Toz Ruhu – Nesimi Yetik (2014)

“Metin, fantezinin kralı”

En büyük tutkusu arabesk müzik olan, temizlikçilik yaparak geçinen ve yalnız yaşayan bir adamın hikâyesi.

Nesimi Yetik ve Betül Esener’in birlikte yazdığı senaryodan Yetik’in çektiği ve yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması olan film sinemamızın son yıllardaki yüz akı örneklerinden biri. Bir hikâye anlatmaktan çok karakterlerin sergilendiği bir yapıyı tercih eden, bir olaylar zincirinden çok bir resim (gerçekçi, aşina ve sade bir resim bu) anlatan film, yalın dili ve sinemamızın sıkça aksadığı bir noktada, diyaloglarda gösterdiği başarı ile ayrıca önem taşırken, başoldeki Tansu Biçer’in olağanüstü performansının yanısıra yan karakterlerden birini canlandıran Ertuğrul Aytaç Uşun’un başarısı ile de dikkat çekiyor. Neyse ki sayısı kısıtlı kimi anlarda pek de gerekli görünmeyen farkılı kamera açılarını tercih ederek genel havasına aykırı düşen filmin “hikâye”sini ve karakterlerinin başlarına gelenlerini “umursamama” cesaretini göstermesini ve finaldeki beklenmedik görsel tercihini ayrıca takdir etmek gerekiyor.

Ailesinin karşı koymasına rağmen şarkıcı olmak için İstanbul’a gelmiş ve hatta zamanında bir kaset de yapmış bir temizlikçi Metin. Evlere ve bürolara temizliğe gidiyor ve anlaşılan uzun süredir hizmet verdiği müşterileri ile sıcak bir ilişkisi olan bu adamı film duygularını dizginlemiş bir şekilde getiriyor karşımıza hemen her zaman. Onu çok etkilediğini hissettiğimiz olayları bile sakinlikle ve -Tansu Biçer’in muhteşem bir vücut dili ve mimikleri ile süslü- sessizlikle karşılıyor. İstiklal Caddesi üzerinde kurulu bir platformda şarkı söyleyerek başvurduğu “Yıldız Sensin” yarışması, mecbur kalınca geçici bir süre evine sığınan manikürcü kız, İstanbul’da askerlik yapan ve izinlerini onun yanında geçiren yeğeni gibi öğelerin hayatına girmesi karakterimizi hiç kıpırdatamıyor gibi görünüyor. Oysa, özellikle manikürcü kızın gitmesinden etkilendiğini ve “içinde bir şeylerin kırıldığını” hissediyoruz (Tansu Biçer’e bir kez daha “bravo” buradaki performansı için!) adamın ama belki de şarkıcı olma hayallerinin gerçekleşememesinden kaynaklanan bir olgunlukla karşılıyor olan bitenlerin tümünü.

Bir bağımsız filmde, bir “sanat filmi”nde kolaylıkla tuhaf, gizemleri olan, ayrıksı bir karaktere veya bir ticari filmde bir karikatüre dönüştürülebilecek olan adamı, filmin tüm sadeliği içinde normal, gerçek ve doğal bir karakter olarak sergilemesi Nesimi Yetik’in en büyük başarılarından biri. Hiçbir şekilde adamı bir tuhaflıkla bir araya getirmiyor hikâye ve işte tam da bu bağlamda bakınca sinemamızın en iyi sergilenmiş (ya da çizilmiş) karakterlerinden birini oluşturuyor. Oysa diğer tüm karakterler için geçerli olduğu gibi adam hakkında da çok şey bilmiyor gibi görünüyoruz ama bir yandan da bunun eksikliğini hiç hissetmiyoruz. Evinde Özcan Deniz, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses gibi şarkıcıların posterleri asılı olan, yaptığı besteleri sürekli yanında taşıdığı küçük teyplere kaydeden ve zamanının büyük bir kısmını müşterilerinin temizlik işleri ve onlara eşlik etmekle geçiren bu adamın hikâyesini çoğunlukla tek planla oluşturulan sahnelerle anlatıyor bize Yetik. Karakterlerin görüntüye girip çıktığı tek çekimli bu sahneler bekleneceğinin (ya da korkulacağının) aksine bir monotonluğa/durgunluğa yol açmıyor. Kimi anlarda kameranın neden farklı bir konuma yerleştirildiğini (nerede ise gizli çekim havasında) anlamak mümkün olmasa da bu tür oyunlara başvurmadığında çok daha etkileyici olan bir çalışma bu.

Kahramanımızın yeğeni rolündeki Ertuğrul Aytaç Uşun’un göründüğü her sahnede doğal oyunu ile göz doldurduğu filmde kimi sahnelerdeki amatör oyunculuk bir parça farklı bir hava yaratması nedeni ile rahatsız ediyor. Örneğin Melda Öner bağımsız filmlerde sıkça gördüğümüz bir amatörlükle canlandırıyor karakterini. Buna karşılık tüm karakterlerine çok iyi yazılmış diyaloglar aracılığı ile üzerinde çok rahat oynanabilecek bir alan sağlıyor film. Hemen tüm konuşmalar, örneğin uzun uzadıya gösterilen asker kıyafeti alışverişi sahnesindekiler, adeta gizlice kaydedilen bir gerçek konuşmadan aynen alınmışcasına sahici duruyor. Bu karakterlerle rahatlıkla sinemamızın “bunalım filmleri”nden birine dönüşebilecek hikâyenin bu denli gerçek görünmesinde ve işte örneğin tepeden İstanbul’u seyrederken bir yandan içen bir yandan da çalan türküye eşlik ederek oynayan amca ve yeğeninin görüntüsünün bu denli çarpıcı olmasında tüm bu diyalogların çok önemli bir payı var kesinlikle.

Nesimi Yetik’in üniversiteden arkadaşı olan ve intihar ederek hayatına son veren Selman Karaca’ya ithaf ettiği film hikâyeye akıllıca yedirilmiş bir şekilde bize bir “yiten dünya” anlatmaya da soyunmuş ve bunun da üstesinden gelmiş. Eskiden konser organizatörü olan ama şimdi asıl olarak Çin’den küçük elektronik eşya ithalatı işine girişen organizatörün bu dönüşümünden aynı adamın bir sahnede “albüm mü kaldı artık?” diyerek değiştiğini vurguladığı müzik dünyasına, kahramanımızın kayıtlarını küçük bir el teybine yapmasından hâlâ bir kasetçalar kullanmasına veya hikâyedeki tüm o yaşlı karakterlere ve onlardan birinin kitaplık temizliğine hep artık sona eren bir şeyleri odağına almış hikâye. Mekanların genellikle Beyoğlu’nun “eski” bölgelerinde olmasının da desteklediği bu durum günümüzün hız ve şiddet dolu hayatında karakterimizin ayrıksı bir noktada durduğunu da anlatmaya yarıyor kuşkusuz.

“Küçük” bir insanın “küçük” dünyasını, onu sömürmeden anlatan, hemen tüm görüntülerinde yer alan bir karakteri mahremiyetini koruyarak anlatan film herkese göre değil şüphesiz, özellikle de “olay” görmek isteyenlere göre değil kesinlikle. Belki özel bir sinema dili oluşturamamış ama çok iyi yakalanmış gözlemleri tam bir dürüstlükle perdeye getiren bir film bu ve kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)

Punch-Drunk Love – Paul Thomas Anderson (2002)

“Ondan bir psikiyatrist ismi istemedim, başkası ile karıştırmış olmalı.. ve bu pudingler de benim değil… ve bugün bu takım elbiseyi giyiyorum çünkü sabah çok önemli bir toplantım vardı… ve durduk yerde ağlama problemim yok”

Yedi kız kardeşi olan, bir promosyondaki açığı keşfederek ömür boyu yetecek kadar uçuş mili kazanmak için yüzlerce puding satın alan, bir seks hattını aradıktan sonra başı derde giren ve bu arada bir de aşık olan psikolojik sorunlu bir adamın hikâyesi.

Paul Thomas Anderson’ın yazıp yönettiği bir Amerikan yapımı. Cannes’da yönetmenine -Güney Koreli Im Kwon-Taek ile paylaşılan- ödül getiren çalışma hayli dinamik, eğlenceli ve farklı bir çalışma olarak görülmeyi hak ediyor. Yönetmenlik ödülünün hak edildiğine kesinlikle ikna olduğunuz biçimsel ve görsel başarısının yanında, hayli ilginç baş karakteri ve ona eşlik eden diğer tüm “değişik” karakterleri ile içeriği açısından da ilginç bir film bu. Adam Sandler’ın zor bir rolün altından kolaylıkla kalkabilmiş olmasında belki en az yeteneği kadar karakterinin zaten onun daha önceki rollerinde gereksiz abartıya başvurarak gittiği yerde duruyor olması ve filmin genel havasının da onun bu oyunculuğuna uygun görünmesi de etken olmuş görünüyor. Tüm tuhaflıkları (ve bunlardan ortaya çıkan ilginçlikleri) bir kenara bırakıldığında, hikâyenin aslında ortalama bir romantik komedi olduğunu ve Anderson’ın bunu bir takım çekici garipliklerle ustaca süsleyip önümüze koyduğunu düşünmeden de edemiyorsunuz ama buna rağmen ilginç bir fillm bu.

Paul Thomas Anderson sadece Adam Sandler’ı ilginç bir karakter yapmakla yetinmemiş; açılış sahnesinde, kahramanımızın çalıştığı depo benzeri bir yerin kapısının önünde meydana gelen trafik kazası (çok iyi çekilmiş bir sahne bu) ve ardından kapının önüne bir harmonyumun bırakılmasından başlayarak hikâye boyunca bizi etkileyecek efektlerin peşinde koşmuş; burada efektler ile kastettiğim sadece filmin görsel oyunları değil, aynı zamanda ses çalışması da çok ilginç filmin. Yine açılış bölümündeki aniden hızla geçen tır bölümünde hem kameranın açısı ve kullanımı hem de ses çok başarılı bir biçimde kullanılmış örneğin. Bu ani hareketleri film boyunca sıklıkla kullanmış Anderson: Kahramanımızın bir restoranda tuvaleti darmadağın etmesi, birdenbire açılıveren bir kapı, aniden parçalanıveren bir cam gibi unsurlar peş peşe karşımıza geliyorlar. Bu tercih yönetmenin bir başka tercihi ile de uyum gösteriyor; zaman zaman adeta sessiz film estetiğine bürünüyor film onca konuşmalı sahnesine rağmen. Robert Elswit’in görüntü yönetmenliğinin de ciddi bir katkı sağladığı bir estetik çalışma var önümüzde. Özenli kamera açıları ve ışık/gölge oyunları kesinlikle ek bir seyir keyfi katmış filme.

Jon Brion imzalı müzik çalışmasının da farklılığı (ruh hali değişkenlik gösteren bir çalışma bu) ile dikkat çektiği filmde, kahramanımız dışındaki karakterler de tuhaflıkta geri kalmıyorlar. Örneğin Luis Guzmán’ın çoğunlukla diyalogsuz bir şekilde ve keyifli bir biçimde canlandırdığı iş ortağı da bu tuhaflıkların bir parçası, kahramanımızın yedi ablası da. Seks hattı çalışanları, işletmecisi ve onun şantaj için devreye soktuğu dört kardeş de aynı kategori içine alınabilir rahatlıkla. Tüm bu ayrıksı karakterler doğal olarak filme zaman zaman düzeyi hayli yüksek seyreden bir mizah da katıyor. Örneğin bir sahnede Guzmán’ın karakterinin oturduğu koltuktan beklenmedik bir şekilde düşüvermesi nerede ise doğaçlama (veya senaryoda olmayan) bir hareket gibi görünürken beklenmedikliği ile hikâyenin bazen absürt bir boyut alan mizahına iyi bir örnek oluyor.

Hawaii’de geçen sahnelerde pembe renklere ağırlık vermek gibi görsel numaralara da başvuran filmdeki aşk belki yeterince inandırıcı değil ama Anderson’ın başarılı diyalogları bu problemi örtüyor sık sık ve bu “romantik komedisi garipliklerin arkasına gizlenmiş” filmi keyifle seyretmenizi sağlıyor. Sandler ve Guzmán’ın yanısıra Emily Watson ve yönetmenin favori oyuncusu Philip Seymour Hoffman’ın da başarılı performanslar gösterdiği filmin tüm o sergiledikleri ile temelde ne anlatmak istediğini ise pek sorgulamamak gerekiyor çünkü yönetmen anlaşılan eğlenmek ve eğlendirmek istemiş sadece ve bir önceki filmi “Magnolia”nın dramatik ağırlığından uzak tutmak istemiş kendisini. Bir konuşmasında Anderson filmi “Adam Sandlerlı bir sanat filmi (ticarî sinemanın dışında kalan bir film demeli belki de)” olarak tanımlamış ama bir parça iddialı bir ifade bu. Evet, Sandler’ın filmografisinde hayli aykırı durduğu kesin bu filmin ama sonuçta toplamda bir yere varmayan bu hikâye için “farklı bir Sandler” çalışması demek daha doğru ve yeterli olur sanki. Yukarıda “sessiz film” havasından bahsettiğimiz filmin zaman zaman “şarkısız bir müzikal” havasına büründüğünü de söyleyelim ve görmekte yarar var diyelim son olarak.

(“Aşk Sarhoşu”)

Kamyonet – Peter Wahloo

İsveçli yazar Per Fredrik Wahlöö’nun (kitaplarının İngilizce baskılarındaki ve bizde bilinen adı ile Peter Wahloo) Franco döneminin İspanyası’nda geçen romanı, resim yapmak için bölgeye gelen bir Alman’ın parçası olduğu gerilimli olayları anlatan bir kitap. Gerek tek başına yazdığı romanları gerekse bir başka İsveçli yazar olan Maj Sjövall ile birlikte yazdığı ve Martin Beck adındaki hayali bir İsveçli dedektifin maceralarını anlatan polisiyeleri ile bilinen Wahlöö’nün pek çok eseri, başta Martin Beck’in maceraları olmak üzere, sinemaya ve televizyona uyarlanmış ve yazarı sanatın bu alanında da popüler kılmıştı. Bir polisiye, bir gerilim romanı ve belki en az bir o kadar da politik bir kitap bu ve elinize aldığınızda bitirmeden bırakamayacağınız türden bir eser kesinlikle. Politik ve cinsel bir gerilimi (ve şiddeti) o dönemde faşist diktatör Franco tarafından yönetilen İspanya’nın günlük hayatına mükemmel bir şekilde yediren roman, bu Marksist yazarın diğer eserlerini de hemen okuma arzusu yaratacak kadar güçlü bir çalışma.

Kimi edebiyat eleştirmenlerince, hem romanda hem özel hayatında partneri olan Maj Sjövall ile birlikte “İskandinav Polisiyesi”nin yaratıcısı olarak bilinen yazarın bu romanı farklı ülkelerden insanları odağına alan bir eser: Bir Alman, Norveçli bir çift, iki İspanyol erkek kardeş bu psikolojik yanı hayli yoğun olan gerilim romanının ana karakterleri. Bunlara bir İspanyol çavuşu, olayların geçtiği bölgede yaşayan (veya bölgeyi ziyarete gelen) başka yabancıları (Finli, İngiliz vs.) ve romanın baş karakteri olan Alman’ın geçmişindeki kimi Alman karakterleri de eklemek mümkün eserin “uluslararası” karakterini göstermek adına. Roman üçüncü ağızdan yazılmış olsa da, nerede ise tüm sayfalarda yer alan Alman karakter Willi Mohr’a odaklandığı için anlatılanlar, zaman zaman adeta birinci ağızdan yazılmış bir romanı okuyor gibi hissediyorsunuz; bu duyguyu uyandıran asıl olarak yazarın bu karakteri oldukça etkileyici bir biçimde çizmesi kuşkusuz. O kadar yakın hissediyorsunuz ki bu karaktere, düşünceleri ve hisleri bir süre sonra adeta size aitmiş gibi geliyor. Burada yazarın nerede ise görsel bir dil kullanmasının da payı var; örneğin ilk iki sayfayı okuduğunuzda kahramanın kendisini, yaşadığı evi ve evin içindeki tüm canlı ve cansız nesneleri hayli zengin ve canlı bir şekilde canlandırabiliyorsunuz gözünüzde.

İspanya’da 1936 ile 1939 arasında yaşanan ve bugün de izlerini hissettiren iç savaştan sonra ülkeye egemen olan General Franco’nun diktatörlüğü altında yaşayan toplumda geçiyor hikâye. Kahramanımızı sıkı bir sorgudan geçiren (gerçekten müthiş yazılmış bu sorgu bölümleri) İspanyol çavuş, “Buranın insanları iyi, basit insanlardır. Hiçbir şey istemezler, sükûnet ve düzen içinde ekmek paralarını kazanmakla ilgilidirler sadece. Belki fakirdir çoğu ama mutludurlar ya da başlarından geçen tatsız ve sıkıntılı olayları unuttuklarında mutlu olacaklardır. Doğru olanı öğrenecekler zamanla. Bu yoldalar zaten. Onlar için gerekli olan sağlam bir inanç, düzenli bir yaşayış ve hayatta kalabilecekleri kadar iş.” İfadeleri ile tanımlıyor bu toplumu ve ülkedeki diktatörün (ve elbette tüm diktatörlerin) “ideal toplum” tanımını da çiziyor bir yandan. Yazar Wahlöö kendi politik duruşunun izlerini taşımış romanına (Alman’ın finaldeki aksiyonu başta olmak üzere) ama ustaca anlatılan bir gerilimli hikâyenin doğal bir parçası yapmış tüm politik unsurları ve romanın edebî değerine hiçbir zarar vermemiş. Grevci maden işçilerinin katliamla sonuçlanan silahlı isyanı, parlamento üyesi bir askerin kızının yörede yaptığı gezide yaşananlar, Katalan veya Basklı işçilerin yoksulluğu ya da iki İspanyol kardeşin İç Savaş’ta Cumhuriyetçiler’in safında savaşmış ve kaybedilen bir mücadelenin yılgınlığını taşıyan babaları gibi unsurlar olay örgüsüne ustalıkla yedirilmiş.

Her zaman kronolojik bir sıra ile ilerlemeyen ve arada geri dönüşlerle anlatılan romanın başarılarından biri sizi romanın baş karakterine çok yakın hissettirmesi ama gerçekleri ve onun gizemi üzerindeki perdeleri yavaş yavaş açarken sizi doğal bir şaşkınlığa uğratabilmesi. Şaşkınlığa uğruyorsunuz çünkü bu denli yakınlık hissettiğiniz karakterin sizden de gizledikleri olduğunu fark ediyorsunuz. Geldiğini tahmin ettiğiniz gelişmelerin gerilimini hep diri tutmayı başaran, pasif ve sessiz bir adamın sondaki “aksiyon”u ile etkileyen ve finali ile hüzünlendiren bu roman faşizmin (ya da faşizan eğilimlerin) görünür bir şekilde ya da üzeri örtülü olarak toplumların içinde hep bir şekilde canlı kaldığını da söylüyor bize. Yine de kötümser bir duruş değil bu; Willi Mohr gibi “tarafsızlığı” ve “pasifliği” üzerimizden atabilme potansiyeli var içimizde, sonucu ne olursa olsun üstelik…

(“Lastbilen” – “Per Fredrik Wahlöö”)