Casus – Joseph Conrad

casusJoseph Conrad’ın ilk kez 1907 yılında yayımlanan ve orijinal adı “The Secret Agent” olan romanı. 1886 yılında Londra’da geçen romanı Conrad, 1894 yılındaki yarım kalan ve Greenwich Gözlemevi’ne karşı olduğuna inanılan bir bombalama eyleminden ilham alarak yazmış. Martial Bourdin adındaki bir Fransız anarşist taşıdığı bombanın erken patlaması sonucu eylemini gerçekleştirememiş ve aldığı yaralar sonucu ölmeden önce eylemi niçin yaptığı ve hedefinin ne olduğu konusunda polise kesinlikle bilgi vermemişti. Conrad’ın bu yarım kalan eylemden esinlenerek yazdığı kitap yazarın sağlığında çok ilgi görmemiş ama sonraları en önemli eserleri arasında yerini almıştı. Hitchcock’un 1936 yılında “Sabotage” ile hayli serbest bir sinema uyarlamasını yaptığı romanın daha sadık bir uyarlamasını 1996 yılında Christopher Hampton çekti (“The Secret Agent”). Bunun dışında, BBC hayli ilgi göstermiş romana ve tam dört kez kitabı film veya mini dizi olarak televizyon ekranlarına taşımış. On üç bölümden oluşan kitabın her bir bölümü tek bir ana sahneye/olaya odaklanıyor hikâyesinin gelişimindeki ve bu biçimsel özelliği gereği de olsa gerek tiyatroya (ilk uyarlamayı yapan da Conrad’ın kendisi olmuş) ve operaya da uyarlanmış kitap. Bir bombalama girişimin öncesi ve sonrasına eğilen hikâye eylem anına hiç değinmiyor ve hemen tüm karakterlerin özenli analizleri ile anarşizm ve terörizm olgularına ve bu ideolojiyi ve eylem biçimini benimsemiş bireylerin ruhlarının derinliklerine iniyor.

Girişte yer alan önsözü kitabın ilk yayımından on iki yıl sonra yazmış Conrad ve kitabı yazarken yola çıkış noktasının bir arkadaşı ile anarşik eylemler hakkında yaptığı sohbetin ve rütbeli bir polisin hatıralarının olduğunu söylüyor burada ve romanının gerçekçi kabul edilmesinden mutlu olduğunu belirtiyor. Adı belirtilmeyen ama Rusya’ya ait olduğu açık bir yabancı elçilik adına casusluk yapan Verloc adında bir karakterin planladığı ama beklenmedik bir trajedi ile sonuçlanan eylemden önce olanları ve sonrasında yaşananları, onun ailesi, etrafındaki anarşistler ve onları takipleri altında tutan polisler üzerinden de anlatıyor Conrad ve o dönemde Avrupa’da yükselen terörün yarattığı atmosferi ustaca kullanıyor romanında. Tasarlanan eylemin talep edilen elçilik tarafından “anlamsız ve delilik örneği” olarak tanımlanması da (gerçek terör için günümüzde de geçerli olan uygun bir tanım kuşkusuz) dönemin bu eylemleri algılama biçimine uygun olsa gerek. İlginç bir şekilde gerçek anlamı ile romandaki bilinçli tek şiddet eylemini anarşizm ve terör kavramlarından uzak birine yaptırıyor Conrad okuyucuyu da şaşırtarak. Benzer bir beklenti dışı tercihi de romanın kronolojisi ile oynayarak, eylemi gerçekleştirenin kimliği konusunda okuyucuyu romandaki karakterlerden önce bilgilendirerek yapıyor ve açıkçası bu tercihi ile de kitaba gerçekten bir farklılık katıyor. Karanlık atmosferi ve bu atmosferin hâkim olduğu Londra’yı (Önsözde şöyle yazıyor Londra için: “Bu şehirde her türlü öyküye ortam olabilecek kadar bol yer, tüm güçlü duyguları barındırabilecek derinlik, her türlü olaya uygun düşecek farklılıkta toplumsal bir çevre, beş milyon kişiyi gömmeye yetecek kadar da karanlık vardı”) ustaca anlatan Conrad kitabın son cümlesi ile (… kalabalık caddede hiçbir kuşku uyandırmadan, ölümcül, salgın bir hastalık gibi ilerliyordu”) bu karanlığın hep süreceğini “müjdeliyor” adeta. Eylemin planlayıcısının uğradığı aşağılamalara bir tepki olarak ve hâlâ işe yaradığını kanıtlamak gibi bir motivasyonla yola çıkması, bir başka ifade ile kışkırtılması ve eylemi bilmeden gerçekleştirirken kurban olan karakterin de kendisine empoze edilen güçlü bir inanç ve güven sonucu bu planlayıcının her dediğini yapması (koşulsuz biat) terör eylemlerinin doğası ile de ilgili bir şeyler söylüyor bize ve Conrad’ın romanını okunması gerekli kitaplar arasına koyan unsurlardan biri oluyor.

(“The Secret Agent”)

Unknown – Jaume Collet-Serra (2011)

unknown“Stasi’de basit bir ilkemiz vardı: Yeterince soru sorarsan, yalan söyleyen biri önünde sonunda hikâyesini değiştirir ama doğru söyleyen biri ne kadar inanılmaz olursa olsun hikâyesine sadık kalır”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu girdiği komadan dört gün sonra uyanan ama kim olduğuna kimseyi inandıramayan bir adamın hikâyesi.

Belçika asıllı Fransız yazar Didier Van Cauwelaert’ın “Hors de Moi” adlı romanından uyarlanan bir ABD – Almanya – İngiltere – Fransa ortak yapımı. İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra’nın yönettiği filmin senaryosu Oliver Butcher ve Stephen Cornwell ikilisine ait. Sürpriz içeren finali ile, temel olarak bir kimlik arayışını, daha doğru bir ifade ile kimliğini kanıtlama çabasını anlatan hikâye filmin büyük kısmında tanık olduğumuz boşluklar ile bir sürpriz olduğuna bizi hazırlasa da yine de seyircisini şaşırtmayı başarıyor. Tümü Berlin’de geçen hikâyede elli dokuz yaşındaki Liam Neeson bir aksiyon kahramanı olarak geliyor karşımıza ve filmin yükünün de büyük bir kısmını omuzlarında taşıyor. Collet-Serra’nın baştaki kaza sahnesi ve bir parça uzun tutulmuş olsa da arabalı takip sahnelerini teknik bir ustalık ile anlattığı film, sanat değerinden çok popüler sinemanın kalıplarını başarı ile kullanması ile öne çıkan bir çalışma ve zaman zaman yeterince güçlü görünmese de eğlenceli ve heyecanlı bir vakit geçirtiyor. Ne var ki filmin ne olabilecekken ne olmayı tercih ettiğini gösteren “iki eski kurtun yüzleşmesi” sahnesi ki belki de filmin en etkileyici anlarına sahip, hikâyenin yüzeyselliğini de ele vermesine neden oluyor.

Seyircisi ile oynayan, onu yanıltan/şaşırtan hikâye anlatmak aslında oldukça riskli bir tercih bir film için. Bu film işte o riski asgari zararla anlatmayı başaran türden bir çalışma ama bir sürprizin varlığını da ele vermekten kurtaramamış kendisini. Evet, seyrettiğinizin aslında gerçeğin kendisi olmadığını hissediyorsunuz ki bunu açıklayabilecek iki seçenek var sadece: Ya aslında başka bir şeyler oluyor ya da senaryo tüm bu boşlukları, izah gerektiren anları ile epey kötü yazılmış olmalı. Büyük bütçeli bir filme, bir yıldızın başrolünde olduğu filme bu denli eksik bir senaryo yakışmayacağına göre bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu keşfetmek pek de zor olmuyor açıkçası. Uluslararası bir entrikayı anlatıyor hikâye ve gerçek ortaya çıktıktan sonra baştaki tüm boşluklar da birer birer doluyor neyse ki ve bu açıdan seyircisini hayal kırıklığına uğratmamış oluyor film. Geçmişi hatırlayan ve bu anıların gerçekliğine kimseyi ikna edemeyen, finalde daha da korkunç bir keşif ile karşı karşıya kalan adamın travmasını ise bununla ilgili tüm sahnelerine ve diyaloglarına rağmen yeterince etkileyici kılamıyor senaryo. Bunda aksiyon ve heyecan peşinde koşmasının etkisi olduğu kadar, travmayı yeterince güçlü dile getirememesi ve özellikle de bu travmanın görsel karşılığını bulamamış olmasının da payı var. Adamın geçmişteki anılarının hemen sadece karısı ile geçenlerle sınırlanmış olması bu görselliğin etkileyiciliğini/inandırıcılığını azalttığı gibi, bu sahnelerdeki erotizm de bir parça zorlama duruyor.

Taksi şoföründen komşulara ve restoranına kadar Berlin’deki Türklerin de epeyce yer aldığı film bu “etnik” karakterleri kullanma şeklindeki doğruluğu ile takdiri hak ediyor. Türkleri Türk oyuncuların oynadığı, diyalogların ve duyduğumuz kelime ve cümlelerin (“gürültülü seks” sırasındaki ifadeler dahil olmak üzere!) gerçekçiliği nerede ise herhangi bir Türk filminden daha üst düzeyde ki bu durumu filmin yaratıcılarının profesyonelliği ile açıklayabiliriz kuşkusuz. Buna karşılık filmin kaçınamadığı ve titiz bir seyirciyi rahatsız edebilecek başka bir problemi var benzer bir konuda: Hikâye zaman zaman “dünyanın tekin olmayan bir yerinde başı derde giren bir Amerikalı”yı anlatan bir tavır takınıyor. Alman güvenlik görevlilerinin kibirli beceriksizliklerinden rahatça içine girilip çıkılabilen hastane ve laboratuarlara film Almanya’yı bile Amerikalılar için güvenliksiz bir yere çevirmeyi başarıyor. Senaryonun kapsama alanını geniş tutup ucundan da olsa nazilerden komünistlere, soğuk savaştan Bosna’daki soykırıma uzanması ise daha çok bir zorlama havası taşıyor ve asıl hikâye üzerinde toplanması gereken ilgiyi dağıtıyor. Ne var ki soğuk savaşın o “soğuk ama sürekli tedirgin edici savaş hâli”ni anımsatan bir sahne filmin içerik açısından belki de en önemli anlarını getiriyor önümüze. Eski bir Stasi ajanını canlandıran Bruno Ganz ve bir kiralık katili oynayan Frank Langella’nın usta oyunculukları hikâyeyi kısa bir süreliğine de olsa aksiyonun ve harekete dayalı heyecanın kolaycılığından kurtarıyor ve nefes aldırıyor seyirciye. Bu ikilinin yüzleştiği sahnedeki ölüm bile “asilliği” ile filmin diğer tüm ölümlerinden farklı bir yerde duruyor ve içeriğin biçimin gerisinde kalmadığında filmin nereye ulaşabildiğini gösteriyor bize kısa bir süreliğine de olsa. Son olarak finalin “adalet” açısından, baş karakterinin geçmişi düşündüldüğünde soru işaretleri ile karşılanması gerektiğini de söyleyelim. Liam Neeson’ın gözlerindeki empatiye çağıran ifade ile karakterinin macerasına seyirciyi ortak etmeyi başardığı film, “Bourne” serisini çağrıştıran ama onun gerisinde kalan içeriğinden çok, eli yüzü düzgün anlatımı ile eğlencelik bir aksiyon olarak türün meraklılarının ilgisini hak ediyor.

(“Kimliksiz”)

Güllü – Atıf Yılmaz (1971)

Gullu“Pilava kaşık sapladı, şekeri de verince seninle evlenmek istiyor demektir. Senin de kanın kaynadı mı ona?”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu köye gelen ve kendisi ile imam nikâhı ile evlendikten sonra şehire giderek onu terk eden adamın peşine düşen köylü kadının hikâyesi.

Yeşilçam’ın yabancı sinemalardan serbestçe esinlendiği, telif hakkı gibi “ayrıntı”larla ilgilenmediği dönemde çekilen bir film. Mario Monicelli’nin 1968 İtalyan yapımı “La Ragazza con la Pistola – Tabancalı Yosma” adlı filminden ilham alınarak çekilen filmin senaryosunu Atıf Yılmaz ve Erdoğan Tünaş’ın hikâyesinden Yılmaz yazarken (jenerikte bu şekilde belirtilmiş olmakla birlikte kimi kaynaklarda Ayşe Şasa’nın da adı geçiyor Yılmaz ile birlikte senarist olarak), yönetmen koltuğunda da Yılmaz oturmuş. Başrolleri paylaşan ve iyi bir ikili oluşturmuş görünen Türkân Şoray ve Ediz Hun filmin gördüğü ilgi üzerine çekilen ve “Güllü Geliyor Güllü” adını taşıyan filmde de yer almışlardı ama bu film bir devam filminden çok ilkinin gördüğü ilgiden yararlanan benzer havalı bir yapımdı daha çok. Şoray’ın Karadenizli bir köylü kadını oynadığı film bir komedi olarak eğlendirmeyi ve arada da güldürmeyi başarıyor. Şoray ve Hun ikilisinin performanslarının filmin komedisine yakıştığını, senaryo tekniği ve “politik” bakış açısından önemli kusurlarına ve ikinci yarısındaki bir parça dağınıklığa rağmen hikâyesinin akıcı bir şekilde ilerlediğini ve yaşattığı nostaljiyi de düşününce, filmin sinemamızın komedi türündeki öne çıkan eserlerinden biri olarak görülmeyi hak ettiğini söyleyebiliriz.

Monicelli’nin filmi Sicilyalı bir köylü kızın kendisini baştan çıkaran bir adamın peşinden İngiltere’ye gitmesini ve orada karşılaştığı kimi maceralardan sonra adamı unutup kendisine yeni bir hayat kurmasını ve mutlu olmasını anlatıyor. Bizim filmimiz de bir mutlu sona sahip ama kadın mutluluğu kendisini baştan çıkaran adamda buluyor doğal olarak. Doğal olarak diyoruz çünkü bir kadının kendisine -onu aldatmış olsa da- aşık olduğu erkekten bağımsız bir mutlu hayat kurması ne o dönemin Yeşilçam’ı ne de seyirci için hele de bir komedi filminde kabul edilebilir bir gelişme olurdu. Hikâyemiz defalarca vurguladığı gibi, “kendisine dokunan ilk erkek” ve “koca” nitelemeleri ile tanınan erkeğin yanında bulmasını sağlıyor kadının mutluluğu. Kısacası Monicelli’nin filminden ilham aldığı çıkış noktasını terk edip bambaşka bir sonuca varıyor filmimiz sinemamızın kalıplarına uygun olarak. Ne var ki çıkış aynı olup varış noktası farklı olunca senaryo kimi tutarsızlıklardan da kaçınamıyor: Örneğin erkeğin kadını baştan çıkardığını nerede ise anlamıyorsunuz Hun ve Şoray’ın mutlu cilveleşmeleri, komedinin öne çıkması ve adamın önceki filmde “kötü”yken burada sonradan da olsa iyi bir karaktere dönüşmesi nedeni ile. Monicelli’nin filmi kadının bilinçli bir değişimini vurgularken ve bu bağlamda onun özgürlüğünü gündeme getirerek bir “kadın filmi” olurken, Atıf Yılmaz’ın filmi romantik bir komedinin kalıplarından hiç ayrılmıyor ve kadını erkeği ile buluşturarak muhafazakâr bir bakışı öne çıkarıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, İtalyan filminde kadın kendisi için değişirken, burada erkeği için değişiyor ve değiştikçe sevilmeye başlıyor.

Müziklerin tamamının yabancı kaynaklardan “aşırıldığı” film İtalyan filmindeki Sicilyalı kadını Karadenizli kadına çevirerek orijinalindeki etnik vurguyu koruyor ve hikâyenin pek çok komedi anını da yörenin elbette epeyce abartılmış geleneklerinden üretiyor. Pilava kaşık saplamaktan dama çıkıp miyavlamaya ve gerdeğe girebilmek için bir tepsideki buğday tanelerini saymaya bu gelenekleri sürekli olarak komedisinin kaynağı yapıyor film ve seslendirmedeki kimileri hayli abartılı Karadeniz aksanı taklitlerin de etkisi ile sık sık seyircisine “Karadenizliler ne komik değil mi?” diye hatırlatıyor adeta. Bu etnik öğenin kullanımında kendisini tutamamış görünen film, adamı da aslen Karadenizli yapıyor ve onun bu yanını koruyan babası ve evindeki yine Karadenizli aşçı üzerinden kimi zorlama komedi anları yaratmaya çalışıyor ki gereksiz bu çaba filme zarar veriyor. Bu iki karakterin Karadenizli olması ve buradan ek bir komedi çıkartılmaya çalışılması biraz ucuz bir numara olmuş ne yazık ki. Buna karşılık senaryonun adamı farklı rollere (mahallenin imamı, ikiz kardeşi vs.) sokması, köylülerin bir sorunun cevabını bulmak için her bir araya gelişlerinde ikiye ayrılarak kavga etmesi, adamın kendisini kendinden kıskanır hâle gelmesi veya finalde seyirciye seyrettiğinin bir film olduğunu hatırlatmak gibi yabancılaştırıcı bir öğeye başvurması hayli eğlenceli anların karşımıza gelmesini sağlıyor ve filme çekicilik katıyor.

Adamın köylü kadını “kaşları alınmış” olarak hayal edip aslında ne kadar güzel olduğunu düşündüğü ama kadını canlandıran Şoray’ın zaten kaşlarının alınmış hâli ile oynadığı filmde Şoray ve belki ondan da çok Ediz Hun rollerinin hakkını fazlası ile veriyorlar. Şoray kimi sahnelerde sorunlu dublajına rağmen ustaca kullandığı vücut dili ile eğlendirirken, Ediz Hun sıkı bir komedi performansı veriyor hikâye boyunca. Buradaki gazeteci rolü ile Antalya’da Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödül kazanan Süleyman Turan ise bu komedi filmindeki ciddi tek rolde hiç aksamıyor. Türkan Şoray “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “Komedi filmlerinde oynamayı çok seviyordum ama bazı sahnelerde gerçekten utanıyordum; belli etmemeye, sen bir oyuncusun, her türlü rolü oynamalısın diye düşünmeye çalışıyordum” diye yazarken, utandığı anlardan biri olarak da buradaki damda miyavlama sahnesini örnek veriyor ve “Koskoca kadın damda oturmuş “miyav miyav” diyecek” diye özetliyor yapması gerekeni. Yönetmen Atıf Yılmaz’a bu sahneyi çekmeyi istemediğini söylemiş Şoray ama Yılmaz’a göre hasta olduğu için, Şoray’a göre ise kendisinden daha otoriter olan yardımcısı Zeki Ökten’le onu baş başa bırakmak için sete gelmemiş Atıf Yılmaz o gün ve sahneyi Ökten çekmiş. Sonuç ise, Şoray’ın filmografisinde ilginç bir sahne olmuş ama açıkçası yeterince iyi değerlendirilememiş bu anlar filmin komedisi içinde.

Firestarter – Mark L. Lester (1984)

firestarter“Bu, vahşi bir hayvanı kafesinden çıkartmak gibi! Bir daha yapmayacağıma yemin ettim”

Hükümetin gizli servis ajanlarının peşine düştüğü, ateşi kontrol edebilme (“pyrokinesis”) yeteneği olan küçük bir kız ve düşünce gücü ile karşısındakine istediğini yaptırabilen babasının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Stanley Mann’ın yazdığı ve yönetmenliğini Mark L. Lester’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Hükümetin gizli bir deneyine para karşılığı katılan bir adam ve kadının bu deneyde aldıkları ilaç sonucu kazandıkları tuhaf yeteneklerinin çocuklarına geçmesi ve küçük kızın ateşi kontrol edebilme yeteneğini askerî amaçlarla kullanmak isteyen gizli servisin anneyi öldürdükten sonra, baba ve kızının peşine düşmesi ile yaşananları anlatıyor film. King’in sinemaya uyarlanan pek çok eserinden biri olan roman ilk kez 1980 yılında yayımlanmış ve dört yıl sonra da bu uyarlama ile beyazperdeye taşınmıştı. On sekiz yıl sonra “Firestarter 2: Rekindled” adını taşıyan devamı bir televizyon filmi olarak çekilen bu film türünün (bilimkurgu ve korku/gerilim) sinema değeri açısından önemli yapımları arasında olmasa da bir King uyarlaması ve 80’lerden gelen bir “yarı klasik” olarak ilgi görebilir. Lester’ın fazlası ile düz sinema dili ve hikâyenin kendi sınırları içinde bile kabulü zor gerçekçilik problemlerinin yanında daha önemli bir problemi de var filmin: Drew Barrymore’un çarpıcı bir biçimde canlandırdığı küçük kızın sahip olduğu tehlikeli güç ile sevimliliğinin neden olduğu zıtlıktan doğru bir biçimde yararlanamaması.

Filmin müzikleri Alman elektronik müzik grubu Tangerine Dream tarafından hazırlanmış ve yönetmen Mark L. Lester’ın ifade ettiğine göre filmi hiç görmeden hazırlanılan bu müzikler hikâyeye pek de uymamış açıkçası. Bir iki sahne dışında müzik çalışması ne hikâyenin genel atmosferine ne de kullanıldıkları sahnenin havasına uyum gösteriyor. Öyle ki zaman zaman siz filmi seyrederken birileri de yanınızda bir Tangerine Dream albümü dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu işitsel problemin yanında, filmin görsel dili de hikâye için yeterince çekici değil. Açılış sahnesi örneğin, apar topar giriş yapan hâli ile sizi hazırlıksız yakalamanın etkileyiciliğine değil, damdan düşer gibi görünmenin tuhaflığına sahip. Filmin genelinde de gereğinden düz akan ve kamera kullanımı, açıları, kurgu tercihleri vb. ile hikâyesinin “olağanüstü”lüğüne pek yakışmayan bir dili olan bir anlatımı tercih etmiş Lester ve böyle olunca da bu olağanüstülüğün aslında gerektirmediği bir gerçekçilik sorgulamasına girişmenize neden oluyor. Yoğunlaştırdığı bakışları ile karşısındaki insana istediğini yaptırabilen, kör olduklarını düşündürtebilen veya bir telefon kulübesindeki bozuk paraların dışarı çıkmasını sağlayabilen babanın bu yeteneğini neden başka gerekli anlarda da kullanmadığını anlamak zor örneğin. Hikâyenin sonunun da pek gerçekçi olmadığını söylemek gerekiyor açıkçası. Kahramanlarımızın peşindeki kötücül organizasyonun bu şekilde yok olduğuna ve New York Times’a (romanda ise Rolling Stone dergisine) yapılan bir ziyaretin gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacağına inanmak zor kuşkusuz. Gerçi bu “özgür basın” ve genç kızın yeni ailesi üzerinden yapılan aile güzellemeleri filmin King’e yakışır bir biçimde Amerikan değerlerine övgüsünün doğal bir sonucu olarak beklenen bir sonuç ama yine de kolaycılığı ile rahatsız edebilir. Kaldı ki finalden sonra ortada kalan koca bir soru var: Bu müthiş yeteneği ile küçük kızın hayatı ne olacak?

Eskilerden Art Carney, George C. Scott, Louise Fletcher ve Moses Gunn’ın varlıkları ile renklendirdiği filmde Martin Sheen ve baba rolündeki David Keith ortalama bir oyunla idare ediyorlar. Filmin yıldızı ise elbette Drew Barrymore. İki yıl önce “E.T.” ile yıldız olmuş oyuncu burada da tüm yeteneğini ve sevimliliğini hikâyenin emrine vermiş. Ne var ki filmin onu kullanım şeklinde ciddi bir sorun var: Karakterinin korkunç yeteneği ve kendisini korumak için de olsa onlarca kötü insanı yok etmesi ile ortaya çıkan katliam görüntüleri ile uyuşmayan derecede aşırı sevimli ve büyümüş de küçülmüş bir kız olarak çizilmiş rolü. Buradan ortaya zıtlıktan kaynaklanan iyi bir gerilim çıkabilirmiş ama senaryo ne genç kızın travmasını (ara sıra dökülen gözyaşları dışında görsel olarak pek de çarpıcı bir biçimde işlenmiyor bu travma) ne de bu zıtlığı yeterince iyi işlemeye müsait ve sanki küçük kızın güzelliğine kapılıp gitmiş gibi görünüyor film. Lester’ın Yeşilçam’a yakışır bir şekilde yavaş gösterimle karşımıza getirdiği “baba ile kız kavuşur” sahnesi gibi yanlış tercihleri ve kızın yeteneğinin açıklamadığı bir “kurşun işlememe” durumu gibi izahat gerektiren anların cevabını vermemesi de filmi zayıflatmış görünüyor.

Afişinde yer alan görüntünün (alevden bir fonun önünde doğrudan size bakan ve saçı rüzgârda dalgalanan küçük kız) kendisi kadar klasik değil film sonuç olarak ama yine de bilim kurgu, korku (daha doğrusu gerilim) ve aksiyonu aksamadan uzlaştırabilmiş olması, seyicisini beklenti içine sokmadığı için hayal kırıklığına da uğratmaması, Barrymore’un etkileyici oyunculuğu ve doğaüstü bir güce sahip sıradan bir insan olmanın travmasını yeterince etkileyici biçimde olmasa da anlatması ile ilgiyi hak ediyor. Tabii bir de küçük kızın ateşten toplarla onlarca kötü adamı yok ettiği bölüm var ki filmi tek başına çekici kılabilir kimileri için.

(“Tepki”)