İngiliz bilim adamı ve romancı Charles Percy Snow’un farklı tarihlerde hazırladığı metinlerden oluşturulan kitabı. Snow’un Cambridge Üniversitesi’nde 7 Mayıs 1959’da yaptığı ve büyük bir yankı yaratan konuşmasının metnine, yine onun 1956’da New Statesman dergisinde yayımlanan makalesinin eklenmesi ile ilk kez 1959’da yayımlanan ve “The Two Cultures and the Scientific Revolution “ adını taşıyan bu kitap, gelen olumlu/olumsuz eleştirilere cevap ve açıklamalar içeren ve 1963’te yayımlanan yeni bir kitabı da getirmişti beraberinde: “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”. Varlık Yayınevi 1973’te bu iki kitabı birlikte ve “Bilim ve Kültür” alt başlığı ile dilimize kazandırmış ilk kez. Bilim insanları ile edebiyat aydınları (beşeri bilimlerin aydınları aslında) arasındaki iletişimsizliğe odaklanan ve bunun modern toplumların geleceği için çok önemli bir sorun teşkil ettiğini, pek çok önemli sorunun çözümüne engel olduğunu ya da en azından zorlaştırdığını ve geciktirdiğini öne süren Snow bu iki farklı “kültür”ün bir araya gelmesi, iki tarafın üyelerinin birbirlerinin kültürlerini anlaması gerektiğini savunuyor ve bunun için de araç olarak eğitim sistemini gösteriyor.
Snow 1959 tarihli metnin başında kendisini “eğitimimle bir bilim adamı, uğraşımla bir yazar” olarak tanımlıyor; daha sonra da kendisinin bir bilim ve edebiyat insanı olarak geçmişini ve konu ile ilişkisini anlatıyor. Snow bilim ve edebiyat dünyalarının birbirlerinden kopukluğunu farklı diller kullanmaları, dünyaya ve topluma birbirine çoğunlukla da zıt düşen bakışlarla bakmaları ve ötekini anlamayı/öğrenmelerini bırakın, hatta aşağılamalarının örneklerini veriyor metninde, sorunun önemini göstermek için. Bilim insanlarını “iyimser” bulduğunu çünkü sorunlar karşısında “ne yapabiliriz” yaklaşımını benimsediklerini, diğer tarafın ise “daha yavaş değişmesi” nedeni ile çözümden çok soruna odaklandığını ve bu nedenle de “karamsar” olduğunu söylüyor Snow; bu ve benzeri bir çok karşılaştırma var kitabında yazarın ve her iki tarafı da eleştiriyor aralarındaki iletişimsizlik nedeni ile. Edebiyat aydınlarınınkini geleneksel kültür olarak tanımlarken Snow, bilim adamlarının “geleceğin kültürü”nün parçası olduğunu söylüyor ve “geleceğin bilim adamının içine işlediğini”, geleneksel kültürün ise “geleceğin var olmamasını dilediğini” ifade ediyor. Kuşkusuz yazar bu derece mutlak görünen yargıları, örneğin “iki kültür”ün mutlak bir ayrım taşıdıklarını kesin bir gerçeklik olarak sunmuyor; Snow daha çok bunu aralarında var olan farkların somut gerçekliğini işaret etmek için kullanıyor. Bu da çok önemli bir mesele Snow’a göre; çünkü “kutuplaşma hepimiz için, hem kişiler olarak bizim için hem de toplumumuz için, gerçek bir kayıptır”.
Bilim adamlarının çoğunun Dickens konusunda en basit bilgilere bile sahip olmayacak kadar “kitabı az kullandıkları”nı ve “geleneksel kültürün tüm yazınının bu ilgiye değmediği” kanısında olduklarını söylerken, onları “kendilerini yoksullaştırmakla” suçluyor Snow. Benzer bir örneği de karşı taraf için termodinamiğin ikinci yasası üzerinden veriyor ve geleneksel kültürün hemen hiçbir üyesinin bu temel bilimsel bilgi konusunda herhangi bir fikrinin olmadığını belirtiyor yazar ve geçmişten de örnekler vererek, örneğin sanayi devrimini bile anlamadıklarını öne sürüyor. Snow’un bilim insanlarını eleştirdiği bir örnek ise, temel bilimlerle uğraşanlarla uygulamalı bilimlerle uğraşanları (mühendisleri) karşılaştırdığı bölümde ortaya çıkıyor ve mühendisleri tutucu bulurken, bilim adamlarının tüm “züppe”likleri ile, uygulamalı bilimlerin ikinci sınıf zekâlar için bir uğraş olduğu kanısında olduklarını dile getiriyor. Bu saptamanın yaklaşık 50 yıl sonra bir Amerikan sitcom’unun ana temalarının biri olması ise hayli ilginç ve eğlenceli olsa gerek: 2007 – 2019 arasında 12 sezon gösterilen ve hayli popüler olan “The Big Bang Theory”de teorik fizikçi Sheldon Cooper karakteri, mühendis Howard Holowitz karakterini küçümseyip duruyordu ve onu kesinlikle bir bilim insanı olarak görmüyordu dizinin sevenlerinin eğlenerek hatırlayacağı gibi.
Bir İngiliz olarak gözlemlerini ve düşüncelerini genellikle kendi ülkesi üzerinden verse de, konuşmayı yaptığı yıllardaki ABD ve Rusya’daki durum ile karşılaştırmalara da sık sık başvuruyor Snow ve İngiltere’yi, ele aldığı meselede daha geride bir noktada görüyor. “Ya kendimizi eğiteceğiz ya da gerileyeceğiz” diyen Snow, çözüm olarak eğitimi öne sürüyor. İngiltere’nin 1950’lerin sonlarındaki durumunu 697 – 1797 arasında var olan Venedik Cumhuriyeti’nin son yıllarındaki hâline benzetiyor yazar. “Tarihin kendilerine ters akmaya başladığını biliyorlardı. Ayak uydurmak için… içinde belirlendikleri biçimi, örneği bozmaları gerekiyordu. Bizimki (İngiltere) nasıl bizim hoşumuza gidiyorsa, var olan biçimleri de onların hoşuna gidiyordu. Onu bozma gücünü kendilerinde bulamadılar hiçbir zaman”. Bu uyarının sertliği Snow’un metninin yaratttığı tartışmaları tetikleyen unsurlardan biri olmuştu kuşkusuz. 1959’daki konuşmasını, “Çok az zamanımız var. Öylesine az ki bir oranlama yapma yürekliliğini bile gösteremiyorum” ifadeleri ile bitiren Snow’un, yine de konuşmasının büyük bir yankı yaratmasını ve haklı/haksız bulacağı eleştirilerle ve övgülerle karşılaşmasını beklemediğinin çok açık olduğunu dört yıl sonra hazırlayacağı ikinci metnin varlığı kanıtlıyor.
1963 tarihli ikinci metin genel olarak ilkine gelen eleştirileri cevaplama ve yazarın kendisini iyi anlatamadığını düşündüğünü ya da doğru örneklendiremediği hususları açıklama amacı taşıyor. İlki gibi iki kültür arasındaki iletişim ve diğerini bilme eksikliğini anlama ve çözüm bulma amacını taşıyan bu metinde “kültür” sözcüğünü seçmesinin nedenini de açıklıyor ve tanımını yapıyor kültürün, ve neden “iki” sayısı ile sınırladığını açıklıyor ayrımını. Bu metinde dikkat çeken bir saptama da toplumları yönetenlerin ve bu bağlamda siyaset grubunun, bilim insanlarından uzak olduğu ve onların kendilerine “söylediklerinden, uygulayacakları gerçeği yakalamakta güçlük çektikleri” yönünde: “Bilim adamları kötü öğütler verebilirler, karar verme durumundakiler de öğütlerin iyi mi yoksa kötü mü olduklarını bilmezler”. Eğitimin tek başına yeterli olmadığını ama kesinlikle gerekli olduğunu söyleyen C. P. Snow bu bağlamda ülkesinin eğitim geçmişini ve sorunlarını da açıklıkla dile getiriyor.
Varlık Yayınevi’nin çevirisinde (en azından 1973 tarihli ilk baskıda) birtakım yazım hataları var ve dipnotlar açısından da -sayısı fazla olmasa da- bazı eksiklikler mevcut. Örneğin “Lucky Jim” adlı romana yapılan göndermeyi Snow’un kendisi açıklama ihtiyacı duymamış; çünkü 1954 tarihli bu Kingsley Amis romanı o yıllarda yazarın ülkesinde hayli bilinen bir eserdi ama bu bilinirlik ülkemiz için ve 1973’te geçerli değiildi kuşkusuz. Dolayısı ile Snow’un gerek duymadığı dipnotun eklenmesi gerekirdi. Bir başka örnek de Alman şair Friedrich von Schiller’in bir dizesinin dipnotta sadece Almancasının yer alması; “Mit der Dummheit kämpfen Götter selbst vergebens” ifadesi Tanrıların bile aptallık karşısında aciz kaldığı anlamına geliyor ve bu dizeyi Snow, ilk konuşmasını yanlış anlayıp haksız eleştiriler yaptıklarını düşündükleri için kullanmış.
The Times gazetesinin 2008’de, düşünsel tartışmaları İkinci Dünya savaşı’ndan sonra en çok etkilemiş 100 kitaptan biri olarak seçtiği eserin 1963 tarihli bölümünde Snow’un görüşlerini daha iyimser bir tona kaydırdığı ve “iki kültür”ü bir araya getirme potansiyeli taşıyan ve onları uzlaştıracak bir üçüncü kültürün varlığı fikrine yaklaştığı görülür. Batı dünyasında döneminde derin tartışmalara yol açan ve aradan geçen 50 yıldan sonra bile üzerine kitap yazılan (Amerikalı tarihçi Guy Ortolano’nun 2009 tarihli “The Two Cultures Controversy: Science, Literature and Cultural Politics in Postwar Britain” adlı çalışması) bu Snow konuşması/metni, çağrıştırabileceği akademik içeriğe rağmen, konunun uzmanı olmayanlar tarafından da rahatlıkla okunabilecek ve meraklısını konu hakkında düşünmeye ve araştırmaya yöneltebilecek önemli bir yapıt.
(“The Two Cultures and the Scientific Revolution” – “The Two Cultures: And a Second Look: An Expanded Version of The Two Cultures and the Scientific Revolution”
Güney Afrikalı ve sonradan Avustralya vatandaşlığı da alan John Maxwell Coetzee’nin 1983 tarihli romanı. Aralarında 2003’te aldığı Nobel’in de olduğu pek çok ödülün sahibi olan Coetzee’nin bu romanı da prestijli Booker’ın sahibi olmuştu. Güney Afrika’da ırkçı yönetimin hüküm sürdüğü tarihlerde, 1970 ve 80’lerde, hayali bir iç savaş sırasında geçen öykü Michael K adındaki bir adamın “nasıl yaşadı”ğını anlatıyor okuyucuya. Nedenini anlayamadığı bir savaşın egemen olduğu bir toplumda, tüm ”saf”lığı ile direnen bir karakter olan Michael K fiziksel görünüşü (tavşan dudaklı doğmuştur) ve, yavaş haraketleri ve sessizliğinin de katkısı ile herkesin az ya da çok tepeden baktığı birisidir. Roman onun annesi ile birlikte Cape Town’dan annesinin köyüne çıktığı yolculuğun öyküsü olarak başlarken, daha sonra genç adamın sessiz mücadelesi ve, yaşam ve özgürlük savaşının güçlü hikâyesi olarak devam edecektir. Temel olarak “insanın değeri” üzerine bir kitap bu ve Coetzee’nin aldığı Booker ödülünü haklı kılan dili, etkileyici bir başkarakter portresi ve savaşın (ve beraberinde getirdiği tüm kötülüklerin) neden olduğu anlamsızlığı güçlü bir biçimde anlatması ile çok önemli bir yapıt.
Küba asıllı Fransız yazar Paul Lafargue’nin “tembellik hakkı”nı savunduğu 1883 tarihli kitabı. Karl Marx’ın kızı Laura ile evlenerek onun damadı olması ile de bilinen Lafargue tıp okusa da, tarihe politik eserler üreten bir yazar, ekonomist, gazeteci, edebiyat eleştirmeni ve aktivist olarak geçen ve en çok da “Tembellik Hakkı” kitabı ile bilinen ve tartışmalar yaratmış bir isim. Yetmiş yaşını aşmamaya kendi kendine verdiği söze uygun olarak, 69 yaşındayken ve o sırada 66 yaşında olan eşi ile birlikte yaşamına son veren Lafargue bu kitabında “ücretli emek” kavramı üzerinden, çalışmaya düzülen övgüye sert bir eleştiride bulunuyor ve insanın doğasında var olduğunu belirttiği tembelliğin savunuculuğunu üstleniyor. Lafargue, Marksist düşünce içinde çokça dile getirilen ve emek gücünün bir metaya dönüşmesini ifade etmek için kullanılan “ücretli emek” kavramına neden karşı olduğunu zaman zaman hayli sert ve alaycı bir dil ile eleştirmiş bu eserinde ve ortaya bugün de okunmayı, üzerinde düşünülmeyi ve tartışılmayı hak eden bir metin çıkarmış.
Amerikalı yazar, şair ve filozof Henry David Thoreau’nun ilk kez 1849’da yayımlanan denemesi. İlk adı “Resistance to Civil Government” olan ama bugün daha çok “Civil Disobedience” ismi ile bilinen bu deneme, bizde sivil itaatsizlik olarak tanımlanan eylemi ele alan ilk eserlerden biri. Çevirmen Vedat Günyol’un “hümanist, dolayısı ile sosyalist” ifadesi ile tanıttığı Thoreau, yapıtında günümüzde de güncelliğini koruyan bir kavramı uzun bir deneme boyutu içinde ele alıyor ve hem bu direniş yöntemini -kendi pratiklerini de katarak- açıklıyor hem de haksız bir yönetim ve/veya kanun karşısında bireyin (ve toplumun) nasıl mücadele edebileceği konusunda yol gösterici bir tartışma açıyor. En ideal demokraside bile (ki bugün ideal olandan küresel bazda bir uzaklaşma söz konusu kesinlikle) vatandaşın karşı koyacağı (ya da koyması gerektiği), direneceği (ya da direnmesi gerektiği) bir yönetim kararı/uygulaması olacağı kaçınılmaz bir gerçek olduğuna göre, bu eylem biçimi üzerine üretilen her türlü fikir ve eser okunmayı ve değerlendirilmeyi hak ediyor; Thoreau’nun yapıtının ek önemi ise ilklerden biri olmasından ve aralarında Gandhi ve Martin Luther King Jr. gibi önemli isimlerin mücadelelerine burada yazdıkları ile ilham vermesinden kaynaklanıyor. Nerede olursa olsun yanlış yasalara ve yanlış yönetimlere direnen ya da direnmenin yolunu arayanlar başta olmak üzere, herkesin okuması ve üzerinde düşünmesi gereken bir yapıt bu.