İskandinav Hikâyeleri Antolojisi

Yekta Ataman’ın derlediği ve İngilizcelerinden çevirdiği, kuzey ülkelerinin on iki yazarından seçilmiş birer hikâyenin yer aldığı bir antoloji. Her ne kadar antoloji “İskandinav Hikâyeleri” adını taşısa da sadece İskandinav ülkelerinden (İsveç, Danimarka ve Norveç) değil, İzlanda’dan da yazarlar var kitapta. Toplam on iki yazarın birer hikâyesinin yer aldığı antolojinin girişinde Ataman, kısa bir önsözle İskandinav edebiyatını çok kısaca tanıtırken, her bir yazar için de kısa ama oldukça doyurucu bir biyografi de hazırlamış.

Varlık Yayınları 1960 sonları ve 1970 başlarında farklı ülkeler için (Macaristan, Rusya, Romanya, ABD vs.) o ülkelerin ünlü yazarlarından seçilen hikâyelerle oluşturulan antolojiler hazırlamıştı. İlk kez 1971 yılında yayımlanan bu kitapta ise, girişte adı verilen dört ülkeden seçilen üçer yazarın birer hikâyesi, toplamda 12 hikâye yer almış. Ataman bu on iki yazarın her biri için tek bir sayfadan oluşan biyografide hem sanatçının kısa biyografisini hem dünya ve sanat anlayışını çok iyi bir şekilde özetlerken, okuyucuyu hikâyeye de iyi bir şekilde hazırlamış. Ataman’ın bu katkısı antoloji hazırlamanın sadece “seçme” eyleminden ibaret olmadığını (olmaması gerektiğini) hatırlatan bir emeğin ürünü.

Danimarka’dan Johannes V. Jensen, Martin Anderson Nexø ve Martin A. Hansen; İsveç’ten Selma Lagerlöf, Par Lagerkvist ve Hjalmar Bergman; İzlanda’dan Gunnar Gunnarsson, Haldor Laxness ve Thorbergur Thordarson; Norveç’ten ise Bjornstjerne Bjornson, Knut Hamsun ve Arnulf Overland’ın birer hikâyesi yer alıyor kitapta. İlk yayım tarihleri dikkate alınırsa, 20. yüzyılın ilk birkaç on yılında ilgili kuzey ülkelerinin toplumlarından portreleri karşımıza getirdiğini söyleyebileceğimiz ve Ataman’ın seçtiği hikâyeler bu edebiyat türünün ne denli güçlü olabileceğini kanıtlayan örnekler kesinlikle. Knut Hamsun gibi ülkesini işgal eden Nazilerle işbirliği yapanlardan Arnulf Overland gibi Nazi saldırısına karşı yazıları nedeni ile cezaevine ve toplama kampına gönderilen farklı yazarların eserlerinin her biri ülkesinin bireylerinin kısa hikâyelerini etkileyici bir şekilde anlatıyor bize. İyi bir antolojinin olması gerektiği gibi, kapsadığı yazarların diğer çalışmaları için okuma arzusu yaratmayı başaran bir derleme bu kesinlikle.

Umi Yori Mo Mada Fukaku – Hirokazu Koreeda (2016)

“Hiç kimseyi denizden daha derin sevmedim ben; bu yaşıma geldim üstelik”

Boşanmış, çocuğunu sadece ayda bir görebilen, yazar olmaya çalışan, kumar alışkanlığı olan ve “romanı için malzeme toplayabilmek” için özel dedektiflik yapan bir adamın hikâyesi.

Japon sinemacı Hirokazu Koreeda’nın yazdığı ve yönettiği bir film. Koreeda sinemanın “görkemli”, “büyük karakterlerle dolu” ve “heyecanlı” hikâyelerinden özenle uzak duran, “küçük insanlar”ın “sıradan hikâyeler”ini anlatan bir sinemacı ve burada da sinemasının parlak örneklerinden birini veriyor. Başroldeki Hiroshi Abe’nin karakterine müthiş bir doğallık kazandırdığı ve sinemanın belki de en kalıcı “kaybeden” karakterlerinden birini yarattığı film insana insanı anlatan ve sadece bu nedenle bile ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma. Başarısız ama başarısızlıklarının sonuçları ile gerçek anlamda yüzleş(e)meyen bir adam kahramanımız ve tüm iyi niyetine rağmen ne bir çıkış yolu bulabiliyor ne de yaptıklarının/yapamadıklarının başkaları üzerindeki sonuçları değişmesini sağlayabiliyor onun. Koreeda işte bu karakteri hikâyesine çok iyi uyan bir sadelik ve samimi bir dil ile anlatırken, bir kez daha görülmesi ve takdir edilmesi gereken bir sonuç koyuyor ortaya.

Koreeda filmin Japonca orijinal adını (“Denizden bile daha derin”) bir sahnede radyoda çalınan eski bir Japon pop şarkısından almış ve bir adamın kasırgaların birbiri ardından yokladığı bir şehirde, babasının ölümünden sonra hayatını toparlama çabasını ama bunu kendisini hiç değiştir(e)meden yapmaya çalışmasını anlatıyor. Bunu anlatan hikâyesini ise Hanaregumi’nin orijinal müziğinin şık bir şekilde vurguladığı bir dil ile getiriyor önümüze: Zarif, sakin, doğal ama sıcak bir film bu. On beş yıl önce bir romanı ile -anlaşılan çok da önemli olmayan- bir ödül alan ama gerisini getiremeyen adam, ayda bir görebildiği oğlu ile daha fazla yakınlaşmak isterken bir yandan eski karısını takip ediyor ve onun yeni ilişkisini kıskanmanın acısını çekiyor. Koreeda bu “kaybeden” karakteri mutlak bir doğru adam olarak göstermiyor bize; aksine eylemlerinin ve eylemsizliğinin olumlu sonuçlarını da sergiliyor hikâye boyunca. Sürekli para sıkıntısı içinde olan adam (oğlu için vermesi gereken nafakayı denkleştiremiyor bir türlü örneğin), özel dedektifliği sırasında elde ettiği bilgileri kendisini kiralayana değil de onun takip ettiği kişilere satmaktan, çocuğunun istediği bir spor ayakkabısının fiyatını düşürebilmek için üçkağıta başvurmaktan, annesinin evinde sakladığı paraya göz dikmekten veya küçük şantajlar yapmaktan çekinmiyor örneğin. Tıpkı ölen babası gibi yalan da söylüyor sık sık ve onun bahis oynama alışkanlığını da aynen sürdürüyor. Özetle söylersek, baş karakterini bize olduğu gibi gösteriyor film; tüm iyi ve zayıf yönleri ile hayata tutunmaya çalışan ama bir türlü başaramayan bir adam bu ve onun hikâyesini bize tarafsız bir dil ile anlatıyor yönetmen. Bunu yaparken de hikâyeye renk katan ve seyir keyfini artıran küçük mizah anlarını da yakalıyor, tıpkı gerçek hayatın kendisinde olduğu gibi.

Kahramanımızın, tecrübeli Japon aktrist ve Koreeda’nın favori oyuncularından olan Kirin Kiki’nin sıcak ve olgun bir performansla canlandırdığı annesinin de yardımı ile ve yaklaşan fırtınayı da geçerli bir mazeret olarak kullanıp yeniden bir aile havası yaratmaya çalıştığı bölüm filmin en güzel ve dokunaklı anlarına sahip. Yürümeyen ve yürümesi de mümkün görünmeyen bir evliliğin havasını tekrar canlandırmaya çalışmanın hüzünlü mizahının da dikkat çektiği bu bölüm belki de Koreeda’nın anlattığının ne kadar samimi olduğunu bize en iyi gösteren sahnelerden biri. Babanın parktaki koca bir kaydırağın içinde oğlu ile geçirdiği gece (kendisinin de yıllar önce babası ile birlikte yaptığı bir şeymiş bu), çocuğun düşürdüğü piyango biletlerinin gecenin karanlığında hep birlikte (tıpkı bir aile gibi!) aranması veya işte o gecenin sabahında adamın annesinin evinden üçünün (baba, anne ve oğulları) birlikte ayrılması (muhtemelen eskiden yaşanmış anların tekrarı olarak), dönülmesi mümkün görünmeyen bir geçmişi hatırlatmaları ile seyircide de güçlü bir hüzün duygusuna neden oluyor.

Evet acı ve tatlı bir hikâye anlatıyor bize Koreeda ve bu kaybeden adamın hikâyesini kendimizden çok şeyler bulmamızı sağlayacak bir samimiyet ile getiriyor karşımıza. Bu derece zarafet ve incelikle anlatılan ama güçlü olmayı da başarabilen bir film çekebilmesi, yönetmenin sinemasının ne denli önemli olduğunu gösterirken, sinemanın ciddi bir meselesini de hatırlatıyor bize: İnsanı anlatan filmler çok az günümüz sinemasında. Ve işte o nadir örneklerden birini bulunca kaçırmamak gerekiyor kesinlikle.

Meyve vermeyen çapkın kocasının peşine taktığı özel dedektiflerin kendisine getirdikleri kanıtlara “iyisi ve kötüsü ile, bu da hayatımın bir parçası” diyen bir kadın veya bir başka kadının mutsuzluk içinde söylediği “neden hayatım bu hâle geldi” gibi ifadeler kahramanımızın hikâyesini de özetlerken, bunlara benzer başka ”sıradan” cümleler de Koreeda’nın yalın diyaloglarının hikâyesine nasıl akıllı bir şekilde hizmet ettiğini kanıtlıyor. Village Voice dergisindeki eleştiride çok doğru bir tespitle söylendiği gibi, “film bittiğinde daha iyi bir insan olmak arzusunu duyuyorsunuz” ki bir sanat eseri için varılabilecek en güzel yargılardan biri olsa gerek bu. Evet, zaman zaman bir parça fazla sade bir film bu ve hikâyesini/karakterlerini -derdini daha iyi anlatabilmek için- fazlası ile sınırlamış görünüyor ama yaptıklarımızın bazen yapmak istediklerimizin ne kadar uzağına düşebildiğini görmek gerekli ve önemli ve işte tam da bunu yapıyor bu film.

(“After the Storm” – “Fırtınadan Sonra”)

Yıkılış – Graham Greene

İngiliz yazar Graham Greene’in 1948 tarihli romanı. Orijinal ismi “The Heart of the Matter” olan roman Türkçeye “Yıkılış” olarak çevrilmiş; bir başka ifade ile söylersek, orijinal isim yıkılışın nedenini öne çıkarırken, Türkçe isim yıkılışın kendisini tercih etmiş vurgulamak için. Bu romanla birlikte üç romanı daha (“Brighton Rock”, The Power and the Glory”, “The End of the Affair”) sahip oldukları dinsel temalarla “Katolik Roman” türünün dört önemli eseri olarak gösterilen ve kendisi de hem eserlerinde hem özel yaşamında Katolik olmak üzerine düşünen ve üreten bir yazar olan Greene (yaşamının ilerleyen yıllarında kendisini “katolik agnostik” ve hatta “katolik ateist” olarak tanımlamışlığı da var), bu romanında adını vermediği bir Afrika sömürgesinde emniyet müdür yardımcısı olarak çalışan bir polis binbaşının özel yaşamındaki olaylar ve görevi nedeni ile tanık olduklarının sonucu olarak bir ahlâki ikileme düşmesini girmesini ve kendi inancını ve genel olarak bireyle Tanrı arasındaki ilişkiyi sorgulamasını anlatıyor. Yayımlandığı yıl, 1919 yılından bu yana verilmekte olan “James Tait Black Memorial” ödülünü kazanan roman, 1953 yılında George More O’Ferrall tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanmış.

Greene romanını yazarken, İngiliz gizli servisi MI6’nın elemanı olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Sierra Leone’de geçirdiği günlerdeki gözlemlerinden yararlanmış ve binbaşı karakterinin sorgulamalarını etkileyici bir dil ile anlatmış okuyucuya. Yazar, baş karakterini “merhamet duygusu çok gelişmiş iyi niyetli ve zayıf bir adam” olarak tanımlıyor ve onun trajik sonu da bu acıma duygusu nedeni ile verdiği kararla geliyor. Karakterlerden birinin “Tam bir Babil Kulesidir burası” diye tanımladığı sömürge, yılın yarısında yağmurun hiç durmadığı, sıcağın ve nemin devamlı bunalttığı, sıtmanın hiç eksik olmadığı bir toplum ve buraya ait olmadıklarını her an hisseden karakterleri ile roman için ilgi çekici bir fon oluşturmuş. Her ne kadar Green bunu romanda hiç doğrudan dile getirmese de hemen tüm Batılı karakterlerin yaşadıkları ve hissettikleri bu toprakların onların doğal yaşam alanı olmadığını ve olamayacağını ortaya koyuyor. “… heyecana uygun bir hava değil buranın havası. Bayağılığa, kötülüğe, züppeliğe uygun bir havadır buranınki. Kin ya da sevgi gibi duygular, insanı deliye döndürür burada.” diyor kendi kendine binbaşı karakteri romanın bir yerinde. Yerel halkın beyazların hizmetinde veya önemsiz pozisyonlarda çalıştıkları ülkede, güç sömürenlerin elinde olsa da sömürülenlere hiçbir zaman tam anlamıyla güvenemeyen/güvenemeyecek bir İngiliz grubu anlatıyor roman ve kendileri de buranın yerlileri olmasa da oraya çok daha fazla uyum sağlamış Suriyelilerin -tüm dalavereleri ile- pratik hayatı yönettiklerini gösteriyor. İnancını ve yaşadıklarını sorgulayan baş karakterin kendisi için doğal olmayan bir ortamda yapıyor olması bunu, durumun trajik boyutunu artıran bir unsur olarak başarı ile kullanılıyor romanda.

Katolik olan binbaşının, devam eden savaş nedeni ile artan güvenlik tedbirlerine aykırı ilk davranışı, hikâyesine inandığı katolik bir Portekizli gemi kaptanının kızına yazdığı mektubu sansüre vermeyip ve kaptanı ihbar etmeden yok etmesi oluyor. Bu noktadan sonra kahramanımızın sorgulamaları da başlıyor: Yalan söylemek, zina, intihar vb. günahlar, bunların cezası, günah çıkarma, cehennem vs. hemen her bölümde çıkıyor karşımıza ve “Cehennemlik olma yeteneği, ancak iyi niyetli insanların yüreğinde bulunur her zaman” diye yazarak Greene, kahramanımızın akıbetini de hissettiriyor bize öncesinde. Acıma duygusu nedeni ile, başkalarını (biri karısı, diğeri sevgilisi olan iki kadını) kurtarmak için ve Tanrı’ya ihanetinin bedeli olarak kendisini feda ediyor bu karakter ve “…acıma duygusu yüzünden dürüstlüğünün ne denli bozguna uğradığını…” gibi satırlar onun tüm sorgulamalarının bir özeti ve inanan (ya da inanmak isteyen) ama inancı sarsılan adamın trajedisinin hikâyesini oluşturuyor. Tanrı’nın neden dünya üzerindeki tüm acılara göz yumduğu sorusunu cevaplayamayan bu trajik karakterin hikâyesi “dinsel bir metin” olarak algılanmamalı sadece; sonuçta herhangi bir kuvvetli inanç ve bu inançtan kuşkuya kapılmak da söz konusu olabilirdi burada. Greene o eski usûl romanların tadını kuvvetli biçimde hissettiren bu eserinde, “işlediği günahlarla Tanrı’ya acı çektirdiğini düşünen” adamın hikâyesini, trajik kararını aldıktan sonra kilisedeki “iç seslerinin çatışması”nda olduğu gibi etkileyici bir dil ile anlatıyor okuyucuya.

(“The Heart of the Matter”)

İftarlık Gazoz – Yüksel Aksu (2016)

“Hocam, teravihi ertelesek? Teravihi maçtan sonra kılıversek?”

1970’lerde, Ege Bölgesindeki bir köyde yaşayan ve yaz tatilini yerli bir seyyar gazoz satıcısının yanında çalışarak geçiren bir çocuğun hikâyesi.

Yüksel Aksu’nun yazdığı ve yönettiği bir film. Popüler sinemanın sinemamızdaki -maalesef sayısı gittikçe azalan- düzeyli örneklerinden biri olan çalışma, “politik komedi” türüne rahatlıkla yerleştirilebilecek, keyfi seyirli bir eser. Ölüm orucu ile ramazanda tutulan orucun kavramsal olarak örtüştürüldüğü film, hafif bir komedi havasında başlayan ama hikâyesi ilerlerken, trajediyi ve politikayı daha ağırlıklı biçimde kullanan bir sinema eseri ve kimi kusurları olsa da görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle. Düzeyli oyunculukları, zaman zaman bir masal havasını çağrıştıran görüntüleri, müzikleri ve tüm bunlardan da önce dürüstlüğü ile ilgi çeken bu filmi görmekte yarar var kesinlikle.

Hikâyenin başında gardiyanlar tarafından bir sedyede taşınan ve ölüm orucunda olduğunu sonradan öğrendiğimiz çok bitkin durumdaki bir genci görüyoruz. Genç adamın cezaevinin duvarında gördüğü “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” yazısından 1970’li yıllara geçiş yapıyoruz ve aynı cümlenin yazılı olduğu bir okulun karne gününe tanık oluyoruz. “Günümüz”ün tarihi olarak 1980 Haziran ayı deniyor ama duvarda asılı Kenan Evren portresi ve televizyonda gösterilen ve darbenin sembol şarkısı olup darbeciler tarafından sipariş edilen Müşerref Akay şarkısı “Türkiyem” 12 Eylül 1980 darbesinin sonrasını işaret ediyor aslında. Bu tarih çelişkisi belki bilinçlidir ama tercih doğru görünmediği gibi gereksiz de duruyor. Akay’ın şarkısının klibinde gösterilen turistik görüntüler (Pamukkale, Kapadokya vs.) ve “Türke Türkten başka yoktur dost millet” sözleri ülkeyi yönetenlerin gurur duyulacak bir ülkeden ne anladıklarının ve iktidarlarını sağlamlaştırmak için benimsedikleri “bizden olmayan herkes, düşmandır” söyleminin sembolü olurken, aynı anlayışın bugün de devam ettiğini hatırlatıyor bize.

Hikâyenin açılış ve kapanış sahneleri dışındaki asıl kısmı 1970’li yılarda ve penaltının da olduğu bir dünya kupası finaline tanık olduğumuza göre 1974 yılında geçiyor. Okulu tatil olan takdirnameli öğrencimiz yaz aylarında yörenin yerel gazozcusunun yanında çalışmak istiyor ve kabul ettiriyor bunu ailesine. Dönem siyasetin ülkenin atmosferinde kendisini ağırlıklı olarak hissettirdiği zamanlar ve günlük hayatın içinde de bir şekilde hep gösteriyor kendisini: Çocuğun ailesinin de çalıştığı tütün tarlasının sahibi olan adamın üniversiteli oğlu, Ankara’da “karıştığı anarşik olaylar” nedeni ile başı derde girince memleketine geri dönmek zorunda kalmış; babasının evinde Menderes’in portresi, Halkevi’nde ise Mahir Çayan ve Atatürk resimleri asılı yan yana; kasabanın duvarlarında ve kırlık alandaki çeşmede “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm” ve “Dev-Genç” yazılamaları var… Çocuk bir yandan bu üniversiteli genç aracılığı ile devrimci düşüncelerle tanışırken (genç adam ona okuması için Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken” kitabını veriyor örneğin ve tarlaya beraber yaptıkları yolculuklarda “emek bilinci” üzerine konuşmalar yapıyor onunla), bir yandan da özenerek ve hoşlandığı bir kızın da tuttuğunu düşünerek oruç tutmaya çalışmanın sıkıntılarını yaşıyor. Yüksel Aksu’nun senaryosu çocuğun maruz kaldığı bu politik ve dinî söylemleri hikâyesinin de temeli yapmış aslında ve beklendiği üzere hem olumlu hem olumsuz tepkiler almış film bu yüzden.

Çocuğun iki “usta”sı var filmde: Biri yanında çalıştığı gazozcu, diğeri ise genç öğrenci. Her ikisi de kendi doğrularını öğretmeye çalışıyor çocuğa. Bir de caminin imamı var; onun söylemleri ise içerdiği tüm hoşgörüye karşın o yaştaki bir çocuğun kafasını karıştıracak güçte. Devrimci genç, bu gencin “reformist” bulduğu için eleştirdiği Ecevit’i seven (dükkanında resmi asılı) gazozcu ile imamın söylemleri ve hayat görüşleri içinde büyüyen ve yolunu bulmaya çalışan bir çocuğu anlatıyor Yüksel Aksu, Yusuf Kurçenli’ye ithaf ettiği filmde. Bunu yaparken de bir “Ege filmi” ortaya koyuyor kesinlikle ve belki de buradaki yaşam düzenine de övgüler düzüyor bir yandan da. Çağan Irmak’ın 2005 yapımı “Babam ve Oğlum” filmi yine bir Egeli devrimciyi ve oğlunu odağına almıştı; Yüksel Aksu ise o filmdeki mizahın dozunu bir parça artırırken, doğrudan politik içeriği de fazlalaştırmış burada. Her iki filmin bir başka ortak teması da işte bu Ege yaşamının, ülkenin içinde bulunduğu kimlik çatışması sorununa karşı sunulan -ve belki de artık yitirilmiş görünen- bir alternatif olarak gösterilmesi belki de.

“Kadınlı erkekli” tütün tarlasında çalışan, karşılıklı mâniler söyleyen veya deniz kenarında rakının da içildiği şarkılı türkülü yemekler düzenleyen bir yöre halkı var karşımızda. Bu halkın dinle ilgili pratik uygulamaları da günlük hayatın gerekliliklerine uyarlanmış ve katılıktan uzak bir havada görünüyor. Ramazan geceleri erkekler toplu olarak teravih namazı kılıyorlar ama namazın zamanı dünya kupası final maçı ile çakışınca, namazı ertelemeyi tercih ediyorlar. Namaz öncesi hocanın vaizi sırasında, kendi aralarında günlük hayatla ilgili konuşmalar yapmaktan da geri durmuyorlar. Aksu’nun filmi, kimilerinin “dini normalleştirmek”, kimilerinin ise “dini cüretkâr bir şekilde esnetmek (ve hatta dine hakaret etmek)” suçlamalarına maruz kalsa da ilkini mutlak bir şekilde önermediği gibi, ikincisini de kesinlikle içermiyor. Zaman zaman “hatırlıyorum” havasını taşıyan hikâyenin bu bağlamda daha çok “gerçekçi bir özlemi” yaşatmaya çalıştığını söylemek mümkün. Günümüz Türkiyesi’nde -ne yazık ki kimileri için radikal görünecek- bu özlemin, içinde bulunduğumuz karanlık günlere karşı bir ses olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Kaldı ki şöyle bir tarihî gerçek de var: 12 Eylül darbesinden sonra açılan Dev-Yol davasında sanıkların yedisi imamdı. Aynı doğruya götürüyorsa, farklı yollardan gitmenin, birbirine ve asıl hedefe zarar vememek koşulu ile, bir sakıncası olmasa gerek.

Sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan animasyon sahnesinin de desteklediği bir masal havası var filmin. Mirsad Herovic’in görüntüleri, gece el fenerleri eşliğinde tütün toplanması sahnesinde (buradaki müzik, ağıt havası ile kesinlikle etkileyici) olduğu gibi hayli başarılı. Görsel efektlerle yaratılmış yıldızlı ve hilalli gökyüzü karelerinin doğal bir hava taşıması da bu masal atmosferini destekliyor zaman zaman. Evet, bir masal bu; ama iyilerin kazandığı türden bir masal değil. Finaldeki, dozu bir parça kaçırılmış görünen ve bu açıdan Çağan Irmak’ın filmlerinin ucu kaçmış duygusallığını hatırlatan, trajedilerin de gösterdiği gibi hüznün kendisini epey hissettirdiği hikâye yine de umudu elden bırakmıyor (ölüm anından hemen önceki zafer işaretinde olduğu gibi). Günümüzde -altı özellikle çizilen kimlik çatışması ve gücü elinde tutanların kendilerinden olmayan kimlikleri yok etmeye yönelik icraatları nedeni ile- gittikçe daha da zorlaşan birlikte yaşam için geçmiş zamanlara bir selam gönderme anlamı taşıyor belki de bu masal havası ve yitirilen “şeyler”i hatırlatıyor bize. Hikâyenin 1970’li yıllarda geçmesi bu açıdan ayrıca önemli. 1980 darbesinden sonra bir yönetim tercihi olarak iktidarların her türlü toplumsal hareketi ezme ve liberallik ifadesi altında bireysellikleri ve bireysel düşünceleri öne çıkarma gayretlerinin henüz başlamadığı bir dönem bu çünkü.

Gazozcu rolündeki Cem Yılmaz’ın “Cem Yılmaz filmi” olarak adlandırabileceğimiz filmlerdeki karikatürlerden uzak düşen bir oyunculukla başarılı bir biçimde canlandırdığı karakterle ilgili önemli bir sıkıntısı var senaryonun. Hikâyede çocuk kadar yeri olan -bu yoğunlukta Cem Yılmaz’ın popülaritesi de etkili olmuştur herhalde- karakterle ilgili hemen hiçbir şey söylemiyor bize film. Küçük kusurları olan bu iyi niyetli adamın da bir hikâyesi vardır diye düşünüyor ve merak ediyorsunuz bu hikâyeyi ama bu merakı kesinlikle karşılamıyor senaryo. Böyle olunca da elimizde anlamlı olarak kalan tek temel unsur, bu karakter ile çocuk arasındaki usta-çırak ilişkisi oluyor. Cem Yılmaz’ın göründüğü tüm sahnelerde bolca konuşuyor olması veya filmin ramazan topu sahnesindeki baba-oğul ile usta-çırak ilişkisini karşılaştırması gibi ilgi çekici ve eğlenceli diyalogları içermesi bir çekicilik katıyor kuşkusuz ama öte yandan dozu kaçmış bir Cem Yılmaz şovuna da dönüşüyor zaman zaman bu bölümler. Çocuk oyuncu Berat EfeParlar’ın etkileyici başarısında ise hem onun yeteneğinin hem de yönetmen Aksu’nun payı olsa gerek. Parlar tek bir sahnesinde bile aksamadığı gibi, sessiz anlarında da en az diğer anları kadar etkileyici bir oyunculuk sergiliyor.

1970’li yıllarda, Urla’da üstsüz denize giren, güneşlenen turistler gerçekten var mıydı bilmiyorum ama bu sahneleri de hikâyesine doğal bir şekilde yerleştirmiş Aksu ve amatör oyuncuları, özellikle de kalabalık sahnelerde ustaca kullandığı yönetmenlik becerisi ile gerçekçi kılmış tüm bu anları. 1970’lerde -diğer başka nedenlerin yanında- dinî inanç gereği tutulan orucun 1980’li yılarda politik inanç nedeni ile tutulana dönüşmesini bir zorlama duygusu yaratmadan anlatan filmin finali, ne olacağını önceden hissettirse de etkileyici olmayı başarıyor kesinlikle ama keşke duygusallıktan bir parça daha uzak tutulsaymış bu sahneler ve keşke Cem Yılmaz adeta bir Yeşilçam parodisinde oynarmış gibi bakmasaymış cenaze sahnesinde.

Mevlana’nın “Açlığa sabır, Allah’ın has kullarına bir lütuftur” sözü ile bitiyor film. 1970’lerde bir çocuğun büyüdüğünün de bir kanıtı olarak kullanılan orucun, daha sonra zorbalığa karşı politik bir direnişin aracına dönüşmesini anlatan film, yerel tatlardan evrensel değerlere değinen eserlere uzanan filmler yapılabileceğinin başarılı bir kanıtı olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Gezi’de hayat bulan (ve şimdi sessizliğe bürünen) umudun bir uzantısı olarak da görülebilecek ve hayata sol bir dünyadan bakan film, iki baş oyuncusunun dışında tüm kadrosunun parlak performansları ve samimiyeti (ve dürüstlüğü) ile de dikkat çekerken, Ankara’dan gelen “kötü adamlar”ın kapanış jeneriğinde “K. Gerilla” olararak tanımlanması da ilginç açıkçası. Bu ifade eğer “kontrgerilla” anlamında kullanılmışsa (ki başka bir seçenek görünmüyor pek), neden bu şekilde kısaltılmaya ihtiyaç duyulduğunu sorgulamak gerekiyor. 2016’da ve Kültür Bakanlığı’nın desteği ile çekilen bu filmin bir benzerinin “dinî ve millî değerlere aykırılık” nedeni ile çekilemeyeceği bir düzene doğru hızla ilerleyen ülkede belki de bir çekingenlik neden olmuştur bu tercihe bilmiyorum ama filmin cesareti ile uyumlu değil bu kısaltma.

Hüseyin Aygün’ün BirGün’de yayımlanan ve filmin “Ege’nin güzel insanlarını; devletin, siyasal mücadelelerin amansızlığını, mecburi din dayatmasının çocuk ruhlardaki tahrişini” anlatmasını öven 3 Mart 2016 tarihli dokunaklı yazısında belirttiği gibi, bu hikâyede bir mezarı örten toprağa “ekilen” gazoz kapaklarının yıllar sonra bir çocuğun, Berkin Elvan’ın, mezarındaki bilyelere dönüştüğü bir ülke burası. İşte bu film de bu huzursuz ülkede hem yitip gidenleri anmak hem de bir umudu hatırlatmak gibi bir işlev görüyor. Görülmeli!