2010 – Peter Hyams (1984)

“Kendileri kolayca yalan söyleyebilen insanlar HAL’a yalan söylemesini söylediler. HAL yalan söylemeyi bilmez. Bu yüzden paranoyaklaştı”

“2001: A Space Odyssey” filminin devamında Discovery’e ne olduğunu anlamak için Jüpiter’e gönderilen Sovyet-Amerikan karma ekibinin başına gelenlerin hikâyesi.

Bir başyapıtın devamını çekmek cesaret isteyen bir iş, eğer Holywood’da değilseniz. Sevenlerinin kutsal bir konuma yerleştirdiği bir filmin devamı tek başına ne kadar başarılı olursa olsun ilki ile kıyaslanmaktan kurtulamaz çünkü. İlkinde olduğu gibi yine Arthur C. Clarke’ın romanından uyarlanan film bu karşılaştırmadan bekleneceği gibi yenik çıkıyor ama yine de bilim kurgu sevenlerin keyifle seyredeceği bir çalışma. Bu nedenle Kubrick’i ve onun eserini unutup Peter Hyams’in eserine bağımsız olarak bakmamak bu filme haksızlık olur ama yine de dürüst bir karşılaştırmanın zararı yok. İlk film gibi Richard Strauss’un “Also Sprach Zarathustra” adlı eseri ile ve yine yükselen bir güneş görüntüsü ile başlayan filmin ilkinin başarısının gerisinde kalmasının iki temel nedeni var. Öncelikle kameranın arkasındaki isim Kubrick değil ve onun gizemli, titiz ve muhteşem yaratıcılığının eksikliği hissettiriyor kendini. İkinci neden ise en az birincisi kadar önemli olan hikâyenin kendisindeki problem. İlk hikâye içerdiği gizem ile ciddi bir dramatik etkiye sahipken, ikincisi bu gizemi çözmeye, açıklamaya ve dolayısı ile sıradanlaştırmaya çalışması ile dramatik etkiyi oldukça azaltıyor. Hyams’ın senaristliğini, yapımcılığını, görüntü yönetmenliğini ve yönetmenliğini üstlendiği film özetle ilkinin içerdiği şiirselliğe sahip olmayan onun yerine macera ve gerilim yanına ağırlık vermiş olan bir çalışma.

İlk filmde olduğu gibi burada da Sovyet-Amerikan ortaklığı var ama bu kez hikâyeye klişeler girivermiş ve sert Rus kadın subaydan soğuk ve şüpheci Rus mürettabata kadar Sovyetlere tipik Amerikan bakışının izleri yer almış filmde. Rusların içinde bir tane esprili görevli var ama o da erkenden uzayın derinliklerinde kayboluveriyor. Amerikalılar ise esprili ve yapıcı karakterler. Tüm bunların üzerine oldukça başarılı bir şekilde çekilmiş “hava freni” sahnesinde Rus kadın görevlinin kollarına sığınmak için ilk kez gördüğü Amerikalıyı tercih etmesi de ayrı bir rahatsızlık konusu.

Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde ilkinde olduğu gibi başrolde yine “HAL” var. HAL ile programcısı arasında geçen veda sahnesi diyalogları ve atmosferi ile çok başarılı. Bowman’ın göründüğü sahnelerde sürekli olarak hayatının farklı yaş dönemleri arasında gidip gelmesi etkileyici ama –yine karşılaştırma!- ilkinin çarpıcılığından yoksun bir parça. “Siyah taş bloğun” gizemi burada da tam anlamı ile açıklanmıyor belki ama ilkine kıyasla hikâye bu konuda oldukça açık sözlü. Özellikle finaldeki mesajın abartılmış naifliği düşünüldüğünde bu çok daha net anlaşılabilir. Mesajın bu kadar naif olması finalin gücünü de azaltıyor ve ilk film bir koca gizem ile biterken ikincisi her şeyi çözüme kavuşturarak seyirciye de haksızlık ediyor aslında. Özetle ilk film finali ile seyircinin beynine hitap ederken bu film kalbini tercih ediyor hitap için.

Çok sevdiğiniz bir hikâyeyi ve o hikâyenin kahramanlarını (sadece insanları değil, HAL ve siyah taş bloğu da kastediyorum) uzun bir aradan sonra tekrar karşınızda görmek riskli ve tedirgin edici. Bu filmin kendi başına hiç de az olmayan tadını çıkarmak için ilkini unutmalı çünkü Kubrick hayli yüksek bir noktaya taşımıştı ilk filmi. Hyams’a haksızlık etmemeli çünkü karşımızda hikâyesini severek anlatan, ilkine saygıda kusur etmeyen, bilim kurgu sinemasının kimi has özelliklerini barındıran bir çalışma var. Kaldı ki ne kadar naif söylenirse söylensin barışa yönelik her mesaj saygı ve ilgiyi hak eder. Etkileyici görselliği ve insanın ne yaparsa yapsın uzayın o korkunç boşluğunda her zaman aciz ve küçük kalacağını hatırlatması ile de önemli.

(“2010: The Year We Make Contact”)

L’ora di Punta – Vincenzo Marra (2007)

“Dalgalı sularda yüzmekte olan iki kişinden boğulmakta olan, kötülükten değil ama içgüdüsel olarak, diğerini kendine doğru çeker”

Roma’da bir maliye polisinin rüşvet ve tehditle ilerleyen kariyerinin hikâyesi.

Sinemanın en kötücül karakterlerinden biri olan bir polis var karşımızda; rüşvet alıyor, tuzağa düşürüyor, yalan söylüyor, aldatıyor, insanları kullanıyor. Filmimiz onun bu olumsuz karakteri üzerinden hem bireysel hırsların hem de genel olarak onun içinde bulunduğu kurumun ve toplumun yozlaşmasının eleştirisini yapıyor ama sonuç arzuladığı kadar çarpıcı değil.

Filmin yeterince etkileyici olmamasında ve üstelik Fanny Ardant’ın varlığına rağmen sonucun böyle olmasında iki temel etken var: Başroldeki Michele Lastella’nın rolünün altından kalkamaması ve yönetmenin filmin gerilim ve dramatik anlarını yeterince vurucu biçimde aktar(a)maması. Lastella sanki sıradan bir pembe dizi oyuncusu seviyesinde oynuyor ve vücut dili ve mimiklerinde doğallığın eksik olması filme de zarar veriyor. Yönetmenin temel eksikliği ise hikâyesinde ne seyircinin ilgisini sürekli kılacak “kreşendolara” yer vermesi ne de anlatımını bir tarafsızlık ve belgesel havası içerecek bir mesafeden yapması. Filmin tarzı bu ikisi arasında kalınca hikâyenin dramatik çekiciliği de azalmış.

Fransız sinemasının asil kadınlarından biri olan Fanny Ardant filmde polisin kendisinden yaşlı sevgilisi rolünde göründüğü her sahnede rol çalıyor Lastella’dan ve filmi sadece kendisinin varlığı için bile seyredilir kılıyor. Odaya girerkenki hafif yan yürüyüşü (2008’de İstanbul tiyatro festivalinde “Ölüm Hastalığı” adlı tek kişilik oyununda onu seyretmiş biri olarak oyun sırasında hissettiğim duygular hala canlı bugün, özellikle de oyunun sonunda seyirciye kısa bir bakış atıp kulise yürüdüğü sahnenin atmosferi), kocaman ağzı ile güldüğü anda dışarıya verdiği enerji ve hüznünü sadece gözleri ile yansıtması filmin en çekici anlarını oluşturuyor.

Oldukça dokunaklı bir müzik eşliğinde ve beklenmedik bir final ile sona eren film eksilerine rağmen İtalyan toplumuna getirdiği eleştiri, insanın kötülüğünde sınır olmadığını gösteren kahramanı ve kadınlarının (polisin eski ve yeni veya bir başka deyişle genç ve yaşlı sevgililerinin) zaafları ile ilgiyi hak eden bir film. Ardant’ın aşkın başlangıcındaki gülen kocaman ağzını ve yüzündeki saf mutluluğu kaçırmayın.

(“Rush Hour” – “The Trial Begins” – “Dava Başlıyor”)

Not as a Stranger – Stanley Kramer (1955)

“Artık kendine trajik gözlerle bakma. Bunu sakın yapma!”

Mükemmelliğin peşinde koşan bir doktorun bu süreçte yaşadıklarının ve gerçekler ile yüzleşmesinin hikâyesi.

Hollywood usulü ve melodrama kayan bir dram. Filmin çekildiği tarihte kırk yaşında olan Frank Sinatra’yı ve otuz sekiz yaşında olan Robert Mitchum’u tıp öğrencisi rolünde görmeyi kabul etmemizi bekleyen film yönetmen Stanley Kramer’ın standart profesyonel anlatımı ile rahatça seyredilen ve temel olarak aksamadan hikâyesini resmeden bir çalışma.

Filmin asıl kahramanı olan doktor babasının deyimi ile sağlam bir beyni olan ama sağlam bir kalbin eksikliğini hisseden, mükemmel bir doktor olmanın peşinde koşan, idealleri için ilişkilerinde insanları kırıp geçebilen ve özetle kibire varan tavırlara sahip bir adam. Kendini mükemmel gören bir insanın düşeceği en kolay tuzak olan etrafındakileri küçük görme ve onların hatalarını büyütme tuzağına düşüyor ve işte bu nedenle kendisinin olası ilk hatası veya mükemmel olmadığını anlayacağı ilk an filmin de temel gerilim noktasını oluşturuyor. Buradan yola çıkarak hikâyenin doktorların “Tanrı” rolünden daha doğrusu kendisini “Tanrı” olarak gören doktorlardan söz ettiğini söylemek de mümkün. Hatanın insana mahsus ve onun doğasının ayrılmaz bir parçası olup olmadığı ve insanı normalleştirenin hataları ve bunları kabullenmesi olduğu üzerine fikir jimnastiği yapmaya da imkân veriyor hikâyemiz. Bu normalleşme sürecinin en bariz sembolü de kahramanımızın filmin başlarında yardım isterken gösterdiği soğuk ve burnundan kıl aldırmayan tavrı ile finaldeki aciz hali olsa gerek.

Seyircinin özdeşleşmesine en uygun profili taşıyan doktorun eşi karakteri ise bugün biraz fazla klasik, fazla pasif görünebilir. Gerekçesi ne olursa olsun evlilik gününde kocasına pişman mısın diye soran ve her kadın bunu kocasına sorar herhalde diyen bir kadın figürü pek de sevimli değil, film bize aksini söylemeye çalışsa da.

Yakın plan yüz çekimlerinde karakterlerin “seni seviyorum” dediği, hastalarla geçen bölümlerin biraz fazla uzun tutulduğu, bazen “doktorlar” dizisinden bir bölüm havasını taşıyan bir film bu. Göbeğini içeri çekerek oynadığı sahnede olduğu gibi rolüne pek oturmamış bir Robert Mitchum, ne düşen ne çıkan ortalama oyunlarından birini burada da veren Frank Sinatra, filmin melodram olduğunu farketmiş tek isim gibi görünen Olivia de Havilland ve pek çok filmde olduğu gibi seksapeli olan kadın rolünde Gloria Grahame’in oynadığı ve özetle bir melodram ama Douglas Sirk’in mükemmel örneklerinin seviyesinde değil diye özetlenebilecek bir çalışma. Hollywood hikâye anlatmayı her zaman bilir ve burada da Stanley Kramer kendisini seyrettiren bir iş çıkarmış, bugün belki fazla sembolik gelebilecek ama içeriği ile o günler için cüretkâr olan “kişneyen ve serbest bırakılmayı isteyen atlar” gibi sahnelerle de süslediği. Acı çeken ve çektiren kahramanımız keşke “Some Like It Hot” filmini görme şansına sahip olsaydı da kimsenin mükemmel olmadığını çok daha erken anlasaydı diye düşünmemek elde değil.

(“Bir Yabancı Gibi”)

Hombre – Martin Ritt (1961)

“Saatlerdir kıpırdamadan oturuyorsun. Yorulmuyorsun, acıkmıyorsun, susamıyorsun. Sen gerçek misin?”

Kızılderililer tarafından yetiştirildiği için beyazlar tarafından küçümsenen bir adamın hikâyesi.

ABD’de senatör McCarthy’nin yönettiği ve tüm sol eğilimliler için bir cadı avına dönüşen operasyonlar sırasında Hollywood’da kara listeye alınan isimlerden biri olan Martin Ritt’ten bir western çalışması. Klasik western sinemasının aksine kızılderililerin tarafında yer alan, ezenleri ve eziyete sesini çıkarmayanları Amerikan sinemasının onlar tarafından benimsenmiş araçlarını bu kez onların aleyhine kullanarak eleştiren bu alçak gönüllü film sanki bir anlamda Ritt’in McCarthy faşizmi döneminde yaşadıklarına da atıfta bulunuyor, özellikle de aşağılamaya sessiz kalanlar üzerinden. Pek çok eseri sinemaya uyarlanmış olan Elmore Loeonard’ın romanından uyarlanan film adeta western kalıplarını kullanan ama “western olmayan bir western”.

Dürüst senaryosu ile beyazların yok oluşa sürüklediği, tüm uygarlıklarını yerle bir ettiği kızılderililere de bir ağıt gibi bu film. Özellikle “yerlilerin köpekleri yemesi” ile ilgili diyaloglar ezilen ve soysuzlaştırılan insanların sonra kendilerini bu hale sokanlar tarafından aşağılayıcı bir dil kullanılarak yargılanmaları üzerine çok şey anlatıyor. Kendisini yerlilerinden biri olarak hisseden kahramanımızı aşağılayanların daha sonra onun kurtarıcı rolüne sığınmaları belki biraz yüzeysel bir sembolizm olarak görülebilir ama hem filmin anlatım biçimi hem de senaryonun kendi içindeki tutarlılığı bu sembolizmi çok anlamlı ve arkasında durulabilir bir noktaya taşıyor.

Açılış sahnesi ile insanın kendi dışındaki canlılar ile bütünleşmesi ve onunla birlikte yaşamayı temel düstur olarak edinmesi üzerine sakin ve vurucu bir giriş yapan filmde beyazlar göründükten sonra sükunet ve uyum kayboluyor ve “kötülükler” başlıyor; bencillik, hırs ve yolsuzluk kavramları ortaya çıkıyor ardı ardına. “Cool” bir yerli gibi davranan kahramanımız rolünde Paul Newman başta kendisine uymayan bir rolü üstlenmiş gibi görünüyor ama hikâye ilerledikçe kahramanını her zamanki kalitesi ile başarılı bir biçimde canlandırdığını gözlüyorsunuz. Diyalogları ile alışılagelmiş kovboy filmlerinden çok farklı bir atmosfere sahip olan ve günümüzde bile modern kalmayı başaran film, terkedilmiş madendeki bekleyiş ve çatışma bölümü ile değme western filmine taş çıkaracak bir gerilim sunuyor seyircisine. Kahramanımızın sonunun temsilcisi olduğu halkın sonu ile aynı olduğu bu film onun “güzel sonu” ile bir yandan hüzün verirken diğer yandan iyiliğin/güzelliğin/dürüstlüğün ve ezilenin yanında olmak için gereken cesarete övgüde bulunuyor. Küçük ama insanın içini burkan güzellikte bir film. Yerliler, beyazlar, hırsızlar, şerif, peşinde koşulan para, ateşlenen silahlar, dövüşen insanlar vs. bir western’de ne arıyorsanız hepsi var ama bu film size ek olarak çok daha başka şeyler anlatıyor. Martin Ritt ve Paul Newman işbirliği sinemaya “The Long, Hot Summer” ve “Hud” gibi başka parlak örnekler de kazandırmıştı; işte bu film de bu klasiklerin arasında yer alıyor.

(“Asi Kabadayı”)