Absolution – Anthony Page (1978)

“Özgürlük ahlâksızların sık sık altında yürüdüğü bir pankarttır”

Bir katolik okulunda gözdesi olduğu rahip öğretmenine kızan bir öğrencinin günah çıkarmanın gizliliği üzerinden başlattığı bir şakanın neden olduğu trajik olayların hikâyesi.

Anthony Shaffer’ın kendisine ait ve sahnelenmemiş bir tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı ve Anthony Page’in yönettiği İngiliz yapımı bir gerilim filmi. Öğretmeninin gözdesi olan yakışıklı ve parlak bir öğrenci ve hem ona hem öğretmenine gösterdiği ilginin karşılığını alamayan, bir bacağı sakat bir öğrencinin ve Richard Burton’ın oynadığı öğretmen/pederin merkezinde olduğu hikâyesi inandırıcılığında bir parça aksıyor olsa da sürprizli sonu ile ilgi çeken, iki genç oyuncusunun performanslarının öne çıktığı ve Shaffer’ın metninden iyi bir destek alan bir film bu. Ne var ki gerilimi yeterince güçlü değil ve Burton karakterini yeterince güçlü bir oyun ile canlandırmıyor her zaman, ve bu iki problemi filmin gücünü zayıflatıyor.

Yedi kez Oscar’a adaya olup ödülü hiç alamaması ile hatırlanan Richard Burton’ın son dönem filmleri “Nineteen Eighty-Four – 1984” hariç tutulursa pek de kayda değer çalışmalar değildi. Bu film o pek olmamış filmlerin önüne geçse de yeterince “inandırıcı bir şekilde gerilim yaratamayan” film olarak nitelenmeyi hak ediyor daha çok. Büyük yapımcı firmaların hikâyeye ilgi göstermemesi nedeni ile yapımcılardan Elliott Kastner kendisi üstlenmiş finansmanı ve Burton da ücretini hayli düşürmüş filmi çekebilmesi için. Büyük oyuncunun bu davranışından yola çıkarak inandığını söyleyebileceğimiz hikâyedeki karakterini aksamadan ama çarpıcı/etkileyici nitelemesini de çok fazla hak ettiğini söyleyemeyeceğimiz bir performans ile canlandırması filmin kaçırılmış fırsatlarından birine işaret ediyor. Günah çıkarma işleminde “günahkâr” ile peder arasında konuşulanların gizliliği ve burada söylenenlerin içeriği ne olursa olsun hiç kimse ile paylaşılmaması gerektiği konusundan yola çıkan (bu açıdan Alfred Hitchcock’un 1953 tarihli “I Confess – İtiraf Ediyorum” filminin temasını da hatırlatan) hikâyede dinlediği sırların yükü altında bocalayan ve şeytani oyunların kurbanı haline gelen peder filmin temel karakteri kuşkusuz. Burton bu karakteri gerilimin/heyecanın yüksek olduğu anlarda gereğinden fazla mimiklerle oynuyor ve yönetmen Page ve kameramanı John Coquillon’un kimi kamera açıları ve çerçevelemeleri de onun altını çizdiği duyguları bir kez daha vurgulayarak nerede ise abartı denebilecek bir sonuca götürüyor bu sahneleri. Buna rağmen Burton’u seyrediyor olmak başlı başına bir keyif aslında denebilir ve bu abartıdan uzak olduğu sahnelerde oyunculuğunu hatırlatıyor bize neyse ki.

Filmin iki genç oyuncusu Dominic Guard ve David Bradley hikâyenin oyunculuk açısından asıl güçlü yanlarının sahipleri. Her iki oyuncu da sinemaya bugün artık birer klasik olan filmlerle giriş yapmışlar. Guard’ın ilk sinema filmi Joseph Losey’in 1971 tarihli “The Go-Between – Arabulucu”; Bradley ise sinemaya Ken Loach’un 1969 yapımı “Kes – Kerkenez” filmi ile girmiş. Oyunculuk kariyerlerine böylesine iki önemli filmdeki önemli rollerle başlayan iki oyuncu burada da hikâyeyi sürüklüyorlar ve karakterlerinin sadece pederi değil biz seyirciyi de aldatan yanlarını parlak oyunculuklarla canlandırıyorlar. Hikâyenin bir takım inandırıcılık problemlerini göz ardı edebilmemizi de genellikle onların oyunları sağlıyor. Ne var ki senaryonun aksadığı iki temel yer var ki onların oyunu da yeterli olmuyor burada: Guard’ın oynadığı sevilen öğrencinin okulun yakınlarında kamp kuran adamla bu kadar çabuk yakınlık kurabilmesinin (ya da kurma ihtiyacı duymasının) mantıklı bir izahı yok filmde ve aynı gencin pederimize kendisinden hiç beklenmeyecek sertlikte bir oyun kurması da gelişmelerin yeterince ikna edici biçimde izah edebildiği bir durum değil.

Hikâyenin iki güçlü damarı var ilgi çekebilecek. Biri günah çıkarmanın pedere yüklediği ve ona bir şeytanla karşı karşıya kaldığını düşündürten yükü, diğeri ise David Bradley’in canlandırdığı ve ilgiye ve sevgiye muhtaç genç karakteri. Beklenen ama hiç görülemeyen bir sevgi, teklif edilen ama hep ret edilen bir arkadaşlık, verilen ama hiç kabul edilmeyen bir sevgi… Sürekli geri çevrilmenin ve hatta alay konusu olmanın neden olduğu trajik olaylar da şaşırtıcı sonu ile filmin ilgiyi en çok hak eden yanı oluyor. Yönetmen Page arada başvurduğu zumlar ve birkaç sahnedeki tercihleri dışında filme çok da katkıda bulunmuşa benzemiyor açıkçası. Kâbus sahnesinin ardından kameranın yüksekten çektiği Burton’ın görüntüsü, okulun uzun koridorlarındaki keşke daha çok olsaydı dedirten çekimler ve yine Burton’ın karşısındaki “şeytan”ı yok ettiği sahnede B sınıfı gerilim filmlerini çekici bir biçimde hatırlatan mizansen Page’in yönetmen olarak filmde kendisini gösterebildiği nadir anların örnekleri. Özetle, Burton’ın varlığı, sürpriz finali, iki genç oyuncusunun performansları ve yeterince güçlü olmasa da karanlığı ve gerilimi ile ilgi gösterilebilecek bir film.

(“Bağışlama”)

Risse im Beton – Umut Dağ (2014)

“Kendini sokaktan uzak tutabilirsin ama sokağı içinden atamazsın. Kendine bir bak, varoşsun ve varoş kalacaksın”

Avusturya’da yaşayan ve şartlı olarak cezaevinden salıverilmiş bir Türkiyeli’nin kendisini ve bir genci uyuşturucu ve suçtan uzak tutmaya çalışmasının hikâyesi.

Avusturya’da yaşayan Umut Dağ’ın ödüllü ve 2012 tarihli “Kuma” adlı filminden sonra çektiği ikinci filmi yine Avusturya’da yaşayan Türkiyeliler’i anlatıyor temel olarak. İçeriği sonradan anlaşılacak etkileyici bir sahne ile başlayan ve iyi bir final ile kapanan filmin Dağ’ın Pedra Ladinigg ile birlikte yazdığı senaryosu benzeri hikâyelerden çok farklılaşamıyor belki ama bunu karakterlerini iyi işlemesi ile kapatmayı başarıyor. Kimi oyunculukları zaman zaman aksayan film bir “temiz kalma” hikâyesini ilgi ile seyrettirmeyi başaran bir çalışma özet olarak.

“Saygısızlık” ettiği için bir Avusturyalı’yı öldürmekten ve uyuşturucu işinden dolayı on yıl hapiste kalan ve şartlı olarak salınan adamın hem temiz bir hayat kurmasını hem de -filmin pek de iyi saklayamadığı- bir nedenle genç bir adama yardımcı olmaya çalışmasını anlatıyor filmimiz. Gerek çıkarmayı düşündüğü albümün demo kayıtları için para bulmak adına uyuşturucu satan gencin gerekse ona yardımcı olmaya çalışan adamın hikâye boyunca yaşadıkları benzeri filmlerde gördüğümüzden pek de farklı değil. Şiddet, uyuşturucu ve kaçak mal satımı gibi yasa dışı işlerin sarmalında yaşayan karakterler bunlar ve ya burada elde edecekleri ile farklı bir hayata kaçabilmeyi hayal ediyorlar ya da bu yasa dışı hayatın içinde yükselmeyi. İki ana karakterin aileleri ile ilişkileri de tahmin edilebileceği şekilde bozuk. Adam girdiği suç dünyası yüzünden abisi tarafından ret edilmiş ve annesi ikisinin arasında kalmış; sevgilisi ise kendisine şiddet uyguladığı için uzak durma kararı aldırtmış mahkemeden. Gencimiz ise mutsuz ve yılgın görünen annesi ile iniş çıkışlı bir ilişkiye sahip ama bir yandan da ona yardımcı olmaya çalışıyor. Evet, tüm bunlar pek de yeni şeyler değil açıkçası. Ne var ki Dağ ve Ladinigg tarafından yazılan senaryo özellikle bu iki karakteri sağlam bir şekilde çizebilmesi ve diğer hemen tüm yan karakterleri gerçekçi ve hikâyesi ile ilgi çekici kılabilmesi açısından başarılı. Hikâyenin özellikle son yarım saati filmin en iyi bölümlerini oluşturuyor ve kayıtsız kalınamayacak bir final veriyor seyirciye. Her iki ana karakterin bu bölümde yaptıkları/yap(a)madıkları/hissettikleri vs. çok iyi yazılmış ve iyi yönetilmiş sahnelerle geliyor karşımıza ve filmin hem gerçekçiliğini artıyor hem de bu gerçekçiliğin çekici olmasını sağlıyorlar.

Hapisten çıkan adamı oynayan Murathan Muslu karakterinin sert, acılı ve kararlı yanını başarı ile canlandırıyor ve kimi sahnelerde de hayli etkileyici bir performanns sergiliyor. Genç adamı oynayan ve ilk oyunculuk tecrübesini yaşayan Alechan Tagaev ise zor bir rolün altından genellikle aksamadan kalkıyor. Anne rolündeki -yönetmenin de annesi olan- Elif Dağ’ın örneği olduğu kimi yan karakterlerin sahipleri ise vasat sularda geziniyorlar oyunculuk açsısından ve bu da filme bir parça zarar veriyor açıkçası. Türkiyeli karakterlerin birbirleri ile Almanca konuşurken bile araya sürekli sıkıştırdıkları oğlum, abi, moruk, tamam mı gibi Türkçe kelimeler ve küfür ederken hemen her zaman Türkçeyi tercih etmeleri orada yaşayan bir neslin arada kalmışlıklarının gösterimi açısından doğru ve hoş bir tercih olmuş ve özellikle Türkçe bilenler için filme farklı bir boyut da katmış.

Hikâyenin -pek ders verir bir havada olmadığı için rahatsız etmeyen- bir mesajı da var ve yönetmen Umut Dağ birkaç sahneyi filmin derdini anlatacak şekilde kullanmayı başarmış. Neden asla hapishaneye dönmek istemediğini anlattığı sahneden hemen sonra adamın açık havada koşarken ve tüm bir şehire tepeden bakarken yüzünde gördüğümüz ögürlük hissi ve kararlılık çok şey anlatıyor örneğin. Dağ tüm final başta olmak üzere, adamın gencin borcunu affetmesi için alacaklısı olan uyuşturucu çetesinin başı ile konuştuğu sahne (ki sevginin ve affedilme isteğinin iyi bir kalbe neler yaptırabileceğini etkileyici bir şekilde anlatıyor) gibi pek çok anı da başarı ile kotarmış ve filme çekicilik katmış kesinlikle yönetimi ile.

Rap türündeki müzik (Kürt asıllı Alman rapçi Azad’ın da filmde küçük bir rolü var), uyuşturucu, diğer suçlar ve final bölümleri hariç olan bitenlerin yeterince orijinal olmaması ve açılışın karakterlerin özellikle birbirleri ile ilişkileri açısından tanıtmakta bir parça dağınık durması gibi kusurları olan film, bunlara rağmen ilgi ile seyredilebilir. Georg Geutebrueck’in Viyana’yı turistik görüntülerin çok uzağına taşıyan başarılı görüntüleri ve Iva Zabkar’ın hikâyeyi destekleyen müziği ile de dikkat çeken film “umut veren” sonu ile seyirciyi rahatlatsa da hikâyesi boyunca sergiledikleri ile şehirlerin parıltılı görüntülerinin arkasında çok da sevimli hikâyelerin yaşanmadığını bir kez daha gösteriyor bize.

(“Cracks in Concrete” – “Betondaki Çatlaklar”)

Separate Tables – Delbert Mann (1958)

“Kalabalık içinde yalnız olmak çok daha acı verici. Korkutucu, hem de çok korkutucu bir şey”

İngiltere’de deniz kıyısındaki bir otelde kalan ve yemeklerini “ayrı masalarda” yiyen konukların hikâyesi.

İngiliz yazar Terence Rattigan’ın birer perdelik ve her ikisi de aynı otelde geçen ve genelde birlikte oynanan iki oyunundan Rattigan ve John Gay tarafından uyarlanan ve Delmer Mann tarafından yönetilen bir klasik. Tamamı otelin içinde ve terasında geçen hikâye tiyatro havasından çok fazla uzaklaşmamış olsa da güçlü metni ve başarılı oyunculuk performanslarının yanısıra Delmer Mann’in sade ve klasik dili ile kendisini ilgi ile izlettirmeyi ve klasik bir tat hissettirmeyi başarıyor. İki ana öyküsü dışındaki yan öyküleri bir parça ilgisiz kalan film, dönemine göre cüretkâr temalara el atabilmesi açısından da önemli.

Film için yazılan ve Vic Damone tarafından seslendirilen “Separate Tables” şarkısı ile açılıyor film ve bir oteli evleri gibi benimsemiş görünen karakterlerin birbirine değen hikâyelerini anlatıyor bize. Terence Rattigan’ın filme kaynaklık eden oyunları iki ana hikâyenin karakterlerinin değiştiği, diğer karakterlerin (otel sahibesi, diğer misafirler vs.) ise aynı kaldığı bir yapıya sahipler ve film de bu yapıyı korumuş ve iki ana hikâyeyi belki her anında olmasa bile ilişkilendirmeyi ve aynı anda aynı mekanda geçen hikâyelere dönüştürmeyi başarmış. Şarkısında “odanın iki ucunda farklı masalarda oturan, birbirine hem çok yakın hem çok uzak olan”lardan bahseden, “erkeğin kadını arzuladığını ama kadının bunu bilmesinden korktuğunu” anlatan ve sonunda “kendileri için iki kişilik bir masa bulacaklarını” söyleyen film hikâyesinde bundan çok daha fazlasını dile getiriyor elbette. Müthiş finali (senaryosu, oyunculukları ve yalın mizanseni ile müthiş kelimesini hak eden bir final bu) ile farklı masalarda oturanların aynı masaya geçebileceğini gösteren ve bunun için “ötekini anlamaya çalışmanın” yeterli olabileceğini söyleyen film kuşkusuz en büyük desteklerinden birini oyunculuklarından alıyor. Performansları ile Oscar alan David Niven ve Wendy Hiller’ın yanısıra Deborah Kerr, Burt Lancaster, Rita Hayworth, Gladys Cooper ve Rod Taylor gibi tanınmış isimlerin de aralarında olduğu oyuncuların tümü hiç aksamadan ve üzerlerine düşeni gereği şekilde yerine getirerek filme ciddi bir katkıda bulunuyorlar. Yönetmen Mann’in ve görüntülerden sorumlu Charles Lang’in zaman zaman bir tiyatro oyunu içinde zarif bir şekilde hareket eder gibi görünen kamera aracılığı ile aktardığı görüntüler bize bir oda tiyatrosu havasını ve oyundaki sağlam oyuncuların yarattığı atmosferi sağlıyor ki filmin bugün bir klasik olarak hatırlanmasının da nedenlerinden biri bu olsa gerek. David Niven yalanların üzerine kurulu bir hayat süren ve trajik bir sırrı olan adamı tam da olması gerektiği gibi, tedirgin, çekingen ve aynı anda oyunbaz görünen bir performans ile canlandırarak öne çıkarken, filmin diğer Oscar’lı ismi Wendy Hiller ölçülü ama karakterinin duygularını bire bir yansıtan bir oyunculuk sergiliyor. Lancaster yaralı karakterine tam anlamı ile hayat katıyor her zamanki etkileyici oyunu ile. Hayworth belki diğer isimlerin bir parça gerisinde kalıyor ama yine de rolünün altından sadelik ile kalkmayı başarıyor. Başta Deborah Kerr (ki özgürlüğü için çığlık atan kız rolünde oldukça etkileyici) ve Gladys Cooper olmak üzere diğer tüm oyuncular da gerçekten çok iyiler.

Filmin iki ana hikâyesi aslında birbirinden bağımsız ve Rattigan ve Gay ikilisi çok güçlü olmayan bir şekilde ama çok da rahatsız edici olmadan bu iki hikâyenin karakterlerini bir arada tutabilmişler bir şekilde. Buna karşılık, oteldeki genç çift filmin başında ve bir de sonunda görünüp arada kayboluyorlar ve açıkçası filmde hiç olmasalardı da olurdu dedirtiyorlar. Belki her bölümünde bir farklı maceranın anlatıldığı ve bir otelde geçen bir dizinin bir bölümünün kahramanları olabilirlermiş ama burada bir parça zorlama olmuşlar açıkçası. Yine de bu hikâyenin bile filmin ana hikâyeleri ve genel havası ile örtüşen bir yanının olduğunu da söylemek gerekiyor. Evet, filmin tümünde bir cinsel gerilim hâkim ve hemen her sahnede hissediyorsunuz bunu. Eskiden evli olan çift arasında, kendisinden yaşlı eski subaya ilgi duyan kız ile asker arasında ve genç çiftin arasında dile getirilen ve getirilemeyen boyutları ile cinsel bir gerilim kendisini hep fark ettiriyor dikkatli bir seyirciye. Oyunların yazarı Rattigan eşcinselmiş ve eski subayın “sırrını” erkekleri taciz etmek olarak düşünmüş önce ama daha sonra oyunun son halinde değiştirmiş bunu ve “yumuşatmış” bu sırrı. Yine de 1958 yılı için hikâyenin, karakterlerin davranışlarının ve söylediklerinin (Genç kızın söylediği “Seks! Bu kelimeden nefret ettiğimi söyledi ve haklıydı” veya sırrını itiraf eden adamdan duyduğumuz “İnsanlar yapmamaları gereken bir şeyi neden yaparlar? Neden bazıları çok fazla içer ve başkaları bir günde 50 sigara içer? Çünkü, sanırım buna engel olamadıklarından”) yeterince cüretkâr olduğunu söylemek gerekiyor.

Utanç, anlamak, affetmek, uzalaşmak ve kabullenmek ile dolu ve gerilimi çok iyi ayarlanmış final sahnesi ile bile klasik olmayı olmayı hak eden filme son biçimini veren yönetmen Delmer Mann değil, filmin oyuncularından ve yapımcılarından biri olan Burt Lancaster olmuş ve Mann epey mutsuz olmuş bundan. Mann’in tercihleri ile sonlansaydı nasıl farklı bir sonuç ortaya çıkardı bilmiyorum ama görme şansımız olan sonuç hikâyelerin ve karakterlerin yavaş yavaş açıldığı, birbirine bağlandığı ve anlatıldığı gibi zariflikle sonuçlanan bir film. Biraz eskimiş veya bir başka deyişle modası geçmiş bir havası var ve bugün naif ve hatta “aptalca” görünebilir hikâye(nin bir kısmı, en azından) evet, ama yine de klasik klasiktir demeli ve görmeli filmi kesinlikle.

(“Ayrı Masalar”)

Bluebird – Lance Edmands (2013)

“Bir avukat tuttum, elinde ne var ne yok hepsini alabilirim”

Küçük bir kasabada okul otobüsü sürücüsü bir kadının bir hatasının neden olduğu olayların hikâyesi.

ABD’li sinemacı Lance Edmands’ın yazdığı ve yönettiği bir ilk film. Bağımsız sinema örneklerinden olan çalışma, küçük bir hatanın neden olduğu trajik olayları iki aile üzerinden anlatıyor ve kimi anlarında hedeflediği atmosferi (yalnızlık, mutsuzluk vs.) yakalıyor ama, görüntülerinin örneği olduğu bir şekilde anlatımının soğuk tarzı nedeni ile seyircisini yanına çekmekte ve bir cazibe alanı yaratmakta zorlanıyor sık sık.

Henry David Thoreau’nun “The Maine Woods” adlı gezi günlüğünün “Ktaadn” adlı bölümünden bir alıntı ile başlayan film küçük bir kasabada okul otobüsü sürücülüğü yapan iyi yürekli ve tecrübeli bir kadının bir anlık dalgınlık ile yaptığı hatanın kendi ailesi ve bir başka aile üzerinde neden olduğu olayları anlatıyor bize. Bir trajedi söz konusu filmde ve senarist/yönetmen Edmands bu trajediyi soğukkanlı bir anlatımla getiriyor karşımıza doğru bir tercihle. Ne trajedinin kendisinin ne de yan olayların altını çizmiyor, vurgulamıyor kesinlikle. Ne var ki bu mesafeli duruşu dengeleyecek bir çekim noktası yaratmakta da zorlanıyor film. Sürekli kar altındaki bir Maine kasabasından karşımıza sık sık çıkan sessiz, ıssız ve “soğuk” görüntüler kasabada mutluluğun pek de hüküm süremeyeceği bir atmosferin hâkim olduğunu söylüyor bize. Bu görüntü tercihlerini destekleyen mesafeli bir anlatım da filmin soğuk havasını artırıyor; karakterlere ısınmamıza izin vermiyor Edmands. Öyle ki oyunculuklar da bizi kendilerinden hep belli bir mesafede tutacak şekilde sergileniyor. Tüm kadın oyuncular bu soğukluğu yine de bir şekilde aşarak karakterlerini yansıtabiliyorlar ama erkek oyuncular yönetmenin bu tercihleri ile yeterince iyi baş edebilmiş görünmüyorlar ne yazık ki.

Bir parça dağınık başlayan ama hikâyesini daha sonra süratle toparlayan film karakterlerinin hikâyelerini de yukarıda belirttiğim nedenlerle yeterince çekici kılamıyor seyirci için. Oysa Danny Bensi ve Saunder Jurriaans imzalı müzik filmin gidebileceği ve bunu başarabilse çok daha etkileyici olabileceği bir yönü işaret ediyor bize. İkilinin müzik çalışması serinkanlı ama tedirgin edici içeriği ile hikâyenin -belki de hedeflediği ama- ulaşamadığı bir sonucu veriyor bize. Jody Lee Lipes’ın görüntüleri hikâyenin atmosferine gayet uygun ve özellikle yarattıkları ıssızlık ve yalnızlık duygusu ile hem etkileyici olmayı hem de özellikle dış çekimlerde o kasabada yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu seyirciye hissettirmeyi başarıyor. Dört kadının, bir başka deyişle iki anne ve onların kızlarının öyküsü olan filmin senaryosu kısa süresine rağmen kimi fazlalıkları da barındırıyor gibi. Örneğin, eski sevgili ile karşılaşma sahnesine ne gerek olduğunu anlamak zor. Eğer sondaki “ben de özür dilerim” cümlesini açıklamak içinse bu sahne, hayli zorlama durduğunu ve üstelik filmin geneline hâkim olan mesafeli bakışa ters düştüğünü de söylemek gerekiyor.

Kusurlarına rağmen ilgiyi hak eden bir film bu ama. Öncelikle sıradan görünen hikâyesi altında insanı tüm gerçekçiliği ile anlatıyor bize. Sıradan bir Amerikan filminin sonuna kadar sömüreceği duygulardan ve kimi kolay yollardan -anneliği kutsamak gibi- uzak duruyor ve bizi baş başa bırakıyor karakterleri ile. Yukarıda belirttiklerim ile zıt düşmüş gibi görünecek olsa da, şunu da belirtmeli ki bu derece yoğun duyguları barındıran bir filmin kolaylılkla düşebileceği duygusal patlama tuzağından uzak durabilmesi de takdiri hak ediyor. Karakterler iç dünyalarında yaşıyorlar bu patlamaları, duygularını paylaşmıyorlar ya da paylaşamıyorlar diğerleri ile. Bu karakterlerin sinemada her zaman karşımıza çıkmayan işçi sınıfından olması da önemli, günümüz sinemasında zengin, büyük, gösterişli karakterlerin hâkim olduğunu düşündüğümüzde. Bir parça daha enerjisi olabilse ne iyi olurmuş diye düşündürten film, karakterleri ile birlikte kasabanın kendisinin de git gide nasıl soluk bir hal aldığını anlatabilmesi ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Mavi Kuş”)