Kara Çarsaflı Gelin – Süreyya Duru (1975)

kara-carsafli-gelin“Hele salak! Size toprak mı verecekler bellisen? Sen delirmişsin, ey oğul. Fıkaraya el uzatıldığı nerede görülmüştür”

Babasının işlediği cinayetin kan bedeli olarak kurbanın ailesine verilen çocuk yaştaki bir kızın hikâyesi.

Bekir Yıldız’ın üç ayrı hikâyesinden Vedat Türkali’nin sinemaya uyarladığı ve Süreyya Duru’nun yönettiği bir Türk sineması klasiği. 1977 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film de dahil dört ödül alan (diğerleri Senaryo, Kadın Oyuncu ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında) film 1970’li yılların politik hayatından izler taşıyan ve o dönem Türkiye sinemasının çeşitli örneklerini verdiği “bir derdi olan” sinema eserlerinden biri. Üç ayrı hikâyeyi hemen hemen ciddi bir problem olmadan birbirine bağlamayı başaran Türkali’nin senaryosu, başarılı oyunculukları, düzeni sorgulayan içeriği ve Duru’nun gerçekçiliğe elinden geldiğince yakın durmayı başardığı bir çalışma olması ile ilgiyi hak eden film, o dönem sinemasının kimi kusurlarından kaçınamamış olmasına ve dertlerinin çokluğu arasında zaman zaman odağını kaybetmesine rağmen bir klasik olarak sinemamızın tarihinde yerini almış durumda.

Başta onaylanan senaryosu daha sonra sansür tarafından 3 kez ret edilen film ancak Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı ile gösterime girebilmişti. Milliyetçi grupların, gösterildiği sinema salonlarını tehdit etmesine neden olan filmin bu tepkileri çekmesindeki temel neden hikâyesinin odağında yer alan toprak reformu tartışmalarıydı asıl olarak. Feodal bir düzenin hüküm sürdüğü ve ağaların egemen olduğu topraklarda (film Urfa’da geçiyor) topraksız köylülerin bu ağaların modern köleleri olarak yaşamalarını ve ağaların iktidar güçleri ile nasıl içli dışlı olduklarını anlatan hikâye ülkeyi yönetenlerin hoşuna gitmemişti doğal olarak. Duru’nun filmi bu konuları cesaretle ele aldığı için takdiri hak ediyor öncelikle. Bekir Yıldız’ın üç farklı temayı (kan bedeli, kaçakçılık ve ağalık düzeni) ele alan üç ayrı hikâyesini tek bir filme yedirmek ve karakterlerin bu hikâyelerin her birinde gerçekçi bir resim içinde kalmasını sağlamak kolay bir iş değil kesinlikle ve Türkali’nin bunu hemen hiç aksamadan başaran senaryosu Duru’ya büyük bir kolaylık sağlamış ve o da filmi yalın bir mizansenle çekerken Türkali’nin kendisine sağladığı malzemeyi hak ettiği şekilde kullanmayı başarmış kesinlikle. Film bunları başarırken klasik Yeşilçam problemlerinin bazılarından da kurtulamamış ne var ki. Örneğn dublajda zaman zaman ciddi aksamalar olmuş ve müziğin kullanımı da fazlası ile gösterişli ki bu gösterişlilik filmin genel sadeliği ile çelişiyor sık sık. Müziğin bir sahne içindeki kullanımının ne hissetmemiz gerektiğine bu kadar doğrudan işaret etmesi zarar vermiş filme ve zaman zaman fazlası ile “kaba” bu kullanım şekli ile hikâyenin altını gereksiz yere çizilmiş görünüyor.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiirinden bir bölümün seslendirildiği, yine onun şiirinden bestelenen “Adiloş Bebe” şarkısının sadık Gürbüz tarafından seslendirildiği ve Bedirhan Kırmızı’dan türküler ve uzun havalar dinlediğimiz film bu öğeleri ile hem politik hem de kültürel açıdan durduğu yeri net işaret ediyor kesinlikle. Film bu müzikleri ve şiirleri kullanım şekli ile yeterince profesyonel bir görüntüye sahip değil ne yazık ki. Şiirin hikâyeye giriş ve çıkışı, şarkıların başlama ve bitme şekilleri yeterince olgun bir kurgu ile oluşturulmamışlar ve bir sahnenin “şimdi uzun hava başlayacak” diye düşündürtecek şekilde kurgulanması ve gerçekten de uzun havanın hemen kulaklarınıza ulaşmaya başlaması pek olumlu bir durum değil filmin genel kalitesi açısından.

Amatör oyuncuların bir parça fazla aksadığı filmin ana kadrosu sağlam isimlerden oluşuyor: Semra Özdamar, Hakan Balamir, Aytaç Arman, Aliye Rona, Hüseyin Peyda ve Menderes Samancılar gibi isimlerin olduğu kadroda Antalya’da ödül alan Semra Özdamar (sinemamızı erken terk eden bir yıldız olmuştu ne yazık ki!) ve Peyda işlerini iyi yapmışlar ama Rona ve Balamir üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Aliye Rona sinemamızın kendisini pek çok filmde mahkum ettiği bir karakteri (adeta Yunan trajedilerinden fırlamışa benzeyen bir karakterdir bu) burada da tekrarlıyor ve -kendisinden talep de edildiği üzere- sık sık abartının sınırlarında geziniyor. Yine de bu abartının bile onun çileli yüz çizgilerine yakıştığını ve ondan başka kimsenin bu abartıya rağmen gerçekçi görünmesinin pek de mümkün olmadığını söylemek gerek. Filmin oyunculuk açısından tüm kadronun önüne geçen ismi ise Hakan Balamir olmuş. Güçlü, cesur ve düzeni naif duyguları ile sorgulayan karakterini takdir edilesi bir gerçekçilikle ve ekonomik bir oyunculuktan hemen hiç ayrılmadan canlandırmış ve filmin asıl yıldız olmuş kesinlikle.

Birden fazla tema ile uğraşmasının hikâyenin yeterince derinleşmesine -neyse ki- pek fazla olumsuz yönde etki etmediği film ağlayan onca karakterin olduğu ve bir trajediyi hissetmemiz için bunun yeterli olduğu bir sahnede bir de en koyusundan bir uzun havaya başvurmak gibi hatalı tercihleri, “bayılan sarışan kadın” gibi hem yapay görünen hem de filmin havasına hiç uymayan bir mizah yaratmaya çalışması ve hayli kritik ve dram potansiyeli yüksek olabilecek “eş zamanlı gerçekleştirilen iki düğün” bölümünün hatalı kurgulanması (ve ne olduğunu başta anlayamamız) gibi problemleri olsa da izlenmeyi kesinlikle hak eden bir çalışma bu.

Que Horas Ela Volta? – Anna Muylaert (2015)

que-horas-ela-volta“Sana bir şey teklif ettikleri zaman, nezaketen ediyorlar; çünkü tekliflerini geri çevireceğini düşünüyorlar”

Bir zengin evinde hizmetçi ve bakıcı olarak çalışan kadının uzun süredir görmediği kızının yanına gelmesi ile çalıştığı evdeki düzenin bozulmasının hikâyesi.

Anna Muylaert’in yazıp yönettiği bir Brezilya yapımı. Sanatçının kendi hayatından yola çıkarak yazdığı hikâye bir başkasının çocuğuna bakmak için kendi çocuğundan uzakta yaşayan bir bakıcının çalıştığı evdeki sorgulamadan kabullendiği düzenin kızının gelişi ile bozulması ile ortaya çıkan olayları anlatıyor bize temel olarak. Başroldeki Regina Casé’nin tek kelime ile muhteşem diye özetlenebilecek oyunu ile baştan sona sürüklediği film İngilizce adının (“The Second Mother”) altını çizdiği gibi annelik üzerine epey bir şey de söylüyor ve düşündürtüyor seyircisine. Küçük ve hoş mizahı, gerçekçi karakterleri ve hikâyesi ve Ruylaert’in zarif ve sade yönetimi ile ilgiyi hak eden film Brezilya’nın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma da olmuştu.

Bir zengin evinde çalışıyor kadın; evin erkeği babasından kalan para ile çalışmaya gerek duymadan yaşayan bir adam, kadın ise moda programlarına röportajlar veren ve zenginliğin ve evin patronu olmanın keyfini süren bir iş kadını. Evin tek çocuğu olan ve üniversiteye hazırlanan oğlan ile aralarında karşılıklı sevgi ve güvene dayalı çok sıcak bir ilişkisi var hizmetçi kadının. Annesi ile arasındaki soğuk ilişkiye karşılık, çocuğun uyuyamadığında yatağına gelip onunla birlikte uyuyacak kadar yakın hissettiği bir kadın baş karakterimiz. Hikâyedeki “anne” ile olan ilişkilerden sadece biri bu. Çocuğun gerçek annesi ile olan ilişkisi ve kahramanımızın on yıldır ilk kez göreceği kızı ile olan ilişkisi filmdeki diğer anne ve çocuk ilişkileri; bir de finalde karşımıza çıkacak olan bir başka annelik ilişkisi daha var filmin. Bu ilişkilerin her biri adeta bir diğeri ile ters orantılı olarak ilerliyor, birinin iyileşmesi diğerlerinde sıkıntıya neden oluyor gibi. Muylaert onun çocuğuna bakmak için kendi çocuğundan uzak kalmak zorunda olan bakıcısı ile yaşadığı gerçek tecrübeden yola çıkarak yazmış hikâyeyi ve ortaya oldukça dokunaklı bir sonuç çıkarmış; üstelik bunu hafif bir mizahı atlamadan ve gerçekçilikten hiç sapmadan yapmayı başarmış ki bu sonuç filmi görülmesi gerekli sınıfına sokuyor kesinlikle. Yıllardır yaşadığı evde hiç sorgulamadan ve doğal olarak kabul ettiğı sınırların ve sınıf farkının “dik kafalı” kızının davranışları ile aşılmaya başlaması sonucu ortaya çıkan durumu nasıl yöneteceğini bilemeyen kadın karakteri hikâyeyi gerçekten hayli çekici kılıyor. Kimi sembolik sahnelerle ortaya serilen bu “düzenin bozulması” hâlini sert bir söylemle dile getirmiyor yönetmen ve “yasak dondurmayı yeme” ve özelllikle de “havuza girme” sahneleri ile mizahı da keyifli biçimde kullanarak anlatıyor derdini.

Filmdeki tüm oyuncular üzerlerine düşeni lâyıkı ile yaparken (bakıcının yıllar sonra kavuştuğu kızını oynayan Camila Márdila’nun öne çıktığını da söyleyelim), adeta Regina Casé’nin olağanüstü oyununu besliyorlar düzenli olarak. Casé nerede ise her karesinde göründüğü filmde tam bir oyunculuk virtüözü gibi hareket ediyor ve duygusallıktan komediye her farklı ânın keyfini hem kendisi çıkarıyor hem de seyirciye geçiriyor bu keyif duygusunu. Kahve seti sahnesinden finale, evin çocuğu ile sıcak ilişki anlarından evdeki zora giden durumu idare etme çabalarına, oyuncu filme damgasını vururken hem olgun hem dinamik olmayı başaran performansı ile tek başına filmi seyre değer kılıyor. Evin tüm sırlarının emanet edildiği kadın karakteri ile zenginleşen film “sevginin emek demek olduğunu” da söylüyor bize. Örneğin, ev sahibi kadının bir yandan çocuğunu kendisine soğuk davranmakla suçlarken diğer yandan onun için pek de emek harcıyor görünmemesini bakıcının çocuk için verdiği sevgi dolu emekle karşılaştırıyor hikâye ve “mesaj”ını iletiyor bize sıcak bir şekilde. Evin oğlunun çok mutsuz olduğu bir anda bakıcının tesellisine sığınırken gerçek annesinin yakınlığını ret etmesi de yine bu kaygının bir uzantısı olarak geliyor karşımıza.

Sınıf farkları ve emek verme üzerinden ilerleyen hikâyesi “politik” elbette filmin. Bunu vurgulamaktan çekinmiyor yönetmen ve final bu bağlamda bakınca bir isyan olarak da görülebilir ve görülmeli de. Bunun yanında, bu isyanın gerçekleştirilebilir olması ancak yıllarca bu sınıf farkına boyun eğmiş olmaya bağlı ki bu da isyanın anlamını sorgulamanıza neden oluyor şüphesiz. Anlattığı trajik duruma, bu açıdan bakınca, gerçekçi bir çözüm de sunamıyor doğal olarak film. Gerçekçi bir çözümün araştırılması ve irdelenmesi “politik” değil, politik bir filmin konusu olarak başka bir hikâyede anlatılmayı bekliyor şimdilik. Ev sahibi adamın tüm entelektüelliği ile evin en zayıf karakteri olması ise filmin anlattığı bu veya benzeri dünya konularında entelektüellerin çaresizliği ve hayattan kopukluğuna gönderme olarak yorumlanabilir belki. Son bölümlerinde bir parça kolay çözümlere başvuruyor olsa da (ve ev sahibi kadının oldukça soğuk bir kadın olarak çizilmesi hikâye için kolay bir yola başvurmak olarak görülse de –sonuçta bu kadın da sevgi dolu ama çalışan bir kadın olabilirdi-) Muylaert’in filmini görmeye ve Casé’nin performansının keyfini çıkarmaya engel oluşturmuyor bu durum. Son bir not olarak, filmin Türkçe adının “yanlışlığı”nı belirtelim: Filme annesi ile bir yaz geçiren bir kişinin hikâyesi havasını veriyor bu isim; oysa filmin odağında olan o değil annesi.

(“The Second Mother” – “Annemle Geçen Yaz”)

Bella’nın Ölümü – Georges Simenon

bellanin-olumuBelçikalı yazar Georges Simenon’un ABD’de yaşadığı dönemlerde yazdığı ve ilk basımı 1952 yılında yapılan romanı. Hızlı ve çok çalışması ile tanınan yazarın 500’e yakın eseri (roman, hikâye, farklı takma isimlerle yazdığı “ucuz roman”lar vs.) var ve bunların önemli bir kısmı da sinema, televizyon ve hatta tiyatroya uyarlanmış. “Bella’nın Ölümü” de sinema perdesine taşınanlardan; Jean Anouilh’in uyarladığı senaryo ve Edouard Molinaro’nun yönetmenliği ile kitabın orijinal ismi olan “La Mort de Belle” adı altında 1961 yılında sinemada kendisine hayat bulmuş bu roman ve hayli beğenilmiş bu uyarlama. Yazarın en çok bilinen eserleri Komiser Maigret karakterinin yer aldığı polisiyeleri (75 romanda ve 25 kısa hikâyede yer vermiş bu karaktere Simenon) ve bu kitap da bir cinayet üzerine ilerlemesine ve bir soruşturmayı anlatmasına rağmen polisiyeden çok bir psikolojik roman havasını taşıyor. Evinde işlenen bir cinayetle suçlanan, kırklı yaşların başlarındaki evli bir adamın rutin hayatının nasıl bozulduğunu, suçlu görülme endişesi içinde geçmişi, korkuları, eksik kalmış yaşamı ile yüzleşmesini anlatan roman Simenon’un hızlı ve keyifle okunan kalemi ile çekici bir okuma serüveni sağlıyor okuyucuya.

İkinci Dünya Savaşı sırasında bir kitabının film hakları için Alman yapımcılarla görüşmesinden de kaynaklanan nedenlerle kimileri tarafından “işbirlikçi” olarak görülen, kimilerinin ise sadece bir “fırsatçı” olarak tanımladığı Simenon sorgulamalardan kaçınmak için gittiği ve on yıl kaldığı ABD’de yazmış romanı ve bir Amerikan kasabasını ve orada yaşayanları başarılı bir şekilde resmetmiş (sinema uyarlamasında olayların Cenevre, İsviçre’ye taşınmış olduğunu belirtelim bu arada). Temelde bir psikolojik roman olmasına rağmen polisiyelerinin gerilimini de yedirmiş eserine ve girişte küçük imalarla başlattığı “anlamsız ve belirsiz tedirginliği” kitap boyunca arttırarak sürdürmüş. Daha çok arkadaşlığa benzer bir ilişkisinin olduğu karısı ile paylaştığı ve normal bir monotonluk içinde sürüp gidiyor gibi görünen hayatının, aslında yaşanmamışlıkların yarattığı ve kendini bir kuşkunun ortasında hissetmenin yavaş yavaş ateşlediği bir volkan olduğunu adım adım inşa ettiği bir gerilim ile aktarıyor Simenon bize. Türünün gereklerini akıllıca yerine getiren roman baş karakterinin kişiliğini şekillendiren öğeleri birer birer önümüze sererken hemen hep bu karakterin davranışları ve duyguları üzerinden ulaşıyor okuyucuya ve gerilimi ihmal etmeden ama boş bir gerilimden çok adamın değişimi/dönüşümü üzerinden yaratıyor çekiciliğini. 1999 yılında Fransa’da televizyona da uyarlanan eser okunmayı hak eden bir roman, özet olarak.

(“La Mort de Belle”)

Hang ‘Em High – Ted Post (1968)

hang-em-high“Peşlerinden kendim gideceğim. Bunun Tanrı ile ilgisi yok, işi kendim halledeceğim”

Hırsızlık ve cinayetle suçlanarak uğradığı linçten son anda sağ kurtulan bir adamın bir kanun adamı olarak intikamını almasının hikâyesi.

Senaryosu Leonard Freeman ve Mel Goldberg tarafından yazılan, Ted Post’un yönettiği bir Amerikan yapımı. Başroldeki Clint Eastwood’un Sergio Leone ile çektiği “Dolar Üçlemesi” filmleri ile kazandığı ünün üzerine kurulmuş görünen filmin yönetmenliği önce Leone’ye teklif edilmiş ama onun o sıralarda “Once Upon A Time In The West” filmi için çalışıyor olması nedeni ile yönetmenlik Eastwood’un önerisi ile Post’a gitmiş. Western’in bir alt türü olan “revizyonist western” sınıfı içinde gösterilebilecek olan film, temel olarak Leone’nin spagetti western’lerinden hafif esintiler taşıyor olsa da o havadan epey uzak bir çalışma. Bir ülkenin kuruluş ve gelişme döneminde adalet kavramının ve prensiplerinin oluşumu üzerine fikirleri olan film, Ted Post’un eli yüzü düzgün anlatımı ve Eastwood’un -oyunculuğundan çok- karizması ile dikkat çekiyor ve ilgiyi hak ediyor. Tam olarak derdinin ne olduğuna pek karar verememiş görünen çalışma, revizyonist sıfatını hak edecek farklılığı ile önemli bir film yine de.

Jenerik öncesi gösterilen ve kahramanımızın iyi yürekliliğini sergileyen bir sahne ile açılan film halkın kendi adaletini kendisinin tesis ettiğini gösteren linç sahnesi ile devam ediyor ve buradan başlayarak filmin temel olarak adalet teması üzerinde döneceğini anlıyoruz. Eskiden olduğu gibi yeniden bir kanun adamına dönüşen ve federal şerif ünvanını alan kahramanımızın yargıçla adalet kavramı üzerindeki kimi çatışmaları, halk için bir sirk gösterisine dönüşen idamlar, cezaevindeki feci koşullar, sevgilisi olan kadının geçmişte kendisine tecavüz eden adamla ilgili adalet arayışı ve en başta da şerifimizin bireysel adalet ile toplumsal adalet arasındaki sıkışmışlığı temel olarak filmin nerede durduğunu gösteriyor bize. Ne var ki bu dert üzerinde dururken sık sık konuyu dağıtan yan hikâyelere başvurması veya adamı linç etmeye çalışan karakterlerden bir kısmını kaba bir kötülüğün parçası olarak göstermesi (sonuçta problem bu karakterlerin kötü veya iyi olması değil, toplumda yerleştirilmeye çalışılan adalet mekanizmalarının dışında hareket etmiş olmaları) filmin kendi kendine zarar vermesine neden oluyor. Muhtemelen bir western içinde böyle “derin” konulara girmenin ticarî açıdan pek iyi olmayacağı düşüncesi filmin yaratıcılarını hikâyeyi daha standart kalıplara yaklaştırmaya götürmüş ama film sinema değeri açısından bundan zarar görmüş elbette.

Filmin yukarıda sözü edilen arada kalmışlığı yönetmenlik alanında da gösteriyor kendisini: Özellikle Eastwood’un yakın plan yüz çekimlerinde ortaya çıkan spagetti western havası -tıpkı asıl temanın üzerine yeterince gidilmemesi gibi- filmin genelinde yerini daha geleneksel bir mizansen anlayışına bırakmış görünüyor. Böyle olunca da Eastwood’un Leone filmlerinden buraya taşımış göründüğü bakışlar ve mimikler zaman zaman filmin tümü içinde bir parça eğreti durmuş. Yine de Eastwood’un hemen her filminde olduğu gibi oyunculuk performansı ile değil, karizması ile işini gördüğünü düşünürsek bu bakışların filme faydası olmuyor da değil açıkçası. Girişte belirttiğim gibi filmi klasik bir western’den çok türün 1960 ve 70’li yıllarda öne çıkan bir alt türü olan “revizyonist western” türü içinde değerlendirmek gerekiyor. Klasik western’e göre daha gerçekçi bir bakış, daha karanlık bir hava ve belki de -en azından bu film için- tümünden daha fazla olmak üzere western’in kimi değerlerini (maçoluk, idealleştirilen bir yeni dünya arayışı vs.) sorgulama şeklinde kendisini gösteren yaklaşım hikâyede yerlerini almış görünüyorlar ki filmi temel olarak farklı kılan özelliklerinden biri de bu. Bu revizyonist bakışın getirdiği eleştirel hava özellikle şerif ile yargıç arasındaki adalet üzerine olan tartışmalarda gösteriyor kendisini. Finaldeki “uzlaşmacı” hava bir Amerikan filminden bekleneceği şekilde eleştirel bakışı sınırlıyor olsa da, toplu idam sahnesinde en iyi örneğini verdiği şekilde filmin yine de kayda değer bir sorgulayıcılık taşıdığını söylemek mümkün.

Henüz otuz beş yaşındayken intihar ederek yaşamına son veren Inger Stevens’ın Eastwood’a eşlik ettiği filmin Dominic Frontiere imzalı müziği türden türe atlayan havası ile hikâyeyi zenginleştirmiş görünüyor. Bazen bir gerilim filmine yakışacak melodilere sahip, bazen tipik bir western havasına bürünen ve hatta filmin kendisi gibi zaman zaman spagetti western’e uzaktan da olsa bir selâm gönderen müziğin bu çok çeşitliliği arada dikkat dağıtıyor belki ama yine de müzik çalışması başarılı olarak nitelendirilebilir rahatlıkla. Bruce Dern, Ed Begley, Dennis Hopper, Pat Hingle gibi isimlerin yardımcı oyunculukları ile zenginleştirdiği film, özetleyerek söylersek; farklı (ama yeterince değil), sorgulayıcı (ama yeterince değil) ve ilginç (ama yeterince değil) bir çalışma ve ilgiyi hak ediyor.

(“Onları Yükseğe As”)