Fransız akademisyen ve siyaset bilimcisi Philippe Bénéton’un toplumsal sınıfları tanımları, tarihçesi ve anlamları üzerinden araştırdığı ve farklı görüşler üzerinden değerlendirdiği kitabı. Marmara Üniversitesi’inde de misafir öğretim üyesi olarak bir süre çalışan yazarın liberal düşüncelerinin izlerini taşıyan yapıt ilk kez 1991 yılında ve Presses Universitaires de France yayınevinin “Que Sais-Je?” koleksiyonu kapsamında okuyucu ile buluşan bir inceleme. Uzmanlar tarafından hazırlanan ve konusuna giriş niteliğini taşıyan kitaplardan oluşan koleksiyon bizde de İletişim Yayınları’nca “Cep Üniversitesi” adı altında basılmış ve eserlerin bir kısmı Yeni YüzYıl Gazetesi tarafından da okuyuculara ücretsiz sunulmuştu. Bénéton’un kitabı, amaçlandığı gibi, ele alınan konunun uzmanlarından çok, o konuya giriş yapmak isteyenler düşünülerek hazırlanmış bir eser ve bu açıdan da hedefine ulaşmış; Karl Marx’dan Raymond Aron’a, Tocqueville’den Vilfredo Pareto ve Weber’e farklı isimlerin yaklaşımlarını karşılaştıran ve olumlu/olumsuz değerlendiren yazar temel olarak günümüzde (kitabın yazıldığı tarihi düşünürsek, 1990’ların başlarında) demokrasinin ve “eşitlikçi bireycilik”in geldiği nokta açısından bakarak, “sınıflar dün olduğu gibi bugün de vardır” dese de, sınıfların işaret ettiği toplumsal ayrımların silikleştiğini ve “artık sınıfsal bir yapılanmadan söz etmenin olanaksız olduğu”nu öne sürüyor.
Bénéton kitapta öncelikle sınıf kavramının tanımı üzerinde duruyor ve bunu yaparken sınıf sözcüğünün doğumu, anlamı ve değişip dönüşmesinin tarihi üzerinde duruyor. “Modern sınıf kavramı… İngiltere’de doğdu… bu ülkede 18. Yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktı, 19. Yüzyılın ilk on yıllarında yayıldı ve 1830’lu yıllarda yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı” diye yazan Bénéton tüm kitap boyunca olduğu gibi bu tanımlamaları yaparken de farklı ideolojilerin taraftarlarının savlarını kıyaslıyor. Yazar kıyaslamakla yetinmeyip, kendi görüşlerini de ekleyerek, bu savların zamana karşı direncini ya da yenilgisini de örneklendiriyor. Bir liberal olan ve bu bağlamda Batı’nın demokrasi ve refah açısından geldiği yeri neredeyse idealize ettiği gözlenen yazar, kitap boyunca sık sık Marx ve Marxism’i odağına alıyor; toplumsal sınıflara eğilen bir kitap için doğal bir durum bu elbette. “Marx’ın sosyolojisi bütünüyle bir sınıflar mücadelesi sosyolojisidir” diye yazan Bénéton, onu “sınıf tanımının eksik kalması”ndan bu tanımın zaman içinde “bazı temel özelliklerini yitirmesi”ne farklı boyutlarda sık sık da eleştiriyor. Marx’ı başka entelektüellerle de karşılaştırıyor yazar kitap boyunca. Örneğin onu Tocqueville ile kıyaslarken; “Marx’a göre, tarihin yürüyüşünü yöneten, insan yaşamının maddi koşulları ile bunların toplumsal ifadesidir; Tocqueville’e göre ise, demokratik dinamiği besleyen, insanların duyguları ve düşünceleridir” diyor. Farklı konularda bu tür karşılaştırmalar Marx ile Weber, Prato gibi isimler arasında da her bölümde kendilerine yer buluyor kitapta. Aslında yazarın dönüp dolaşıp bir şekilde Marx ve fikirlerine referans vermesi, bu Alman filozofun kalıcı büyüklüğünün bir göstergesi kuşkusuz. Bénéton kitap boyunca onu sürekli olarak eleştirse de, büyüklüğünü kabul ediyor aslında bunu yaparak. Kendisi gibi liberal olan, muhafazakârlığa da yakın duran Amerikalı sosyolog Robert Nisbet’in “Günümüzde sınıf, sosyolojik bir kavram olarak ölmüştür” savını alıntılayan Bénéton bu iddialı cümle karşısında tarafını dile getirmiyor ama sınıf kavramı üzerine kurulu sosyalist düşüncenin karşısına devamlı olarak kendisinin veya diğerlerinin düşüncelerini koyması, bu kavramı Marx’ınkinden çok farklı bir şekilde yorumladığını açık bir şekilde kanıtlıyor. “Tarihin Marksist yorumu günümüzde saygınlığından çok şey yitirmiştir” ve benzeri cümleler ise yazarın sosyalist ideolojinin sınıf yaklaşımına karşı dilini hiç sakınmadığını gösteren örneklerden sadece biri olarak, bu kanıtların altını çiziyor.
Bénéton’un liberal savlarını desteklerken verdiği bazı örnekler tartışmaya açık; örneğin “Sınıflar Mücadelesinin Modern Yorumu” başlıklı bölümde, artık örneğin Dickens romanlarındaki gibi bir dünyadan söz edilemeyeceğini ve sınıflar arası ayrımın o derece keskin olmaktan uzaklaştığını söylüyor ve modern toplumun refahındaki ilerlemenin “Marx’ı ve yoksullaşma kuramını yalanladı”ğını belirtiyor. “Sermaye gelirleri, emek gelirleri karşısında görece ve yavaş yavaş azalmıştır” cümlesi ile daha da ileri taşıyor bu düşüncesini; ne var ki refah artışının yoksullara da doğal olarak yansıması eşitsizliği gizleyemiyor. Örneğin 2021’in son çeyrek verisine göre, ABD’de en üstteki %1 ülkedeki servetin %32,3’üne, en alttaki %50 ise sadece %2,6’sına sahip. OXFAM’ın Ocak 2022 tarihli raporu ise, dünyanın en zengin 10 kişisinin serveti pandeminin ilk iki yılında 700 Milyar Dolar’dan 1,5 Trilyon Dolar’a çıkarken, dünya nüfusunun %99’unun servetinin aynı dönemde azaldığını ve 160 Milyon’dan fazla kişinin yoksulluk sınırının altına düştüğünü gösteriyor. “Maddi yaşam koşullarının dönüşümü”, “Eşitsizliklerdeki değişme” ve “Eşitlikçi bireyciliğin yükselmesi” olguları ile izah ediyor Bénéton modern toplumlardaki olumlu gelişme olarak gördüğü değişimi ama açıkçası, onun liberal iyimserliği sol bir entelektüelin şiddetle karşı duracağı bir boyuta sahip. “Sınıflar artık toplumsal gerçekliğin sadece çok küçük bir bölümünü ifade etmektedir” yargısını tüm ideolojik mücadelesini sınıf kavgası/ayrımı üzerine kuran solun kabul etmesi mümkün değil elbette.
Sosyal bilimlerle ilgili kitap çevirileri ile bilinen Hüsnü Dilli’nin buradaki çalışması genel olarak doyurucu; Türkçe baskıdaki birkaç sorun ise daha çok editörlük çalışmasından kaynaklanıyor. Örneğin “4 Ağustos Gecesi”nin anlamını (1789 Fransız devriminden sonra feodalizmin lağvedilmesi ve o düzenle ilgili tüm kanun, ayrıcalık ve uygulamaların iptal edilmesi) bir Fransız okuyucunun aksine, bir Türk okuyucunun bilmesi daha az olası ve bu tür ifadelerin bir dipnotla açıklanması gerekirdi. Özetlemek gerekirse, “Cep Üniversitesi” yaklaşımına uygun olarak hazırlanan kitap sınıf kavramı ile yüzeysel tanışıklığı olanlar için doyurucu olan, kavramı farklı boyutları ve yeni okumaları teşvik edecek şekilde ele alan ve politik tartışmalara yol açacak bir yapıt olarak ilgiyi hak ediyor.
(“Les Classes Sociales”)
Sabahattin Ali’nin 1940 – 1941 arasında Hakikat Gazetesi’nde kırk sekiz bölüm halinde tefrika edildikten sonra, kitap olarak ilk kez 1943’te yayımlanan romanı. Yazarın en çok bilinen ve satılan, günümüzde de belli bir ilgiye hep sahip olan eseri; kanun sayesinde (yazarın ölümünün üzerinden 70 yıl geçtikten sonra telif hakları kalkıyor), diğer yapıtları gibi pek çok yayınevi tarafından aynı anda basılmasının da gösterdiği gibi bu ilgiyi kalıcı olarak edinmiş görünüyor. 2016’da İngilizceye de çevrilen romanın zamanında hak ettiği ilgiyi görmeyip, ününü çok sonraları kazanmış olması edebiyat tarihimiz açısından ilginç ve araştırılmayı hak eden bir durum. Bir tabloda resmini gördüğü kadına âşık olan bir adamın hikâyesini anlatıyor temel olarak Ali ve Raif adındaki adamın bu kadını gerçek hayatta bulmasını ve aralarındaki ilişkiyi, Raif’in yıllar sonra ve herkesten gizli tuttuğu bir deftere yazdıkları yüzünden ve onun ağzından anlatıyor. Edebiyatımızda o dönemde görülmedik bir şekilde, cinsiyet rollerinin yer değiştirdiği roman baştan sona hüzünle donatılmış olması ile okuyucuyu gerçekten etkileyen ve Raif karakterinin ilginçliği üzerinden, en sıradan insanların bile kimsenin keşfetmediği/keşfedemeyeceği hikâyeleri olduğunu ve her bir insanın ayrı bir hikâye demek olduğunu hatırlatan önemli bir yapıt.
Britanyalı filozof ve matematikçi, entelektüel sıfatını tüm insanlık tarihi içinde en çok hak eden isimlerden biri olan Bertrand Russell’ın denemelerinin derlendiği bir kitap. İlk kez 1928’de yayımlanan eserin orijinal adının da (“Sceptical Essays” – Kuşkucu Denemeler) vurguladığı gibi, Russell kitapta yer alan tüm makalelerde kuşkuculucuğu, sorgulamacı ve rasyonel düşünceyi öne çıkararak dile getiriyor düşüncelerini ve her biri insan(lığı)n geleceğinde kritik önemi olan konular hakkında ince zekâsını (ve araya sıkıştırdığı ironi becerisini) kullanarak okunması gereken bir derleme oluşturuyor. Politik, sosyal veya ekonomik düşüncesi ne olursa olsun, fikirlere ve inançlara her türlü sorgulamadan uzak duranlara sağlam bir eleştiri içeren denemelerdeki bu yaklaşım gerçek bir aydının takınması gereken bakışa işaret ediyor ve karşı karşıya kaldığımız ve kalacağımız her türden sorunun çözümünün bu tavır sayesinde yaratılabileceğini kanıtlıyor.
117 – 138 yılları arasında hüküm süren Roma İmparatoru Hadrianus’un Fransız yazar Marguerite Yourcenar tarafından kaleme alınan “anılar”ı. Roma’nın en önemli imparatorlarından biri kabul edilen Hadrianus’un ağzından yazılan ve Yourcenar’ın inanılmaz titiz çalışmasının kapsamlı sonucu olan kitap; imparatorun 161 – 180 arasında Roma’yı yöneten Marcus Aurelius’a yazdığı bir mektup formatında oluşturulan, “Kaynakçaya İlişkin Bilgiler” ve “Hadrianus’un Anılarının Yazılması Üzerine Düşünceler” bölümleri ile Yourcenar’ın edebiyata, yazma eylemine ve bir tarih romanı yazmaya ilişkin düşüncelerini de içermesi ile ayrıca değer kazanan bir yapıt. Hem Hadrianus’u ve onun üzerinden Roma İmparatorluğu’nu tanımak hem de mükemmel bir edebiyat eserinin tadına varmak için okunması gereken ve ilk kez yayımlandığı 1951’den bu yana değerini ve önemini koruyan çalışma tarih ve edebiyatseverlerin mutlaka okuması gereken bir kitap.