İrlandalı Damien Rice’ın 2014 tarihli “My Favourite Faded Fantasy” albümünden bir şarkı. Ona çok yakışan tonu, eski şarkıları gibi yine güçlü ve bu kez daha da “olgun” havası ile yine mükemmel bir parça. Aşk ve hayatla ilgili soruların cevaplarını ararken…
Yazar: Gürkan Kılıçaslan
Görme Biçimleri – John Berger
1972 tarihli ve aynı adlı BBC dizisi için İngiliz sanat eleştirmeni, romancı, şair ve ressam John Berger tarafından yazılan metinlerin yer aldığı kitap. Geleneksel Batı kültürü estetik anlayışını ve görsel imajların (kitaptaki çevirisi ile imgelerin) arkasındaki ideolojileri anlatan dizi/kitap, daha geleneksel bir görüşün temsilcisi olan Kenneth Clark’ın yine BBC için yaptığı “Civilisation” adlı diziye karşılık olarak yaratılmış kısmen. Evet, bir devlet kanalı olan BBC’den -bugün o yüksek kültürel düzeyini az da olsa kaybetmiş olsa da- söz ediyoruz. Dört bölümden oluşan dizinin her bir bölümüne karşılık bir bölüm var kitapta ve bu bölümler sözü edilen konu ile ilgili zengin imgelerle süslenmiş. Bunun dışında, üç de sadece imgelerden oluşan bölüm var ki bu bölümler “seyirci-okurun kafasında soru uyandırmak” amacıyla hazırlanmış. Sonuçta imgelere (sanat veya reklâm imgeleri olabilir bunlar) farklı bir gözle bakmaya teşvik eden ve kimi soruları sorduğu ve cevapladığı gibi başkaları için de okuyucusunu teşvik eden bir kitap bu.
John Berger’ın Sven Blomberg, Chris Fox, Michael Dibb ve Richard Hollis ile birlikte hazırladığı kitabın yazılı denemeler içeren dört bölümünün Walter Benjamin’in “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction” adındaki eserinden esinlenen birincisinde imge ve görme gibi kavramlar üzerinde durulurken, yağlıboya resim geleneği ve bu gelenekle üretilmiş eserlerin reprodüksiyonların etkileri konu ediliyor. İmgeyi “yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünüm” olarak tanımlayan Berger, Hollandalı ressam Frans Hal’in iki eseri (“Yaşlılar Bakımevinin Erkek Yöneticileri” ve “Yaşlılar Bakımevinin Kadın Yöneticileri”) üzerinden “geçmişi bulandırma” kavramını atıyor ortaya ve bulandırmayı “açıklanmasa kendiliğinden apaçık olacak şeyleri açıklamaya kalkışmak olarak” tanımlıyor. İmgenin biricikliğinin fotoğraf ile kaybolduğunu, yeniden canlandırmanın (kopyaların) resmin anlamını değiştirerek çoğalttığını ve örneğin televizyondaki bir imgenin girdiği her evde farklı bir anlama bürünebildiğini söylüyor.
Yazılı denemelerin yer aldığı ikinci (kitaptaki sırası ile üçüncü) bölümde “nü” ve “çıplaklık” kavramlarını birbirinden ayırarak, özellikle klasik resim ustalarının kadını eserlerindeki kullanım şekillerine odaklanıyor. “Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır, nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir” ve “Sıradan Avrupa nü resimlerinde asıl kahraman hiçbir zaman resimde görünmez. O, resmin önündeki seyircidir ve erkek olarak kabul edilir” ifadeleri ile klasik ustaların çoğunun kadını kendisi olarak değil erkeklerin arzu konusu olarak resmettiğini söylüyor. Buna aykırı bir örnek olarak da Rubens’in “Kürk Mantolu Helene Fourment” adlı tablosunu analiz ediyor. Üçüncü (kitaptaki beşinci) yazılı bölümde ise temel olarak yağlıboya resimlerin mülkiyet kavramı ile ilişkisi konu ediniliyor ve “bir nesneye sahip olmakla yağlıboya resimde o nesnenin görüntüsüne sahip olmak arasındaki benzerlik” olgusuna dikkat çekiliyor. Yağlıboya resmin “nesnelerin dokunulabilirliğini, dokusunu, parlaklığını ve katılığını” yansıtabilmekteki üstünlüğü ile sahip olma duygusunu ve seyirci-sahip için üretildiği algısını en iyi üreten sanat biçimi olduğunu söylüyor. Gainsborough’nun “Bay ve Bayan Andrews” adlı resmi yağlıboya resimle mülk arasındaki özel ilişkilerin örneklerinden biri olarak inceleniyor bu bölümde. Kitabın son bölümünde reklâm endüstrisinde imgelerin kullanımı (renkli fotoğrafın yağlboya resmin rolünü üstlenmesi ve ondaki “özel mülke -zaten- sahip olmanın sevincini yansıtma” özelliğini o özel mülke sahip olunduğunda (satın alındığında) değişecek hayatlar ve kıskanılacak duruma gelme ile değiştirdiği anlatılıyor. Reklamcılığın, tüketimi demokrasinin yerine geçen bir şeye dönüştürmesi tehlikesi anlatılıyor.
Berger’ın kitabı kapsama alanının genişliği düşünüldüğünde, daha çok, gündeme getirdiği kavramlara giriş niteliği taşıyor belki ama görsel malzemelerle zenginleştirilen makaleler hayli ilginç ve zevkli bir okuma, görme, analiz etme ve düşünme fırsatının kapısını açıyor okuyucu için. Bu okuma tecrübesinden sonra herhangi bir imgeye bakışın “kalite”sinin artacağı kesin ki bu zaten başlı başına yeni bir dünya demek. Bir entelektüel bakışın sonucu olan yazıların kamu yayıncılığına erişebilmesi ise ayrıca önemli bir konu, özellikle de bizdeki kamu yayıncılığının sefil durumu düşünülürse.
(“Ways of Seeing”)
Run – Philippe Lacôte (2014)
“Yağmur büyücüsü olmak istiyordum ama kaderim bambaşkaydı”
Ülkesinin başbakanını öldürdükten sonra kaçan bir adamın geriye dönüşlerle anlatılan hikâyesi.
Fildişi Sahili’nden Philippe Lacôte’un yazdığı ve yönettiği ve Fildişi Sahili – Fransa ortak yapımı olarak çekilen 2014 yapımı bir film. Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen film genç bir adamın bir hayattan diğerine kaçarak yaşadığı hayatı ve politik bir suikasti gerçekleştirme noktasına nasıl geldiğini anlatıyor bize. Yönetmenlik hayatına kısa filmler ve belgesellerle başlayan Lacôte’un 2013’de beş diğer yönetmenle birlikte çektiği ve filmdeki altı hikâyeden birini anlattığı “African Metropolis” adlı yapımdan sonra çektiği ilk ve şimdilik son uzun konulu filmi olan çalışma onun belgeselci geçmişinin izlerini de taşıyan ve ülkesinin politik karmaşasını genç bir bireyin üzerinden anlatan bir eser olarak dikkat çekiyor. Genç adamın birbirinden farklı hayatların içinde hayatta kalma ve yerini bulma çabasını anlatan film bu hayatların hiçbirini kendisinin isteği ile seçmemiş olmasını ülkesindeki gençlerin gerçekleri için bir sembol olarak seçmiş görünüyor ve her biri ayrı birer ilginçliği olan ama sinemasal karşılıkları her zaman o denli çekici olmayan bu hayatların içinde senaryo belki dağılmıyor ama yeterli bir bütünlüğe de ulaşamamış görünüyor.
Suikast sahnesi ile açılan film sonra geriye dönüşle anlatmaya başlıyor hikâyesini ama sık sık zaman bir bugüne bir geçmişe gidiyor ve klasik bir kronolojik sıra takip etmiyor. Zamanın sık değişmesine rağmen hikâyenin akışındaki doğallığı hiç yitirmemesi ve seyircide gereksiz bir kafa karışıklığı yaratmamasını Philippe Lacôte’un başarı hanesine eklemek gerekiyor kuşkusuz. Resmî dilin Fransızca olduğu ülkede karakterlerin de çoğunlukla Fransızca konuşması rahatsız etmiyor ve film bu avantajı ile ortak yapımcı olan Batı ülkesinin dili ile konuşan yerel karakterler garabetinden kurtuluyor. Filmde tüm karakterlerin yerel olması da olumlu bir durum ve böylece hikâyeye Batılı seyirci için zoraki eklenmiş görünen yabancı karakterlerden kurtulmuş oluyoruz. Filmin gerçekçi bir görünüme kavuşmasına katkıda bulunan bu doğru tercihlere ek olarak, gerçekçilik duygusunu artıran asıl önemli öğe ise yönetmenin sinema dili. Sert sahneler başta olmak üzere kamerasını hemen hiç oyunlara başvurmadan kullanıyor Lacôte ve örneğin suikaste hazırlanma sahnesi veya kahramanımızın peşine düşenlerden kaçarken aralarına karıştığı bir milliyetçi grup (bu grubun lideri daha sonra başbakan oluyor) içinde geçen sahneler bu belgeselvarî yaklaşımın başarılı örnekleri oluyorlar.
Film için sık sık bir çekicilik kaynağı olan bu belgesel yaklaşımı, ne var ki zaman zaman da filmin aleyhine çalışıyor. Kahramanımızın her farklı hayatına ayrı bir döneme yaklaşır gibi yaklaşıyor yönetmen ve kendi içlerinde çekici olsa da hikâyenin genelinde tüm bu toplamla ne demek istediği bir parça havada kalıyor. Bir yağmur büyücüsünün yanında çıraklıktan kasabaları dolaşarak “yemek yeme gösterisi” yapan aşırı şişman bir kadının yardımcılığına ve silahlı bir milliyetçi grubun parçası olmaktan tesadüfen kazanılan bir servetle zengn ve hovarda bir hoyata, adamın değişen hayatını belki ilgi ile izliyoruz ama suikaste giden yolu tüm bunların ne kadar açıklayabildiği bir parça tartışmalı. Bir sahnede “Hayatım bir çocuğun avucundaki kum gibi: tüm sevdiklerim elimden kayıp gidiyor” diyen adamın ne demek istediğini anlıyoruz ama trajik ve çalkantılı hayatına yeterince yakın hissedemiyoruz kendimizi yönetmenin gereğinden fazla mesafeli gibi duran sinema dili nedeni ile ve işte bu problem filmin temel sıkıntısı oluyor. Yönetmenin klasik sinemadan uzak duran veya egzotik öğelerden ustaca sakınan yaklaşımı çok olumlu ama filmini bir şekilde daha sıcak ve çekici bir sonuca kavuşturması gerekiyormuş özet olarak. Başroldeki Abdoul Karim Konaté’nin performansı ise belki yine soğuk görünebilir ama filmin atmosferi ile çok uyumlu ve yakaladığı doğallık ile de kimi sahnelerde hayli etkileyici.
Filmin hayatının bir kısmını bir yağmur büyücüsünün yanında geçiren bir adamı anlatmasına ve egzotizme uygun topraklarda geçmesine rağmen bundan ve büyülü bir atmosferden özenle sakınmasını ise takdir etmek gerekiyor. Hatta bir sahnede sanki yönetmen bu yönde bir beklentisi olanlara ders verir bir tavır ile, karanlık gökyüzünde kayan yıldızlar gibi bir görüntü oluşturan görsel şölenin kaynağının yere düşen binlerce çekirge olduğunu gösteriyor bize. Bir başka ifade ile, “büyülü bir gerçekçilik” bekleyenlere hemen sadece “gerçekçiliği” sunarak (Daniel Miller’ın başarılı görüntüleri büyüyüye en yakın öğesi filmin) asıl derdinin ne olduğunu söylüyor. Sonuçta başta yeterince güçlü ve etkileyici olamamak gibi kimi kusurlarına rağmen, bir ülkenin hatta belki de tüm bir kıtanın kaderini anlatan, kaçan ama gideceği bir yeri de yok görünen veya bu yerin bir öncekinden daha iyi olacağının garantisi olmayan insanları gündeme getiren film ilgiyi hak ediyor.
(“Kaçak”)
12 Years a Slave – Steve McQueen (2013)
“Sen özgür bir adam değilsin. Sen sadece Georgia’dan kaçan bir adamsın. Sen Georgia’dan kaçan bir zencisin. Sen bir kölesin. Sen bir kölesin!”
Özgür bir siyah adamın kaçırılarak köle olarak satılmasından sonra yaşadığı trajik hayatın hikâyesi.
Solomon Northup’ın anılarından beyazperdeye uyarlanan bir film. 1984 yılında bir televizyon filmine de konu olan kitap 1853 yılında yayımlanmış ilk kez ve sinemanın doğal ilgi alanına girecek denli çarpıcı içeriği ve gerçek olması ile ilginçliği daha da artan bir hayatı anlatıyor okuyucuya. İngiliz Steve McQueen’in yönettiği ve senaryosunda John Ridley’in imzası bulunan film İngiltere – ABD ortak yapımı olarak çekilmiş ve aralarında en iyi filmin de olduğu üç Oscar ödülünün sahibi olurken, ayrıca altı dalda da bu ödüle aday olmuştu. Oscar’ın dışında onlarca ödüle daha sahip olan film ABD’nin geçmişindeki en kara lekelerden biri olan kölelik dönemine sert ve gerçekçi bir bakışla bakması ile önemli bir çalışma ve gerek kahramanının trajik hikâyesinden gerekse filmin profesyonel ustalığından etkilenmemek mümkün değil. Buna karşılık usta sinemacı McQueen’in -klasik Amerikan sinemasının kalıplarından genellikle uzak dursa da- bu filmde, önceki iki filmine (2008 yapımı “Hunger – Açlık” ve 2011 yapımı “Shame – Utanç”) göre sinema dilini anaakım sinemasına yaklaştırmış olması ve finaldeki Spielberg’i anımsatan “göz yaşartıcı” sahne başta olmak üzere sık sık kendisini ticarî sinemanın gerçekleri ile kısıtlamış olması -olumsuz anlamda- dikkat çekiyor. Yine de yönetmeni popüler sinemanın kalıplarını zorlayarak kimi anlarına kişisel damgasını vurması ve kesinlikle “dürüst” bir dili tercih etmesi nedeni ile takdir etmek gerek. Çarpıcı bir hikâyenin ustalık dolu bir profesyonellikle anlatıldığı ve içine zaman zaman sızan McQueen damgası ile ilgiyi hak eden bir film bu.
Steve McQueen’in çektiği üçüncü uzun metrajlı film bu. Bunların ilki olan “Hunger” hapishanedeki IRA militanlarının İngiliz hükümetinin uygulamalarına tepki olarak başlattığı ve ünlü Bobby Sands’in başını çektiği açlık grevlerini anlatan çok etkileyici bir yapımdı. Bu filmde olduğu gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği “Shame” ile ABD’de geçen bir hikâye anlatan yönetmen, Fassbender’in başrolde olmasa da önemli rollerden birinde yer aldığı “12 Years A Slave” ile bu kez ABD’nin geçmişine uzanmış. Yönetmenin üç filmi de eleştirmenlerden genellikle övgüler almış ve bol ödül sahibi olmuşlar. Bu ödüllerde Oscar’ın da dahil olduğu Amerika bazlı olanlarının oranlarının birinci filmden üçüncü filme doğru süratle artması aslında yönetmenin sinemasındaki bir değişimin de ipucunu veriyor olabilir bize: Yenilikçi bir dilin aleyhine, popüler sinemanın lehine olan bir değişim bu. Buna karşılık şu da bir gerçek ki her üç filmde de seçtiği dilin hakkını fazlası ile veriyor ve hikâyesinin hitap ettiği seyirci kesiminin beklentilerini kesinlikle karşılıyor yönetmen. Bir başka ifade ile, bu filmlerin üçü de anlatmayı seçtikleri hikâyeleri ve bunu anlatmak için kullandıkları dilleri ile kesinlikle başarılılar. Bu nedenle belki de bu üç filme birlikte değil ayrı ayrı bakmak gerekiyor değerlendirme yaparken; aksi takdirde “Hunger”ın hayranı bir sinemasever için “12 Years A Slave” fazlası ile “normal” ve hatta sıradan görünebilir sinema sanatı açısından çünkü.
Evet, gerçek ve oldukça trajik bir hikâye anlatıyor film ve bir sahnede köleleri asılırken gördüğümüz ağacın gerçekten de geçmişte bu amaç için kullanıldığını bilmenin de arttırdığı bu gerçekçilik yönetmenin film boyuncaki tercihlerine de yansımış. Nerede ise beş dakika süren kırbaçlama sahnesi örneğin gerçek zamanlılığı ve sürekliliği ile çok ama çok sert ve etkileyici. Bir diğer sahnede bir ağaçta ayakları yere zar zor değer durumda ve boynunda bir ilmikle asılı olarak gördüğümüz baş karakterimizin sahnesi de yine bilinçli olarak uzun tutulmuş olması ve tüm sahne boyunca etrafındaki hayatın onun trajik konumundan ve çektiği acıdan bağımsız olarak devam ediyor olması yine McQueen’in hikâyeye damgasını vurduğu anların göstergeleri. Gerek bu son örnekte gerekse filmin diğer pek çok sahnesinde doğayı ve kameranın yakaladığı “güzel” görüntüleri (ilginç bir ağaç, gökyüzündeki ay, nehir vs.) doğru ve çarpıcı bir biçimde kullanması ile dikkat çekiyor McQueen. Tüm bu görüntüler (yönetmenin önceki iki filminde de onunla çalışan Sean Bobbitt’in imzasını taşıyan görüntüler bunlar) yaşanan hikâyenin trajikliği ile tezat teşkil eden bir güzelliği sergileyerek insanın insana ettiğinin acımasızlığını ve doğa-dışılığını vurgularken diğer yandan da yaşananlara sessiz tanıklıkları ile adeta ilahî bir kayıt tutuyorlar olan bitene.
Nijerya asıllı İngiliz oyuncu Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı ve yalınlık içinde müthiş duygusal bir performans ile karşımıza getirdiği karakter New York’ta yaşayan özgür bir siyah adamken, kandırılarak götürüldüğü Washington’da kaçırılıyor ve köle olarak satılıyor. Hayatta kalabilmek için aslında özgür bir adam olduğunu, okuma yazma bildiğini vs. saklaması gerekiyor tüm kölelik hayatı boyunca. Beyazlarla aynı restoranda yemek yiyen bir adamken kendisini köle olarak zalim beyaz sahiplerin elinde bulan bu siyah adamın hikâyesinde ilginç yanlardan biri filmin başta belki biraz ters gelecek ama son tahlilde doğru görünen bir yaklaşımla adamın bireysel hikâyesi ile köleliğin insanlık dışılığını bir şekilde birbirinin çok da içine geçirmemesi: Evet, kahramanımız bazen kurbanı bazen de tanığı olarak her trajik anın bir şekilde parçası oluyor ama onun hikâyesinde vurgulanan “beyazlarla nerede ise eşit bir siyah”ken (ve köle siyahlarla pek ilgisi olmayan, bu konuyu düşünmeyen ve nerede ise beyaz kabul edilebilecek bir adamken), şimdi beyazların sömürdüğü bir siyaha dönüşmesi. Adamın kölelik hayatı boyunca karşılaştığı her siyah köle ayakta kalabilmek için farklı farklı yollar denerken her anlamda sömürülüyor, zulme uğruyor ve öldürülüyorlar ve film bu konuyu bir saniye bile odağından uzaklaştırmıyor ama sonunda adamın bireysel hikâyesinin “neden kölelik var” diye değil, “ben köle değilim” diye özetlenebilecek olmasını değiştirmiyor bu durum. Bu tercih açıkçası zaman zaman rahatsız ediyor ama sonuçta hikâyenin gerçek olması ve filmin bu alanda yapay kahramanlık senaryoları yazmaya girişmemesi bu sıkıntıyı ortadan kaldırıyor gibi görünüyor.
Filmin kimi tercihleri ise sorgulama gerektiriyor. Örneğin filmin yapımcılarından biri de olan Brad Pitt’in karakterinin -her ne kadar hikâyenin gelişiminde önemli bir yeri olsa da- senaryoya zoraki eklenmiş gibi görünmesi ve bu kısa role yüklenen önemin belki de karakteri Pitt’in canlandırmasından (Pitt karakteri kendisinin oynamasının finansman için kolaylık sağlayacağını düşündükleri için filmde rol aldığını söylüyor) kaynaklandığını düşündürtmesi bir sorun açıkçası. Kızılderililerle karşılaşma sahnesi filmin havada kalan ve nereye bağlamanız gerektiğini, hikâyedeki yerini anlamanızın pek mümkün olmadığı bir bölüm olarak dikkat çekiyor.
Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar kazanan ve bu film ile ilk sinema rolünü canlandıran Lupita Nyong’o’nun çarpıcı performansı ve zaman zaman bir parça dizginlenmemiş gibi görünse de usta oyuncu Michael Fassbender’in oyunculuğu ile de dikkat çeken filmin asıl yıldızı kuşkusuz Chiwetel Ejiofor ve onun Oscar’ı alamaması bir sonraki yıl dozu daha da artan bir Oscar eleştirisine ve Hollywood’un siyahları hâlâ yeterince görmemekle suçlanmasına yol açmıştı. İlginç bir not olarak, filmin İtalya’daki afişinde Ejiofor’a değil Fassbender ve kısa bir rolü olan Pitt’e yer verilmesinin bu ülkede ciddi bir skandal olarak karşılandığını da ekleyelim. Gerçekçi sertliği ile Hollywood’un yıllardır Amerikan tarihindeki kara lekelerden biri olan köleliğe bakışındaki yalan içeren söylemlerine de güçlü bir darbe vuran film aslında sadece bu özelliği ile bile ilgiyi hak ediyor. Sonuçta “Gone with the Wind – Rüzgâr Gibi Geçti” gibi klasikleri ile bu döneme “beyaz sahipler ve mutlu köleler” çerçevesi içinde bakan ve “o güzel günler nerede şimdi” nostaljisi yapan bir sinemanın kötü mirasının karşısında duran bir film bu. Bu nedenle de, McQueen’den daha farklı olması yönündeki beklentiler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve belki o zaman daha “keyif”le izlenebilecek, görülmeyi hak eden bir çalışma, özet olarak.
(“12 Yıllık Esaret”)