağlayabilmiş olması da dikkat çekiyor ki bu başarı hikâyenin dağılıp gitmesini de önlüyor kesinlikle. Bir cinayet soruşturmasını bürokratik mekanizmaları üzerinden değil, psikolojik boyutları ve tarafların travmaları ile anlatan bu film, başta 23 yıldan beri bir yarayı içinde taşıyan anne rolündeki Katrin Saß olmak üzere tüm oyuncularının sıkı performansları ile de ilgiyi hak eden bir çalışma şüphesiz.

(“The Silence” – “Büyük Sessizlik”)