Yo – Rafa Cortés (2007)

“O bir kez ölmüştü ve sonra Hans olarak geri döndü. O Hans değildi ama artık Hans. Anlıyor musun?”

Mallorca’ya bir Alman çiftin evine çalışmaya gelen bir Alman işçinin kendisinden önce görev yapan ve onunla aynı adı taşıyan adamın “hayaleti” ile başa çıkmaya çalışmasının hikâyesi.

Farklı okumalara açık, neyin tam olarak ne olduğu konusunu açık bırakan ve cevaplar vermekten çok sorular soran ve sorduran bir film. Altını çizmeden ve kendi doğal akışı içinde gittikçe yükselen bir belirsizlik duygusunu aksamadan aktaran ve özellikle başrol oyuncusunun performansı ile dikkat çeken bir çalışma.

Herhangi bir rolü doldururken sizden önce o rolü üstlenen kişinin ardında bıraktığı iyi veya kötü izlenimler ile de mücadele etmeniz gerekir. Bir yandan kendi farklılığınızı, tarzınızı ve doğrularınızı geçerli değerler haline getirmeye çalışırken diğer yandan sizden öncekinin hayaleti ile uğraşmakta olduğunuz bu dönem en azından başlangıçta sizin değil sizden öncekinin, bir başka deyiş ile halefin değil selefin güçlü olduğu zamanlardır. Bu filmdeki kahramanımız kendisi ile aynı adı taşısa da kendisinden hayli farklı bir karaktere sahip olan selefinin hayalinden önceleri biraz rahatsız olup onun kim olduğunu anlamaya çalışırken daha sonra çok farklı bir yöne gitmeye başlıyor ve başlangıçtaki biraz ezik ve çekingen tavır finalde yerini çok farklı bir karaktere bırakıyor.

Kim olduğumuzun başkalarının bizi nasıl algıladığına bağlı olarak değişebileceğini ve eğer gerçekten bir “gerçek ben” varsa da bunun dönüşebileceği üzerine de düşümeyi sağlayan film, kahramanımızın
Alman ev sahibinin kendinden önceki ev sahibinin konumuna geçmesine benzer şekilde başka bir hayatın içine sokuyor kendini. Belki de temel olarak aslında bir “gerçek ben” olmadığını ve kimliğimizi iki temel parametrenin belirlediğini söylüyor bu film: kim olmak istediğimiz ve başkalarının bizi kim olarak görmek istediği.

Hans rolündeki Àlex Brendemühl adındaki Katalan oyuncunun özellikle yüzünü çok başarılı bir biçimde kullandığı bir film bu. Başlarda sergilediği çekingen ve uysal tavrın zamanla sosyal ve güçlü bir kişiliğe dönüşmesini bir parça dışavurumcu bir tarz içinde ve oldukça etkileyici bir biçimde aktarıyor. Diğer tüm yan karakterler merkezinde Hans’ın olduğu bu filmde başarılı bir takım oyunu ile onun varlığını keyifli bir biçimde destekliyorlar.

Zeki Demirkubuz filmlerindeki kapanmayan kapıların burada da yerini aldığı film, siyah beyaza yakın görüntüleri ve tedirgin (tedirgin edenden çok, kendisi tedirgin olan) kamera hareketleri ile dikkat çekiyor. Turistik bir bölge olan Mallorca’da geçen hikâyesine rağmen güzel görüntülerden uzak duran film belki çok çarpıcı veya büyük bir film değil ve zaman zaman fazla belirsizliği ve tekrarları ile hafif düşüşler yaşıyor ama yine de atmosferi, oyunculuğu ve temaları ile bu küçük aksaklıkları umursamamanızı sağlıyor.

(“Me” – “Ego”)

Night Falls on Manhattan – Sidney Lumet (1996)

“Ellerin temiz kalsın mı istiyorsun? Rahip ol!”

Bir savcının etrafını kuşatan yozlaşmadan temiz çıkma mücadelesinin hikâyesi.

Amerikan sinemasının adalet mekanizmaları içindeki parçaları ele aldığı, sorguladığı ve, elbette ve maalesef sonunda düzene güveni tazelediği filmlerden biri. Bu filmin benzerlerinden birkaç önemli farkı var dikkate alınması gereken; yozlaşmanın dozunu göstermekten çekinmiyor, sonunda tazelediği güvenin kırılganlığını hissettiriyor ve liberal bir bakışı korumaya çalışıyor ve bu bağlamda komünistlikle bile suçlanabilen sivil toplum kuruluşları ve vicdan sahibi hukukçuların yanında taraf tutuyor. Sidney Lumet’in sinemasal açıdan dikkat çekici bir farklılık yaratmadığı ve zaten bunun da peşinde değilmiş gibi göründüğü filmde yönetmen hikâyeyi eli yüzü düzgün ve standart bir şekilde anlatmayı tercih ederek seyircinin daha çok kurumsal yozlaşmaya ve bu arada bunun neden olabileceği bireysel dramlara odaklanmasını istemiş.

Filmin başlangıç bölümlerinde yönetmen bir yandan ve epey alaycı bir dille emniyet teşkilatının beceriksizliklerini ve dağılmışlığını sergilerken diğer yandan hukuk gibi büyük ve kutsallık atfedilmiş kavramların içinin aslında nasıl da boş olduğunu anlatıyor. Duruşmada uyuyan yargıçlardan çoğu başka bir seçenek bulamadığından veya buradan başka bir yere sıçrama planı ile bu “kutsal” mekanizmaya katılan gençlere, adaletin politika ile iç içeliğinden en temel hakkımız olan adaletin nasıl bir takım insanların dağıtıp dağıtmamaya veya dağıtacağı zaman da kime ve ne ölçüde dağıtacağına karar verdiği bir hak olduğuna kadar pek çok dokundurması var filmin. Richard Dreyfuss’un serbest bir stilde canlandırdığı avukatın acıtıcı tespitinde olduğu gibi tüm bu yozlaşma öyle bir boyuta gelmiş durumda ki “insanın tüm bir nesli hapishaneye kilitleyip, anahtarı da denize atası geliyor”.

Baş roldeki Andy Garcia’nın sanki rolünün altını yeterince dolduramıyor gibi göründüğü filmde öne çıkan isimler yardımcı rollerdeki iki isim: eski savcı rolündeki Ron Leibman ve özellikle baba rolündeki Ian Holm. Biri dinamik bir karakteri dozunda bir abartı ile canlandırırken, ikincisi filme nerede ise damgasını vuruyor.

Temiz kalmanın mümkün olmadığını vurgulayan bir hikâye, evet gerçekçi olduğu kadar bir yandan da rahatsız edici ama Hollywood’un gönlü filmi bitirirken mutsuz olmanızı kaldıramayacağından “tamam ama yine de…” tarzından bir final ile kapatıyor filmi. Oysa film gayet doğru bir tempoda aktardığı ve gittikçe kahramanımızı sıkıştırmaya başlayan ve en yakınına kadar ulaşan yozlaşmanın hak etttiği bir şekilde ağzımızda acı bir tat ile bitiyor olsaydı çok doğru bir seçim yapmış olurdu. Bu hali ile hem içiniz rahat olsun diyor hem de kansere karşı aspirin tedavisinin yeterli olduğunu söylüyor nerede ise.

Sinemasal veya teknik açıdan öne çıkan bir yanı olmayan film, asıl olarak hikâyesi ile önemli gibi. Finali ile kendisine zarar verse de bu hikâye etrafımızın direnemeyeceğimiz kadar kuvvetli ve yoğun kötülükler ile sarılı olduğunu ve bu kötülüklerden ne en yakınımızdakilerin ne de kendimizin sıyrılabileceğini söylüyor. Bu hikâyenin görsel karşılığı yeterince verilememiş olsa da görmekte yarar var.

(“Karanlıktan Önce”)

Run Silent Run Deep – Robert Wise (1958)

“Beni damat seçmişlerdi. Damat siz olacaksanız, düğüne gelmek istemiyorum”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya sularında savaşan bir Amerikan denizaltısındaki iki subayın iktidar ve kahramanlık mücadelesinin hikâyesi.

Yönetmen Robert Wise’dan sinemanın iki ünlü ismini bir araya getiren bir savaş filmi. Bir romandan uyarlanan film ağırlıklı olarak bir denizaltının içinde geçen, düşmanın ki bu filmde Japonlar demek oluyor bu, anlaşılmaz bir dilde ve telaş içinde konuşup bir yerlere koşturduğu ama elbette kaybettiği hikâyesi ile bir yandan iki subayın arasındaki iktidar mücadelesini anlatırken diğer yandan da bu iki farklı insanın el ele vererek (biraz zorlama da olsa, kalp ile beynin el ele vermesi de denebilir) nasıl zafere ulaştıklarını gösteriyor. Dozu ortalama bir Amerikan savaş filmindekinden daha fazla olmayan milliyetçilik kendisini özellikle finalde gösteriyor ve iyi beyazlarımız kötü çekik gözlüleri alt ederken bizim de iki yıldız üzerinden kazananlarla özdeşleşmemiz bekleniyor.

Dönemine göre efektlerin idare ettiği, Clark Gable’ın oyunculuğundan çok klişe bir karizmayı öne çıkardığı, Burt Lancaster’ın ise asla belli bir çizginin altına inmeyen başarılı oyunculuğunu yine gösterdiği film denizaltının içi-deniz-denizaltının içi bölümleri ile zaman zaman rutin bir akışa bürünse de kendini izletmeyi biliyor yine de. Gable’ın hasta yatağından kahramanlık için ayaklanması bölümlerinde inandırıcıktan uzaklaşan film belki bu sahneler ile ortalama bir Amerikalıyı zamanında etkilemiş olabilir ama bugün oldukça sıradan ve hatta komik görünüyor bu sahneler. İki adamın çekişmesi ve tarzlarının farklılıklarından kaynaklanan çelişkiler daha iyi işlenebilse belki daha başarılı bir savaş dramı çıkabilirmiş ortaya.

Günümüzün teknolojisi ile bakılırsa epey eskimiş görünebilecek bir film bu ama yine de Robert Wise’ın elindeki malzeme ile iyi bir iş çıkardığı söylenebilir. Neden Japonların bu kadar beceriksiz olduğu ve neden onların hiçbir torpidosu hedefini bulmazken Amerikalıların zekâlarını ve ustalıklarını konuşturup alt etmedikleri Japon gemisi bırakmadıkları gibi “ince” konuları bir tarafa bırakıp iki yıldızın hatırına ve Wise’ın anısına seyredilebilecek bir film.

(“Sessiz ve Derinden Git”)

Inhale – Baltasar Kormákur (2010)

“Bu budala sokak çocuğunu mu kurtaralım kızını mı?”

Bir babanın ölmekte olan kızına nakledilecek akciğer bulmak üzere gittiği Meksika’da yaşadıklarının hikâyesi.

Ülkesinde çektiği ilk iki film ile ilgi topladıktan sonra Hollywood’un el attığı İzlandalı yönetmen Baltasar Kormákur’dan eli yüzü düzgün, tempolu ve heyecanlı bir aksiyon dram karışımı. Yerel, sahici ve küçük hikâyeler anlatan yönetmenlerin Amerikan sinemasında ne aradığı, Hollywood’un onlardan ne beklediği derin bir konu ama bu film bolca kullandığı Amerikan sineması klişelerinin yanında faşizan bir yaklaşımın eleştirisine kadar uzanabilecek yaklaşımı ile dünya üzerindeki en çarpıcı sorunlardan birine el atarak ilgi topluyor. Organ ticaretinin boyutu filmin başında ve sonunda verilen istatistiklerle desteklenirken film bir ana akım sineması formatında da olsa konuyu çarpıcı bir şekilde anlatmayı başarıyor.

Konunun büyük bir kısmı Meksika’da geçince elbette sıradan bir günlük alışkanlık olarak rüşvetle iş gören insanlar, yozlaşmanın dibine kadar batmış güvenlik güçleri ve aslında hemen herkesin şu ya da bu gerekçe ile yozlaştığı bir halk, içlerinden biri kahramanımıza elbette yardım edecek olan sokak çocukları, can güvenliğinin olmadığı ve nerede ise mafyanın yönettiği bir şehir gibi klişeler hikâyede yerlerini almışlar. Gerçek hayat bununla ne kadar örtüşüyor bilemem ama tüm bunlar kızı için “cehenneme” yolculuk eden bir babanın dramına fazlası ile heyecan katıyor şüphesiz. Amerikalı bir hukukçunun Meksika’da karşılaştığı ve bir şekilde üstesinden gelmeyi başardığı problemler zaman zaman “Meksika’da bir beyaz kahraman” hikâyesi seyrettiğimizi düşündürtse de bunları bu sinemanın doğasının parçası kabul edip geçmek gerekiyor sanırım.

Hikâyenin en çarpıcı yanı elbette kahramanımızın seçim yapmak ve bu seçiminin sonuçlarına katlanmak durumunda kaldığı an. Kötülerin faşizan yaklaşımına yani muhtemelen zaten bir şekilde kısa sürede ölecek bir sokak çocuğuna karşı yaşarsa genç ve güzel olacak bir kız çocuğunun tercih edilmesinin doğal bulunmasına karşılık, kahramanımızın tercihinin ne olacağı hem yarattığı trajedi boyutu hem de filmin durmayı tercih ettiği dürüstlük noktası açısından önemli. Sonuçta ne olursa olsun yoksulların zenginlerin refahı, varlığı ve işte bazen de burada olduğu gibi sağlığı için bazı yerlerde aleni olarak bazı yerlerde de dolaylı olarak feda edildiği bir dünyayı hatırlatan hikâyesi ile önemli bir film.

Daha önce de Kormákur ile çalışmış olan Óttar Guðnason’un görüntüleri özellikle Meksika bölümlerindeki parlak ışık tercihi ile oldukça başarılı ama zaman zaman bazı karelerin bir İzlanda hikâyesine daha çok yakışacağını düşünebilirsiniz, özellikle de sanki sadece etkileyici olsun diye seçilmiş gibi duran gökyüzü görüntüleri için. Ritmi başarılı, arada rayından çıksa da hikâyesi etkileyici olan, Amerikan sinemasının güzel kadın varsa erotizm de olmalı düşüncesi ile eklenmiş gereksiz sahneleri, Dermot Mulroney’in biraz donuk ama idare eder, Diane Kruger’in ise güzelliğini geçemeyen ortalama oyunu ile tıkır tıkır işleyen bir profesyonel sinema örneği.

(“Nefes Nefese”)