What Ever Happened to Baby Jane? – Robert Aldrich (1962)

“Bunu bana neden yapıyorsun? NEDEN?”

Biri çocukluğunda ünlü bir vodvil yıldızı diğeri gençliğinde ünlü bir bir sinema yıldızı olan ve birlikte yaşayan iki yaşlı kızkardeşin hikâyesi.

Bir sinema klasiği. İki ünlü Hollywood yıldızı, Bette Davis ve Joan Crawford’un varlıkları ve gerilimli hikâyesi ile ilgi görmüş ve sonradan pek çok benzerinin çekilmesine neden olacak kadar popüler olmuş bir film bu. Robert Aldrich’in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği film sondaki sürprizi ile daha da renklenen, gösterişli oyunculuklarla dolu, yaşlanıp sönmekte olan yıldızların trajedisini çarpıcı bir biçimde sergilemesi ile dikkat çeken bir çalışma. Üzerinden geçen 51 yıldan sonra filmin bu özellikleri hala taşıması ilginç ama öte yandan yönetmen Aldrich’in filmi gidebileceği derin psikolojik sulara taşımaması ve gotik/grotesk unsurların dozunu bir parça fazla tutması bugün bu klasiği bir parça zayıf da gösteriyor açıkçası.

Henry Farrell’in aynı adlı romanından Lukas Heller tarafından sinemaya uyarlanan eser o dönem gördüğü ilgi ile psikolojileri bozuk yaşlı kadınları konu alan benzerlerinin de çekilmesine neden olmuştu. Aldrich’in yine yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği “Hush… Hush, Sweet Charlotte – Sus, Sevgilim” ve sadece yapımcısı olduğu “What Ever Happened to Aunt Alice?” bu benzerler arasında öne çıkan filmler. Filmimizin yıldızlarından biri olan Bette Davis bu filmlerin ilkinde de başrollerden birini üstlenmiş üstelik. Peki hikâyeyi ve filmi böyle cazip kılan ne olmuş? Sanırım öncelikle filmin iki kadın yıldızından söz etmek gerekiyor. Gerçek hayatta birbirlerinden nefret eden iki yıldız burada rollerine tüm güçleri ile asılmışlar. Davis çocuk vodvil yıldızlığından sonra sinemada ancak ablasının katkısı ile rol bulabilen ve pek de yetenekli bulunmayan bir kadına dönüşen karakteri oynuyor. Ablası rolündeki Crawford ise küçükken kardeşinin gördüğü ilginin ve babasının küçük kardeşinin tüm kapris ve şımarıklıklarına katlanırken kendisini görmemezliğe gelmesinin acısını çeken ama sonradan büyük bir sinema yıldızına dönüşen kadını oynuyor. Bir kaza sonucu kötürüm kalıyor abla ve filmimiz baştaki kısa girişinde tüm bunları aktardıktan sonra bugüne geliyor. Artık karşımızda iki yaşlı kadın var: Bette Davis filme adını veren Baby Jane olduğu günlerin özlemi ve kazaya neden olduğuna inanmasının sonucu olarak dengesini yitirmiş ve ablasına olmadık tacizlerde bulunan ve hatta şiddet uygulayan bir kadın artık. Crawford ise tekerlekli iskemlede geçen bir ömürün acısını çeken, kardeşinin şirretliği altında ezilen ama yine de ruhsal durumu kardeşine göre daha sağlıklı görünen bir kadın. Davis ve Crawford Hollywood seyircisinin alışık olmadığı bir şekilde ve elbette sinema kariyerleri için bu filmi belki son bir parlama fırsatı olarak görerek, “yıldızlara” uygun olmayan bu rolleri kabul etmişler. Uygun olmayan diyorum çünkü filmde şiddet ve işkence denebilecek tacizler var ve bu sahneler o dönemde Hollywood yıldızlarının görüneceği sahneler değil kesinlikle.

Her iki oyuncu da rollerini ete kemiğe büründürmüşler kesinlikle. Davis senaryo açısından daha avantajlı çünkü rolü büyük oynamaya ve göze çarpmaya çok daha uygun. Nitekim o yıl Oscar’a da aday olmuş bu rolü ile. Crawford ise içine kapanık ve fiziksel dezavantajı olan karakterini bu büyük oyundan uzak, daha klasik ve sıkı bir oyunculuk ile canlandırıyor. Davis’in avantajı olan durum Aldrich’in filmin genelindeki hatasının kurbanı oluyor bugünün gözü ile bakıldığında. Adına şarkı da yazılmış kocaman gözlerini zaman zaman hayli grotesk biçimde açıyor ve nerede ise dışavurumcu denecek bir oyun veriyor. Bu bir yandan filmin gerilimini artırmaya yarıyor ama diğer yandan zaman zaman abartılı denecek bir alanda da gezinmesine neden oluyor. Filmin diğer gotik veya grotesk unsurları da tıpkı Davis’in oyunculuğu gibi filmin hem lehine hem aleyhine çalışıyor. Usta isim Ernest Haller’in siyah-beyaz görüntüleri ve kamera kullanımı neyse ki bu groteskliğe çok az başvuruyor ve filme ciddi katkı sağlıyor. Filmin genel olarak oyunculuklar açısından çok parlak olduğunu da eklemek gerek. Rolü ile Oscar’a aday olan ve piyanist rolündeki Victor Bruno, annesi rolündeki Marjorie Bennett, komşu kadın rolündeki Anna Lee ve hizmetçi rolündeki Maidie Norman karakter oyunculuklarının parlak örneklerini sergiliyorlar bu hikâyede. Özellikle Bruno’yu izlemek ayrı bir keyif gerçekten.

Hikâyenin üzerine aslında yeterince gittiği (Davis’in çocukken oynadığı Baby Jane karakterini yaşlı bir kadın olarak canlandırmak için prova yaptığı etkileyici sahneyi bu bağlamda anmak gerek) ama gotik unsurların gölgesinde kalmış görünen bir yanı var ki filmi bugün de ilginç kılan öğelerden biri bu aslında: Billy Wilder’ın unutulmaz klasiği “Sunset Blvd. – Sunset Bulvarı” ününü yitirmiş bir Hollywod yıldızının genç bir sanatçının yazacağı senaryo ile hayata dönmeye çalışmasını anlatır bilindiği gibi. Burada da benzer bir “Holywood Holywood’a bakıyor” hikâyesi var aslında ama senaryo yaşlanan ve şöhretin zirvelerinden hatırlanmıyor olmanın çukuruna düşen karakterlerinin birbiri ile çatışmasının, psikolojik bozuklarının, kardeşlerden birinin karşısındakine eziyet etmeye dönüşen vicdan azabının (yine Davis’in “biz aslında dost olabilirmişiz” dediği sahnenin yürek parçalayıcılığını hatırlayalım) ve diğerinin sakladığı sırrı ile gördüğü şiddet dolu tacizin baskısı arasında kalmışlığının üzerine gitmeyi tercih ettiği için yeterince parlak işlenememiş bu yan hikâye açıkçası.

Film yukarıda bahsettiklerimin yanısıra başka pek çok klasikleşen bölüme de sahip: Crawford’un kardeşinin hazırladığı yemekte ne olduğunu keşfettiği sahne, çaresizlik içinde tekerlekli iskemlesinde dönüp durması vb. kimi sahneler Aldrich’in ustalığı ile öne çıkanlardan ikisi sadece. Bu sahnelerin yanında yine yukarıda vurguladığım gibi film Bette Davis karakterinin “cadılığını” bu kadar öne çıkararak nerede ise bir manyağı karşımıza koyması ve bu kadar gotik görünmeye çalışması ile kendisine zarar vermiş ne yazık ki. Aldrich’in zaman zaman Hitchcock’u hatırlatan tekniklere başvurması (kötürüm Crawford’un merdivenlerden inerek telefona ulaşmaya çalıştığı sahne örneğin, kesinlikle Hitchcock’un tarzını akla getiriyor), ses ve kurgunun başarısı ve elbette Davis ve Crawford ikilisinin varlığı bu filmi kesinlikle “görülmeli” kategorisine yerleştiriyor. Nefret, geçmişe özlem, vicdan azabı ve psikolojik dengesizliklerle dolu bir klasik bu ve görülmeli özetle.

(“Küçük Bebeğe Ne Oldu?”)

Film Ekimi 2013 – 3

Sefertası (Dabba – The Lunchbox) – Ritesh Batra : Hindistan’da “Dabbawala” olarak adlandırılan insanlarca yıllardır ve nerede ise sıfır hata ile yürütülen bir süreçte yapılan bir hatanın birbirini hiç görmemiş iki insanın hayatlarına açtığı yeni pencereleri anlatan sıcak, romantik, eğlenceli ve kesinlikle başarılı bir film. Ülkenin büyük şehirlerinde her gün binlerce sefertası evlerden ve lokantalardan toplanıp işyerlerindeki çalışanlara dağıtılıyor ve yemekten sonra da geri toplanıyor bu süreçte. İşte bu dağıtım sırasında yapılan bir yanlışlık emekli olmak üzere olan dul bir adam ile kocasının ilgisizliğinden muzdarip genç bir kadın arasında sefertası içine bırakılan küçük notlar üzerinden ilerleyen bir yakınlığın doğmasına fırsat sağlıyor. Yönetmen Batra bu ilk uzun metrajlı filminde tam anlamı ile hedefini tutturmayı başarmış. Büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca sıradan insandan ikisini çekip alıyor, yalın ve doğal bir hikâyenin kahramanı yapıyor ve bu iki karakterin etrafına yerleştirdiği yine sıradan ama tümü ilginç karakterlerle sıkı bir romatik drama imza atıyor. Özellikle emekli memurumuzun yerini almak üzere yanına gelen genç Shaikh karakteri kendi başına sıkı bir duygusal komedinin konusu olabilecek kadar ilginç ama başta iki baş kahramanımız ve sadece sesini duyduğumuz üst kattaki komşu olmak üzere tüm karakterleri canlı, eğlenceli ve gerçekçi kılmayı başarmış yönetmen kendi yazdığı senaryosu aracılığı ile. Çekiciliğinde Batra’nın senaryosu ve bu senaryoya uygun basit ama dokunaklı anlatımının en büyük paya sahip olduğu filmin sıcak ve keyifli bir mizah duygusu da var. Nerede ise tamaman dijital olan bir dünyada yazılı küçük notlar üzerinden doğan ve büyüyen, arkadaşlıktan aşka dönüşen bir ilişkinin sıcaklığından uzak durmak ve büyük şehirlerin onca yalnız ve mutsuz karakterlerinden ikisinin hayatlarında yakaladıkları son bir fırsattan en az onlar kadar keyif almamak imkânsız açıkçası. Belki film ikinci yarısında bir parça sarkıyor ve karşımızda yeni bir sinema dili, muhteşem yönetmenlik gösterileri yok ama ne gam! Bu filmin seyredene insanı yani kendisini hatırlatacak aurasından kesinlikle uzak durmamalı. Üç baş oyuncusunun şahane performansları da var üstelik.

Ömer (Omar) – Hany Abu-Assad : Filistin yapımı film İsrail işgali/kuşatması altındaki topraklarda yaşanan trajik bir hikâyeyi anlatıyor. İsrail’in inşa ettiği Batı Şeria duvarının tüm azameti ve yapaylığı ile hikâyeye nerede ise ayrı bir karakter olarak katıldığı bir eser karşımızdaki. Sürekli olarak tedirginlik, korku ve aşağılanma duyguları ile yaşayan ve bunun doğal ve haklı sonucu olarak özgürlük direnişçilerine dönüşen insanları bir aşkın etrafında topluyor hikâyemiz ve gerek dozunda duygusallığı gerekse yönetmenin yalın ama gerektiğinde dinamizme de başvuran anlatımı ile ilgi çekmeyi başarıyor. İşgal altındaki topraklarda geçen hikâye aşkı ihanet, sadakat ve kuşku ile yoğurmayı da başarıyor ve insanın hangi koşullar altında yaşarsa yaşasın mutlu olmak için çaba harcamaktan geri durmayacağını da kanıtlıyor. Evet, tüm o baskı, tutsaklık ve dayanılmaz yaşam koşullarına rağmen sokaklardaki reklam panoları (mutlu bir uyku için ideal yatağın reklamı gibi) aracılığı ile de vurgulandığı gibi umut ve aşk bir şekilde hep filizlenmeyi başarıyor o topraklarda da. Her biri direnişçiye dönüşen ve aralarında trajedinin göbeğindeki kahramanımızı canlandıran Adam Bakri’nin de olduğu üç çocukluk arkadaşını canlandıran oyuncuların tümünün ilk sinema filmi bu ve doğallıkları ile görevlerini başarı ile yerine getiriyorlar. Filmin tek tecrübeli oyuncusu İsrailli polis şefini oynayan Waleed Zuaiter ve Bakri ile birlikte filme damgasını vurmayı başarıyor oyunu ile. Mekanların doğallığının ayrı bir gerçekçilik kattığı filmin belki önemli tek bir kusuru var: Karakterlerin içinde bulunduğu koşullar sürekli seçim yapmaya, ihanet ile direnme arasında bazen de kalıcı olamayan tercihlere zorlarken melodrama kadar uzanan içeriği ile aşkın da hikâyeye bu kadar baskın bir şekilde katılmış olması. Yönetmenin kendisine ait olan senaryonun bu tercihi bir yandan ihanet, sadakat ve mücadelenin toplumsal boyutta olanının küçük ölçekli bir karşılığını üretiyor ve böylece karakterlerin sıkılmışlıklarını iyice vurgulamış oluyor ama öte yandan da mekan ve zamandan bağımsız olabilecek pek çok melodramatik öğesi ile bu aşk hikâyesi filmin odağını bozma ve hatta filmi yorma tehlikesi de taşıyor. Bu kusuruna rağmen filme adını veren Ömer karakterinin mitoloji kahramanlarını hatırlatan hikâyesi ile görülmeyi hak eden bir film.

Film Ekimi 2013 – 2

Benim Babam, Benim Oğlum (Soshite Chichi Ni Naru – Like Father, Like Son) – Hirokazu Koreeda : Doğum sırasında hastanede çocuklarının karıştığını altı yıl sonra öğrenen iki ailenin hikâyesi. Yönetmen Koreeda gerçeği öğrenen ailelerin yaşadıklarını ve ileriye yönelik olarak ne yapmaları gerektiğine karar vermeye çalışmalarını yalın bir anlatımla karşımıza getirirken seyircisini tam anlamı ile eline geçiriyor ve üstelik bunu kolaya kaçıp sadece kalplere değil akla da hitap ederek yapıyor. Bir yanda altı yıl boyunca emek verilerek büyütülen ve sevgi ile bağlanılan bir çocuğun, diğer yanda ise “gerçek” çocuğun olduğu bu zor durumda her iki ailenin farklı yaklaşımlarını ve çocukların durumu anlamaya çalışmalarını özellikle de babalar üzerinden anlatan film bu bağlamda erkek seyirci için muhtemelen bir parça daha fazla anlam ifade edecektir. Japon sinemasının bol ödüllü ve usta ismi Koreeda’nın hiçbir duygu sömürüne başvurmadan çarpıcı bir zariflikle karşımıza getirdiği hikâyeden ve finalinden etkilenmemek imkânsız açıkçası. “Selvi Boylum Al Yazmalım” “Sevgi neydi? Sevgi emekti” diye bağlar sonunu. Burada ise film böyle bir net yargıya varmıyor ve ne seyirciden ne de hikâyedeki ailelerden böyle bir beklentisi var sanki. Sonuçta bu yalın, zarif ve inceliklerle dokunmuş film mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma. Bağırıp çağırmayan, sesini yükseltmeyen, gerçek insanların gerçekten yaşadıklarını anlatmaya soyunan bu film sinemanın insanı ve ona has olanları anlatması gerektiğini hatırladığında neler başarabileceğine de çarpıcı bir örnek oluşturuyor.

Locke – Steven Knight : Açılıştaki çok kısa bir sahne dışında tamamen hareket halindeki bir arabada geçen ve perdede görünen tek oyuncusu bu arabayı kullanan bir adam olan (diğer oyuncuların sadece telefondan gelen seslerini duyuyoruz) bir İngiliz filmi. Yönetmen Knight kendi yazdığı akıcı senaryo ve başarılı diyaloglar aracılığı ile filmini düşebileceği yavanlıktan ustalıklı bir şekilde uzak tutmayı başarmış. İşini tutku ile yapan (inşa ettikleri binaların “gökyüzünden bir parça çalması” ile gurur duyuyor kahramanımız) bir şantiye şefinin aldığı bir telefon ile, işini kesinlikle terk etmemesi gereken bir anda çıkmak zorunda kaldığı yolculuğu ve bu yolculuk sırasında işyerindekilerle, ailesi ile ve gittiği yerdeki kişi ile yaptığı telefon konuşmalarını karşımıza getiriyor film. Knight kahramanının herkesi şaşırtan bu yolculuğa çıkma kararını neden verdiğini bize açıklamak için de onun arabanın arka koltuğunda oturduğunu varsaydığı babası ile konuşmalarını kullanıyor ki filmin aksayan tek yanı da burası. Yaklaşık 90 dakika boyunca görüntüden nerede ise hiç çıkmayan Tom Hardy usta bir oyunculukla canlandırmış karakterini ve onun bir yandan ayrılmak zorunda kaldığı şantiyedeki işlerin aksamamasına çalışmasını, diğer yandan da başta karısı ve çocukları ile olan tüm konuşmalarını Knight’ın usta diyaloglarından da yararlanarak çarpıcı bir şekilde aktarıyor seyredene. Sadece bir araba içindeki bir adamın hikâyesinin de aksiyon, gerilim ve dram içerebileceğine tanık olmak için.

Gerçeğin Dansı (La Danza de la Realidad – The Dance of Reality) – Alejandro Jodorowsky : Şilili sinemacı Jodorowsky’nin 23 yıl aradan sonra çektiği ve toplam yedi filmden oluşan yönetmenlik kariyerindeki şimdilik son çalışması. 1929 doğumlu bu avangart sinemacının gerçek-üstü özellikler taşıyan filmi kendisinin aynı adı taşıyan otobiyografisinden yine kendisi tarafından uyarlanmış. Sanatçının çocukluğundaki bir döneme odaklanan filmde babasını gerçek hayattaki oğlu Brontis Jodorowsky oynuyor. Film tam da adına yakışır bir şekilde gerçekleri “dans ettirerek” anlatıyor; düz bir film değil karşımızdaki. Fantastik öğeler çarpıcı bir görsellikle ve kimi zaman da ince bir mizah ile geliyor perdeye. Belki önemli tek kusuru bir parça gereksiz uzamış görünmesi olan film, sanat hayatını “hayal gücünün sınırlarını genişletmek ve belki de yok etmek” üzerine odaklayan sanatçının bu çabasına çok uyan bir eser. Sanatçının yıllar önce çektiği ve artık birer kült olan “El Topo” ve “La Montaña Sagrada – Kutsal Dağ” filmlerine göndermeler de içeren filmde kendisi de bugünkü hali ile giriyor bu çocukluğunun hikayesine ve hayli dokunaklı bir sahnede kendi çocukluğuna sarılmak gibi etkileyici sahnelerin de parçası oluyor. Yönetmenin diğer filmleri gibi herkese göre değil bu film elbette ve zaman zaman sarkması dışında tüm görsel ve fantastik öğeleri ile bir parça yorma ihtimali de var seyirciyi ama sinemanın bu kendine has ustasının her filmi gibi bu eseri de görülmeli kesinlikle.

Claustrophobia – Harlan Schneider (2011)

“Bazen kendimi sıkıştırılmış hissediyorum; her şey üstüme geliyor, nefes alamıyorum”

Çocukluğu travmalarla dolu sağır bir genç adamın yeni komşusundan evini sorunlu tapu nedeni ile boşaltması gerektiğini öğrenmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Harlan Schneider’ın senaryosunu yazdığı, ortak yapımcılığına katıldığı ve yönetimini üstlendiği bir ilk film. Tamamı bir evin içinde ve bahçesinde geçen, sadece beş oyuncunun yer aldığı, düşük bütçeli ve hikâyesi ile de mütevazi olan bu yapım zaman zaman korku filmine kayan bir gerilim filmi. Derli topluluğu ile kendisini seyrettirmeyi başaran film senaryosundaki kimi sıkıntılardan ve görsel efektlerindeki zayıflıktan, daha doğrusu yönetmenin bu konudaki tercihlerinden kaynaklanan bazı sıkıntılara da sahip açıkçası.

Sağır kahramanımızı filmin hemen her karesinde görünerek, kendisi de gerçek hayatta sağır olan Russell Harvard canlandırıyor. Oyuncunun filmin kimi anlarındaki performansının doğallığına da yansıyan bu durumun yanında, Harvard yönetmenin görsel efektler ve kamera kullanımına da yansıyan tercihlerinden de olumsuz etkilenmiş görünüyor. Karakterinin çocukluğundaki travmalardan kaynaklanan ve zaman zaman kontrol edemediği öfkesini perdeye taşırken tıpkı yönetmenin gerilimi korkuya taşıdığı gereksiz anlarda olduğu gibi bir parça abartılı oynuyor. Aslında bu durum filmin iki temel kusurundan birinin de göstergesi. Geçmişten karşımıza getirilen ve hareketli kamera, zumlar ve üzerinde oynanmış görüntüler aracılığı ile sergilenen sahneler hem yeterince güçlü değil hem de sadece gerilim ile yetinilse küçük ve sıkı bir filme dönüşebilecek eserin başarılamamış bir korku denemesi içinde kaybolmasına neden olmuş. Filmin ikinci temel sıkıntısı ise senaryosu; evet filmin süresi ortalamanın altında (muhtemelen düşük bütçeden kaynaklanan bir durum bu) ve olayların bir parça hızlı gelişmesi anlaşılabilir bir durum ama yine de kahramanımızın kendisini süratle bir tutkunun içinde buluvermesi pek inandırıcı olmamış. Bundan daha da önemli olan ise genç adama oynanan oyunun inandırıcılığı ve bu oyunun parçası olan kadının ve yan komşunun tüm bu oyunu ve bunca kötülüğü hikâyenin sonunda açıklanan ama aslında epey önce tahmin edilebilir olan hedefleri için yapmış olmaları.

Kadını canlandıran Chloe Snyder’in bir parça vasat görünen oyununun yanında komşuyu canlandıran Christopher Curry’nin karakterini –muhtemelen yönetmenin korkuya kayma tercihi ile uyumlu olarak kendisinden istediği şekilde- karikatürize etmesi de filmin lehine olmamış. Hayli başarılı kapanış jeneriği ve “ilginç” müzik çalışmasını da filmin artıları olarak not edelim bu arada. Keşke film kafasının içinde sesler “duyan” bir sağır gencin yaşadığı gerilimi anlatan ve alçak gönüllülüğüne yakışan daha yalın bir çalışma olarak kalma yönünde ilerleseymiş. Bu hali ile gerçekte olduğundan daha zayıf görünüyor çünkü. Yine de Schneider’ın bu ilk filmi zaman zaman yaşattığı gerilimi ve kahramanının çektiği acı, düştüğü dehşet ve güvensizlik duygusunu seyirciye geçirebilmesi ile ilgi çekebilecek bir çalışma.

(“Klostrofobi”)