Son Yaya – Ray Bradbury

Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin beş ayrı hikâyesinin yer aldığı bir derleme. 600’ün üzerinde kısa hikâyesi olan, ayrıca romanları ve senaryoları da bulunan yazar, diğer türlerde de eserleri olsa da, daha çok “spekülatif kurgu” olarak adlandırılan türün ustası olarak biliniyor. Bilim kurgu, korku, ütopik/distopik kurgu gibi başlıkları barındıran bu türde her biri birbirinden çekici eserler üreten Bradbury’nin bir yazar olarak en önemli özelliği, hikâyelerinde her zaman insan unsurunu öne çıkarması. Bu derlemede yer alan beş eserde de kendisini gösteriyor bu unsur ve ister bilim kurgu ister doğaüstü türünden bir hikâye olsun, tümünde insan ruhunu ve karakteristiklerinin izini bulabiliyorsunuz. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insan her zaman ön planda bu hikâyelerde ve Bradbury diğer tüm unsurları, bir distopik ortamı veya bir doğaüstü olayı örneğin, insanı daha iyi ve çarpıcı bir biçimde anlatmak için bir araç yapıyor veya bir arka plan olarak kullanıyor.

Kitapta yer alan beş hikâye 1946 ile 1951 arasında yayımlanmış ilk kez. İlk hikâye olan “Sis Düdüğü” (“The Fog Horn”) 1951’de basılmış ilk olarak ve milyonlarca yıldır kendi türünden birini beklemenin korkunç yalnızlığını yaşayan bir deniz canavarının deniz feneri olarak kullanılan bir taş kuleye gösterdiği ilgiyi anlatmış. Fenerin bekçilerinden birinin “Hayat hep böyle işte. Biri, hiç gelmeyecek biri için hep bekler. Biri, bir şeyi onun kendisini sevdiğinden daha çok sever. Ve bir süre sonra o şey neyse yok etmek istersin, seni artık üzmesin diye.” şeklinde ifade ettikleri, Bradbury’nin bu canavarın kule ile ilişkisi üzerinden insanlar arasındaki ilişkilere göndermede bulunduğunu, bir canavarı anlatırken bile aslında derdinin insanlar olduğunu hatırlatıyor bize. Doğaüstü ve aynı zamanda hayli hüzünlü bir hikâye.

İkinci hikâye 1946 tarihli olan “Küçük Katil” (“The Small Assassin”). Anne ile çocuk arasındaki varlığı doğal ve kaçınılmaz olarak görünen sevginin yerini bir korkuya bıraktığı hikâyede Bradbury, bebeğinin kendisini öldüreceğine inanan bir annenin ruhsal olarak çökmesini anlatırken,hikâyedeki gerçeği belirsiz bırakıyor ve kadının korkusunun ve inancının başkalarına (mantığa en fazla bağlı olanlara bile) geçmesini etkileyici bir şekilde anlatıyor. İnsanları incitilmeye karşı koruyanın önce yasalar, o olmasa bile sevgi olduğunu öne süren ve bebeklerin -doğal- bencillikleri ve sevgiyi henüz bilmemeleri ile potansiyel bir “canavar” olduklarına inanan kadının hikâyesinin belki de en çarpıcı yanı bir annenin çocuğuna duyduğu sevginin varlığını sorgulanabilir kılması. 2011 yılında kısa metrajlı ve aynı isimli bir TV filmi olarak çekilen hikâye, insan psikolojisinin derinliklerine dalan sıkı bir gerilim (ve korku) eseri.

1943 tarihli “Tırpan” (“The Scythe”) ailesine bir ev ve yiyecek arayan yoksul bir adamın karşısına çıkan mucize gibi bir fırsatın arkasındaki korkunç gerçekle yüzleşmesini anlatıyor. Ne olduğunu anlamadan devraldığı bir sorumluluğun taşıması imkânsız yükünü sırtlanmak zorunda kalan adamın trajedisini anlatan ve ileride Stephen King gibi yazarların yeni örneklerini verecekleri türden doğaüstü eserlerin başarılı bir örneği olan çalışma, kaderimizin kaçınılmaz sonunu uygulamakla yükümlü olan adamın hikâyesini okuyanın içini burkan bir tonda anlatıyor ve her satırında kaçınılmazlığın ve hüznün izlerini taşıyor. Sonuçta adamın yaptığının (yapmak zorunda olduğunun) aslında okuyucu olarak her birimizi çok yakından ilgilendirdiğini bilmenin tüyler ürperten havasının çok etkileyici kıldığı bir hikâye bu.

Dördüncü hikâye olan “Uzun Yağmur” (“The Long Rain”) 1950’de yayımlanmış ilk defa. Hiç dinmeyen ve bir işkenceye dönüşen sürekli yağmurun psikolojilerini bozduğu, roketlerinin düştüğü Venüs gezegeninde sığınabilecekleri bir “güneş tapınağı” arayan dört astronotu anlatıyor hikâye. 1950’den sonraki bilimsel araştırmaların ortaya çıkardığı Venüs gezegenin doğası ve koşulları ile Bradbury’nin çizdiği resmin farklı olması, “The Ray Bradbury Theater” adlı TV dizisinin 1992’de yayımlanan bölümünde Venüs’ten hiç bahsedilmemesi ve olayın başka bir güneş sisteminde geçtiğinin belirtilmesi ile çözülmüş. Dört farklı bireyin yağmurun neden olduğu korkunç koşullar ile baş etmeye çalışmasını okuyucunun ilgisini hiç yitirmeden anlatıyor bu hikâye ve kahramanlarının akıbeti hakkında hep meraklanmamızı sağlıyor.

Son eser olan ve kitaba da adını veren “Son Yaya” (“The Pedestrian”) adlı hikâyenin esin kaynağı Bradbury’nin kişisel bir tecrübesi olmuş. 1949’da gecenin geç bir vaktinde bir arkadaşı ile birlikte Los Angeles’ta ve başka hiç kimsenin olmadığı bir bulvarda yürürken polislerin kendilerinden kuşkulanması, Bradbury’e ilk yayım tarihi 1951 olan bu distopik hikâye için ilham vermiş. 2052 yılında geçen hikâye, geceleri herkesin evlerine çekildiği ve artık kimsenin okumadığı (ve sadece televizyon seyrettiği) bir dünyada bir yazarın 10 yıldır her gece sokaklarda yaptığı yürüyüşleri yalnızlık duygusunun egemen olduğu bir atmosferle anlatırken, kahramanın eyleminin “tuhaf”lığı tıpkı Bradbury’in yaşadığı gibi “polis”in dikkatini çekiyor. Karamsar bir gelecek görüntüsü çizen Bradbury “Sis Düdüğü”nde olduğu gibi yine etkileyici bir yalnızlık resmi gösteriyor bize.

Şölen – Eflatun

Atina Akademisi’nin kurucusu Yunan filozof Eflatun’un “Şölen” ve “Lysis” adlı iki “diyalog”unun yer aldığı kitapta ilk diyalogu Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu, ikinciyi ise Eyüpoğlu çevirmiş Türkçeye. Hayli açıklayıcı içerikteki notların da sonuna eklendiği “Şölen”in girişinde, Azra Erhat’ın hem “Şölen”i açıklayan hem de çeviri ile ilgili açıklayıcı bilgilere yer verdiği doyurucu bir yazısı da yer alıyor. Bu yazıda Eflatun’un “Şölen’i tıpkı bir tragedya, ya da bir komedya yazar gibi yazdığı”nı ve “yaşayan kişileri bir daha yaratarak” oluşturduğunu belirtiyor eseri, “… felsefe yapıtının da sanat yapıtı olabileceğini gösterir tüm dünyaya” diye ekleyerek. İlk diyalogun “Sevgi Üstüne”, ikincisinin de “Dostluk Üstüne” alt başlığı ile yer aldığı kitap, antik Yunan döneminin klasiklerinden ikisini içererek, sadece felsefe meraklılarına değil, sevgi ve dostlukla ilgili meseleleri olanlara da hitap ediyor.

İlk diyalogun orijinal adı olan “Symposion”a Türkçe bir karşılık bulmakta güçlük çektiklerini yazmış Azra Erhat ve “hep birlikte içme anlamına gelen symposion, herhangi bir içkili akşam yemeği değil, Atina’da birçok özel koşullara, geleneklere göre kurulan bir toplantıdır” diye açıklamış. Açıkçası “şölen”i en uygun karşılık olarak kabul edebiliriz herhalde çünkü yeme ve içme keyfi bir yana (ya da onların da ek bir katkı sağladığı) bu organizasyonlardaki sohbetler gerçek bir şölen olsa gerek. Azra Erhat’ın “öykünün öyküsü” olarak nitelediği kitap bir dilden diğerine geçerek anlatılan (ve bu bağlamda dört kez ağız değiştiren) bir şölen akşamında, aralarında Sokrates’in de bulunduğu devlet adamları, tragedya ve komedya yazarları gibi kimselerin sevgiyi övmek üzere konuşuyor ve tartışıyorlar. Burada övmek eylemi, beraberinde sevginin tanımı, nitelikleri, sevgi yolu ile ulaşılanlar gibi konular etrafında dönen konuşmalar ile yapılıyor ve sadece bir yüceltme çalışması olmanın ötesine geçiyor. Retorik (belagat) denen yeteneğin derin fikirlerle dolu olduğunda ne kadar önemli bir “sanat” olduğunun kanıtı olarak gösterilebilecek bu diyalog, diyalektik kavramının kullanımı için de iyi bir örnek: Sevgi üzerine konuşanların -Sokrates’in, konuşmacıların düşüncelerini sorgulamalarını ve dile getirmelerine imkân sağlayan (kışkırtan da diyebiliriz) sorularının da yarattığı ortam sayesinde- fikirlerinin birbirleri ile çelişkileri üzerinden ilerleyen ifadeleri diyalektiği işaret ediyor bize. Eflatun’un bu diyalogu bir kurgu nihayetinde ve eserinde anlattığı akşam gerçekten yaşanmış mıdır, yaşandıysa gerçekten de bahsettiği insanların tümü katılmış mıdır veya gerçekten de onun yazdığı gibi mi dile getirmişlerdir düşüncelerini bilmiyoruz ama Azra Erhat’ın da belirttiği gibi bu felsefe yapıtını bir sanat yapıtı olarak kabul edersek, bunun çok da önemi kalmıyor aslında.

Kitaptaki ikinci diyalog olan “Lysis” ise Sokrates’in etrafındaki delikanlılarla dostluğun doğasını tartışmasını anlatıyor. Dostluğun kimler arasında var olabileceği üzerine bir tartışma bu ve Sokrates genç adamları bir fikre ikna eder etmez, bu fikrin neden geçerli ol(a)mayabileceğini kanıtlıyor ve bir başka fikre geçiyor. Dostluğun birbirine benzer insanlar arasında mı yoksa zıt insanlar arasında mı veya iyi insanlar, kötü insanlar veya ne iyi ne kötü insanlar arasında mı var olabileceği üzerine ironik bir üslubu da olan bir konuşma yapıyor Sokrates ve retoriğin felsefede hem ne kadar önemli hem de ne kadar keyifli olabileceğini gösteriyor bize Eflatun. Sokrates’in konuşmasına başlama nedeninin, Hippothales adlı bir genç adama, diyaloga adını veren Lysis adlı gence duyduğu ama dile getiremediği sevgiyi açabilme fırsatı vermek olmasının da bir örneği olduğu gibi her iki diyalog da sevginin hem heteroseksüel hem de homoseksüel boyutları etrafında ilerliyor.

Özellikle “Şölen”de Eflatun’un bu sevgilerin hangisini öne çıkardığı hakkında pek çok yazı yazılmış bugüne kadar. Hatta Azra Erhat da girişteki yazısında şu açıklamada bulunmayı gerekli görmüş: “Ama övülen sevginin hep erkekten erkeğe sevgi olduğu da biz yirminci yüzyıl okurlarının dikkatini nasıl çekmesin? Eflatun, bu çeşit sevgiyi mi övmek istedi, bizim bir sapıklık saydığımız sevgiyi mi?”. Erhat eşcinsel nitelikli sevgiyi sapıklık olarak tanımlarken, Eflatun’un “Kanunlar” adlı eserinde bu tür sevgiyi “zararlı” diyerek yerdiğini de yazıyor. Sapıklık tanımlamasının yanlışlığı bir yana, belki de yine Erhat’ın şu cümlesi ile özetlenebilir bu durum: “Ama kadınla erkeğin apayrı çevrelerde, apayrı birer yaşam sürdükleri İlkçağ dünyasında, cinsel birleşmeler bir yana, sevgi duygusunun aynı cinsten insanlar arasında doğup geliştiğine de şaşmamalı.” Diyaloglardaki “sapık” ögelere karşı mahçup ama nedeni anlaşılabilir bir açıklama.

(“Lysis”)

İskandinav Hikâyeleri Antolojisi

Yekta Ataman’ın derlediği ve İngilizcelerinden çevirdiği, kuzey ülkelerinin on iki yazarından seçilmiş birer hikâyenin yer aldığı bir antoloji. Her ne kadar antoloji “İskandinav Hikâyeleri” adını taşısa da sadece İskandinav ülkelerinden (İsveç, Danimarka ve Norveç) değil, İzlanda’dan da yazarlar var kitapta. Toplam on iki yazarın birer hikâyesinin yer aldığı antolojinin girişinde Ataman, kısa bir önsözle İskandinav edebiyatını çok kısaca tanıtırken, her bir yazar için de kısa ama oldukça doyurucu bir biyografi de hazırlamış.

Varlık Yayınları 1960 sonları ve 1970 başlarında farklı ülkeler için (Macaristan, Rusya, Romanya, ABD vs.) o ülkelerin ünlü yazarlarından seçilen hikâyelerle oluşturulan antolojiler hazırlamıştı. İlk kez 1971 yılında yayımlanan bu kitapta ise, girişte adı verilen dört ülkeden seçilen üçer yazarın birer hikâyesi, toplamda 12 hikâye yer almış. Ataman bu on iki yazarın her biri için tek bir sayfadan oluşan biyografide hem sanatçının kısa biyografisini hem dünya ve sanat anlayışını çok iyi bir şekilde özetlerken, okuyucuyu hikâyeye de iyi bir şekilde hazırlamış. Ataman’ın bu katkısı antoloji hazırlamanın sadece “seçme” eyleminden ibaret olmadığını (olmaması gerektiğini) hatırlatan bir emeğin ürünü.

Danimarka’dan Johannes V. Jensen, Martin Anderson Nexø ve Martin A. Hansen; İsveç’ten Selma Lagerlöf, Par Lagerkvist ve Hjalmar Bergman; İzlanda’dan Gunnar Gunnarsson, Haldor Laxness ve Thorbergur Thordarson; Norveç’ten ise Bjornstjerne Bjornson, Knut Hamsun ve Arnulf Overland’ın birer hikâyesi yer alıyor kitapta. İlk yayım tarihleri dikkate alınırsa, 20. yüzyılın ilk birkaç on yılında ilgili kuzey ülkelerinin toplumlarından portreleri karşımıza getirdiğini söyleyebileceğimiz ve Ataman’ın seçtiği hikâyeler bu edebiyat türünün ne denli güçlü olabileceğini kanıtlayan örnekler kesinlikle. Knut Hamsun gibi ülkesini işgal eden Nazilerle işbirliği yapanlardan Arnulf Overland gibi Nazi saldırısına karşı yazıları nedeni ile cezaevine ve toplama kampına gönderilen farklı yazarların eserlerinin her biri ülkesinin bireylerinin kısa hikâyelerini etkileyici bir şekilde anlatıyor bize. İyi bir antolojinin olması gerektiği gibi, kapsadığı yazarların diğer çalışmaları için okuma arzusu yaratmayı başaran bir derleme bu kesinlikle.

Yıkılış – Graham Greene

İngiliz yazar Graham Greene’in 1948 tarihli romanı. Orijinal ismi “The Heart of the Matter” olan roman Türkçeye “Yıkılış” olarak çevrilmiş; bir başka ifade ile söylersek, orijinal isim yıkılışın nedenini öne çıkarırken, Türkçe isim yıkılışın kendisini tercih etmiş vurgulamak için. Bu romanla birlikte üç romanı daha (“Brighton Rock”, The Power and the Glory”, “The End of the Affair”) sahip oldukları dinsel temalarla “Katolik Roman” türünün dört önemli eseri olarak gösterilen ve kendisi de hem eserlerinde hem özel yaşamında Katolik olmak üzerine düşünen ve üreten bir yazar olan Greene (yaşamının ilerleyen yıllarında kendisini “katolik agnostik” ve hatta “katolik ateist” olarak tanımlamışlığı da var), bu romanında adını vermediği bir Afrika sömürgesinde emniyet müdür yardımcısı olarak çalışan bir polis binbaşının özel yaşamındaki olaylar ve görevi nedeni ile tanık olduklarının sonucu olarak bir ahlâki ikileme düşmesini girmesini ve kendi inancını ve genel olarak bireyle Tanrı arasındaki ilişkiyi sorgulamasını anlatıyor. Yayımlandığı yıl, 1919 yılından bu yana verilmekte olan “James Tait Black Memorial” ödülünü kazanan roman, 1953 yılında George More O’Ferrall tarafından aynı isimle sinemaya uyarlanmış.

Greene romanını yazarken, İngiliz gizli servisi MI6’nın elemanı olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında Sierra Leone’de geçirdiği günlerdeki gözlemlerinden yararlanmış ve binbaşı karakterinin sorgulamalarını etkileyici bir dil ile anlatmış okuyucuya. Yazar, baş karakterini “merhamet duygusu çok gelişmiş iyi niyetli ve zayıf bir adam” olarak tanımlıyor ve onun trajik sonu da bu acıma duygusu nedeni ile verdiği kararla geliyor. Karakterlerden birinin “Tam bir Babil Kulesidir burası” diye tanımladığı sömürge, yılın yarısında yağmurun hiç durmadığı, sıcağın ve nemin devamlı bunalttığı, sıtmanın hiç eksik olmadığı bir toplum ve buraya ait olmadıklarını her an hisseden karakterleri ile roman için ilgi çekici bir fon oluşturmuş. Her ne kadar Green bunu romanda hiç doğrudan dile getirmese de hemen tüm Batılı karakterlerin yaşadıkları ve hissettikleri bu toprakların onların doğal yaşam alanı olmadığını ve olamayacağını ortaya koyuyor. “… heyecana uygun bir hava değil buranın havası. Bayağılığa, kötülüğe, züppeliğe uygun bir havadır buranınki. Kin ya da sevgi gibi duygular, insanı deliye döndürür burada.” diyor kendi kendine binbaşı karakteri romanın bir yerinde. Yerel halkın beyazların hizmetinde veya önemsiz pozisyonlarda çalıştıkları ülkede, güç sömürenlerin elinde olsa da sömürülenlere hiçbir zaman tam anlamıyla güvenemeyen/güvenemeyecek bir İngiliz grubu anlatıyor roman ve kendileri de buranın yerlileri olmasa da oraya çok daha fazla uyum sağlamış Suriyelilerin -tüm dalavereleri ile- pratik hayatı yönettiklerini gösteriyor. İnancını ve yaşadıklarını sorgulayan baş karakterin kendisi için doğal olmayan bir ortamda yapıyor olması bunu, durumun trajik boyutunu artıran bir unsur olarak başarı ile kullanılıyor romanda.

Katolik olan binbaşının, devam eden savaş nedeni ile artan güvenlik tedbirlerine aykırı ilk davranışı, hikâyesine inandığı katolik bir Portekizli gemi kaptanının kızına yazdığı mektubu sansüre vermeyip ve kaptanı ihbar etmeden yok etmesi oluyor. Bu noktadan sonra kahramanımızın sorgulamaları da başlıyor: Yalan söylemek, zina, intihar vb. günahlar, bunların cezası, günah çıkarma, cehennem vs. hemen her bölümde çıkıyor karşımıza ve “Cehennemlik olma yeteneği, ancak iyi niyetli insanların yüreğinde bulunur her zaman” diye yazarak Greene, kahramanımızın akıbetini de hissettiriyor bize öncesinde. Acıma duygusu nedeni ile, başkalarını (biri karısı, diğeri sevgilisi olan iki kadını) kurtarmak için ve Tanrı’ya ihanetinin bedeli olarak kendisini feda ediyor bu karakter ve “…acıma duygusu yüzünden dürüstlüğünün ne denli bozguna uğradığını…” gibi satırlar onun tüm sorgulamalarının bir özeti ve inanan (ya da inanmak isteyen) ama inancı sarsılan adamın trajedisinin hikâyesini oluşturuyor. Tanrı’nın neden dünya üzerindeki tüm acılara göz yumduğu sorusunu cevaplayamayan bu trajik karakterin hikâyesi “dinsel bir metin” olarak algılanmamalı sadece; sonuçta herhangi bir kuvvetli inanç ve bu inançtan kuşkuya kapılmak da söz konusu olabilirdi burada. Greene o eski usûl romanların tadını kuvvetli biçimde hissettiren bu eserinde, “işlediği günahlarla Tanrı’ya acı çektirdiğini düşünen” adamın hikâyesini, trajik kararını aldıktan sonra kilisedeki “iç seslerinin çatışması”nda olduğu gibi etkileyici bir dil ile anlatıyor okuyucuya.

(“The Heart of the Matter”)