Who’ll Stop the Rain – Karel Reisz (1978)

“Fillerin uçan insanlar tarafından kovalandığı bir ülkede, insanlar elbette kafayı bulmak isteyecektir”

Arkadaşına yardım etmek için, Vietnam’dan ülkesine dönerken uyuşturucu taşıma işine bulaşan bir askerin hikâyesi.

Ne yazık ki fazla film çekmemiş Çek asıllı İngiliz yönetmen Karel Reisz’in Vietnam temalı bu filmi Robert Stone’un “Dog Soldiers” adlı romanından uyarlanan ve hem bu isimle hem de filmde yer alan Creedence Clearwater Revival şarkısı “Who’ll Stop The Rain” adı ile tanınan bir çalışma. Doğrudan savaşa değil savaşta yer alan karakterlerin bulaştığı bir uyuşturucu işine odaklanan hikâyesi savaşa ve savaşın travmaya uğrattığı Amerikan toplumunun bireylerine göndermelerde bulunan ve bu anlamda ayrıca önemli olan bir eser. Savaş veya uyuşturucu gibi konularda bilinmedik sulara pek girmeyen film oyuncularının performansı ile dikkat çeken, aksiyon sineması ile pek bir arada düşünemeyeceğiniz Reisz’in yönetmenlik başarısı ile dikkat çektiği son bölümleri ile etkileyici ve hikâyesinin iyi anlatılması ile çekici olabilen bir çalışma.

Cannes festivalinde Altın Palmiye için yarışan filmin buradaki adı uyarlandığı romanınki ile aynı olan “Dog Soldiers” imiş. Toplumunun geleneklerine sadakati olmayan savaşçılara Amerikan yerlilerinin taktığı bir lakap bu ve filmdeki baş karakterin, Nick Nolte’un canlandırdığı eski askerin “isyancı” bir kimliğe sahip karakteri nedeni ile herhalde romana/filme uygun görülmüş bu isim. Ray Hicks adlı bu karakterin “isyancı”lığı üzerinde biraz durmak gerekiyor filmin kimi güçlü ve zayıf yönlerine de ışık tutacak şekilde. Ne Amerikan sinemasının bildik kahramanları kadar “iyi”, ne de o sinemanın kötüleri kadar “kötü” bir karakter bu. Savaşçı kimliği, cesareti ve güçlü adalet duygusu ile hayli olumlu çiziliyor ama sonuçta -bir arkadaşına para da kazanacağı bir şekilde yardım amacı ile olsa da- Vietnam’dan uyuşturucu kaçırılmasına aracılık ediyor ki finalde uyuşturucu paketinin lanetinden kurtulmak isteyenlerin yaptığı düşünülürse, filmimiz karakterinin bu seçiminden pek hoşnut değil. Filme kaynaklık eden romanın yazarı Robert Stone ve Judith Rascoe tarafından yazılan senaryo gerek onun gerekse uyuşturucu kaçırma işini asıl başlatan John Converse adlı diğer askerin (Michael Moriarty) bu işe neden bulaştıklarını bir parça dolaylı yoldan anlatmayı tercih ediyor. Açılış sahnesi (ki nedense daha sonra gereksiz flashback’le tekrarlanıyor) bu ikinci karakterin savaşta yaşadığı dehşeti gösteriyor bize ama eyleminin bu savaşa, savaşa onu gönderenlere ve devletine bir öfkenin sonucu olduğunu düşünmemizi çok da ikna edici olamayan bir şekilde ima ediyor daha çok. Kahramanlarının eylemlerinin gerekçelerini -eğer nedensizlik üzerine kurulu bir hikâye anlatmıyorsanız- yeterince ikna edici kılamayan hikâyelerin zayıflığı kendisini gösteriyor burada sonuç olarak. Bu problem bir yana, film Nick Nolte’un hak ettiği fiziksel ve duygusal cazibeyi kazandırmayı başardığı karakteri seyirci için ilgi çekici kılmayı becererek hikâyenin seyirci nezdinde seyri hoş bir tecrübe olmasını sağlıyor. Bu karakterin final sahnesi ise hayli özenerek düşünülmüş ve çekilmiş, adeta bir trajedi kahramanı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünmemizi hedefleyen içeriği ile hem filmin en başarılı anlarından biri hem de hikâyenin o ana kadarki düz akışına bir parça aykırı düşen bir bölüm olarak dikkat çekiyor.

Sadece açılışta ve daha sonra tekrarladığı sahnede bize savaşı gösteriyor Reisz ve filmin kimi yetersiz, bir başla deyişle güçsüz anlarına da burada imza atıyor. Savaşın korkunç yüzünü yanıtmakta yetersiz ya da fazlası ile alışıldık kareler geliyor karşımıza bu anlarda. Amerikalı askerler arasındaki bir araba yolculuğu boyunca gerçekleşen sohbet de benzer şekilde askerlerin içine düştükleri anlamsızlığı ve travmayı yansıtmaktan uzak. Hele Vietnam gibi bir savaştan söz ettiğimiz düşünülürse, bu yetersizlik daha da önemli oluyor. Nolte’un karakterinin elinde dolaşan Nietzsche kitabını hikâyede nereye yerleştirmemiz gerektiği de fazlası ile gereksiz biçimde seyirciye bırakılmış görünüyor. Başta filme sonraki adını veren şarkı olmak üzere, 1970’lerin pek çok sıkı şarkısı (yine Creedence Clearwater Revival’dan “Hey Tonight” ve “Proud Mary”, Don McLean’dan “American Pie”, The Spencer Davies Group’dan “Gimme Some Lovin” vs.) hikâye boyunca kulaklarımıza çalınırken söz konusu dönemin atmosferini, özellikle şarkılara aşina olanlara, keyifli biçimde hatırlatıyor.

Evet, film doğrudan Vietnam’ı eleştirmiyor ama “Vietnam askerlerini yolunu kaybetmiş, yaralı kurbanlar olarak” çizmesi (Politik Kamera – Ryan / Kellner) kayda değer bir husus. Finalde bir adam ve kadının (bir ailenin?) ölen genç adamı (savaşta ölen bir askeri?) kucaklaması, savaşta oğullarını kaybeden ülkeye bir gönderme olarak okunabilir diye düşünüyorum. Aynı şekilde, filmin çok daha etkileyici olan ikinci yarısındaki kimi bölümler de savaşın neden olduğu travmaların izlerini taşıyor. Örneğin, bir dağ evinde kurulan geçici “yuva” ve orada kurulan -biraz fazla beklendik olsa da- hayaller yine gençlerin yok edilen hayallerini ve kırılan umutlarını hatırlatıyor bize. Tüm son bölümdeki kaos olarak nitelendirebileceğimiz karmaşa ise ABD’nin Vietnam’da içine düştüğü batağın sonucu olan çekişme ve çatışmalardan izler taşıyor sanki. Finaldeki ses ve ışığın yarattığı “cehenem” içindeki çatışma anlarında Amerikan folk müziğinin kullanılıyor olması da benzer şekilde Amerikan toplumun savaşın yaraladığı ruhuna bir gönderme olsa gerek. Filmin “kurban” rolünü Amerikan askerlerine ve toplumuna vermesi ise elbette eleştiriye açık, savaşta ölen sadece sivil Vietnamlı sayısının 400 Bin olduğu düşünülürse. Bu elbette tam bir Amerikan merkezli bakışın sonucu; savaşa neden olanların asıl kurbanlara değinilmeden tek kurbanmış gibi gösterilmesi kuşkusuz doğru değil. Ne var ki burada bir “kötü niyet”ten çok, sadece kendine bakmaktan kaynaklanan bir eksik bakış olduğunu söylemek daha doğru olur sanırım. Bir adamı öldürmekle tehdit eden bir çete elemanının bunu çekinmeden yapabileceğinin kanıtı olarak “daha önce Vietnam’da adam vurdum” demesini de filmin savaşa eleştirel değinmelerinden biri olarak not edebiliriz.

Trajik olayları başlatanın bir fayda göremese de en azından ciddi bir zarar görmeden kurtulması, buna karşılık öne sürülenin asıl zararı gören kişi olması savaşı planlayan ve çıkartanlar (yöneticiler) ile ölenlerin (halkın) farklı kaderlerini hatırlattığı hikâyede, Nick Nolte başrolün sahibi olsa da ve rolünün hakkını verse de, performans açısından asıl öne çıkan Michael Moriarty oluyor. Diğer bir önemli rolün sahibi Tuesday Weld de karakterini senaryo kendisine diğerlerine ettiği kadar yardım etmese de ilgi çekici kılmayı başarıyor. Özetle, genellikle iyi anlatılmış, son bölümleri iyi kotarılmış ve Vietnam’ın neden olduklarını hatırlatan ilgiye değer bir film karşımızdaki.

(“Dog Soldiers” – “En Büyük Suç”)

Via Castellana Bandiera – Emma Dante (2013)

“Ben senden daha dikkafalıyım, anladın mı?”

Dar bir sokakta karşı karşıya gelen iki kadın sürücünün yol vermeme inadı ile gelişen olayların hikâyesi.

Emma Dante’nin 2008 tarihli kendi romanından Giorgio Vasta ve Licia Eminenti ile birlikte uyarladığı ve baş rollerinden birinde yer alıp yönetmenliğini de üstlendiği bir İtalya – Fransa – İsviçre ortak yapımı. Dante yönettiği bu ilk filmde iki farklı nesilden kadının “inatçılığı” üzerinden Palermo’nun (veya Sicilya veya İtalya’nın) bir resmini çiziyor hikâyesi ile. Kendisi de o bölgede yaşamış olan Dante’nin hikâyenin geçtiği bölgenin ve halkının karakteristiğine hâkimiyetini gösteren film kısıtlı mekan kullanımına (hikâyenin çoğu dar bir sokakta geçiyor) rağmen, bunu hiç hissettirmeyen ve başta yan karakterler olmak üzere oyuncularının başarısı ile de dikkat çeken bir çalışma. Dozunda bir komedisi olan filmin hikâyesinin bir parça uzamış göründüğünü ve kimi gereksiz sahneler barındırdığını da belirtmek gerekiyor.

Arnavut asıllı yaşlı bir kadın ve uzun bir aradan sonra memleketine dönen lezbiyen bir kadın… Bu iki kadın sürücü, ilki aile efradını evlerine götürürken diğeri ise sevgilisi ile bir düğüne pek de istemeden giderken arabaları ile burun buruna geliyorlar Palermo’nun tek araçlık dar bir sokağında. İkisi de yol vermeyi ret ediyor ve onların bu inadı diğer karakterlerin de katılması ile Dante’ye komedisi olan bir dramı, hatta belki daha doğru bir deyişle bir trajik komediyi anlatma fırsatı sağlıyor. Hikâyeyi İtalya’nın bir alegorisi olarak okumak gerekiyor belki de. Tüm o İtalyan (daha doğrusu Sicilyalı) karakterleri ile aslında hayli yerel bir hikâye bu. Filmin en büyük cazibe alanlarından biri karşımıza getirdiği yerel karakterler. Dante’nin hikâyesi bu karakterleri gerçekçi ve komik kılmayı başarıyor ve giriştikleri iddia oyunundan birbirleri ile ilişkilerine kadar pek çok farklı bağlamda seyirci için çekici kılıyor onları. Burada filmin bir başka başarısı da öne çıkıyor; ne inatlaşan iki kadın arasında bir taraf tutuyor filmimiz ve birini diğerinden daha sevimli göstermeye çalışıyor ne de tüm o yan karakterleri “iyi ve eğlenceli” göstermek için özel bir çaba sarf ediyor. Bu tercihleri filmin gerçekçi görüntüsünde de önemli bir pay sahibi. İnat eden iki kadından yaşlı olanı kızının genç yaşta ölümü sonucu damadının ailesi ile yaşamak zorunda kalmış ve filmin vurguladığı üzere “Arnavut damarı”na sahip bir kişi. Açılıştaki başarılı mezarlık sahnesinin gösterdiği gibi hâlâ kızına düşkün ve özlüyor onu. Hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki o dar sokakta daha önce başkaları ile de inatlaşmış yol verme konusunda. Orta yaşlı kadın ise cinsel yönelimi konusunda yaşadığı sıkıntı nedeni ile Palermo’yu terketmiş ve pek de isteksiz döndüğü ve sevmediği bu yerdeki huzursuzluğunun da katkısı ile en az yaşlı kadın kadar inatçı davranıyor. Evet, farklı nesillere ait iki kadının çatışmaları her ikisini de yolundan alıkoyarken ve her ikisi de ne kazanan ne de kaybeden olurken, Dante bu hikâyeyi İtalya’nın tıkanmışlığı ve halkının fikirlerinde takılı kalmışlığını anlatmak için kullanıyor sanki. Bölge halkının kurnazlıkları veya fırsatçılıkları üzerinden, saygı duyulan bir otoritenin olmadığı (iki evin bina numarasının aynı olması ile ilgili hoş anektod bu durumun iyi bir göstergesi) ortamlarda, kendi başının çaresine bakmanın derdine düşen bireyleri anlatıyor bize sevimli ve başarılı bir şekilde filmimiz.

Emma Dante’yi görüntü yönetmeni Gherardo Gossi ile birlikte kamera kullanımı için de takdir etmek gerekiyor. Çoğunlukla dar bir sokak, karşılıklı duran arabalar içindeki iki kadın ve arabanın etrafındaki diğer insanların görüntüde olduğu filmi durağan bir görünümden kesinlikle uzak tutmayı başarmışlar. Üstelik arabasının kapılarını kilitleyerek ve camlarını kapatarak içeride oturmakta ısrar eden yaşlı kadının hissettiği klostrofobiyi bize de hissettirmeyi başararak elde etmişler bu sonucu. İkilinin bir diğer başarısı da açılıştaki sahnelerde iki arabanın bir kazanın sonucunda karşı karşıya gelecekleri hissinden kaynaklanan bir tedirginliği yaratttıktan sonra bu karşılaşmayı tedirginliğin yerini komediye bıraktığı bir şekilde ustalıkla getirmeleri karşımıza. Anlatımdaki başarısını Dante, karakterlerinin gerçekçiliğinde de tekrarlıyor ve bizim gibi Akdenizli olan ülke seyircilerine çok tanıdık gelecek bir “sıradan bir tartışmanın kavgaya dönüşmesi” sahnesi ile hem eğlendiriyor hem de etkileyici olabiliyor. Bölgeden başka gerçekçi ve eğlenceli saptamaları da var filmin: Sahte Versace satan adamdan “gürültülü” tüm karakterlerine, küçük sahtekârlıkların peşindeki bireylerden bireysel bir konunun nasıl süratle tüm bir halka mâl olabildiğine kadar tüm öğeleri ile seyircisini etkilemeyi beceriyor Dante.

Hikâyenin bir parça uzamış olması ise zayıflatmış filmimizi ve etkisinin -neyse ki o müthiş finali ile toparlanan bir şekilde- azalmasına neden olmuş. Lezbiyen çiftin genç olanı ile yaşlı kadının torunu arasındaki sahne hikâyeye hiçbir şey katmadığı gibi, hem asıl hikâyeden uzaklaştırıyor seyirciyi gereksiz yere hem de filmi sahip olmadığı bir statiklikten kurtarmak niyeti ile eklenmiş bir dış sahne olarak oldukça sakil duruyor. Final ise belki biraz uzun tutulmuş olsa da kesinlikle çok etkileyici. Hikâye boyunca dar bir sokak olarak gördüğümüz yerin belki de aslında o kadar da dar olmadığına tanık olurken, karakterlerin (ülkenin!) sahip olma kavgası verdikleri şeylerin aslında belki de sadece sahiplenici bir dar görüşlülük nedeni ile o denli az göründüğünü söylüyor bize filmimiz. Hikâyenin başka metaforları da var. Örneğin hikâye ile pek ilgisi yokmuş gibi görünen su altındaki açılış sahnesi ile bize ilk bakışta farkedilmeyen ama suyun altında kaynayan bir şeylerin olduğunu söylemeye çalışıyor Dante sanki.

Bir kısmı, asıl olarak tiyatro yönetmeni ve oyuncusu olan Dante’nin kendi tiyatro grubunun oyuncuları olan sanatçıların keyifli oyunlar verdiği film dozunda tuttuğu komedisi, iki kadını zaman zaman adeta bir western filmindeki düellolara benzer bir biçimde karşımıza getirmesi ve etkileyici metaforları ile görülmesi gerekli bir “ilk eser”.

(“A Street in Palermo” – “Palermo’da Bir Sokak”)

Yi Dai Zong Shi – Kar Wai Wong (2013)

“Asla kendini öne çıkarma. Saygılı ol. Daima senden daha iyi biri vardır. Kendinden üstün olana teslim olmak kaybetmek demek değildir”

Çinli dövüş sanatı ustası ve Bruce Lee’nin de hocası olan Ip Man’ın hikâyesi.

Kar Wai Wong’un yönettiği Çin ve Hong Kong ortak yapımı bir film. 2013 Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan filmin biri orada gösterilen ve “Uluslararası Versiyon” olarak adlandırılan 123 dakikalık, diğeri “Çin versiyonu” olarak adlandırılan 130 dakikalık ve bir diğeri de “Amerikan versiyonu” adını taşıyan 108 dakikalık üç ayrı versiyonu var. Bunlardan hangisini seyrettiğinize bağlı olarak filmden alacağınız keyif değişecektir; özellikle Amerikan piyasası için hayli kesilerek oluşturulan versiyonun sinema değerinden bağımsız olarak filme ve yaratıcılarına bir haksızlık olduğunu söylemekte yarar var. Bu yazının “Uluslararası” versiyon için yazıldığını vurgulamak gerekiyor öncelikle. Yönetmen Kar Wai Wong’un sadece IP Man’ı değil hayatını etkileyen başka karakterleri de nerede ise aynı derecede önemle karşımıza getirdiği filmi Ip Man’ın biyografisi olarak nitelemek biraz zor bu nedenle. Koreografisi ve kurgusu çok başarılı dövüş sahnelerinin yanında, Kung Fu’nun bir alt türü olan Wing-Chun sanatının felsefesini anlatmaya da girişiyor filmimiz. Görüntüleri, mizanseni ve kurgusu ile zaman zaman bir çizgi roman estetiğine hâkim olan film bir hikâye anlatmakta ise anlatım dili nedeni ile bir sıkıntı yaşıyor.

Çekimlerinden sonraki kurgusu bir yıldan uzun sürmüş filmin yönetmenin arayışı nedeni ile. William Chang ve Hung Poon’a ait olan kurgu, sonuca baktığımızda filme hem artılar sağlamış hem de onu bir parça aksatmış gibi görünüyor. Sahnelerin birbirine bağlanma şeklinden dövüş sahnelerindeki kurguya kadar etkileyici bir çalışma var karşımızda. Üç farklı karakterini birden nerede ise ana karakteri yaparak ve kendilerine özel hikâyeleri ile anlatarak ilerliyor filmimiz. Ip Man’in yanısıra büyük Wing-Chun ustası Gong Yutian’ın kızı Gong Er ve ustanın en iyi öğrencisi olan ama kötü yollara sapan Ma San’ın birbirine paralel ilerleyen ve zaman zaman çakışan hikâyelerini bu farklı kurgusu ile karşımıza getiriyor film. Bunu yaparken de sık sık kung fu felsefesinden sözel ve davranışsal örnekler getiriyor perdeye. Filme zenginlik ve farklılık kattığı açık olan kurgu, buna karşılık hikâyenin geleneksel anlamda akmasına engel oluyor bir parça. Bu elbette bir problem değildi temel olarak, eğer Wong Kar Wai sık sık geleneksel anlatım yöntemlerine başvurmasaydı. Ayrıca görsel başarısına tek bir eleştiri dahi getirilemeyecek ve zarafeti, şıklığı, dinamizmi ve hatta derinliği ile olağanüstü kelimesini hak eden dövüş sahnelerinde bazen başvurulan çok kısa plan tercihleri ve hızlı kurgu da bu sahnelerden daha fazla keyif alınmasına engel oluyor arada.

Daha açılış jeneriğinden başlayarak film, görsel ve işitsel anlamda nasıl çarpıcı bir dünyayı sergileyeceğini kanıtlıyor bize. Shigeru Umebayashi ve Nathaniel Méchaly imzalı müzikler eşliğinde suda dağılan renkli mürekkepleri andıran açılış jeneriğinde sarı, kırmızı ve siyah ağırlıklı bir zarafet ile karşılıyor bizi film. Hemen sonrasındaki dövüş sahnesi ise Philippe Le Sourd’un kamerası aracılığı ile tanığı olacağımız görüntülerin bizi nasıl allak bullak edeceğinin ilk örneği oluyor. Karanlıkta ve yağmurun altında geçen bu sahne akan, sıçrayan ve fışkıran su damlaları ile dört dörtlük gerçekten de. Filmin büyük bir kısmı tıpkı bu açılış sahnesindekine benzer “karanlık” iç ve dış sahneler barındırıyor ama bu karanlık hem filmin felsefi yanını ve hüzünlü hikâyelerini desteklediği hem de filmin yaratıcıları bu karanlığı müthiş bir görsellikle “aydınlattığı” için ve sarı rengin hâkimiyeti ile hayli “parlak” bir film öte yandan.

Kung fu hikâyeleri veya çok da yanlış olmayacak bir genelleme ile söylersek, bu tür Doğu hikâyeleri genelde hep bir felsefe barındırır. Bu dövüş sanatındaki her bir hareketin arkasında bir felsefe vardır; ya doğadaki bir objeden, bir oluş biçiminden esinlemiştir bu hareketler ya da insanın doğa ile ve bir diğer insanla olan ilişkisinin yansımasıdır. Film bu felsefelerden mahrum değil ve kung fu’nun felsefesini hikâyesine herhangi bir zorlama duygusu hissettirmeden akıllıca yedirmeyi başarmış. Örneğin “kurabiye parçalama” üzerinden sergilenen bir dövüş sahnesi var ki tüm teknik başarısının yanında karakterlerini ustalıkla anlatmaya yaradığı gibi işte bu felsefeden ikna ve tatmin edici bir şekilde yararlanıyor hikâyesi için. Felsefesini başaran film, hikâyesini seçilen anlatım yöntemi nedeni ile bir türlü parçalı, daha doğrusu kopuk kopuk görünmekten kurtaramamış ne var ki. Böyle olunca da ve hikâye ikisine daha sık uğradığı üç karakter arasında gidip gelince, seyirci için bir hikâyenin çekiciliğine kapılıp gitmek kolay olmuyor.

Filmde üç dövüş sahnesi mükemmelikleri ile öne çıkıyor: Yukarıda bahsettiğim “kurabiye parçalama”, Ip Man ile Gong Er arasındaki dövüşten çok bir aşk balesini hatırlatan mücadele ve Gong Er ile Ma San arasında gece yarısı bir tren platformunda yaşanan ve haşin bir baleyi andıran dövüş. Bu sonuncusundaki kar, karanlık, trenin buharı vs. gibi öğeleri ustaca kullanıyor Wong Kar Wai ve sadece bu sahne için bile film görülmeyi hak ediyor dedirtiyor seyredene. Bu mükemmel görselliğin üzerine keşke hikâyenin bir odak noktası da olsaymış dememek elde değil açıkçası. Zaman zaman kadının (Gong Er) hikâyesi öne çıkıyor filmde ki açıkçası bu hikâye çok daha çekici seyirci açısından Ip Man’inki ile kıyaslanınca. Bu probleme ek olarak bir de kadın ile Ip Man arasındaki filmin genel ruhunun epey uzağına düşen ve gereğinden uzun bir romantik sahne var ki filmde ne aradığını anlamak pek mümkün değil.

Kostümleri ve setlerinin göz alıcılığı, baş oyuncularının çekici performansları ve elbette görselliği ile kesinlikle görülmesi gerekli bir film bu. Gong Er’i oynayan Ziyi Zhang senaryonun kendisine sağladığı imkânları da kullanarak filmde öne çıkan oyuncu olurken, büyük oyuncu Tony Leung senaryodan o denli destek alamıyor ama “Fa Yeung Nin Wa – Aşk Zamanı” filmindeki kırılgan aşığı bir dövüş sanatçısına ustalıkla dönüştürüyor yine de. Hikâye Bruce Lee’nin “Gerçek dövüş ustası bir amaç için yaşamaz. Sadece yaşar” sözleri ile o ana kadar anlattıklarına uygun bir kapanış yaparken, bir parça fazla kullanılmış görünen Umebayashi müziğininin de katkısı ile kesinlikle seyredende bir iz bırakıyor. Belli’nin Norma operasındaki “Casta Diva” aryasından da benzersiz bir biçimde yararlanan filmin senaryosundan kaynaklanan sıkıntıları (stilin hikâyenin önüne geçmesi, karakterlerin derinleştirilememesi ve hikâyedeki odak eksikliği vs.) ise kesinlikle önemsiz değil, ama yine de filmi görmeye asla engel olmamalı bu durum.

(“The Grandmaster” – “Büyük Usta”)

Metro Manila – Sean Ellis (2013)

“Asılmak için doğduysan, boğulmazsın”

Karısı ve iki çocuğu ile iş bulabilmek için Manila’ya gelen yoksul bir Filipinli köylünün hikâyesi.

İngiliz yönetmen Sean Ellis’in İngiltere ve Filipinler ortak yapımı olarak çektiği ve senaryosunu Frank E. Flowers ile birlikte yazdığı bağımsız bir film. Tamamı Filipince çekildiği için 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında İngiltere adına aday gösterilen film temel olarak kahramanının filmde anlattığı bir hikâyede olduğu gibi çaresiz kalan, kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden bir adamın yaşadıklarını ve yaptıklarını anlatıyor. Yönetmenlik ve senaryonun yanısıra görüntü yönetmenliğine de imza atan Sean Ellis’in filmi kendisini ilgi ile seyrettiren ve özellikle son bölümleri ile de hayli etkileyici olmayı başaran bir film. Filipinler’den karşımıza getirdiği yoksulluk manzaraları ile de önemli olan film, hikâyesini anlatırken zaman zaman ticari sinema kalıplarına başvurması ve sondaki etkileyici ama hikâyenin asıl derdinin belki de önüne geçen finali açısından eleştirilebilir ama bunlar filmden keyif almaya engel değil.

Askerliğinden sonra bir fabrikada çalışmaya başlayan ama rakip firmaların mafyavari baskıları sonucu fabrikanın kapanması üzerine çiftçiliğe başlayan, orada da düşen fiyatlar ve düşük mahsul yüzünden ailesini geçindiremeyen bir Filipinli’nin iş bulmak üzere ailesi ile birlikte Manila’ya göç etmeye karar vermesi ile başlıyor hikâye. Bu giriş bölümünde Sean Ellis filminin nereye doğru ilerleyeceğini akıllıca işaret ediyor seyirciye. İyi yürekli ve köşeye sıkışmış bir adam ve bir yoksulluk hikâyesi (çiftçilerin pirincini satın alan tüccarın dükkanının kapısında belki bir avuç pirinç veya birkaç kuruş alabilme umudu ile bekleyen yoksul insanların görüntüsü çok etkileyici) anlatacağını söylüyor bize Ellis bu giriş ile. Sonrası büyük şehire yapılan yolculuk, burada karşılaşılan problemler, geçici ve kısa süreli bir mutluluk ve verilmesi gereken trajik bir karar… Ellis tüm bunları anlatırken Filipinler’den daha önce benzer yoksulluk hikâyeleri anlatan filmlerden farklılaşıyor gibi görünmese de hikâyesini akıcı ve inandırıcı bir biçimde anlatabilmesi ile kendisini göstermeyi başarıyor. Anlatırken de başarılı pek çok sahneye imza atıyor ve ülkeden çarpıcı gerçekleri getiriyor karşımıza. Adamın karısının konsomatrislik yapmak zorunda kaldığı gece kulübünden gördüğümüz insan manzaraları insanların diğerlerini nasıl ve sınırsız bir şekilde ve nereye kadar sömürebildiğini gösteriyor bize. Bulduğu bir işin para kazandırmadığını ve kelimenin gerçek anlamı ile karın tokluğuna yapıldığını gören adamın yaşadığı hayal kırıklığını, bir yardım teklifinin ardındaki kötü ve sinsi niyeti vs. belki bildik ve tahmin edilebilir olsa da sade ve tutarlı bir anlatımla çekici kılmayı başarıyor Ellis.

Hikâye kahramanının bir zırhlı kurye firmasında iş bulması üzerinden ülkedeki yoksulluğun tam zıddı bir hayatın sürüldüğü yerleri de -bir parça fazla öngörülebilir bir şekilde olsa da- sergileme fırsatı yaratıyor kendisine ve geleceğe yönelik umutsuzluğun ve korkunun ve belki de insanlar arasındaki adaletsizliğin temelde “iyi” olan karakterleri bile nasıl değiştirebileceğini gösteriyor. John Arcilla’nın canlandırdığı ve kahramanımızın iş arkadaşı olan Dong karakteri burada çıkıyor karşımıza ve hem kendi hayatını hem de kahramanımızınkini etkileyen olaylara neden oluyor. Arcilla’nın kusursuz performansı ile hayat verdiği bu karakterin -ne yazık ki seyirciyi gereğinden fazla kuşkulandırması nedeni ile yeterince şaşırtıcı olamayan- dönüşümü hikâyenin tüm derdinin bir özeti olarak nitelendirilebilir kesinlikle. Kahramanımızın karısının gece kulübünde geçen ve Manila’nın (aslında yozlaşma ve şiddet ile örülü hayatları olan tüm büyük şehirlerin) kötülüklerini sergileyen yan hikâye ise asıl hikâyeyi desteklemek için yazılmış olsa da gereği kadar bütünleşemiyor onunla ve bir parça zorlama görünüyor zaman zaman.

Başroldeki Jake Macapagal’ın karakterini hak ettiği bir şekilde, hem bir trajedi kahramanı hem sıradan bir adam olarak algılayabilmemizi sağlayan performansı ile canlandırarak renk kattığı filmde, yönetmen Ellis ticari sinemaya zaman zaman gereğinden fazla göz kırparak hikâyesine belki bir parça zarar veriyor ve örneğin “birlikte alınan mutlu bir duş”tan “yalnız alınan mutsuz bir duş”a kıyaslamamız beklenen sahneler gibi altı gereksiz çizilmiş anlar yaratıyor ama bunlar filmden keyif almaya engel değil. Sonuçta Filipinli usta sinemacı Lino Brocka’dan bir filmle karşı karşıya değiliz! Robin Foster’ın etkileyici orijinal müziği, Sean Ellis’e ait olan görüntülerinin parlaklığı ile dikkat çeken film açılış sahnesini açıklayan ve devamını gösteren akıllı finali ile etkileyici bir kapanış da yapıyor. Böylece filmimiz biri mutsuz diğeri “mutlu” son ile biten iki “kıstırılan adamın intikamı” hikâyesini ilgiyi üzerinden eksik etmeyen ve teknik sağlamlığına lâf edilemeyecek bir yetkinlikle anlatmayı başararak ilgiyi hak ediyor. Adamın gönülsüzce katıldığı bir “erkekler gecesi”ndeki suçluluk duygusu ile karısının gece kulübündeki sahnesinin üst üste getirilmesi ise etkileyici ama bir yandan da erkeklerin gecesini eleştirir gibi görünen gereksiz bir ahlâkçı tavır belki; yine de bu anların başarılı kurgusunun ve oyunculuklarının hatırına rahatça görmezden gelinebilir bir kusur bu.