Eğil Dağlar (İstiklâl Harbi Yazıları) – Yahya Kemal Beyatlı

Yahya Kemal Beyatlı’nın Kurtuluş Savaşı üzerine ve çoğunluğunu savaş sırasında yazdığı yazılardan oluşan bir derleme. Yaşarken hiçbir kitabı yayımlanmayan Yahya Kemal’in bu kitabı da ilk kez 1966 yılında basılmış. Adını, yazarın kitaptaki birkaç farklı yazısında değindiği bir asker türküsününden (“Eğil dağlar eğil üstünden aşam / Yeni tâlim çıkmış varam alışam”) almış olan eserdeki yazıların büyük bir kısmı Ağustos 1919 ile Ocak 1925 arasında kaleme alınmışlar ve “İleri”, Tevhîd-i Efkar” ve “Hâkimiyet-i Milliye” gazetelerinde yayınlanmışlar ilk olarak. Kitaba ayrıca Yahya Kemal’in Fazıl Ahmet Aykaç’a yazdığı 1928 tarihli bir mektuptan bir bölüm ve yazarın adını taşıyan enstitünün arşivinden alınmış ve tarihi belirtilmemiş iki yazı daha eklenmiş Kurtuluş Savaşı ile ilgileri nedeni ile.

Takdim yazısında kitabın 2005 tarihli bu baskısı için yapılan hazırlıklardan ve önceki baskılar için yapılan çalışmalardan, özellikle de Nihad Sami Banarlı’nın Yahya Kemal Enstitüsü kapsamındaki özenli araştırmalarında bahsediliyor. Enstitü adına Kâzım Yetiş’in kaleme aldığı yazıda, kitaptaki yazılarda yer alan eski kelimelerin günümüz Türkçesindeki karşılıklarının “yayıncının yaptığı ısrarlı talep” üzerine sayfa sonlarına eklendiği belirtilmiş. Buradaki “ısrarlı” vurgusu enstitünün bu durumdan çok da hoşnut olmadığını ima ediyor ki bunu anlamak güç açıkçası; çünkü yazıldıkları tarihin doğası gereği metinlerde günümüzde hemen hiç kullanılmayan eski kelimeler ve Arapça/Farsça terkipler bolca yer alıyor ve bir sözlük olmadan kitabın potansiyel okuyucuları için yazıları tam anlamı ile sindirerek okumak pek mümkün değil. Neyse ki eklenen açıklamarla ilgili de iki sorun var: Birincisi, kelimelerin sadece ilk geçtikleri sayfada açıklanması ve tekrarlanması durumunda da sayfa numarası verilerek okuyucunun bu ilk sayfaya yönlendirilmesi. Okumayı güçleştiren bu durum herhangi bir yer tasarrufu da sağlamıyor çünkü zaten bu yönlendirme için bir yer ayrılması gerekmiş. Bir başka problem ise bazı eski kelimeler için herhangi bir açıklama yapılmamış olması.

Yahya Kemal’in kitaptaki yazılarının Mustafa Kemal tarafından okunduktan sonra kesilip saklandığı ve görüştüklerinde yazara bundan bahsedildiği biliniyor. Yazarın sonraki yıllardaki politika ve diplomasi hayatının ilk izlerinin yer aldığı yazılar ortak temalar üzerinden ilerliyor. Türk halkının kurtuluş mücadelesini, ordusunu ve Mustafa Kemal’i destekleyen ve millî duyguların -doğal olarak- ağır bastığı yazıların yanısıra İstiklâl Savaşı sırasında Yunan devletinin yaptıklarına ve planlarına karşı hayli sert söylemler de yer alıyor. Bu söylemlerdeki ifadeler bugün fazlası ile sert ve aşağılayıcı görünüyor. Yunanistan’ın ülkesini kurmak dahil tarihinin her aşamasındaki eylemlerini büyük devletlerin arkasına sığınarak gerçekleştirdiğini söylerken, hak etmediği şeyleri şımarık bir çocuk tavrı ile sürekli ağlayarak talep eden bir ülke profili çiziyor okuyucuya yazar. Venizelos ile Yunan kralı arasındaki çekişmeler, Yunanistan’ın İstanbul’daki Rum basını ve diğer gazeteler aracılığı ile yaptığı propaganda veya Türklere karşı giriştiği ve kaybetmekte olduğu savaş nedeni ile bozulan ekonomisi yazılarda sıkça ele alınmış ve milliyetçi söylemlerin düşmanı olarak konumlanmış Yunanistan. Elbette haklılık payları var bu ifadelerin ve bu pay da oldukça çok kuşkusuz. Ne var ki “… asker ve erkek bir kavim olmadıkları için…” veya “… ayıptan da zerre kadar utanmazlar” gibi ifadeler -dönemin koşulları gereği anlaşılabilir olsa da- fazlası ile sert yargılar şüphesiz ki. Yahya Kemal, Fransız yazar Edmond About’un Yunanistan ve Yunan halkı hakkındaki iki kitabına da sık sık göndermelerde bulunuyor eleştirileri ve aşağılamaları sırasında.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında düzenlenen Paris Konferansı’ndan başlayarak savaşı galip bitiren devletlerle ve Yunanistan’la yapılan tüm görüşmeleri de yazılarının kapsamına çokça almış Yahya Kemal ve bu bağlamda özellikle bir husus üzerinde sürekli durmuş. İzmir ve Edirne’nin yeni kurulan Türk devletine verilmesinin şart olduğunu ve ancak bu durumda Avrupalılar için Doğu’da kalıcı bir barıştan söz edilebileceğini öne sürüyor Yahya Kemal. Türklerin fetih yapmayı değil, yeni ve küçük devletlerinde sulh içinde yaşamyı istediğini ve “kutsal” bir önemi olan istanbul’u ve Edirne’yi savaştan uzak tutacak olmalarının bunun garantisi olduğunu yazıyor.

Yahya Kemal’in yazılarındaki bir diğer ortak tema Osmanlı’dan Türkiye’ye geçiş ki saltanattan Türk milliyetçiliğine geçiş olarak da ifade ediyor bunu yazar. “İspat etti ki bir zaman bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkaran bu millet o cihangirane devletten bugün bir Türk vatanı çıkaracak kudrettedir. Bir nesil evvelkilere mevhum (gerçekte var olmayıp zihinde tasarlanan) saltanat tatlı bir hayal, milliyet esasları üzerinde bir Türk milliyeti acı bir hakikat görünüyor. Bugün biz o mevhumeye acı hayal, Türk devletine tatlı hakikat diyoruz.” diye yazıyor örneğin ve “Osmanlı” ile “Türk” tanımlarının farklılığı üzerinden dile getiriyor fikirlerini: “Osmanlı doğrudan doğruya kapu halkı, padişahın hizmetinde olanlar, hükûmet adamlarıydı… Osmanlı, Âl-i Osman’a vazife ile bir nispeti ifade ederdi.”, “Ancak ahir zaman ulemasının Osmanlılık hulyasında bizler, biz Müslümanlar yandık. Son asırda kaybettiğimiz en mühim şey bu millî idraktir” cümleleri ile Osmanlılığı ve sonucunu tanımlarken, Türklüğün tanımı olarak ise şöyle yazıyor: “Türk milleti bir dinde ve bir mezhepte olan ve Türkçeyi müşterek lisan telâkki eden, Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut ve Boşnak unsurlarının Kurûn-ı Vustâ’dan (Orta Çağ) beri terkibiyle vücut bulmuş bir millettir.” Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve bir ulus devlet anlayışının öne çıkarılması ile uyumlu söylemler bunlar kuşkusuz.

Anadolu’da savaşan orduyu islâmın ordusu diye tanımlayan Yahya Kemal’in yazılarında din de kendisine yer buluyor sık sık ve 10 Mayıs 1921 tarihli yazıdaki üç farklı ramazan algısında olduğu gibi dinsel duyguların kurtuluş savaşındaki ana motivasyon kaynaklarından biri olduğunu söylüyor. Savaş sonrasına ve dış politikaya da değiniyor yazar ve sonraki siyaset ve diplomasi hayatına hazır gittiğini kanıtlıyor. Yeni kurulan devletin “eski Türk ruhunun bakiyesi” olmadığını ve “yeni bir Türk ruhu” üzerine inşa edileceğini söyleyen; saltanatı “kemiyet” (nicelik), cumhuriyeti ise “keyfiyet” (nitelik) kelimeleri ile tarif eden Yahya Kemal’in, İstiklâl Savaşının o sırada İstanbul’da yaşayan bir aydının kaleminden günlüğü olarak da görülebilecek kitap, taşıdığı belge niteliği ile de önemli bir eser kuşkusuz.

Maigret Arizona’da – Georges Simenon

Belçikalı yazar Georges Simenon’un komiser Maigret’yi konu edindiği kitaplarından biri olan “Maigret Arizona’da”, yazarın Nazilerle “işbirliği” yaptığı gerekçesi ile hakkında yürütülen soruşturma yüzünden 1945 yılında gittiği ABD’de yazdığı bir roman. 1955 yılına kadar Avrupa’ya geri dönmeyen yazarın verimli çalışma temposu ABD ve Kanada’da da devam etmiş ve aralarında Maigret serisine ait olanlar da dahil olmak üzere pek çok roman ve hikâye yazmıştı Simenon. Bu romanın diğer Maigret eserleri ile kıyaslandığında çok önemli bir farkı var: Kahramanını Arizona’da bir duruşma salonuna sokuyor yazar ve genç bir kızın ölümü ile ilişkisi olduğu düşünülen beş askerin “ön soruşturma”sını izletiyor ona. Pasif konumu nedeni ile soruşturmanın/duruşmanın doğrudan bir parçası olamıyor Maigret ve her ne kadar herkesten öne suçluyu keşfetmiş olsa da hikâyenin asıl kahramanı olmuyor.

Hakkında yürütülen soruşturma sonucunda -pratikte işlemeyen- bir cezaya çarptırılmış Simenon ve beş yıl boyunca bir kitap yayımlaması yasaklanmış. Bu soruşturmadan uzaklaşmak için gittiği ABD’de, kendisinin de bir süre yaşadığı Arizona’da geçiyor hikâye. Bu ülkede mesleği ile ilgili bir inceleme gezisinde bulunan Maigret kendisi ile ilgilenen FBI ajanının işi nedeni ile onun bir süre yalnız bırakması üzerine oyalanmak için girdiği bir mahkeme salonunda yürütülen bir soruşturmayı takip ediyor. Altı jüri üyesinin yer aldığı soruşturmada jürinin kızın ölümünün bir cinayet sonucunda olduğuna karar vermesi durumunda asıl ceza mahkemesi başlayacak. İşte Maigret bu ön duruşmaları tıpkı mahkeme salonundaki izleyiciler gibi pasif bir konumda takip ediyor ama duruşma aralarında baş şerif, şerif yardımcısı veya ölen kızın kardeşi gibi karakterlerle diyalog kurarak resmî olarak olmasa da işin bir parçası oluyor. Dolayısı ile hikâyedeki heyecan veya gerilim, sadece ortada bir suçlu olup olmadığı (bir cinayet işlenip işlenmediği) ve bir cinayet oldu ise bunu kimin işlediğinin keşfedilmesi üzerinden yaratılıyor. Hikâyede “eksik” olan Maigret’nin dedektiflik becerisinin yerini ise onun yaptığı gözlemler üzerinden üretilen bir ABD incelemesi ve ABD ile Fransa’nın karşılaştırılması alıyor.

Eleştirmen Jack Edmund Nolan’ın “Anti Amerikalı” olarak tanımladığı kitapta Maigret üzerinden bu ülkeyi anlamaya çalışıyor Simenon. Kitabın sonuna düştüğü nota göre Temmuz 1949’da tamamlamış kitabı Simenon ve dört yıldır bulunduğu bu ülkenin gerçeklerini bu romana yedirmeye çalışmış. Sonuçta gözlemler ve değerlendirmeler kısa bir bir dedektiflik romanının (belki daha doğru bir ifade ile, bir duruşma romanının) boyutunun ötesine geçmiyor ama yine de dönemin ABD’si için bir Avrupalı yazarın sözleri önem taşıyor kuşkusuz. Şerif yardımcısı olan çiftlik sahiplerinin birlikte bir suçluyu yakaladığının söylenmesi üzerine Maigret’nin “Fransa’da çevrede oturan insanlar suçludan ziyade polisi durdurmaya çalışırlardı.” demesi veya komiserin FBI ajanı Cole’un her zaman “çevik, dinç ve içinden geldiği belli olan keyfiyle” karşısına çıkmasının sırrını anlamaya çalışırken şu yargıya varması bu anlama çabalarının göstergeleri: “Bu, hiç kâbus görmeyen, kendisiyle ve başkalarıyla barışık bir adamın huzurlu neşesiydi… Maigret’yi çileden çıkaran da buydu işte. Bu tavır ona çok iyi yıkanmış, çok iyi ütülenmiş tertemiz bir giyisiyi düşündürüyordu… aslında onların da bütün insanlara özgü o sıkıntıları bildiklerinden ama utandıkları için böyle neşeli göründüklerinden kuşkulanıyordu.” Maigret’nin “Her şeyleri olan insanların yaşadığı bu ülkede yolunda gitmeyen neydi?” veya “Bazen insan hazır bir giysinin içinde sıkıldığını… hisseder ve öyle bir an gelir ki artık bu sıkıntıya tahammül edemeyip üstündekileri yırtmak ister” gibi cümlelerle ifade ettiği düşüncelerini, onun takip ettiği soruşturmanın parçası olan beş askerin davranışlarını anlatmak için de kullanıyor sanki Simenon.

1981 yılında Maigret’nin maceralarından uyarlanan bir TV dizisinin bir bölümüne kaynak olan romanı Simenon izlediği bir duruşmada dinlediklerinden ilham alarak yazmış. Bazı eleştirmenler romanı ABD’nin Güney Batı bölgesinin başarılı bir resmi olarak tanımlarken, kimileri de Maigret karakterinin Paris dışındaki bu macerasını kahramanını çoğunlukla gözlemci konumda tutması nedeni ile yeterince çekici bulmamış. Maigret’nin kendisi için söylediği “Burada ne işi vardı?” cümlesi de bunu işaret ediyordur belki. Bu son değerlendirmede bir haklılık payı var ama sonuçta kahraman o olmasa da ortada nedeni araştırılan bir ölüm var ve Simenon okuyucuyu akıcı kalemi ile kızın akıbetinin nedeni ve bir cinayet oldu ise suçlunun kim olduğu konusunda merakta tutmayı başarıyor. Bunu yaparken, karakterler ve davranış özellikleri üzerinden ABD’yi de anlamaya ve anlatmaya çalışıyor bize ek bir keyif kaynağı olarak.

(“Maigret Chez le Coroner”)

Son Yaya – Ray Bradbury

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin beş ayrı hikâyesinin yer aldığı bir derleme. 600’ün üzerinde kısa hikâyesi olan, ayrıca romanları ve senaryoları da bulunan yazar, diğer türlerde de eserleri olsa da, daha çok “spekülatif kurgu” olarak adlandırılan türün ustası olarak biliniyor. Bilim kurgu, korku, ütopik/distopik kurgu gibi başlıkları barındıran bu türde her biri birbirinden çekici eserler üreten Bradbury’nin bir yazar olarak en önemli özelliği, hikâyelerinde her zaman insan unsurunu öne çıkarması. Bu derlemede yer alan beş eserde de kendisini gösteriyor bu unsur ve ister bilim kurgu ister doğaüstü türünden bir hikâye olsun, tümünde insan ruhunu ve karakteristiklerinin izini bulabiliyorsunuz. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insan her zaman ön planda bu hikâyelerde ve Bradbury diğer tüm unsurları, bir distopik ortamı veya bir doğaüstü olayı örneğin, insanı daha iyi ve çarpıcı bir biçimde anlatmak için bir araç yapıyor veya bir arka plan olarak kullanıyor.

Kitapta yer alan beş hikâye 1946 ile 1951 arasında yayımlanmış ilk kez. İlk hikâye olan “Sis Düdüğü” (“The Fog Horn”) 1951’de basılmış ilk olarak ve milyonlarca yıldır kendi türünden birini beklemenin korkunç yalnızlığını yaşayan bir deniz canavarının deniz feneri olarak kullanılan bir taş kuleye gösterdiği ilgiyi anlatmış. Fenerin bekçilerinden birinin “Hayat hep böyle işte. Biri, hiç gelmeyecek biri için hep bekler. Biri, bir şeyi onun kendisini sevdiğinden daha çok sever. Ve bir süre sonra o şey neyse yok etmek istersin, seni artık üzmesin diye.” şeklinde ifade ettikleri, Bradbury’nin bu canavarın kule ile ilişkisi üzerinden insanlar arasındaki ilişkilere göndermede bulunduğunu, bir canavarı anlatırken bile aslında derdinin insanlar olduğunu hatırlatıyor bize. Doğaüstü ve aynı zamanda hayli hüzünlü bir hikâye.

İkinci hikâye 1946 tarihli olan “Küçük Katil” (“The Small Assassin”). Anne ile çocuk arasındaki varlığı doğal ve kaçınılmaz olarak görünen sevginin yerini bir korkuya bıraktığı hikâyede Bradbury, bebeğinin kendisini öldüreceğine inanan bir annenin ruhsal olarak çökmesini anlatırken,hikâyedeki gerçeği belirsiz bırakıyor ve kadının korkusunun ve inancının başkalarına (mantığa en fazla bağlı olanlara bile) geçmesini etkileyici bir şekilde anlatıyor. İnsanları incitilmeye karşı koruyanın önce yasalar, o olmasa bile sevgi olduğunu öne süren ve bebeklerin -doğal- bencillikleri ve sevgiyi henüz bilmemeleri ile potansiyel bir “canavar” olduklarına inanan kadının hikâyesinin belki de en çarpıcı yanı bir annenin çocuğuna duyduğu sevginin varlığını sorgulanabilir kılması. 2011 yılında kısa metrajlı ve aynı isimli bir TV filmi olarak çekilen hikâye, insan psikolojisinin derinliklerine dalan sıkı bir gerilim (ve korku) eseri.

1943 tarihli “Tırpan” (“The Scythe”) ailesine bir ev ve yiyecek arayan yoksul bir adamın karşısına çıkan mucize gibi bir fırsatın arkasındaki korkunç gerçekle yüzleşmesini anlatıyor. Ne olduğunu anlamadan devraldığı bir sorumluluğun taşıması imkânsız yükünü sırtlanmak zorunda kalan adamın trajedisini anlatan ve ileride Stephen King gibi yazarların yeni örneklerini verecekleri türden doğaüstü eserlerin başarılı bir örneği olan çalışma, kaderimizin kaçınılmaz sonunu uygulamakla yükümlü olan adamın hikâyesini okuyanın içini burkan bir tonda anlatıyor ve her satırında kaçınılmazlığın ve hüznün izlerini taşıyor. Sonuçta adamın yaptığının (yapmak zorunda olduğunun) aslında okuyucu olarak her birimizi çok yakından ilgilendirdiğini bilmenin tüyler ürperten havasının çok etkileyici kıldığı bir hikâye bu.

Dördüncü hikâye olan “Uzun Yağmur” (“The Long Rain”) 1950’de yayımlanmış ilk defa. Hiç dinmeyen ve bir işkenceye dönüşen sürekli yağmurun psikolojilerini bozduğu, roketlerinin düştüğü Venüs gezegeninde sığınabilecekleri bir “güneş tapınağı” arayan dört astronotu anlatıyor hikâye. 1950’den sonraki bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı Venüs gezegenin doğası ve koşulları ile Bradbury’nin çizdiği resmin farklı olması, “The Ray Bradbury Theater” adlı TV dizisinin 1992’de yayımlanan bölümünde Venüs’ten hiç bahsedilmemesi ve olayın başka bir güneş sisteminde geçtiğinin belirtilmesi ile çözülmüş. Dört farklı bireyin yağmurun neden olduğu korkunç koşullar ile baş etmeye çalışmasını okuyucunun ilgisini hiç yitirmeden anlatıyor bu hikâye ve kahramanlarının akıbeti hakkında hep meraklanmamızı sağlıyor.

Son eser olan ve kitaba da adını veren “Son Yaya” (“The Pedestrian”) adlı hikâyenin esin kaynağı Bradbury’nin kişisel bir tecrübesi olmuş. 1949’da gecenin geç bir vaktinde bir arkadaşı ile birlikte Los Angeles’ta ve başka hiç kimsenin olmadığı bir bulvarda yürürken polislerin kendilerinden kuşkulanması, Bradbury’e ilk yayım tarihi 1951 olan bu distopik hikâye için ilham vermiş. 2052 yılında geçen hikâye, geceleri herkesin evlerine çekildiği ve artık kimsenin okumadığı (ve sadece televizyon seyrettiği) bir dünyada bir yazarın 10 yıldır her gece sokaklarda yaptığı yürüyüşleri yalnızlık duygusunun egemen olduğu bir atmosferle anlatırken, kahramanın eyleminin “tuhaf”lığı tıpkı Bradbury’in yaşadığı gibi “polis”in dikkatini çekiyor. Karamsar bir gelecek görüntüsü çizen Bradbury “Sis Düdüğü”nde olduğu gibi yine etkileyici bir yalnızlık resmi gösteriyor bize.

Şölen – Eflatun

Atina Akademisi’nin kurucusu Yunan filozof Eflatun’un “Şölen” ve “Lysis” adlı iki “diyalog”unun yer aldığı kitapta ilk diyalogu Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu, ikinciyi ise Eyüpoğlu çevirmiş Türkçeye. Hayli açıklayıcı içerikteki notların da sonuna eklendiği “Şölen”in girişinde, Azra Erhat’ın hem “Şölen”i açıklayan hem de çeviri ile ilgili açıklayıcı bilgilere yer verdiği doyurucu bir yazısı da yer alıyor. Bu yazıda Eflatun’un “Şölen’i tıpkı bir tragedya, ya da bir komedya yazar gibi yazdığı”nı ve “yaşayan kişileri bir daha yaratarak” oluşturduğunu belirtiyor eseri, “… felsefe yapıtının da sanat yapıtı olabileceğini gösterir tüm dünyaya” diye ekleyerek. İlk diyalogun “Sevgi Üstüne”, ikincisinin de “Dostluk Üstüne” alt başlığı ile yer aldığı kitap, antik Yunan döneminin klasiklerinden ikisini içererek, sadece felsefe meraklılarına değil, sevgi ve dostlukla ilgili meseleleri olanlara da hitap ediyor.

İlk diyalogun orijinal adı olan “Symposion”a Türkçe bir karşılık bulmakta güçlük çektiklerini yazmış Azra Erhat ve “hep birlikte içme anlamına gelen symposion, herhangi bir içkili akşam yemeği değil, Atina’da birçok özel koşullara, geleneklere göre kurulan bir toplantıdır” diye açıklamış. Açıkçası “şölen”i en uygun karşılık olarak kabul edebiliriz herhalde çünkü yeme ve içme keyfi bir yana (ya da onların da ek bir katkı sağladığı) bu organizasyonlardaki sohbetler gerçek bir şölen olsa gerek. Azra Erhat’ın “öykünün öyküsü” olarak nitelediği kitap bir dilden diğerine geçerek anlatılan (ve bu bağlamda dört kez ağız değiştiren) bir şölen akşamında, aralarında Sokrates’in de bulunduğu devlet adamları, tragedya ve komedya yazarları gibi kimselerin sevgiyi övmek üzere konuşuyor ve tartışıyorlar. Burada övmek eylemi, beraberinde sevginin tanımı, nitelikleri, sevgi yolu ile ulaşılanlar gibi konular etrafında dönen konuşmalar ile yapılıyor ve sadece bir yüceltme çalışması olmanın ötesine geçiyor. Retorik (belagat) denen yeteneğin derin fikirlerle dolu olduğunda ne kadar önemli bir “sanat” olduğunun kanıtı olarak gösterilebilecek bu diyalog, diyalektik kavramının kullanımı için de iyi bir örnek: Sevgi üzerine konuşanların -Sokrates’in, konuşmacıların düşüncelerini sorgulamalarını ve dile getirmelerine imkân sağlayan (kışkırtan da diyebiliriz) sorularının da yarattığı ortam sayesinde- fikirlerinin birbirleri ile çelişkileri üzerinden ilerleyen ifadeleri diyalektiği işaret ediyor bize. Eflatun’un bu diyalogu bir kurgu nihayetinde ve eserinde anlattığı akşam gerçekten yaşanmış mıdır, yaşandıysa gerçekten de bahsettiği insanların tümü katılmış mıdır veya gerçekten de onun yazdığı gibi mi dile getirmişlerdir düşüncelerini bilmiyoruz ama Azra Erhat’ın da belirttiği gibi bu felsefe yapıtını bir sanat yapıtı olarak kabul edersek, bunun çok da önemi kalmıyor aslında.

Kitaptaki ikinci diyalog olan “Lysis” ise Sokrates’in etrafındaki delikanlılarla dostluğun doğasını tartışmasını anlatıyor. Dostluğun kimler arasında var olabileceği üzerine bir tartışma bu ve Sokrates genç adamları bir fikre ikna eder etmez, bu fikrin neden geçerli ol(a)mayabileceğini kanıtlıyor ve bir başka fikre geçiyor. Dostluğun birbirine benzer insanlar arasında mı yoksa zıt insanlar arasında mı veya iyi insanlar, kötü insanlar veya ne iyi ne kötü insanlar arasında mı var olabileceği üzerine ironik bir üslubu da olan bir konuşma yapıyor Sokrates ve retoriğin felsefede hem ne kadar önemli hem de ne kadar keyifli olabileceğini gösteriyor bize Eflatun. Sokrates’in konuşmasına başlama nedeninin, Hippothales adlı bir genç adama, diyaloga adını veren Lysis adlı gence duyduğu ama dile getiremediği sevgiyi açabilme fırsatı vermek olmasının da bir örneği olduğu gibi her iki diyalog da sevginin hem heteroseksüel hem de homoseksüel boyutları etrafında ilerliyor.

Özellikle “Şölen”de Eflatun’un bu sevgilerin hangisini öne çıkardığı hakkında pek çok yazı yazılmış bugüne kadar. Hatta Azra Erhat da girişteki yazısında şu açıklamada bulunmayı gerekli görmüş: “Ama övülen sevginin hep erkekten erkeğe sevgi olduğu da biz yirminci yüzyıl okurlarının dikkatini nasıl çekmesin? Eflatun, bu çeşit sevgiyi mi övmek istedi, bizim bir sapıklık saydığımız sevgiyi mi?”. Erhat eşcinsel nitelikli sevgiyi sapıklık olarak tanımlarken, Eflatun’un “Kanunlar” adlı eserinde bu tür sevgiyi “zararlı” diyerek yerdiğini de yazıyor. Sapıklık tanımlamasının yanlışlığı bir yana, belki de yine Erhat’ın şu cümlesi ile özetlenebilir bu durum: “Ama kadınla erkeğin apayrı çevrelerde, apayrı birer yaşam sürdükleri İlkçağ dünyasında, cinsel birleşmeler bir yana, sevgi duygusunun aynı cinsten insanlar arasında doğup geliştiğine de şaşmamalı.” Diyaloglardaki “sapık” ögelere karşı mahçup ama nedeni anlaşılabilir bir açıklama.

(“Lysis”)