L’uomo Che Verrà – Giorgio Diritti (2009)

“Alman askerleri bazen bir şeyler satın almak için buraya geliyorlar. Evlerinde çocukları ile olmak varken, neden burada olduklarını anlamıyorum. Onların da çocukları vardır herhalde”

1943 yılında Naziler’in İtalya’nın Bologna şehrinin kırsal bir bölgesinde gerçekleştirdikleri sivil katliamının hikâyesi.

Dünya tarihine olayların yaşandığı yerin adı ile, Marzabotto katliamı olarak geçen trajik olayın öncesini ve katliamı konu alan bu İtalyan yapımı filmi Giorgio Diritti yönetmiş. Gerçekten yaşanan çok trajik bir olayı, bir insanlık suçunu soğukkanlı bir anlatımla sergileyen film çoğunlukla sakin ve yavaş yavaş dram boyutunu artıran bir üslup benimsemiş ve birkaç sahne dışında bu üslubundan taviz vermemiş görünüyor. Hikâyenin belki de en büyük başarısı köylülerin günlük hayatını belgesel kıvamında ve gözlemci bir tavırla karşımıza getirerek, faşizmin ve zalimliğin, ama daha da önemlisi savaşın, insan öldürmenin bu yasal olanının nasıl insanlık dışı bir olgu olduğunun altını ustaca çizebilmesi. Bir parça geç açılması ve zaman zaman bütünsel ve tutarlı bir anlatımı toparlamada sıkıntı yaşamak gibi bir problemi olsa da, kesinlikle görülmeyi hak eden bir çalışma bu.

Kimi kaynaklar sayının daha yüksek olduğunu belirtse de, 770 sivilin öldürüldüğü kabul edilen bir katliam Marzabotto’da yaşananlar. Öldürülenlerin kırk beşinin 2 yaşından, yüz onunun 10 yaşından küçük olduğu ve aralarında beş rahibin ve altmış yaşından büyüklerin de bulunduğu sivillerin katledildiği bu olayda, Alman askerler kısacası erkek, kadın ve çocuk ayırt etmeden herkesi gözlerini kırpmadan yok etmişler. Katliamın “gerekçesi” ise bu sivillerin İtalyan faşist rejimine ve Almanlar’a karşı savaşan direnişçilere yardım ettiklerinden kuşkulanmaları. Hikâye bu kuşkunun doğruluğunun kimi kanıtlarını (köylülerin yaralı direnişçileri tedavi etmesi, onları saklaması vs.) sunuyor bize ama bir başka şeyin daha altını çiziyor: Başlatmadıkları, korktukları bir savaşın iki düşman tarafı arasında sıkışıp kalmışlık duygusu ile yaşıyor bu insanlar. Yönetmen Diritti, oldukça takdir edilesi bir sahnede komünist direnişçilerin daha önceki bir sahnede sevimliliği ile gösterilen bir Alman askerini mezarını da kendisine kazdırarak nasıl soğukkanlılıkla öldürdüğünü göstermekten çekinmiyor. Elbette bu sahne kesinlikle bir dengeleme unsuru olarak kullanılmıyor; filmin derdi savaşın içine aldığı herkesi nasıl bir ölüm makinasına dönüştürebileceğini göstermek olsa gerek.

Hikâye onun gözünden anlatılmasa da temel olarak bir küçük kız etrafında dönüyor. Yeni doğan kardeşinin onun kucağındayken ölmesinden sonra geçirdiği travma sonucu artık hiç konuşmayan ve yine hamile olan annesinin doğum yapmasını bekleyen kızın filmin sonlarındaki bir parça abartılmış olsa da “kahramanlık” çabalarını anlamlandırıyor bu geçmişi. İşte bu kızın, ailesinin ve etraftaki diğer insanların yüz yıllardır değişmeden sürüp gidiyor gibi görünen hayatlarına dışarıdan gelen “müdahalenin” korkunç etkisini anlatmaya soyunmuş filmimiz. Hikâye bunu yaparken ise, çok da sıkı bir giriş yapmıyor konusuna. İlk bölümlerde özellikle karakterler arasındaki ilişkiyi anlamak ve/veya hikâyedeki konumlarını çözmek pek kolay olmuyor. Filmin özellikle tercih edilmiş görünen “hikâyeyi yavaş yavaş açma ve sondaki trajediye seyirciyi hazırlama” yaklaşımı temel olarak doğru olmakla ve işe yaramış görünmekle birlikte, bu ilk bölümlerin bir parça ortalama bir havada gittiğini söylemek gerekiyor. Hikâye sonradan açılıyor ve çok doğru bir seçimle, dehşet duygusunu rahatça uyandırabilecek olayları “sorumlu” bir yaklaşımla ve sömürmeden gösteriyor bizlere. Öyle ki “ağlayan bir çocuk, bir silah sesi ve sessizlik” ile özetlenebilecek bir sahne örneğin, en az ne olduğunu doğrudan gösterecek bir sahne kadar etkili olabiliyor seyirci için.

Savaş sürüyor ama hayat da sürüyor; bir ilk aşk heyecanı, doğacak bir çocuğun heyecanı, zorluklara karşı sığınılan Tanrı… Hikâye savaşın aslında sadece bireyi değil, onunla birlikte tüm bunları da nasıl yok ettiğini gösteriyor bize. Filmin yaratıcılarını gerçekten yaşanmış bir katliamı bize anlatırken, işte bunu da ve üstelik herhangi bir zorlama hissi yaratmadan aktarabildikleri için takdir etmek gerekiyor. Bunu yaparken hikâyenin geçtiği kırsal bölgenin güzelliğinden de destek alıyor, yok edilen güzellikleri gösterirken bize. Roberto Cimatti’nin kamerası olan bitene tanık olmamızı sağlarken bir başka şeyi daha ustaca başarıyor: Kimi kısacık anları adeta bir tablo güzelliği içinde sergiliyor. Buradaki tablo ifadesini yapay bir kartpostal güzelliğini değil orada yaşayan ve kıyıma kurban olan halkın hayatının doğallığının güzelliğini anlatmak için kullanıyorum. Ölen bir genç direnişçinin yattığı yatağın etrafında oturanlar, anne ve kızının ateş böceklerini seyretmesi, küçük kızın müthiş bir yeşillik içinde yeni kıyafeti ile bir gelin gibi yürümesi bu tablo anlarının birkaçı sadece. Ve tüm bunlara eşlik eden, Marco Biscarini ve Daniele Furlati imzalı müzik: Hikâyeye çok yakışan bir müzik çalışması bu ve öte yandan kimi dramatik anlarda filmin diğer hiçbir öğesinin (mizansen, kurgu, oyunculuk vs.) yapmadığı bir şeyi yaparak dramı artırmaya hizmet ediyor. Filmin tümü ile bir bakıma çelişiyor bu durum aslında ama hem özellikle çocuk korosunun olduğu bölümlerin tüyler ürperten güzelliği hem de filmin aslında arada ihtiyacı da varmış görünen bir güçlü duyguyu yaratmaya katkısı nedeni ile doğru bir seçim gibi görünüyor bu müzik.

Gerçek bir olayı kurgusal karakterlerle anlatan ve özellikle İtalyanlar, ama aslında tüm insanlık için trajik olan hikâyeye hak ettiği saygı ile yaklaşan Giorgio Diritti’nin filminin yukarıda sıraladıklarım dışında birkaç kusuru daha var. Öncelikle, hikâye özellikle ilk yarısında bir akış sıkıntısı yaşıyor ve zaman zaman iyi toparlanamamış gibi görünüyor. Buna bir de katliamın hemen öncesindeki sahnelerde Alman askerlerin, filmin ilk yarısı ile çelişen ve gereksiz bir şekilde, halka karşı kimi uygunsuz davranışları yaparken sergilenmelerini eklemek gerek. Tarihsel olarak gerçek olabilir bu, ama filmin ruhuna aykırı düşmüş bu sahneler. Profesyonel ve amatör oyuncuların uyumunun iyi göründüğü filmin yönetmeni Diritti’nin, kariyerinin başlarında usta İtalyan sinemacı Ermanno Olmi ile çalışmışlığının izlerini de gözlemci ve sakin tavrı ile sergilediği film, baş karakteri küçük kız gibi tanık oldukları karşısında konuşma yeteneğini (belki daha doğru bir deyişle, arzusunu) kaybeden insanoğlunun dramına tanık olmak isteyenler için özellikle önemli.

(“The Man Who will Come”)

Eşkıya – Yavuz Turgul (1996)

“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki o arı ben olacağım”

35 yıllık bir hapis hayatından sonra, kendisini ihbar eden ve sevdiği kadını elinden alan adamı bulmak için İstanbul’a gelen bir eşkiyanın hikâyesi.

Türkiye sinemasının komada olduğu yılları sağ atlatmasını sağlayan bir klasik. Yerli filmlerin hemen hiç seyirci bulamadığı bir dönemde topladığı 2.5 milyonu aşkın seyirci ile ülke sinemasına hayat öpücüğü vermişti bu film. Yavuz Turgul’un yazdığı ve yönettiği film, güçlü hikâyesi, “yerli” olmayı başaran karakterleri, dozunda tutulmuş aksiyonu ve iki baş oyuncusunun başarılı oyunları ile bugün de aynı ilgi ile izlenebilecek bir eser. Kusurları var kuşkusuz ama, sinemamızda kilometre taşı olan bir film için göz ardı edilebilecek kusurlar bunlar. Türkiye sinemasının görülmesi kesinlikle gerekli eserlerinden.

Sinemamızın usta hikâyecilerinden biri Yavuz Turgul ve kendisinden önce ve sonra çok az örneği olan bir şeyi başarıyor ve gerçek karakterler sunuyor bize her zaman. Bu gerçek karakterler yapaylığın uzağında konuşuyor, yaşıyor ve bazen de ölüyorlar. Onun bu usta hikâyeciliği açıkçası yönetmenliğinin kimi açıklarını da kapatıyor bazen ve seyrettiğinizin sahici ve içinde sizin de olabileceğini hissettiğiniz bir “şey” olmasını sağlıyor. Burada da bunu başarıyor Turgul ve sinemamızın bir ayağının mezarda olduğu günlerde bir mucize yaratıyor bu eseri ile. Kusurları yok değil elbette hikâyenin, özellikle de sinemasal kriterler açısından. Öncelikle, otuz beş yıldır içeride olan bir adamın çıkışta doğal olarak yaşayacağı uyum sorunu ile ilgili hemen hiçbir şey yok filmde. Aynı adamın bir de üstüne ilk kez geldiği İstanbul’daki durumunu düşünün ki bunu da temel olarak İstanbul’da bulaşmak zorunda kaldığı ve kendisi ile ilgili olmayan işlerin asıl kahramanı ile beraberliğini sağlayabilmek için kullanmış filmimiz. Hayli güçlü diyaloglara sahip olan hikâyenin zaman zaman “büyük laflar”ın dozunu bir parça kaçırdığını da söylemek gerek. Elbette sinema fimlerinden televizyon dizilerine, her yere bulaşmış ve bugün de etkisini sürdüren “iddialı ve süslü konuşan kahramanlar” kadar rahatsız edici değil bu durum, Turgul’un ustalığı sayesinde. Hikâyenin bir diğer problemi de kahramanının İstanbul’a asıl geliş nedeninin ne olduğunun nedense belirsiz kalması veya daha doğru bir deyişle bu nedenlerin en azından birini yeterince destekleyememesi. Kendisini ihbar eden adamın peşine düşmesinin asıl nedeni bu muhbirlik mi, yoksa sevdiği kadını elinden almış olması mı ya da her ikisi de mi? Hikâye her ikisi de diyor aslında ama otuz beş yıldır birbirlerinden uzak olan ve onun öncesinde de -aşkın kahramanlarının Güneydoğu’da yaşadığı düşünülürse- çok da derin bir aşkı geliştirme imkânları bulunmayan iki karakterin aşkının hâlâ canlı olan gücünün kaynağını bize ikna edici şekilde aktaramıyor Turgul.

Erkan Oğur’un herhangi bir üretimine kayıtsız kalınabilir mi? Cevabı elbette hayır bu sorunun. Burada da onun müzik çalışması, seslendirdiği kimi türküler hikâyeye müthiş bir hüzün katıyor ve filmin o günlerde (ve bugün hâlâ) bize bu denli bizden görünmesini sağlayan öğelerden biri oluyor. Turgul Erkan Oğur’un çalışmasını akıllıca yerleştirmiş sahnelerin içine ve onun sakin ve samimi sesini filmin karakterlerinden biri yapmış nerede ise. Turgul’un yönetmenliği, aksadığı birkaç yer dışında, genel olarak gayet uygun hikâyesine. Sonlardaki “temizlik” sahnesi ve baştaki baraj kenarındaki sahne pek de yeterli görünmeyen anları arasında filmin. İlki hem mizanseni hem de köyün delisi karakterinin yetersiz makyajı ve vasat diyalogları ile aksıyor, ikincisi ise açıkça fazlası ile sıradan çekilmiş, filme sıkı bir aksiyon tadı katabilecekken üstelik. “Oğlum olsaydı, senin yaşında olacaktı” sahnesi ise sadece gereksizliği ile değil, aynı zamanda seyircinin zaten hissettiği ve hikâyenin de zaten çok iyi başardığı bir şeyi vurgulayarak o ana kadar oluşan sıcak duyguların samimiyetine zarar vermesi ile de dikkat çekiyor.

Eşkiyayı canlandıran Şener Şen, intikam yolculuğunda karşılaştığı ve aralarında bir baba oğul ilişkisine benzer bir ilişki oluşan küçük suçluyu oynayan Uğur Yücel ve bir çete liderini canlandıran Melih Çardak oyunları ile bu kalabalık kadrolu filmde diğer oyuncuların önüne çıkıyor. Şen ve Yücel hikâyedeki karakterleri müsait olmasına rağmen, abartıdan uzak oyunları ve sahicilikleri ile göz dolduruyorlar, Çardak ise bir parça gösterişli bir oyunun yetenekli bir oyuncunun performansını nasıl daha da zengin göstereceğinin kanıtı oluyor. Diğer hemen tüm oyuncular işlerini layıkı ile yerine getirirken, iki oyuncu aksıyor bir parça. Yeşim Salkım rolünün ağırlığını kaldıramamış, Özkan Uğur ise abartının bir oyuncunun başına açabileceği belaların bir somut örneğine dönüşmüş göründüğü her sahnede.

Filmin en başarılı olduğu alanlardan biri de kimi göndermeleri. Uğur Yücel’in karakterinin Cumali olan adının Yılmaz Güney’in “İnce Cumali” filminden alınmış olması, kahramanımızın köyünün baraj suları altında kalması ve televizyon haberlerindeki “Kürt sorunu hakkındaki ilk film” üzerinden Güneydoğu göndermeleri ve 90’ların karanlık günlerindeki çeteler… Film bunları hem filmi daha da bizden yapacak şekilde akıllıca kullanıyor hem de hikâyenin bir parçası yapmayı başarıyor çoğunlukla. 90’ların konuşulamayan konularını alçak gönüllü de olsa cesaretle dile getirmiş Turgul takdiri hak edecek bir şekilde. Turgul’un bir diğer başarısı da Tarlabaşı’nı sinemamızda örneğini görmediğimiz kadar ustalıkla getirebilmesi karşımıza. Tüm o karakterler, o diyaloglar, o irili ufaklı insan hikâyeleri bir semti adeta röntgenini çekmiş bir şekilde sergiliyor bize ve oteldeki iki “eski asil” karakter üzerinden İstanbul’un bağrında ne tuhaf insan hikâyeleri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.

Tüm bir final sahnesi (kimi kusurları var ama finalin muhteşemliğinin yanında unutmak gerekiyor bunları), karakterlerden birinin vurulduğu sahnenin güzelliği (yavaş çekim ve dış sesi kapatıp sadece karakterin acı çeken sesinin verilmesi gibi basit ama vurucu küçük bir oyunla elde edilen bir başarı bu) ve daha pek çok benzeri kareleri ile Turgul’un filmi mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma. Otuz beş yıl önce dağa sığınan, şimdi ise bir koca şehrin bir binasının tepesinden insanlığa bakan ve gördüğünün neden olduğu acı içinde kahrolan bir yalnız adamın hikâyesi bu ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, “Züğürt Ağa” ve “Muhsin Bey” örneklerinde olduğu gibi Yavuz Turgul yine “değişen ama hep olumsuz yönde değişen bir dünyada kaybetmeye yazgılı olanı”, bir başka deyişle bizi anlatıyor bize benzersiz bir şekilde. Mutlaka görülmeli.

High Tide – Gillian Armstrong (1987)

“Biliyor musun, bugüne kadar hep cesur, özgür ve maceracı bir hayat sürdüğümü düşünmüştüm, ama öyle değilmiş. Meğer korkakmışım”

Vokalist olarak çalışan bir kadının zorunlu olarak konakladığı bir yerde yıllar önce ayrıldığı kızı ile karşılaşmasının hikâyesi.

Avustralya sinemasından, Gillian Armstrong’un yönettiği bir dram. Aile olmak, anne olmak, sorumluluklar ve ilişkiler üzerine alçak gönüllü bir hikâyesi olan eser, başrol oyuncularının ve özellikle Judy Davis’in oyunu ile ilgi çeken, yönetmen, senarist ve üç baş oyuncusunun da göstergesi olduğu gibi bir kadın filmi olarak da nitelenmeyi hak eden bir çalışma. Biraz fazla düz akması ve hikâyesinin yeterince doyurucu olmaması gibi kusurlarına rağmen, sade dramlardan hoşlananların ilgisini çekmeye aday bir film bu.

Elvis Presley’i taklit eden bir adama eşlik eden vokalistlerden biri olan kadının gruptan atılması ve arabasının da arızalanması nedeni ile zorunlu olarak kaldığı bir kamping alanında yıllar önce ve bebekken terk ettiği, şimdi on beş yaşında olan kızı ile tesadüfen karşılaşmasını anlatıyor filmimiz temel olarak. Hikâyenin “gerilim” noktası da elbette kadın ile kızının bir araya gelip gelmeyecekleri üzerine kurulmuş. Sonuçta çok yeni bir hikâye değil belki ama, senaryoyu yazan Laura Jones (bu filmden önce ve sonra da genellikle kadınların odağında olan senaryoları var ve bunların arasında her ikisini de Jane Campion’ın yönettiği “An Angel at My Table” ve “The Portrait of a Lady – Bir Kadının Portresi” gibi çok bilinen fimlerin hikâyeleri de var) akıllıca hikâyesinin odağına kadının terk etme nedenini ve beklendiği gibi, finalde de anne ve kızının gelecek için kararlarının ne olacağını (ve asıl olarak da kadının kararını) almış. Almış, ama bunları ne kadar doyurucu anlattığı bir parça tartışmalı filmin. Birinci odak noktası, kadının kocasının ani ölümünden sonra kızını kayınvalidesine terk etmiş olmasının nedeninin ikna ediciliği diyaloglardan ve filmin anlatım dilinden çok, kadını canlandıran Judy Davis’in parlak oyunundan kaynaklanıyor. Benzer şekilde kadın, kızı ve kayınvalide arasındaki ilişkilerde de diyaloglarda veya hikâyenin akışında çok da yeni bir şey yok. Bu anları kurtaran ise yine Davis, onun kayınvalidesini oynayan Jan Adele ve kızını oynayan, o tarihlerin genç oyuncusu Claudia Karvan’ın uyumlu ve dozunda tutulmuş duygusallığı olan oyunları oluyor. Kuşkusuz Davis’in başarısını ayrıca öne çıkarmak gerekiyor; karakterini özellikle sevilecek veya nefret edilecek değil üzerinde düşünülecek bir konuma getirmesi onun parlak oyunculuğunun bir örneği kesinlikle.

Yaptığı film müzikleri ile ülkesinde pek çok ödül kazanmış olan Peter Best’in çekici ama az kullanılmasına rağmen zaman zaman saksafon ağırlıklı teması ile fazla öne çıkan müziği ve yine bol ödüllü bir Avustralyalı görüntü yönetmeni olan Russel Boyd’un doğal ışık kullanımı ile dikkat çeken kamera çalışmasının da hikâyesine katkıda bulunduğu filmde kadının idealize edilmemesi, anneliğin “doğal bir kutsallık” ile süslenmemesi ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmindeki gibi bir “sevgi neydi… sevgi emekti” düsturunun ters yönden gündeme getirilmesi önemli. Üç farklı nesilden kadının arasında geçen hikâyesi ile film sevmenin, sorumluluk almanın öğrenilebilirliği ve daha da önemli olarak belki de gerçek sevginin kendiliğinden zaten var olan üzerinden değil tanıma, bilme ve paylaşma üzerinden üretilebileceğini söylüyor bize. Kadının tanıştığı bir erkekle ilişkisinin akıbetinin nedeni ise yoruma açık gibi olsa da erkeğin ilerisi için kurduğu hayallere kadının sessizliği bu konuda bir ipucu da veriyor aslında bize.

Yönetmen Gillian Armstrong’un hikâye için bir parça fazla düz bir anlatımı benimsemesi ve kimi sahneler arasındaki geçiş yöntemi tercihleri filmin biraz eskimiş görünmesine neden olmuş gibi duruyor. Başlarda kadın ve kızının -henüz karşılaşmamışken- sahnelerinin peş peşe gösterilmesi gibi tercihler ise gereksiz bir dram yaratma çabası açıkçası. Buna karşılık finalde kameranın önce uzaklaşarak sonra da yaklaşarak olan bitene sağladığı zarif destek yönetmenin başarı hanesine rahatça ekleyebileceğimiz doğru tercihler kesinlikle. Elbette Armstrong’un ağlatmaya hayli müsait bir hikâyeyi bundan özenle uzak durarak aktarmasını ve sakin ve “soğuk” anlatımının kadının geçmişteki ve bugünkü davranışları üzerinde daha objektif bir biçimde düşünebilmemizi sağlamasını da ekleyelim Armstrong’un başarıları arasına.

Finali net gibi görünmekle birlikte, sonda Davis’in oyunu ve yönetmenin mizanseni ile dikkatli seyirci üzerinde bir tedirginlik hissi de bırakan film için son olarak, Davis’in gerçek hayatta eşi olan Colin Friels’in canlandırdığı karakterin hikâyeye giriş ve çıkışının bir olmamışlık izlenimi bıraktığını da eklemiş olalım.

(“Yüksek Dalga”)

Yalnız Kadınlar Arasında – Cesare Pavese

Cesare Pavese’nin “Tepelerdeki Şeytan” ve “Güzel Yaz” kitapları ile birlikte ve “Güzel Yaz” başlığı altında yayınlanan ve 1947 yılından bu yana verilmekte olan prestijli “Strega” ödülünü kazanan kitabı. Bu ödülü aldıktan sonra bir otel odasında intihar eden Pavese’nin bu romanı da bir intihar demesi ile açılıp bir intihar denemesi ile kapanıyor. Kadınlarla sorunlu bir ilişkisi olan ve “Yaşama Uğraşı” başlıklı günlüğünde “Gerçeğin mutlak mantığına inanan filozoflar bunu hiç bir kadınla tartışmak zorunda kalmamışlardır” gibi sözleri olan yazarın, kitabı bir kadın karakterin ağzından anlatması ilginç öncelikle. Bir giyim mağazasını açmak ve yönetmek üzere, on yedi yıl önce terk ettiği Torino’ya geri dönen bir kadının burada karşılaştığı ve ağırlıklı kadın olan karakterlerle geçen günlerini anlatan bu kısa roman İkinci Dünya savaşı sonrası İtalya’sında hayatlarındaki boşluk ve anlamsızlığın üstesinden farklı yöntemlerle gelmeye çalışan bireyleri getiriyor karşımıza. “Yaşamak öyle bir saçma bir şey ki, insan dünyaya gelişin saçmalığına bile tutunmaya çalışıyor…” veya “… yaşamaktan, her şeyden, ama her şeyden, hem süratle geçen, hem geçmek bilmeyen zamandan duyulan bezginlikti” gibi cümlelerin sıklıkla yer aldığı roman bir olay örgüsünü anlatmaktan çok karakterlerinin bezgin ve huzursuz günlerini sergilemeyi tercih ediyor. Bunu yaparken de kimi zaman ön plana çıkararak, kimi zaman biraz gerilere iterek, ama varlığını hep hissettirerek bir melankoli ile sarıyor karakterlerini ve dolayısı ile okuyucusunu. “İnsanın istediğini hep elde ettiği, ama artık işin işten geçmiş olduğu” düsturunu benimseyen karakterlerden, boşluklarını hedonizme göz kırpan hayatlar yaşayanlarla kapatmaya çalışanlara, anlamsız konuşmalar ve gezilerden kimsenin mutlu olmuş gibi görünmediği partilere kadar bu melankoli her an varlığını gösteriyor kitap boyunca.

Tıpkı baş karakteri Cleila gibi bir parça soğuk bir dil ile yazılmış olan ve bu seçimi ile Pavese’nin derdini çok daha etkileyici anlatmasını sağladığı roman sık sık “çalışmak” kavramı ve “çalışmaya ihtiyacı olmayan ama sahip oldukları boş zamanı ile ne ile dolduracaklarını bilmeyen karakterlerin huzursuz hayatlarının boşluğu üzerine de düşünmeye davet ediyor okurunu. Kitabın tüm o kadın karakterleri içinde tek çalışanın yoksul bir hayattan gelen baş karakter Cleila olması ve diğer tüm karakterlerin maddi değil ama manevi olarak yoksul olan hayatlarının onun gözlemleri ve sözleri ile bize aktarılması, Pavese’nin hayat anlayışı ile oldukça tutarlı elbette. Kitapta ikinci planda kalan erkek karakterler içinde Cleila’nın ve yazarın olumlu yaklaştığı tek karakterin “işini iyi yapmaya çalışan” ve davet edilmesine rağmen sıkıntılı karakterlerin hayatlarına “yaramaz bana” diyerek karışmayı ret edenin komünist Becuccio olması da aynı bağlamda değerlendirilebilir sanırım. Bir ressamın evindeki bir partinin anlatıldığı bölümünde çarpıcı anlatımı ile aslında kitabın derdinin ne olduğunun özetini bulabileceğimiz roman, tüm Pavese kitapları gibi hüzün ve yalnızlık duygusunu eksik etmeyecek üzerinizden okuma süreci boyunca. Hazırlıklı olmak gerek! “Yaşamın Ucuna Yolculuk” kitabında izini sürdüklerinden biri olan Pavese’nin bu romanındaki Cleila karakterinde belki de kendisini de bulmuştu Tezer Özlü, kim bilir?

(“Tra Donne Sole”)