The Abyss – James Cameron (1989)

“O şeyleri gördüm. Bir tanesine dokundum. Bizim yaptığımız çelik yığınlarına benzemiyordu. Parlıyordu. Hayatımda gördüğüm en güzel şeydi”

Batan bir nükleer denizaltının bulunması için görevlendirilen sivil dalgıçların hikâyesi.

James Cameron’dan “büyük” bir film; büyüklüğü sinemasal özelliklerinden dolayı değil elbette. Yönetmen senaryosunu da kendisinin yazdığı filmde aksiyondan aşka akla gelecek her durağa uğrarken finalde dünya barışı için mesaj vermeyi de ihmal etmiyor. 1989’da çekilen film o dönemin tüm teknik koşullarını sonuna kadar başarı ile kullanan, aksiyon isteyene aksiyon, duygusallık isteyene de duygusallığı arsız bir şekilde sonuna kadar sunan bir çalışma. Çok uzun süresi özellikle heyecan dozuna süreklik açısından zarar verse de meraklıları için keyifli bir film ama derdiniz yüzeysel keyif değilse uzak durmanızda yarar var.

Cameron’ın senaryosuna ilham kaynağı olan ve 17 yaşındayken yazdığı hikâye muhtemelen çok fazla üslup ve içerik değiştirmiştir bu filme dönüşürken ama şu tartışmasız bir gerçek ki film bir ergenlik çağının tüm naif özelliklerini taşıyor. Cameron ustası olduğu büyük filmlerden bir örnek daha katmış bu eserle filmografisine ve o büyüklük duygusu filmin hemen her unsuruna yansımış açıkçası. Bir ergenin güzel bir fikre sahip olduğuna inandığını ve o fikrini gerçeğe dönüştürmek için gerekli olanakların da kendisine sağlandığını düşünün. Sonra buna bir de gencimizin zanaatkâr (ama kesinlikle sanatkâr değil) ustalığını ekleyin. Karşımızdaki tam da bu işte. Aksiyon heyecanı mı istiyorsunuz? Güçlü bir aşk kalbinizi yaksın mı istiyorsunuz? Fantastik öğeler renk katsın mı istiyorsunuz? Dünyadaki bunca savaş sizi üzüyor mu? Hepsinin karşılığı var burada. 139 dakika uzunluğundaki filmin bu kadar uzun olmasının temel nedeni olarak hevesli ve yetenekli gencimizin aklına gelen hiçbir düşünceye kıyamayıp hepsini hikâyesine katmış olmasını göstermek mümkün. Bir hikâyede aksiyonun ve duygusallığın zirve noktası bir, hadi bilemedin birkaç tane olmalı; bu filmde defalarca o zirveye çıkarılıyorsunuz ve filme kendisini kaptıran bir seyirci karakterler ve onların hissettikleri ile özdeşleşmekten finali sağ çıkaramama riskini de göze almalı!

Cameron çok şey gösterdiği gibi gösterdiği her şeyi de nerede ise filmi gerçek zamanlı kılacak şekilde uzun uzun gösteriyor. Denizin altındaki küçük araçları ile birbiri ile çarpışan iki karakterin bu savaşı bir türlü bitmek bilmiyor veya eşlik ettikleri “Willing” adlı country şarkısını da nerede ise sonuna kadar dinliyoruz örneğin. Karakterlerimiz defalarca ölecek gibi oluyorlar, kurtuluyorlar, başları derde giriyor, rahatlıyorlar, korkuyorlar, trajik olaylara tanık oluyorlar vs. Bütün bunları yaşarken elbette tüm Hollywood filmlerinde olduğu gibi espri becerilerini kullanmaktan da geri kalmıyorlar. Sonuçta karşımızdaki Cameron; bir duyguyu yakalamışsa tüm o gerçekten çarpıcı olan teknik becerisi ve zanaatkârlığı ile sonuna kadar gitmekten ve üstünüze üstünüze gelmekten kaçınmayacaktır kuşkusuz. Bir de filmin finali ve o finaldeki naif mesaj var ki güzellik yarışmalarındaki adayların verdiği klişe barış mesajlarından bir farkı yok derinlik açısından. Sadece bu barış mesajını verebilmek için mi hikâyeye eklenmiş denizin altındaki uygarlığın sahipleri, yoksa bu uygarlığı filme yedirebilmek için mi bu yüzeysel barış mesajlarına sarılmış Cameron bilmiyorum ama sonuç çok naif olmuş maalesef.

Yukarıda belirttiklerim kimileri için filmin başarısızlığının, kimileri içinse tam tersine çekiciliğinin göstergeleri aslında. Sonuçta derdi heyacanlanmak, duygulanmak olanları memnun edecek –hem de defalarca memun edecek- malzeme var bu filmde. Üstelik bu malzemeyi Cameron tam bir ustalık ile kullanmış. Kadının donma sahnesinden ve sonra olanlardan etkilenmemek mümkün değil örneğin. Büyük bir kısmı denizin altında bir kapalı mekanda veya suyun içinde geçen filmin doğal klostrofobik havasını çoğunlukla filmin lehine olacak şekilde kullanmayı da becermiş yönetmen. Başta suyun altındaki uygarlıkla ilgili olanlar ve tüm final olmak üzere görsel efektler ve tüm set tasarımları oldukça etkileyici. Ed Harris ve Tod Graff başta olmak üzere tüm kadro da işlerini görüyorlar. Sekiz yıl sonra çekeceği “Titanic” filmini çağrıştıran yanlarını da başarı ile yerleştirmiş hikâyesine Cameron. Burada da bir son konuşma var, fedakârlık var, hikâye “büyük”, bol bol trajedi var, kötülerin karşısında naif iyiler var vs. Her iki filmin hikâyesi de suda geçiyor bir de!

(“Derinlik Sarhoşluğu” – “Işığın Bittiği Yer”)

38 Témoins – Lucas Belvaux (2012)

“Artık yaşamıyorum. İki dalga arasında sürüklenen bir beden gibiyim: canlı ve ölü. Bir hortlak gibi. Aynaya bakınca kendini tanımazsın; bildiğin her şey silinmiştir; zamanın daha hızlı akmasını istersin ama zaman durmuştur; sanki sen ölmüşsün ve kimse bunun farkında değilmiş gibi”

Mahallelerinde uğradığı bir saldırıda defalarca bıçaklanarak öldürülen bir kadının çığlıklarını “duymayan” 38 tanığın hikâyesi.

Belçikalı oyuncu ve yönetmen Lucas Belvaux’nun 2012 tarihli ve şimdilik son filminin senaryosu, 1964 yılında New York’ta yaşanan bir olaydan esinlenen Fransız Didier Decoin’in romanından yönetmenin kendisi tarafından yazılmış. Herkesin çığlıkları duyduğu ama ne olup bittiğini öğrenmek veya olanı durdurmak için polisi aramak gibi bir çaba göstermediği cinayetin tanıklarından birinin duyduğu vicdan azabı üzerinden ilerleyen hikâye suçluluk duygusu, bireysel güvenlik alanını koruma kaygısından kaynaklanan uzak durma, adalet ve vicdan gibi kavramlarla ve bilinçli olarak soğuk bir anlatımla aktarılıyor seyirciye. Belvaux’nun beceri ile yarattığı atmosferin seyredeni kesinlikle etkileyeceği ama soğukluğun da bir kısım seyirci için uzaklaştırıcı bir özellik taşıyacağı bir film karşımızdaki.

Topluluk psikolojisini araştıranlar bir suça tanık olan bireyin tanıklığında ne kadar yalnızsa suça engel olmaya çalışma ihtimalinin o kadar yükseldiğini, buna karşılık ortada fazla tanık olduğunda insanların olaya karışmama eğilimi gösterdiğini söylüyorlar. Hikâyemiz de tam olarak böyle bir durumun örneğini veriyor. Dakikalar süren bir cinayet eylemine bırakın engel olmayı, polisi dahi aramayan 38 tanık söz konusu burada. Kendilerini dahi ikna edecek şekilde hiçbir şey duymadıklarını, görmediklerini söyleyen bu tanıklar olayı unutmayı başarmış görünüyorlar ta ki içlerinden biri kendisi ile hesaplaşmasına yenik düşene kadar. Senaryomuz hikâyeye olayı araştıran polislerin yanısıra tanıklardan birinin nişanlısını ve bir gazeteciyi de katarak olan bitenin dışında olanların gözlerinden de bakmamızı sağlıyor bu garip duruma. Dolayısı ile polislerden birinin kendisini yapmak zorunda hissettiği şey, gazetecinin gerçeği öğrendikten sonra bu açıklaması zor durumu yazıp yazmama konusundaki tereddüdü ve nişanlının gerçeği öğrenmesi ile kaçan huzurunu ve bozulmaya yüz tutan beraberliklerini kurtarma çabası hem hikâyeye derinlik katıyor hem de tuhaflığın asıl kahramanı olan 38 tanığa seyircinin fazla duygusal reaksiyonlar vermesinin de önüne geçmiş oluyor. Ne var ki bu duyusallık eksikliği zaman zaman filmin gereğinden fazla soğuk görünmesine de yol açmıyor değil. Popüler sinemanın vicdan azabı ve/veya suçluluk duygusu gibi kolayca sömürebileceği bir temaya başarılı görüntü çalışmasının da dozunu artırdığı bir soğukluk ile yaklaşılmasının seyircinin hikâyenin içine girmesini zorlaştırdığını söylemek gerekiyor. Yine de bu bilinçli tercihin filme kazandırdıkları daha ağır basıyor kanımca. Sonuçta karşımızda tümü sıradan ve normal olarak nitelenebilecek otuz sekiz insan var ve neden hiçbirinin herhangi bir şey yapmadığını açıklamak imkânsız; böyle bir durumu sinema perdesinde karşımıza getirirken duygudan duyguya savrulan bir biçim ve içerik bu tuhaflığı bastırabilir ve asıl noktanın gözen kaçmasına neden olurdu diye düşünmek mümkün.

Çağdaş toplumların parçası olan insanların aşırı bireyselleşmiş olmalarının sonuçlarından biri belki de karşı karşıya kaldığımız hikâye. Kendileri karışmadıkları gibi karışanları da gammazlık ile suçlayabilen insanların bireysel güvenlik alanlarını başkalarının acılarına gözlerini ve kulaklarını tamamen kapamalarına yol açacak bir hassasiyetle korumaya çalışmalarına tanıklık etmemizi sağlıyor hikâye ve yukarıda bahsettiğim soğukluğun bu tanıklığımıza engel olmasına da izin vermemek gerekiyor. Aksi takdirde o otuz sekiz kişinin yaptığından farklı bir şey yapmamış olacağız çünkü. Yine de Belvaux’un yalın ve sakin anlatımı elden bırakmadan elde etmeyi başardığı duygusal etkileyiciliği filmin tümüne yaymasını beklemek de seyircinin hakkı olsa gerek. Uyuyan sevgiliye itiraf ve tümü ile başarılı olan finaldeki cinayet anını yeniden canlandırma sahneleri örneğin, seyirciyi yüreğinden ve filmin asıl hedef noktası gibi görünen beyninden vuracak güzellikte kotarılmışlar.

Filmin yeterince başarılamamış görünen bir yanı da gazeteci karakterinin hikâyedeki yeri, daha doğrusu karakterlerle ilişkisinin gelişimi. Hem bu gelişim bir parça zayıf kalmış hem de onun gerçeği yazmasının herhangi bir yarar sağlayıp sağlamayacağı ve hatta bir zarar verip vermeyeceği konusundaki tereddüdü daha iyi işlenebilirmiş açıkçası. Nişanlının limanda arabası ile hızlıca sürerek yaptığı ve anlaşılan kahramanımızın kafa karışıklığının sembolü olarak düşünülen kısa yolculuğun da fazla basit ve filmin duygudan uzak durmaya çalışan tavrı ile çelişkili olduğunu söylemek gerek.

Filmin önemli başarılarından biri ise Pierric Gantelmi d’Ille’in kamerasından bize yansıyan görüntüleri. Burada görüntülerin “güzelliği” değil söz konusu olan; kameranın hikâyenin geçtiği sokağı hemen hep tanıkların gözü ile karşımıza getirecek şekilde yerleştirilmesi görüntüleri değerli kılan. Çoğunlukla ıssızlığı ve sessizliği çağrıştıran veya sergileyen görüntüler (bu “sessizlik” filmin başarılı ses tasarımını takdir etmeye engel olmamalı) kalabalık içinde yaşayan ama yalnızlığını veya bireysel alanını sonuna kadar sahiplenen büyük şehir insanlarını çarpıcı bir biçimde hissetmemize olanak veriyor kesinlikle. Vicdan azabı içindeki tanığımızı canlandıran Yvan Attal, gazeteciyi oynayan Nicole Garcia ve tanığın nişanlısı rolündeki Sophie Quinton pek öne çıkmıyorlar oyunculukları ile. Garcia karakterinin bir parça şematik olmasının acısını çekerken Attal kendisini en korkunç sorgulamaların içinde bulan karakterini filmin “soğuk” atmosferi içinde fazla öne çıkaramıyor. Quinton ise senaryonun duygusallığına en fazla yüklendiği karakteri oynasa da seyirciye her anında yeterince geçiremiyor bu duyguyu sanki.

Karanlık olmayı seçmiş film bu karanlığı, hesaplaşmalar ile ilgili diyalogları ve özellikle büyük şehirlerdeki, iç içe yaşasalar da birbirlerini hemen hiç tanımayan insanlara tuttuğu ayna ile görülmeyi hak eden bir çalışma. Dozunda tutulmuş stilize anlatımı ile de zenginleşen film seyircisini vicdanı ve içindeki iyi insan olma dürtüsü ile yüzleşmeye çağırıyor; bu yüzleşmeyi dürüstçe yapmayanların vicdanları tıpkı filmdeki gibi karşı evin penceresinden kendilerine sessiz ve kararlı bir şekilde bakarak hesap soracak çünkü.

(“38 Witnesses” – “One Night” – “38 Şahit”)

Mad City – Costa Gavras (1997)

“Keşke seni dinleseydim. Fakat bu iş artık bizi aştı. Seni ters bir şey yapmaya zorluyorlar. Seni korkutmak istemiyorum ama… seni öldürmeye hazırlar”

İşten çıkarıldığı için, çalıştığı müzenin yöneticisini ve ziyaretçileri rehin alan bir güvenlik görevlisinin ve tesadüfen orada bulunan bir televizyoncunun hikâyesi.

Costa Gavras’tan medya üzerine bir film. Tom Matthews ve Eric Williams’ın hikâyesinden Matthews’ın senaryosunu yazdığı film (ki kendisinin de sinema dünyasındaki tek senaryo çalışması bu) “saf” ve sıradan bir adamın işten çıkarılmasından duyguğu öfke ve gelecek korkusu nedeni ile kalkıştığı bir işin medyanın da karışması nedeni ile nasıl büyüdüğünü anlatıyor. Dustin Hoffman, John Travolta ve Alan Alda gibi ünlü isimlerin rol aldığı film yeni bir şeyler söylemeyen ve üstelik daha önce söylenmiş olanları da farklı bir biçimde söyleyemeyen bir çalışma ama Hoffman’ın oyunu, Travolta’nın en azından aksamayarak oynamayı başardığı karakterinin ilginçliği, medyanın tehlikeleri ve dünyayı onun filtresinden algılayanlar üzerine düşündürdükleri ile ilgi çekebilecek bir eser.

Hikâyemizin temel olarak beş kahramanı var: Ekonomik sıkıntı nedeni ile küçük müzedeki işinden çıkarılan ve iyi niyetli ama bir parça saf olan güvenlik görevlisi (Travolta), ana haber sunucusu ile canlı yayında takıştığı için merkezden küçük bir şehire atanan televizyon muhabiri (Hoffman), havalı ana haber sunucusu (Alda), muhabirimizin asistanlığını yapan ve hikâyede filmin temasına uygun bir dönüşüm yaşayan genç muhabir (Mia Kirshner) ve müzenin yöneticisi olan kadın (Blythe Danner). Bu karakterler üzerinden anlatılan hikâye ise bir olgunun, bir olayın medyanın eline düştükten sonra nasıl biçim ve içerik değiştirebileceğini, gerçeğin kaybolup hayatı televizyon ekranında gördükleri üzerinden algılayan yığınların gördüklerinin/görmeleri istenenlerin asıl “gerçeğe” dönüştüğünü ve günümüz dünyasında tüm bu düzen içinde insanın değil onun “görsel değerinin” önemli olduğunu söylemeye çalışıyor. Film bunu anlatmaya çalışırken en büyük dayanağını senaryodan çok senaryodaki güvenlik görevlisi karakterinden alıyor. Travolta’nın belki çok parlak değil ama onun ölçüleri ile düşünüldüğünde aksamaması nedeni ile övgüye değer olduğu söylenebilecek bir performans ile canlandırdığı karakter öncelikle iyi niyeti ve saflığı ile dikkat çekiyor. Tek amacı iki çocuğunun ve saflığı nedeni ile hayatının idaresini eline bıraktığı karısının geçimini sağlayabilmek ve bunun için işine geri dönebilmek. Bu anti-kahramanın farklılığı filme en büyük çekiciliği katan öğe temel olarak; yoksa hikâyenin herhangi bir rehin alma filminden veya anti-kahramanın halkın gözünde kahramanlık ile kötü adam arasında gidip geldiği benzer filmlerden çok da bir farkı yok. Senaryo bu çekici karakterine bir şeyi daha ekliyor ve olayın içine kattığı muhabir aracılığı ile medya üzerine olan düşüncelerinin görsel karşılığını da üretmeyi başarıyor.

Hem televizyon muhabiri hem de haber sunucusunun hikâyeyi kendi kurguları ile kamuoyuna sunma çabaları her ne kadar sürpriz şeyler söylüyor olmasa da medyanın bize yansıttıklarının ne kadar “gerçek” olduğunu düşünmemize neden olacak unsurlar. İlki kahramanımızı da korumaya çalışır ve onu kamuoyuna iyi niyetlerle “pazarlarken” öte yandan kendi başarı hikâyesini de yaratmaya çalışıyor. İkincisi ise ilkinin aksine hikâyedeki insana değil o insanın haber değerine odaklanıyor sadece. Gavras bunları karşımıza getirirken de hem medyanın hem de halkın ikiyüzlü davranışlarını sergiliyor ama bu sergilemedeki hafif mizah dozu gösterdiklerinin etkisini de bir parça azaltıyor. Olayı nasıl yansıtacaklarını anlık seyredilme oranları ile belirleyen medyadan, kocasının hayatını riske atttığını bilerek para karşılığı medya ile görüştüren kadına veya medyanın röportajlarda söylenenleri kesip biçerek nasıl bambaşka ifadelere dönüştürdüğü üzerine eğlenceli örnekler var filmde ama işte tam da bu “eğlence” havası doğru olmamış gibi görünüyor. Film halktan da esirgemiyor eleştirilerini ve olay yerinin bir panayır alanına dönüştüğünü ve televizyona çıkıp “şöhret” olmak için bilmediklerini bilir davranan insanları getiriyor karşımıza.

Dustin Hoffman’ın sakin ama güçlü bir oyun sergilediği filmde Alan Alda ve Mia Kirshner senaryonun karakterlerini fazla tanıdık çizmiş olması nedeni ile pek öne çıkamamış görünüyorlar. Gavras finale doğru, açılan müzenin kapısından çıkanlara leş kargaları gibi saldıran televizyoncuları gösterdiği sahne dışında mizansen olarak çok fazla öne çıkmamayı tercih etmiş gibi görünüyor. Medyanın “gerçeği” üzerine ille de bir Amerikan filmi izlenecekse Sidney Lumet’in 1976 yapımı “Network” filmi ya da bir rehin alma ve kamuoyunun suçluya olan sempatisi üzerine bir sinema eseri merak ediliyorsa yine Lumet’in 1975 yapımı “Dog Day Afternoon” adlı çalışması önerilir açıkçası. “Mad City” ise senaryosunun fazla tanıdık gelmesi ve kimi şematik görünümlerden kaçınamamış olması nedeni ile yeterince çarpıcı olamayan ve zaman zaman temposunu da gereksiz düşüren film ama yine de Hoffman ve medya üzerine sergiledikleri ile ilgi çekebilir. Asistan muhabirin finalde dönüştüğü kişi ve içinde bulunduğu sektörün gerçeklerine gösterdiği hızlı uyum ise medyanın “kötücüllüğü” konusunda kötümser ama gerçekçi bir tespit olarak seyirci üzerinde etki yaratacaktır mutlaka.

(“Çılgın Şehir”)

De Bon Matin – Jean-Marc Moutout (2011)

“Tüm hayatımı işime adadım. Varımı yoğumu işime verdim. Tüm zekâmı, enerjimi, zamanımı… tüm şansımı, her şeyi, her şeyi feda ettim. Sonra bir anda tüm başarı koca bir başarısızlığa dönüştü. Bir sabah uyandım ve artık işlerine yaramıyordum”

Bir sabah işyerine gelip iki çalışma arkadaşını öldüren elli yaşındaki bir bankacının hikâyesi.

Fransız yönetmen Jean-Marc Moutout’nun Fransa – Belçika ortak yapımı olarak çektiği bir film. Kapitalizmin her gün daha da vahşileştiği günümüzde bu sistemin kendi çarkının dönmesini sağlayanları da işi bittiğinde nasıl harcadığını anlatmaya odaklanan film bu açıdan öncelikle tüm beyaz yakalıların, özellikle de kariyerlerinde yeterince tecrübe kazanmış olanların, görmesi gereken bir sinema eseri. Düzenin sadece sahiplerine hizmetkârlık yaptığını basit ama çarpıcı hikâyesi ile anlatan film Moutout’nun yalın anlatımı ve Jean-Pierre Darroussin’in oyunculuğu ile de değer kazanan bir çalışma.

Şaşırtıcı bir girişle başlayan ve bilindiği/tahmin edildiği halde şok eden bir anla finalini başlatan film bu iki şok anının arasında ise çoğunlukla geriye dönüşle anlatıyor hikâyesini ve kahramanımızı eylemine götürenlerin neler olduğunu yalın bir sinema dili ile getiriyor seyircinin karşısına. Schumann, Handel ve Beethoven’dan seçilmiş eserlerle hikâyesinin atmosferini hak ettiği ciddiyete, kırılganlığa ve hüzne kavuşturmuş Moutout ve açılış/kapanış jenerikleri sırasında ve hikâye içinde de sadece ortam sesi olarak karşımıza gelen bu eserler dışında ayrıca bir müzik kullanmamış. Bu tercihin ve hikâyenin kimi anlarında karşımıza gelen sessiz görüntülerin filme ihtiyacı olan yalınlığı verdiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar hikâye bir bireye odaklanmış olsa da aslında film sistemin “zamanı geldiğinde” çarkın dışına atmaktan, bir başka deyişle sonuna kadar tükettikten sonra uzaklaştırmaktan çekinmediği herhangi tüm beyaz yakalıları anlatıyor. Ekonomik kriz döneminde geçen hikâye bir bankada kurumsal hesaplardan sorumlu “account manager” olarak çalışan bir adamın başarılı ve özgüveni yüksek bir profilden performansı düşen, hor görülmeye başlanan, çok yerinde bir tanımlama ile “iktidarını kaybeden” bir kişiye dönüşmesini anlatan hikâyenin sonunu baştan biliyor olmamız filmin yaratıcılarının seyirciden merak değil düşünme eylemi beklemelerinin doğal bir sonucu gibi görünüyor. Senaryo bu bireye ne olacağını değil, benzer tüm bireylere bunun neden olduğunu düşünmemizi ve bu bağlamda da sistemi sorgulamamızı bekliyor çünkü.

Evet, bu film beyaz yakalılar için öncelikle. Gerçekte, yapanın yapılana kendi kafasındakileri empoze etmekten başka amacı olmayan performans görüşmesinden tümü koyu renk giyinmiş çalışanlarla yapılan ekip toplantılarına, yöneticilerin üzerinde çalışılmış görünen “profesyonel samimiyet” gösterilerinden toplantı odalarına konulan “motive edici” isimlere (Burada adı Mozart olan toplantı odası özellikle sürekli çalışmanın kutsal bir emir ve işteki başarının hayatın tek amacı olduğu şirketlerde genellikle tatil yörelerinin adını taşır!) tanıdık gelecek pek çok unsur var filmde. Beyaz yakalının hayatında bir şeylerin sarpa sardığının en temel göstergelerinden biri olan onunla ilgili e-postanın ona artık gelmiyor olması veya toplantının iptal edildiğini en son onun öğrenmesi gibi, pek çok kişinin işte bu diyeceği gözlemleri hikâyeye başarı ile yedirmiş filmin yaratıcıları. Bu örnekler filmin “içeriden” bir gözün eseri olduğunu gösteriyor ki bu içerden bakabilme filmin gerçekçi görünmesini sağlayan en temel unsurlardan biri. Bu gerçekçiliğin mimarlarından biri de başroldeki Jean-Pierre Darroussin’in performansı. Psikolojisi yavaş yavaş bozulan ve hayatının en anlamlı parçası olarak gördüğü işinde yaşadıkları ile kafası karışan karakterini “oynamadan” getiriyor karşımıza. Konuştuğu anlarda da sustuğu anlarda da aynı derecede kalbi ve beyni etkileyen bir performansı var sanatçının: 26 yıldır görmediği arkadaşını arayarak birlikte tekne ile dünya turuna çıkmayı teklif ettiği sahnedeki “uğruna bir hayatı feda ettiği işinde başına gelenden” duyduğu derin pişmanlık gösterisinin kalbi olan bir insanı etkilememesi mümkün değil. Sanatçı kendisine atfedilen önem ile değer kazandığını düşünen, daha doğrusu bu önemi hayatının tek anlamı yapan, bu önemi hissetmez olduğunda düştüğü/düşeceği boşluğun boyutu korkunç olan bir beyaz yakalıyı karşımıza getirirken incelikli oyunu ile beyinlerimize de hitap ediyor ve düşünmemizi istiyor.

Filmin başardıkları yanında kimi kusurları da var. Geçmişe dönüşlerde parçalı bir anlatımı benimsemesi ve burada da zaman zaman kronolojik bir anlatımın dışına çıkması filmin gittikçe artması hedeflenen psikolojik gerilimine zarar veriyor bazen. Ailenin iki oğlundan biri gibi duran Afrika’lı öğrenci genç karakteri hikâyeye bir şey katmıyor ve açıkçası kahramanımızın fotoğraflar üzerinden anlatılan Afrika’daki “idealist” günlerinin gereksiz bir sembolü gibi duruyor. Hikâyenin sonunun baştan biliniyor olması ise anlaşılır ve takdir edilir bir tercih olsa da güçlü olan şokun etkisinin çok daha yüksek bir düzeye çıkmasına engel oluyor.

Başta ve sonda tanık olduğumuz otobüste ağlayan küçük kız görüntüsündeki hüzünden finale doğru karşımıza gelen o kısa şok sahnesine (bekleniyor olmasına rağmen bir kısa sahnenin nasıl bu kadar etkileyici olabileceğini anlatmak mümkün değil) bu film, çaba gösteren türden bir seyirciyi onca yalın havasına rağmen kolayca çekim alanına alabilecek bir çalışma. Hayatlarımızın bir sistemin çarklarının daha hızlı dönmesi uğruna nasıl kolayca harcandığı üzerine ilgiyi kesinlikle hak eden bir film bu.

(“Early One Morning” – “Günaydın”)