El Ciudadano Ilustre – Gastón Duprat / Mariano Cohn (2016)

“Sanatçıların sorgulaması, şaşırtması gerekir. Bir sanatçı olarak ulaşabileceğim en üst noktaya ulaşmaktan mutsuzum”

Nobel ödüllü Arjantinli bir yazarın eserlerine ilham kaynağı olan ama yıllardır hiç ziyaret etmediği memleketine bir ödül töreni için gittiğinde yaşadıklarının hikâyesi.

Andrés Duprat’ın orijinal senaryosundan Arjantin ve İspanya ortak yapımı olarak çekilen filmi bugüne kadarki tüm yönetmenlik çalışmalarını birlikte gerçekleştiren Gastón Duprat ve Mariano Cohn yönetmiş. 2017’de Arjantin’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film kazandığı pek çok ödülün yanısıra, Venedik’te Altın Aslan için de yarışmış ve aynı festivalde baş oyuncusu Oscar Martinez ile en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. Zaman zaman kara mizaha dönen bir komedisi olan ve dram yanı ile de dikkat çeken film, sanatçı ve onun esin kaynakları üzerine hoş bir çalışma. Yazarın Nobel töreninde yaptığı konuşma ile başlayan film hemen ardından beş yıl sonrasına ve yazarın doğduğu kasabaya yaptığı ziyarete geçiyor ve hikâyenin büyük bir kısmı da orada yaşanıyor. Beş bölüm başlığı altında anlatılan hikâyenin mizahı her zaman güçlü değil ve ele aldığı temaları yeterince zenginleştiremiyor ama yine de ilgi görmeyi hak eden bir çalışma bu.

Yazarın Nobel töreni ile açılıyor film; ödülden mutlu olduğunu ama bu ödülün bir bakıma ona sanatında gidebileceği en üst noktaya varmış olduğunu ve misyonu sorgulatmak ve sarsmak olan bir sanatçının bu ödül ile “onay”landığını hatırlatmasından rahatsız olduğunu söylüyor yazar törendeki konuşmasında. Belki de tam da amaçladığı gibi önce bir sessizlik, sonra yoğun bir alkış ile karşılanıyor bu sözleri ve törenin sonunda yüzünde beliren mutluluk ifadesi yazarın şımarık egoistliği için bir ipucu oluyor adeta bize. Ardından 5 yıl sonraya geçiyoruz; kendi ifadesi ile “romanlarındaki karakterlerinin hiç terk etmediği ama kendisinin hep kaçtığı” kasabasında değil, Barcelona’da yaşayan ve 20 yaşındayken ayrıldığı kasabasına 40 yıldır gitmemiş olan bir adam olarak çıkıyor karşımıza yazarımız. Bir süredir yaz(a)mayan, konferanslar ve ödül törenleri için dünyanın dört bir yanından sürekli davetler alan yazarın bunları çoğunlukla ret ederkenki görüntüleri, kendisini bilinçli veya bilinçsiz olarak üst bir konuma yerleştiren ve kaprisli tavırların hâkim olduğu bir karakteri olan bir adam resmi çiziyor bize. Başta nedenini anlayamadığımız ama hoş finalde öğrendiğimiz gerekçe ile ve “saygın vatandaş” ödülünü almak üzere kasabasına gitmeye karar vermesi, yaratıcı ile ona esin kaynağı olan gerçek karakterlerin yüzleşmesine dönüşüyor.

Tecrübeli oyuncu Oscar Martinez pek de sempati ile yaklaşılacak biri gibi görünmeyen karakterini usta ve yalın bir oyunculukla canlandırırken komedi anlarını sadeliiğin içinden çekip çıkarıyor ve ekonomik bir performansın nasıl güçlü olabileceğini gösteriyor bize film boyunca. Barcelona’daki gösterişli hayatla zıtlık teşkil eden küçük kasaba hayatının içinde ve yazarın eski sevgilisi dışında her biri tuhaf olan karakterlerle geçen günler bize kimi hoş anlar sunuyor. Örneğin kasabadaki amatör resim yarışmasının jüri üyeliğini yapan yazarın küçük yerlerin gerçeklerini hatırlamak zorunda kalması epey eğlendirici. Kitabının yapraklarının mecburen önce ateş yakmak, sonra da tuvalet sonrası temizliği için kullanılması veya belediye başkanının ısrarı üzerine itfaiye arabasının tepesinde kasaba sokaklarındaki geçit töreni kesinlikle etkileyici, özellikle de ilkinin içerdiği göndermeler nedeni ile. Bunlara yerel tv istasyonunda katılınan bir söyleşiyi ve ödül töreninindeki “ağlak” sunumu da (ki tüm o aldırmaz tavırlarına rağmen yazarımızın gözlerinden yaş gelmesine neden olarak onun karakteri hakkında iyi bir ipucu da veriyor bize bu sahne) ekleyebiliriz rahatlıkla filmin keyifli anlarına örnek olarak.

“Av” başlığını taşıyan bölümün sürprizi ile başarı dozunu yükselten filmin ilk ve son sahnelerinin zıtlığı üzerinden bize ilettiği bir mesajı da var: İlkinde ödülün verdiği coşkuyu kaprisli bir şımarıklıkla örten yazarın kasabasına yaptığı ziyaretten edindiği yeni ilhamlarla tekrar yazmaya başlaması ile dışa vurduğu coşkulu ve yüksek egolu mutluluğu bir sanatçı karakteri üzerine çok şey söylüyor kuşkusuz. Yazarlığını besleyen kasaba halkının tüm ikiyüzlülüklerini onları eserlerinde eleştirel bir şekilde kullanarak “değerlendiren” başarılı yazarın bir insan olarak portresinin beklenenden çok farklı olabileceğini, bir başka ifade ile söylersek, sanat eserleri ile o eserleri yaratan insanın değerlerinin çok farklı olabileceğini hatırlatıyor bize film. Hikâyesinin dramatizasyonu zaman zaman zorlama görünse de, senaryonun filmi bir “sanat ve sanatçı filmi” klişesinden uzak tutma başarısını gösterdiğini belirtmek gerek. Yönetmenlerin görsel anlamda çok özel bir iş çıkarmamış olmaları filmi bir parça zayıflatmış olsa da ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

(“The Distinguished Citizen” – “Saygın Vatandaş”)

Suç ve Ceza Film Festivali 2017

1945 – Ferenc Török : İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra bir Macar köyüne gelen gizemli iki yahudinin köyde neden olduğu tedirginlik ve suçluluk duygusunu anlatan bir film. Bizi tek bir gün içinde olup bitenlere tanık yapan film, bir kısa hikâye havasını ustalıkla kullanıyor ve tüm karakterlerin duygularını (özellikle de korkularını, inkârlarını ve yüzleşmelerini) seyirciye etkileyici bir şekilde geçiriyor. Zaten önemli bir konuyu anlatan ve süresi de uzun olmayan filmin hikâyesine ayrıca Rus askerleri ile olan ilişkileri de eklemesi gibi yanlış görünen bir tercihi olsa da, işlenen suçların üzerine kurulu bir huzurun kalıcı olamayacağını çekici bir biçimde anlatıyor bize bu çalışma. Belki de hikâyenin en başarılı yan, köylülerin kurdukları düzenin tadını köye gelerek kaçıran iki yahudi karakterinin sessiz trajedileri ve niyetleri o olmasa da önemli bir yüzleşmeyi tetiklemeleri. Filmin sonunda düzenin en azından şimdilik sürebildiğine tanık olmamızı sağlıyor film ve köyden gidenleri (veya o düzene katlanamayanları) masum olan karakterlerden seçerek vurucu bir kötümser mesaj da veriyor bize. Elemér Ragályi’nin özenle yaratılmış siyah beyaz görüntüleri ve her defasında dikkatle belirlenmiş görünen kamera açıları ile görsel gücü yüksek bir film bu. “Ruslara da sataşmayı unutmayalım” yaklaşımı bir yana, eli yüzü düzgün bir anlatımla, bir “küçük” hikâyeden nasıl sağlam bir film çıkartılabileceğinin örneği olarak da ilgiyi hak ediyor. Yozlaşan bir toplumun hiçbir unsurunun bu yozlaşmadan muaf kalamayacağını hatırlatması ile de önem taşıyan film belki çok güçlü bir sinema tadı veremiyor her anında ama kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Bir Öğlen Hikâyesi (Majaray-E Nim Rooz) – Mohammed Hossein Mahdavian: İran İslâm Cumhuriyeti’ni yıkmayı hedefleyen Halkın Mücahitleri Örgütü’nün 1981’de gerçekleştirdiği suikastler ve terör eylemleri nedeni ile örgüt üyelerinin peşine düşen “Devrim Muhafızları”nın hikâyesi. Bir politik drama olarak nitelendirilebilecek olan film Tahran’da düzenlenen Fajr Film Festival’inde bolca ödül kazanmış bir çalışma. Mohammed Hossein Mahdavian’ın hikâyesini ustalıkla anlattığı film teknik anlamda Hollywood’u aratmıyor pek ve hatta hareketli kamera kullanımının filme sağladığı gerçekçilik duygusu da epey etkileyici. Örgütün peşine düşen güvenlik ve istihbarat elemanlarının çabaları, örgütle mücadele konusundaki görüş farklılıkları ve içlerine sızmış hainleri bulmaya çalışmaları -belki bir parça yoğun diyalog kullanımı da içererek- tempoyu hiç düşürmeden anlatılıyor. Oyuncu kadrosu da sağlam performanslarla hikâyeye destek olurken, Habib Khazaeifar’ın tema müziği filmin politik gerilim atmosferine katkı sağlıyor. İran’ın yakın tarihini ve 1979 devriminin öncesi ve sonrasında yaşananları bilenlerin daha da ilgi ile izleyeceği muhakkak olan çalışmanın bu bilgiye en azından asgarî bir düzeyde sahip olanların ilgisini bile ayakta tutacak bir senaryosu var. Devrimden önce Humeyni ile birlikte Şah’a karşı mücadele etmiş olan örgütün devrimden sonra diğer pek çoğuna yapıldığı gibi tasfiye edilmesi ve hatta ezilmesinden hiç söz etmeyen filmin, sadece örgütün terör eylemlerine odaklanması, karşılarına “kahraman” güvenlik güçlerini yerleştirmesi, onların zaman zaman sertleşseler de buna hep haklı gerekçeleri varmış gibi göstermesi ve finaldeki “bebek” gibi unsurlar ise filmin fazlası ile “devlet ve resmî tarih” yanlısı olduğunu ele veriyor. Olayların nedenine boş verip ve gerçeklerin sadece “uygun görülen” kısmını kullanarak ne derece dürüst bir film yapılabilir tartışması için iyi bir örnek olabilir bu çalışma.
(“Midday Event” – “The Story of Noon”)

The Lady from Shanghai – Orson Welles (1947)

“Kendimi gülünç duruma düşürmeye başladığımda, beni durdurabilecek fazla bir şey yoktur. Sonunun nereye varacağını bilseydim, bu işin başlamasına izin vermezdim… aklım başımda olsaydı yani. Ama onu bir kez gördükten sonra bir süre kendime gelemedim”

Büyülendiği çekici bir kadının daveti üzerine katıldığı bir yat gezisinden sonra kendini bir cinayete karışmış olarak bulan bir denizcinin hikâyesi.

Kült film tanımını kesinlikle hak eden bir klasik. Sherwood King’in “If I Die Before I wake” adlı romanından uyarlanan filmi Orson Welles yazmış ve yönetmiş, başrolü de o tarihte evli ama boşanmak üzere olduğu Rita Hayworth ile paylaşmış. 1946’da çekilse de 1947’e kadar gösterime sokulmayan filmin hem Hayworth hem de Welles için farklı nedenlerle de olsa “farklı bir film” olduğu kesin. Hayli “ucuz” bir hikâyesi olan filmin bu farklılığı ve başta finaldeki “aynalı oda” sahnesi olmak üzere epey ilginç kimi sahneleri bugün onu bilinen ve sevilen (ve sevilmese bile tartışılan) bir kült esere dönüştürmüş durumda. Her sinemaseverin mutlaka görmesi gereken bir çalışma bu ve sinemaya birbirinden farklı yaklaşımları olan sanatçılar bir araya geldiğinde ortaya çıkabilen tuhaf ama çekici örneklerden biri kesinlikle.

Ayrıksı ve yetenekli sanatçı Orson Welles 1946 yılında, Jules Verne’in “Around the World in 80 Days” adlı romanını müzikal olarak sahneye uyarlamakla uğraşırken yaşadığı finansal sıkıntıyı aşmak için yapımcı Harry Cohn’u arar ve göndereceği para karşılığında hiçbir ücret almadan onun bir filminin senaristliğini, yönetmenliğini ve başrolünü üstlenmeyi önerir. Kafasında bir film fikri olduğunu da söyler ve o sırada tesadüfen gördüğü Sherwwod King romanının (hiç okumadığı ve sadece kapağını gördüğü bir kitaptır bu) adını söyler. Welles filmin çıkış noktasını böyle anlatıyor ama yapımcı William Castle’ın kızı romanı babasının Welles’e gösterdiğini ve Castle’ın yöneteceği bir film için Cohn’a iletmesini istediğini anlatmış. Hangi hikâye ne kadar doğrudur bilinmez ama sonuçta filmin hikâyesinin hayli “ucuz” türden olması en azından Welles’in kitabı bilinçli olarak seçmediğini gösteriyor bize. Sonuçta ortaya çıkan film gişede başarılı olmadığı gibi, yapımcılar filmin hikâyesini o derece karışık bulmuş ve o yıllarda sinemanın en gözde isimlerinden biri olan Hayworth’ın kariyerine zarar vereceğinden o denli korkmuşlar ki Welles’in bitmiş olarak teslim ettiği filmin nerede ise 1 saatlik kısmını kesmişler. Filme müdahaleleri bununla da sınırlı kalmamış yapımcıların; Welles’i Hayworth’ın çekiciliğini vurgulayacak yakın planlar çekmeye de zorlamışlar ve hatta -gerçekten de epey eğreti duran ama bir yandan da filmin tuhaflığına uyan bir sahnede- Hayworth’a Anita Ellis’in sesi ile bir şarkı da söyletmişler. Welles’in Hayworth’ın kızıl rengi ile tanınan saçının rengini açtırmasının ve kısalttırmasının da filmin gişede başarısız olma nedenlerinden biri olarak kabul edildiğini de -en azından Hollywood’dakilerce- söyleyelim filmle ilgili son “magazin” notu olarak.

Tüm kusurları ile bu filmin nasıl bir klasik olabildiğini açıklamak zor aslında. Sonuçta -elbette kısaltılmış olmasının da sonucu olarak- çok dikkatli olmayan bir seyirci için karışık bir hikâyesi var filmin ve zekî görünen bir adamın, içine çekildiği tuzağı bizden daha geç fark etmesi çok da inandırıcı değil. Welles’in anlatıcı olarak, her zaman pek de gerekli görünmeyen bir şekilde konuşup durduğu ve bolca diyalogun da epey konuşmalı kıldığı bir film bu üstelik; zaman zaman sessizliği özletiyor size hatta. Açılıştaki “parkta saldırı” sahnesi de vasat ve ucuz bir Hollywood filmini hatırlatıyor ve sonrası için çok şey vaat etmiyor gibi. Ne var ki tam da bütün bu örnekler bir yandan da filmin çekiciliğini açıklıyor bize. Hikâyenin karışıklığı bir eğlence halini alabiliyor seyirci için ve Welles’in anlatıcı olarak tam da “ucuz roman”lardan fırlamışa benzeyen açıklamaları bu eğlencenin dozunu artırıyor ve kendinizi açılış sahnesinin havasının da desteklediği bu ucuz roman atmosferi içinde buluyorsunuz. Bu atmosfere kendinizi bıraktığınız anda da film sizi ele geçiriyor açıkçası.

Hayworth’ın gizemli kadını (“Şanghay’da şanstan daha fazlasına ihtiyacınız olur” gibi kült olmuş bir cümleyi duyuyoruz onun ağzından ve bu cümlenin ima ettiği anlamı merak ediyoruz), Welles’in İspanya İç Savaşı’nda Franco yanlısı bir casusu öldürmüş denizcisi, kadının ünlü bir ceza avukatı olan kocası ve onun tuhaf ortağı… Welles yönetmen olarak bu karakterleri sık sık yakın planlarla karşımıza getirirken; kamera açıları, çerçevenin içine alıp neyi dışarıda bırakacağı konusundaki sık sık anti-Hollywood görünen tercihleri ve Charles Lawton Jr.’ın (ve jenerikte adları geçmese de Rudolph Maté ve Joseph Walker’ın) başarılı görüntülerinin sağladığı gizemli havayı ustaca kullanması ile teknik açıdan filmi hayli yüksek bir düzeye ulaştırıyor. Welles’in hiç sezdirmeden ustaca başardığı bir şey daha var: Filme yumuşak dozda bir alaycı hava katmak. Welles’in yüzüne sık sık yansıyan “müstehzi” bakış bu alaycılığın çok iyi bir örneği; adeta Welles anlattığı hikâyeyi kendisi de ciddi bulmamış ama tadını çıkarmış gibi görünüyor ve bizden de bunu bekliyor.

Welles yukarıda belirtilen teknik ustalığı pek çok farklı sahnede sergiliyor hikâye boyunca ve Hollywood’un dışına çıkıyor filmin bu anlarında. Örneğin akvaryum önündeki, filmin havasına ve türüne (kara film) hayli yakışan öpüşme sahnesinde karakterlerin siluet biçiminde görünmesi, mahkeme sahnesinde arka plandaki (“alan derinliği”, evet!) jüri üyelerinin hareketlerini (biri hapşuruyor, biri bir diğerini güldüğü için azarlıyor vs.) yakalaması ve elbette lunaparkın aynalı odasında geçen sahnenin tümündeki ustalığı her türlü takdiri hak ediyor. Gerçeği çarpıtan, karakterlerin gerçek niyetlerini ve varlıklarını gizleyen (veya ortaya çıkaran) ve çoklu görüntü yolu ile adeta onların oynadıkları farklı kişiliklere gönderme yapan bu sahne teknik olarak çok başarılı ve tek başına filmi mutlaka görülmeli sınıfına sokacak değerde. Bu sahnenin “Ölmek istemiyorum” diye yardım çığlığı atan Hayworth’ın görüntüsü ile sona erdiğini de düşününce, neden unutulmazlar arasına girdiğini ve hep orada kalacağını anlamakta zorluk çekmiyoruz.

Dört ana karakter arasındaki gerilimi keyifli biçimde anlatan film bu karakterleri canlandıran oyuncuların performansları ile de zenginleşiyor. Welles karakterinin tereddütlerini ve alaycılığını sadece vücut diline değil, sesine de ustaca yansıtıyor. Hayworth doğal olarak sahip olduğu çekiciliği hikâyenin emrine keyifli bir biçimde verirken, karakterinin muğlaklığını da akıllıca sergiliyor. Avukat koca rolündeki Everett Sloane karakterinin mahkeme salonlarındaki ustalığını oyunculuktaki ustalığa çevirerek perdeye taşıyor adeta ve başarılı bir karakter oyuncusu olarak çarpıyor seyirciyi. Onun ortağını oynayan Glenn Anders ise karakterinin tuhaf ürkütücülüğü nedeni ile aslında hayli zor bir rolün altından başarı ile kalkıyor kesinlikle.

Belki de hikâyenin standart ölçülerle bakıldığında zayıf olduğunun farkında olan Welles’in olayların akışını çok da önemsemediği ve filmi, teknik ustalığını da kullanarak “tuhaf” bir biçime dönüştürmenin doğru olacağını düşündüğü söylenebilir; eleştirmen Dave Kehr’in dediği gibi “tüm zamanların en başarılı tuhaf filmi” olduğunu söylemek doğru mu bilmiyorum ama en başarılı olanlarından biri olduğu açık bu eserin çünkü.

(“Şanghaylı Kadın”)

Meraklı Köfteci – Ergin Orbey (1976)

“Ufak bir kusurum var: Her b.ka maydanoz olmak… ama maydanozsuz da köfte olmaz ki”

İyi niyetli ama bir o kadar da meraklı bir seyyar köftecinin bir genç kıza yardım etmek isterken başına gelenlerin hikâyesi.

Senaryosunu Suavi Sualp’in hikâyesinden Erdoğan Tünaş’ın yazdığı ve Ergin Orbey’in yönettiği bir Kemal Sunal filmi. Sunal’ın hızla artan popülaritesinin sonucu olarak peş peşe film çektiği 1970’li yıllardaki çalışmalarından biri olan eser doğal olarak onun varlığı üzerine kurulu ve zaman zaman absürt mizahı ile dikkat çeken bir çalışma. 1970’lerin pek çok filmi gibi sağlam bir kadrosu olan çalışmada, sinemadaki kariyeri sadece iki filmden oluşan ve daha sonra akademisyen olan Gölgen Bengü başrolde Sunal’a eşlik ederken, Şevket Altuğ performansı ile öne çıkıyor. Başta, tekrarlanan meyhane sahnesi olmak üzere kimi komik anları olan filmin senaryodan kaynaklanan bir sıkıntısı var: Hem film bekleneceği şekilde ilerliyor hem de sanki Sualp’in hikâyesinin sundukları ile yetinen ve bu nedenle yeterince akıcı ve bütünsel olamayan bir senaryo var ortada. Kuşkusuz Sunal’a dayanmanın yeterli olacağını düşünmenin de payı var bu durumda ama yine de film belki yine işte Sunal’ın varlığının da önemli katkısı ile izlenmeyi hak ediyor.

Dönemin gözde şarkılarından biri olan ve Esin Afşar’ın yorumu ile epeyce dinlenen Zühtü şarkısı hem filmi açıyor hem de şarkının adı Sunal’ın karakterinin de adı olmuş. Yeşilçam’ın 70’li yıllarda “Türkçe sözlü hafif batı müziği” ve sanat müziği şarkıları ile, 80’li yıllarda ise arabesk şarkılarla bolca yaptığı gibi günün popüler bir unsurundan yararlanmak (telif haklarının pek de oturmadığı o yıllarda, çoğunlukla izinsiz olarak kuşkusuz) söz konusu olmuş burada ve tahmin edileceği gibi bu Zühtü göndermesinin filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok. Filmin, afişi de hazırlanan bir diğer adı da Zühdü (Zühtü değil, herhalde telif hassasiyeti nedeni ile!) ve işte bu ismin kaynağı olan Sunal karakterinin hikâyesini izliyoruz filmde. İyi niyetli ama fazlası ile meraklı bir karakter bu: Daha ilk sahnede herkesin seyrettiği bir kavgayı ayırmaya çalışırken, dayak yemek ve karakolluk olmakla kalmıyor, köftelerini de çaldırıyor bu arada. Senaryo Zühtü karakterini tam olarak tutarlı bir şekilde çizememiş ne var ki; kahramanımızın bazen fazlası ile saf olduğunu düşünüyoruz bazense aslında zekî ve hatta hınzır bir karakter olduğunu. Film, karakteri ilgili sahnede neyin daha komik olacağını düşünüyorsa ona göre çizmiş görünüyor ki bu da ciddi bir tutarlılık sorunu yaratıyor. Aslında karakterimizin zekâsını öne çıkaran sahneler daha fazla (yemeğin parasını ödememek için sürekli olarak köfteden çivi çıktığını iddia eden adama yaptığı oyun örneğin) ama işte başka sahnelerde de gereksiz bir saflığın içine atılıyor Zühtü.

Senaryonun Yeşilçam’a özgü gerçekçilik problemleri de var: Örneğin, kurtarmaya çalıştığı kızın peşine düşmüş ailesinin onları otelde nasıl bulabildiğinin hiçbir açıklaması yok ve bunu dert de etmiyor pek hikâye. Diyaloglar bazen sıkı bir kahkaha attıracak kadar güçlü ama bazen de “gerdek – Erdek” esprisinde olduğu gibi hayli kaba ve yüzeysel olabiliyor. Buna karşılık kahramanımızın “öyle mi yapsam böyle mi yapsam” diye mantık yürüterek bir sonuca ulaşmaya çalıştığı ve tümü bir meyhanede geçen sahnelerde tekrar edilmenin de desteği ile hayli eğlenceli olan bölümleri var filmin ya da “köfte yapmak ile seks yapmak” üzerinden üretilen espride olduğu gibi “cüretkâr” (dönemin softcore ile başlayıp sonunda hardcore’a kadar uzanan “seks filmleri”nin de etkisi var bunda şüphesiz) ve komik olan sahneleri ki filmi ilgi ile izlemenizi sağlıyorlar.

Kemal Sunal klasik oyunculuğunu gösterirken, filmin yönetmeni Ergin Orbey akıl hastanesi doktoru rolünde hayli abartılı bir performans sunmuş ki bunda senaryonun bu karakterin absürtlüğünü dengeli bir şekilde çizememiş olmasının da payı var. Gölgen Bengü hikâyedeki tüm o kaos ve absürt öğelerin içinde sade oyunu ile belki bir parça ayrıksı duruyor diğerlerinden ama doğru bir ton ile oynuyor karakterini kesinlikle. Zihni Göktay, Ali Şen, Hulusi Kentmen (daha önce defalarca canlandırdığı bir “ters ama aslında iyi kalpli adam” rolüne sokmuş onu Yeşilçam yine!), Dinçer Çekmez, İhsan Yüce, Cevdet Arıkan, Sümer Tilmaç ve Reşit Çıldam’ın üzerlerine düşeni yaptıkları filmde sinema kariyerinin henüz başlarındaki Şevket Altuğ öne çıkıyor kesinlikle ve eğlenceli mimikleri ile filme önemli bir katkı sağlıyor.

Sunal’ın adı en çok anılan filmlerinden biri olmasa da zaman zaman güldüren ve eğlendiren bir komedi bu ve senaryosunun kusurlarına ve Sunal’ın varlığı ile yetinmek gibi bir tembelliğe başvurmuş görünmesine rağmen görülmeyi hak ediyor.