Film Ekimi 2013 – 1

Son Durak (Fruitvale Station) – Ryan Coogler : Gerçek bir olayı anlatan ve Coogler’ın ilk uzun metrajlı yönetmenlik çalışması olan film hikâyesi ile özellikle Gezi sürecine dahil olmuş veya takip etmiş olanları oldukça etkileyecek bir içeriğe sahip. Vizyona da çıkacak olan filmin Türk dağııtımcıları da bunun farkında olsalar gerek ki filmin sonundaki “sonra ne oldu” açıklamalarına orijinalinde olmayan “… polis şiddetinin sembolü oldu” ifadesini eklemişler gereksiz bir fırsatçılık yaparak. Film yılbaşı gecesi bir tren istasyonunda polis tarafından öldürülen gencin gerçek olay anı görüntüleri ile başlıyor ve sonra olayın yaşandığı 31 Aralık gününü sabahtan başlayarak gerçekçi bir tarz ile anlatıyor. Hayatı pek yolunda gitmeyen siyah gencin değişmesi gerektiğini hissettiği ve yeni yılı bunun için bir fırsat olarak gördüğü bir sırada başına gelenleri anlatan film özellikle istasyonda geçen bölümleri ile kesinlikle çok etlkileyici. Sonunu baştan gösteren film, istasyondaki bölüme kadar kahramanımızın bir gününü ve onu olumlu/olumsuz yanları ile ele alarak anlatıyor. Michael B. Jordan’ın karakterini tüm insani boyutları ile perdeye taşıdığı filmde olay anına kadar geçen bölümlerde yönetmen Coogler sıradan bir karakterin sıradan bir gününü anlatıyor ama gerek küçük olaylar, gerek diyaloglar ve özellikle geriye dönüşle gösterilen cezaevi sahnesi ile sinema dilini ustalıkla kullandığını gösteriyor seyirciye. Baş karakterini bize ustaca tanıtan senaryo gerçekçi ve duygusal tarzı ile seyirciyi sarsacak bir güce sahip ve el kamerası kullanımı da bu gerçekçiliği destekliyor. Şiddetin (özellikle de devletten ve/veya onun temsilcisi olan güçlerden gelen şiddetin) küresel bir gerçek olduğunu –bir kez daha- hatırlamak ve başka ülkelerde bu şiddete başvuranların şu ya da bu şekilde cezalandırıldığına şaşırmak için izlenmesi gereken bir film. Gezi bağlantılı devlet şiddetini yaşayanları veya o şiddete tanık olanları çok daha fazla etkileyecek olan bu çalışma “güç sahiplerinin” siyah/terörist/çapulcu vb.isimleri taktıkları insanlara karşı sahip oldukları önyargıların sonucunu da gösteriyor bizlere.

Büyülü Tarla (A Field in England) – Ben Wheatley : İngiliz sinemacı Ben Wheatley’den “saykodelik-psychedelic” sıfatını tam anlamı ile hak eden film görüntülerinin (“flashing images and stroboscopic sequences”) uyarısı ile başlıyor ve bu uyarının ne kadar ciddi ve doğru olduğunu da filmi seyrederken çok net anlıyorsunuz. Siyah-beyaz olarak çekilen filmde Laurie Rose’un çarpıcı olarak nitelendirilebilecek görüntüleri, kamera açıları vs. değil sadece bu uyarıyı gerektiren. Görüntü ve ses kurgusu ile sara hastalarına atak geçirtebilecek bir biçim benimsemiş filmin yaratıcıları. Belki saliselik denebilecek süresi olan görüntüler peş peşe gelebiliyor, görüntü yavaşlıyor veya hızlanıyor, bir bomba sahnesinde filmin karakterlerinden birinin yaşadığı geçici kulak rahatsızlığını seyredenin de yaşaması muhtemel vs. Oldukça stilize olan çalışma bu tercihi ile bir yandan kesinlikle çok etkileyici olurken bir yandan da dozun bir parça kaçırılmış olduğunu düşündürtüyor seyredene açıkçası. Beş ana karakterin 17. Yüzyıl ortalarında İngiltere’deki iç savaş sırasında yaşadıklarını anlatan hikâye yoğun diyalogları ile de saykodelik ve Shakespeare havasını taşıyan bir tiyatro oyunu olarak da değerlendirilebilir; karakterlerin sürekli çatıştığı, yüzleştiği filmde yönetmenin tüm görsel oyunlarına rağmen bu karakterlerin ruhlarına erişebilmesi ve bize gösterebilmesi de ciddi bir başarı ve bu anlamda da sıkı bir tiyatro oyunu olarak düşünülebilir. Bir yandan seyirciye çoğunlukla sesler aracılığı ile yansıtılan savaş atmosferi, diğer yandan simyacı/büyücü karakterleri ile film etkileyici ama yorucu özet olarak. Başta Reece Shearsmith ve Michael Smiley olmak üzere tüm oyuncular da performansları ile seyir zevkini artırmışlar “mantar” yeme sahnesi ve sonrası ile “uyuşturucu” etkisi verebilecek bu filmde. Karakterlerinin sembolik özelliklerine de dikkat!

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown) – Felix Van Groeningen : Festivalden çok vizyona yakışan bir film bu Belçika yapımı. Amerikan Country müziğinin bir alt türü olarak nitelendirebileceğimiz “Blue Grass” türünde müzik yapan bir grubun elemanı ile dövmecilikle uğraşan bir kadının trajik aşk hikâyesi karşımızdaki. ABD’nin her şeyine hayran olduğunu ilan eden adam neden bu tür müzikle uğraştığı sorusunu da bu hayranlıkla açıklıyor ve açıkçası film de tam bir Hollywood filmi havasında ilerliyor. Müzikler ve performanslar kesinlikle çok başarılı ama filmin havasına çok yakışsa da ve şarkılar hikâyeye zenginlik katıyor olsa da müzikli anların dozunun biraz kaçmış olduğunu söylemek gerek; filmi de bu bağlamda müzik, trajedi ve erotizm başlıkları altında ele almak mümkün. Zaman zaman geriye dönüşlerle anlatılan ve böylece bir biyografik filmin düz kronolojisinden kendisini kurtarabilen filmde trajedi oyuncularının performanslarının da katkısı ile kesinlikle etkileyici, erotizm havası fena değil ve müzikler şarkıların tüm güzelliğine rağmen bir parça fazlaca. Johan Heldenbergh ve Veerle Baetens’in oyunculuklarının oldukça parlak olduğunu da ekleyelim bunlara. Yönetmen Felix Van Groeningen bir önceki filmi olan ve İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale kazanan “De Helaasheid der Dingen – Çölde Kutup Ayısı” filminde olduğu gibi burada da –müzik grubu aracılığı ile- sıkı bir erkekler arası dostluk örneği veriyor ama o filmdeki sıcaklık burada yerini Amerikan sinemasına yakışır bir trajedi anlatım biçimine bırakınca, film yeteri kadar çekici olamıyor. Hikâyenin sonda asıl odağı haline gelen ama başta yeterince işlenmediği için seyirciyi hazırlıksız yakalayan bilim ve din çatışmasının (kök hücre çalışmalarını yılllarca veto etmiş olan Bush’un konuşmaları ve bu veto için öne sürdüğü gerekçeler üzerinden dile getiriliyor bu çatışma) hızla muhafazakârlaşan Türkiye için ayrıca dikkat edilmesi gereken bir tema olduğunu ve kahramanımızın ABD hayranlığını ona ve bize sorgulattığını da söyleyelim son olarak.

La Chamade – Alain Cavalier (1968)

“Çalışmanın bana göre olmadığını söylemiştim sana. Beni hasta ediyor, çirkinleştiriyor; berbat hissediyorum kendimi. Bunun için ayıplayabilir misin beni?”

Zengin bir iş adamı ile yaşayan genç ve özgürlüğüne düşkün bir kadının genç bir adama ilk görüşte tutku ile bağlanması ile gelişen olayların hikâyesi.

Françoise Sagan’ın aynı adlı romanından Fransız yönetmen Alain Cavalier’in yönettiği bir film. Ünlü Fransız yazar Sagan Cavalier ile birlikte yazmış senaryoyu. Filmde iki büyük isime, Catherine Deneuve ve Michel Piccoli, Roger van Hool eşlik ediyor bu Fransız usulü üçlü aşk hikâyesinde. Sagan burjuvaziden seçtiği karakterleri ile yine bir romantizm hikâyesi anlatmış romanında ve Cavalier’in yönetiminde bu roman sinemaya aktarılırken 60’ların özgürlükçü havasından ve Fransız Yeni Dalga akımının uçarı havasından da yararlanılmış. Sonuç, elbette Deneuve’in güzelliğinin de etkisi ile, kendisini seyrettiren, zarif ama bugün bir parça eskimiş görünen bir çalışma olmuş.

Hikâye mutlu ve uyumlu görünen bir çifti (orta yaşlı zengin erkek rolünde Michel Piccoli ve genç kadın rolünde Catherine Deneuve) göstererek başlıyor bize. Kadın genç bir erkek (Roger Van Hool) ile karşılaşıyor ve kısa sürede tutkulu bir ilişkiye dönüşecek şekilde aşık oluyor adama. Film ihtiras dolu bu ilişkiyi çok çabuk oluşturuyor ve asıl derdine odaklanmayı tercih ediyor hızlıca. Çalışmayı sevmeyen, hayatını aşk ve eğlence ile geçirmek isteyen kadının finalde hangi erkeği tercih edeceği asıl konu. Bir tarafta zengin ve kendisini olduğu gibi kabul eden orta yaşlı bir adam var (“Seni sen olduğun için seviyorum”), diğer tarafta ise genç ve kendisine tutkulu bir aşk armağan eden ama düşük gelirli ve onu değiştirmeye çalışan bir başka erkek. Farklı durumlar üzerinden kadın bu iki erkekle yaşamanın kendisi için ne anlama geleceğini görme şansı buluyor ve finalde yaptığı seçim de seyirciyi şaşırtmıyor. Özellikle kürtaj konusunda erkeklerin duruma gösterdiği yaklaşımların farklılığı dönemin sosyal konuları, burjuva ahlâkı ve Sagan’ın kadının özgürlüğü teması için seyirciye ipuçları sağlarken, kadının kendi hayatını nasıl yönlendirmesi gerektiği konusunda da yönlendirici bir rol üstleniyor. Evet, bir tarafta refah, sadakat ve özgürlük, diğer tarafta ise tutku ve aşk var bu hikâyede ve kadının yapacağı seçim seyirci için de (kendisini onun yerine koyarak) kendisini sorgulamasını sağlayacak bir unsura dönüşüyor. Deneuve’ün bir sahnede bir kafede okuduğu William Faulkner’ın “Wild Palms” hikâyesi karakterimizin yapacağı seçim için de bir ip ucu aslında. Şehrin konforunu bir kenara atıp sevgilisi ile vahşi doğaya kaçan bir adamın hikayesi bu ama Deneuve’ün okuduğu paragraf kabaca “kısa ömrümüzde hırslardan, çalışmaktan kaçıp kendimizi doğanın ve “tembelliğin” koynuna bırakmakla” ilgili bir bölüm ve özellikle kitabı bilenler için seçimin ne olacağı konusunda yanıltıcı olabilecek bir durum bu!

Filmin çekildiği tarihte 25 yaşında olan ve sadece güzelliği ve zarafeti ile bile hikâyeyi seyredilir kılan Deneuve ile o tarihte 28 yaşında olan Roger Van Hool’un ihtiraslı birlikteliğini her ne kadar tutkuyu çabucak oluşturarak önümüze atsa da sonrasında çekici bir şekilde anlatıyor filmimiz. Her iki oyuncu da bu tutkunun iki tarafını üstlerine düşeni yerine getirerek etkileyici bir biçimde canlandırıyor ama Deneuve’ün kendisine çok yakışan karakterinde bir adım öne çıktığını söylemek gerek. Piccoli ise her zamanki gibi: Büyük oyuncu yine karakterini içine alıyor ve kendisini koyuyor sonra önümüze, bu bir parça ikincil görünen rolde. Bu üç karakter hikaye boyunca burjuva çevrelerde gezinirken film de bu çevreden derin analizler içermeyen ama derdinin ne olduğunu anlatmaya yarayacak sahneler getiriyor karşımıza. Sonuçta filmlerinde burjuvanın her karakteristik özelliğini beynimize kazıyan bir Claude Chabrol filminde değiliz. Özellikle ev partilerini gösteren sahneler bu çevreyi bize anlatmak için yeterince akıllıca kullanılmış görünüyor. Kadının genç sevgilisi ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra çalışmak durumunda kalması, işe gidip gelirken yaşadığı kalabalık otobüs maceraları ve özellikle hamileliğini öğrendikten sonra koca bir apartman bloku önünde genç adam ile konuşması gibi anlar ise hikâyenin derdini en iyi anlatan bölümler olarak öne çıkıyor .

Faulkner’ın kitabından Mozart’ın bir sonatına ve Ingmar Bergman’ın “Vargtimmen – Kurdun Saati” adlı filminin afişinin önündeki konuşmaya entelektüelliğin de izleri var bu zarif filmde. Bugünün sinemasının gözü ile bakınca karakterlerin bir parça yapay veya daha doğru deyişle fazla sembolik göründüğünü de söylemek gerekiyor açıkçası. Buna her gelişmenin bir açıklamasını talep eden türden bir seyirciyi rahatsız edebilecek şekilde hızlı gelişiveren tutkuyu da eklemek gerek. Filmin Yeni Dalga’nın uçarı havasını yasıtan mizansen anlayışı da bugünün seyircisine çok sıcak gelmeyebilir üstelik. Yine de bütun bunlar filmi izlemeye engel olmamalı. Cavalier’in tüm itirazına rağmen yapımcıların kararı ile aşırı şekilde kullanılarak rahatsız eden ama aslında başarılı olan Maurice Leroux imzalı müzikleri ve Pierre Lhomme’un özellikle iç mekanlardaki başarısı ile dikkat çeken görüntüleri de filme artı değer katıyorlar. Kadının genç adam ile havaalanında buluştuğu ve bir cam paravanın üzerinden öpüştüğü sahnenin hikâyenin ve karakterlerin sonu için hayli önemli bir sembol olduğunu da ekleyelim son olarak. Ateşli bir tutku ama kalıcı bir birliktelik için aşılmaz bir engelin varlığı mı? Belki?

(“Heartbeat” – “Aşk Esiri”)

La Ragazza del Lago – Andrea Molaioli (2007)

“Çocuğunuzu kaybetmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?”

Kayıp küçük bir kızı araştırmak için çağrıldığı küçük bir kasabada gölün kenarında cesedi bulunan başka bir genç kızın katilinin peşine düşen bir komiserin hikâyesi.

İtalyan Andrea Molaioli’nin ilk yönetmenlik çalışması Norveçli polisiye yazarı Karin Fossum’un Dedektif Sejer karakterini konu edinen romanlarının birinden sinemaya uyarlanmış. Belki derin bir edebiyat havası olmasa da elinize aldığınızda bırakamadığınız türden bir romandan çekilen film tıpkı bu romanlar gibi yüksek/yeni bir sinema tadı içermiyor olsa da kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Hani şu küçük ve herkesin birbirini tanıdığı kasabalarda geçen, kahramanı olan dedektifin de kendi acıları olan türden romanlar vardır. İşte film romanın bu havasını sinemaya başarı ile aktarmış ve ortaya alçak gönüllü, derli toplu ve küçük ama keyifli bir film çıkmış.

Muhteşem bir doğa içindeki ve orman, dağ ve göl ile çevrili kasabada yaşanan hikâye kayıp olan küçük bir kız etrafında şekillenecek gibi başlasa da kısa bir süre içinde cesedi bulunan genç kıza ve onun katilini bulmaya çalışan komisere odaklanıyor. Gereksiz bir şaşırtma gibi görülebilecek bu tercih aslında filmin tüm hikâyesinin etrafında döndüğü temaya(lara) ilk girişi sağlıyor. Film boyunca hikâye aile, anne-baba-çocuk ilişkileri ve toplumun bu en eski kurumunun içindeki sevgi, nefret ve tüm çatışmaları odağına alıyor. Filmdeki tüm ana karakterlerin çoğunlukla aile ilişkilerinden, yakınlarından kaynaklanan sorunları var. Senaryo muhtemel katilleri bize tek tek tanıtırken her birinin acısını, sorunlarını karşımıza getiriyor ve yavaş yavaş ortaya çıkan sırlar hem hikâyeye ilginin ayakta kalmasını sağlıyor hem de katilin kimliği konusunda son ana kadar merak duygusunu canlı kılıyor.

Popüler sinemanın bu hikâyeye getireceği aksiyondan uzak bir film karşımızdaki. Kısa bir koşuşturmaca dışında filmde ciddi bir aksiyon sahnesi yok ve hikâye daha çok bir Agatha Christie romanı tadında ilerliyor. Bu “hareketsizliği” destekleyen bir mizansen anlayışına başvurmuş yönetmen Molaioli ve kamerasını çok sık hareket ettirmiyor. Bunun yerine tümü başarılı oyunlar veren oyuncularının ve elbette komiser rolündeki Toni Servillo’nun performanslarından alıyor desteğini. Her bir karakterin acılı olduğu ve her birinin kendi trajedisini yaşadığı hikâyede oyuncular da tıpkı filmin genelinde olduğu gibi “sessiz çığlıklarla” sergiliyorlar performanslarını. Aynı hikâyenin örneğin bir Hollywood versiyonunda dökülecek yaşları veya atılacak çığlıkları düşününce bu sessizliğin filme hayli yakıştığını söylemek daha da anlamlı oluyor. Örneğin itiraf sahnesi yalınlığı ve tarafsızlığı ile epey başarılı oluyor bu tercih nedeni ile. “Il Divo” filmindeki görkemli ve gösterişçi muhteşem performansı ile oyunculuğunun zirvesinde dolaşan Toni Servillo’nun hikâyenin komiserine can verirken sergilediği sadelik ve sessizlik bu oyuncunun inanılmaz zıt tarzlara nasıl aynı başarı ile yaklaşabildiğini göstermesi açısından da önemli ayrıca.

Filmin kimi kusurları da var elbette. Yorgun ve mutsuz komiserimizin sinamadaki benzerlerinden çok bir farkı yok örneğin ama bundan da önemli olan tüm bu sadelik içinde filmin seyirciyi sarsmayı başaramaması. Evet, ipuçları seyircinin merakını artırıyor ve diri kılıyor seyir arzusunu ama yeteri kadar güçlü değil bu şaşırtma anları ve filmin kimi zaman gereğindan fazla düz seyreden akışını gerektiği kadar canlandıramıyorlar. Yine de filmin çekildiği Kuzey İtalya’daki Tarvisio kasabasının muhteşem güzeliğini abartmadan karşımıza getiren başarılı görüntüleri ve hikâyeye gayet uygun müziği ile bu film eline aldığı polisiye romanı bitiremeden uyuyamayanların aradığı türden atmosferi ve büyük laflar etmeden seyircisinin ilgisini çekebilmesi açısından ilginç bir film. Belki şunu da eklemek gerek : Her ne kadar filmde kadınlar da ana rollerde olsalar ve katili aranan kişi bir kadın da olsa, bu hikâye sanırım daha çok erkekler ve babalar için; sevginin (eşe veya çocuğa duyulan türden bir sevgiden söz ediyorum) koşulları, daha doğrusu koşullara bağlılığı üzerine alçak gönüllü okumalara da açık olan film bu açıdan da erkeklerin ilgisini çekebilir.

(“The Girl by the Lake” – “Göldeki Kız”)

Windprints – David Wicht (1990)

“Yerlilere göre, Tanrı Namibya’yı öfkeli olduğu bir gün yaratmış”

Henüz bağımsızlığına kavuşmadığı ve Güney Afrika’nın yönetimi altında olduğu yıllarda Namibya’da sadece kendisi gibi siyahları öldüren bir yerli ve peşindeki Güney Afrikalı beyaz bir kameramanın hikâyesi.

Asıl olarak televizyon için yapmcı olarak çalışan David Wicht’in ilk ve tek yönetmenliği. Senaryonun temel sorumlusu da olan Wicht’in bu çalışması hemen her açıdan vasat bir düzeyde kalan ve John Hurt ve Sean Bean gibi iki yetenekli oyuncunun da senaryonun hayli yüzeysel olması nedeni ile kendilerini gösteremedikleri bir film.

Açılış jenerikleri öncesinde yazılı olarak görüntüye getirilen kısa notlarla Namibya’nın tarihini seyirciye aktaran film gizemli bir “seri katilin” hikâyesini anlatmaya soyunuyor sonrasında. Çok az kişinin gördüğü ve bir türlü yakalanamadığı için yerli halk arasında bir efsaneye dönüşen adamın bu hikâyesini film ne yazık ki ne bir efsanenin hak ettiği epik boyutlarla, ne de hikayenin potansiyel olarak sahip olduğu aksiyon veya politik boyutları ile tatmin edecek bir şekilde anlatabiliyor. Senaryo en azından bu alanlardan (politika, ırkçılık, mit, gerilim vs.) herhangi birine konsantre olabilse belki ortaya keyifli bir çalışma çıkabilirdi ama bu hali ile film hemen her açıdan yetersiz kelimesi ile özetlenebilecek bir sonuca sahip olmuş. Filmin elle tutulur bir şekilde dile getirebildiği tek husus gazeteci olmakla tanık olunan olayda taraf olmak arasındaki çatışmayı gündeme getirebilmek olmuş. Açılışta siyah olan bir gazeteci arkadaşı tarafından sadece gözlemekle yetinmek ve olayların arkasındaki gerçekleri deşmemekle eleştirilen gazetecinin hikaye boyunca düştüğü ikilem ve finaldeki son görüntüleri (özellikle açılışta tanık olduğumuz, yerli efsanenin su içme sahnesinin benzerini bu kez gazeteci ile tekrarlaması ile dikkat çekiyor film) bu tartışmalı konuda seyirciyi de düşünmeye sevk edebilecek bir yaklaşım getirmiş filme. Kameramanın takındığı tutum ile birlikte çalıştığı ve olaylara bulaşmama prensibi ile işini yapan tecrübeli gazetecinin (John Hurt) tutumu arasındaki farklılık dikkat çekiyor burada.

Senaryonun içeriği nedeni ile ikinci planda bir rolü olan ve bu rolün içini doldurabilmek için gerekli malzeme kendisine sağlanmamış olan John Hurt silik bir oyun veriyor doğal olarak. Kameramanı canlandıran Sean Bean ise işini yapıyor açıkçası ama filmin sık sık sıradana dönüşen atmosferinden o da payını alıyor. Politik, sosyolojik ve ekonomik boyutları olan ve gerçek bir Namibyalı karakterden esinlenen hikâye seyirciyi bir türlü avucunun içine alamamasının sıkıntılarını yaşayan ve televizyon dizisi havasındaki mizanseni ile vasat bir filme kaynaklık etmiş ne yazık ki. Yine de en büyük kötüklerden biri olan ırkçılığın bir zamanlar nasıl devletlerin ve halkların genlerine yerleşmiş olduğunu gösteren kimi sahneleri ile ilgi çekebilir. Elbette bu kötülüğün aslında yok olmadığını da unutmadan izlemeli.

(“Rüzgarın İzleri”)