Lonelyhearts – Vincent J. Donehue (1958)

“İnsanlar hayvandır, sahtekârdır, dolandırıcıdır. Kabul et bunu”

Bir gazetede “Yalnızkalpler” köşesinde okur mektuplarını cevaplamaya başlayan bir adamın hikâyesi.

Daha çok tiyatroda yaptığı çalışmalar ile tanınan ve sadece iki sinema filmi çeken Vincent J. Donehue’dan ilginç bir çalışma. Bir romandan tiyatro oyununa ve oradan da sinemaya aktarılan hikâye 50’li yılların Amerikan sineması için oldukça farklı ama filmi özel kılan sadece senaryosu değil. Başta Montgomery Clift’in oyunculuğu olmak üzere filmin bugün bile tuhaf bir şekilde modern görünen bir havası var.

Gazeteci olmaya çalışan bir adam, nerede ise (insanlara inanç anlamında) nihilist bir tavrı olan bir yazı işleri müdürü, gazetecinin fedakâr kız arkadaşı ve onun ailesi, bir “yalnız kalp” ve onun patetik kocası ve yazı işleri müdürünün geçmişindeki hatadan dolayı mahcup ve yılgın karısı bu filmin belli başlı karakterleri. Senaryo karakterlerin her birine hak ettiği yeri verirken her birinin hissettiklerini ve karakterlerini başarılı bir biçimde yansıtıyor. Affetmek, yalnızlık, değer vermek, saygı göstermek ve anlamak üzerine belki çok yeni şeyler söylemeyen ama söylediklerinde tutarlı ve dürüst olan bir senaryo bu. Clift’in garip bir çekicilik, kırılganlık ve şaşırtıcı bir modernlik içeren oyunu ile canlandırdığı gazeteci filmin en temel karakteri elbette. Kendisinden beklenenin aksine tüm yalnız kalpleri ciddiye alan, başkalarının okurken dalga geçip eğlendiği mektuplardaki tüm o yalnızlık acılarına saygı duyan ve hatta mektup sahiplerinin mutsuzluğunu da kendi üzerine yük olarak almaya başlayan kahramanımız patronunun aksine insanlara inanmaya ve onları anlamaya çalışmaya devam ediyor. Hani nerede ise bir aziz rolüne giden yola adım attığı bile söylenebilir. Belki de tıpkı insanların tüm günahlarını üstlenmeye çalışan bir İsa gibi. Bu tavrı kendi yalanlarından da sıyrılmasını sağlayacak kadar güçlü üstelik. Montgomery Clift rolünde o kadar iyi ki tüm o modern havalı diyaloglar onun ağzından çıktığında müthiş bir inandırıcılığa sahip oluyor. Maureen Stapleton’ın yalnız kalbinin başarısını da atlamamak gerek. Tiyatrodaki gibi vurgulu ve “açık” bir oyun sergiliyor bu sanatçı.

Yönetmenin kimi diyalogların başarısı ile de desteklenen pek çok başarılı sahneye imza attığını söylemek gerek. Başlardaki iş görüşmesi sahnesi hem karakterlerini vurucu bir şekilde bize tanıtıyor hem de Clift’in oyunu ile akılda yer eden bir bölüm oluyor. Bir başka örnek olarak da piknik sahnesi gösterilebilir. Bu sahnenin kahramanlarımızı bir uzak çekim ile gösteren ilk kareleri hani nerede ise bir tablo güzelliğinde ve yine bu sahnede gazeteci hayatını anlatırken kameranın ağacın dallarına kayan yumuşak hareketi o dönemin sinemasından çok farklı bir yerde duruyor.

Gazetecinin annesi ile babası, patronu ile onun karısı, kendisi ile kız arkadaşı ve bir yalnız kalp ile onun kocası arasındaki ilişkide yaşanan benzer hikâyeler bu hikâyelerin kahramanlarının verdiği farklı tepkiler üzerinden affetmek üzerine de çok şey söylüyor aslında ve sadece affetmek değil güven, sevgi ve inanç üzerine de. Gazetecinin inancının karşısında patronunun inançsızlığının olduğu bu hikâye bir insanın kendini affedebillme gücünü bulabilmesi için öncelikle affedilmesi gerektiğini söyleyerek asıl yükün karşı tarafta olduğunu da vurguluyor.

Kısıtlı sayıda mekanda geçen bu iddiasız film sinemanın gizli kalmış ve evet tekrar söylersek tuhaf başarılarından biri. Filmdeki bu sürpriz etkinin nedeninin ne olduğundan bağımsız olarak görülmesi gerekli sinema örneklerinden.

(“Yalnız Kalpler”)

Buona Sera, Mrs. Campbell – Melvin Frank (1968)

“İkimiz de gençtik. Yalnız, korkmuş ve şefkate muhtaç. Ne yapabilirdik?”

Üç Amerikalı askeri yıllar boyunca çocuğunun babası olduğunu söyleyerek aldatan ve gerçeği kendisi de bilmeyen bir İtalyan kadının hikâyesi.

2008’de ABBA şarkıları eşliğinde sergilenen ve bir müzikalden uyarlanan “Mamma Mia!” filmine çok benzer bir konuyu ondan kırk yıl önce karşımıza getiren bu film akıcı senaryosu, kimi başarılı oyunculukları ve İtalya’dan karşımıza getirdiği görüntüleri ile yeterince komik ve amaçladığı kadar da hafif bir çalışma. Bu filmde de bir genç kız ve üç baba adayı var, tıpkı diğerinde olduğu gibi. Bu film İtalya’da geçiyor, diğeri bir başka Akdeniz ülkesi olan Yunanistan’da. Her iki filmde de güçlü ve bağımsız kadın karakterler var; burada Gina Lollobrigida, diğerinde Meryl Streep.

Sözlerini yönetmen Melvin Frank’in yazdığı ritmik ve sevimli bir şarkı ile başlayan film hikâyesi boyunca klasik sinemanın standart komedi kalıpları içinde pek çok klişeyi de çok da rahatsız etmeden kullanıyor. Evet İtalyanlar bağırarak konuşuyorlar, evet bir Akdeniz ülkesinde olduğumuza göre insanlar rahat ve mutlu, İtalyan sevgili elbette kıskanç vs. Amerikan sinemasının çok hafiflemiş olsa da bugüne kadar sarkan tipik anlayışı da burada yerini almış; kadın rahatsa Fransızdır veya en azından bu filmde olduğu gibi Akdenizlidir. Oyuncu kadrosu içinde Lollobrigida rolünün ağırlığını rahatça taşıyor ve evinde olmanın avantajını kullanarak filmi de sürükleyen isim oluyor. Baba adaylarından en iyisi ise Phil Silvers ve tam bir komedi oyuncusu olduğunu gösteriyor. Bir başka baba adayı Telly Savalas ise fazlası ile abartılı oynuyor.

Amerikalı babaların sıkıcı ilişkilerine bir terapi gibi gelen bu maceraları hem onların evliliklerini kurtarıyor hem de hayırsever Amerikalı askerler kurtardıkları Avrupa’ya geri dönüyor klişesi için de vesile oluyor. Özetle 70’lerde çekilen pek çok Yeşilçam komedisinden temelde bir farkı olmayan ama elbette onlardan çok daha üst bir profesyonel düzeyde yer alan bir film bu. İtalya’nın sevimli kasabaları ve onların dar sokakları hikâyeye görsel bir keyif katarken, İtalya’da olduğumuza inanalım diye araya giren turistik görüntüler rahatsız edebilir. Bir de itiraf etmeli ki defalarca tekrarlanmış olsa da Avrupa ülkelerinin eski dar ve taş sokaklarında hızla giden spor arabalar nedendir bilinmez ilginç bir cazibe dışıyor ve bu film de işte bu çekicilikten sık sık yararlanmayı ihmal etmiyor.

(“Kızımın Babaları”)

Perro Come Perro – Carlos Moreno (2008)

“Beni pisliğe soktuktan sonra bu kapıdan çıkabilen tek insansın”

Kolombiya’da bir çete liderinin parasını çalan çete üyesinin ve paranın peşindeki diğerlerinin hikâyesi.

Konusuna uygun bir şekilde bazıları seyri zor sert sahnelere sahip olan “para kimde kalacak” filmi Latin Amerika’ya özgü büyülü gerçekçiliğe de uğrayan türden ve bir parça stilize bir çalışma. Latin Amerika’nın sıcağını çağrıştıran sarı ağırlıklı sıcak ve oldukça parlak renkler, kendisine kara büyü yapılmış tetikçinin kâbusu bölümlerinde olduğu gibi çarpıcı kamera açıları ile çekilmiş sahneler ve estetik bir yaklaşımın öne çıktığı mizansen duygusu ile öncelikle biçimsel denemelerin ağır bastığı bir film bu.

Filmin ses kurgusunun ve sesi kullanım şeklinin başarısı da dikkat çekiyor. Baştaki cenaze sahnesinde veya sonraki farklı sahnelerde zaman zaman uğultular, mırıldanmalar şeklinde kullanılan ses kaydı filmin biçimsel özelliklerine de katkıda bulunuyor. Yönetmen Moreno bu ilk sinema filminde sık sık yakın plan yüz çekimlerine de başvurarak seyirciyi doğrudan etkileyen ve hikâyenin içine katan bir tavır takınmış film boyunca. Oyunculukların da bu biçimsel çabadan nasibini aldığı filmde büyülenmiş tetikçi rolündeki Óscar Borda’nın oyunu zaman zaman abartılı gibi görünse de filmin genel havası ile çok uyumlu ve yadırgatmıyor. Buna karşılık çetenin patronu rolündeki Blas Jaramillo dozu bir parça fazla kaçırmış oyunculuğunu sergilerken. Filmin asıl karakteri ve parayı ilk çalan tetikçi rolündeki Marlon Moreno ise diğer tüm oyuncuların aksine oldukça “cool” ve gizemli bir havada canlandırıyor rolünü ve bu açıdan filmin genel havasına aykırı düşüyor ama filme de zaman zaman ihtiyacı olan sakinliği sağlıyor.

Çarpıcı ve görsel ağırlıklı bir açılış jeneriği ile başlayan film acımasızlığın diz boyu olduğu, kadınların nerede ise hiç görünmediği, herkesin birbirini sattığı (özellikle final bölümü tam bir “bakalım kim kime ne yapacak” heyecanı ile geçiyor) ve özetle paranın peşinde koşulan tek değer olduğu bir dünyayı anlatıyor. Hikâyesini anlatırken de çarpıcı ve estetik karelere başvuruyor ama burada şiddetin estetize edilmediğini veya bir başka deyişle ediyor gibi görünse bile aslında bu estetiğin şiddetin sert yüzünü daha iyi sergilemek için kullanıldığını belirtmekte yarar var.

Belki çarpıcılığın bir parça fazla peşinde koşan ama sert sahnelerin dışındaki anlarda da, örneğin otel odasında geçen tüm bekleme anları, etkili olmayı başaran ve sonu ile adaletin yerini bulduğu söylenebilecek bir çalışma. Orijinalliği tartışmalı ama kendini seyrettiren bir film bu ve bu tür filmlerde olduğu gibi sert adamlara karşı durabilenlerin sadece sevdikleri kadınlar olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

(“Dog Eat Dog” – “İt İti Isırır”)

O’ Horten – Bent Hamer (2007)

“Hayatta her şey geç oluyor gibi. Bu durumda aslında hiçbir şey geç olmuyor demektir”

Emekli olan bir tren makinistinin hayata karışma çabasının hikâyesi.

Norveç’ten yönetmen Bent Hamer’in yine küçük insanlara ve onların küçük hikâyelerine odaklanmış alçak gönüllü bir filmi. Hikâye boyunca karşımıza çıkan küçük tuhaflıklar da sıradan olaylar gibi sakin ve üzerinde durulmadan anlatılıyor ve yaşlı kahramanımızın yeni hayatını renklendiriyorlar.

Tanımadığı bir çocuğun uyuyana kadar başında beklemek zorunda kalması, topuklu kırmızı ayakkabı bölümü, havaalanında geçen tuhaf bölüm veya gözleri kapalı araba kullanan adam gibi gariplikler hafif komedi tonu taşıyan ve fantastik bir havadan çok sanki günlük normal tuhaflıkları gösterirmiş gibi bir atmosfer içinde anlatılan ilginç sahneler. Kahramanımız günlük hayatını sürdürürken, örneğin yemek yerken veya yolda yürüken, etrafında seyredeni güldürecek ve şaşırtacak küçük garip olaylar oluyor sürekli. Kırk yılı aşkın rutin iş hayatından sonra düştüğü boşluğa cevap olarak yönetmen hayatın eğlendiren, çekici ve garip küçük tuhaflıklarla dolu olduğunu ve bu küçük anlamsızlıklar bütünün hayatı anlamlı ve yaşamaya değer kıldığını söylüyor sanki kahramanımıza.

Bu tür filmlerde olduğu gibi oyunculuklar yine biz seyircilerin hayatındaki insanlar kadar doğal ve yalın. Başrol oyuncusu Baard Owe genellikle sessiz ve tepkisiz bir tavırla yaşayan ve sürekli bir değerlendirme içindeki kahramanı başarılı bir şekilde canlandırıyor. Bu oyunculuk üzerinden de yönetmen hikâyesini rahat, sakin ve sıcak bir biçimde aktarıyor. Annesine ve tüm kadın kayakla atlama sporcularına adadığı filmin sonlarında yaşlı adamın denediği kayakla atlamanın sonunda ne olduğunu belirsiz bırakıyor özellikle. Her ne kadar bu sahneden sonraki final sahneleri herhangi bir fantastik gelişme gibi değil de yine sıradan olaylar gibi aktarılsa da bu sahnelerde renklerin filmin bütünü ile kıyaslandığında daha sıcak tonlarda olması ve bu son karelerin filmin geneline göre daha olumlu bir hava taşıması bir soru işareti yaratıyor seyredende.

Gösterişli değil ama yalınlığı ile etkileyici olan kareleri, filme zaman zaman dinamizm katan sevimli müziği, sıradan tuhaflıkları ile ve karlı görüntülerinin aksine sıcak bir film. Demir yolu çalışanlarının işlerine olan aşklarını da karşımıza getirerek havaalanlarının soğukluğunu iyice vurgulayan ve insanların birbirlerine göstereceği ama göstermekten sakındığı incelikleri, ilgiyi ve özeni görünür kılan bu Bent Hamer çalışması sakin ve sıcak filmlerden hoşlananlar için.