Piramit – William Golding

İngiliz yazar William Golding’in otobiyografik ögeler de taşıyan, 1967 tarihli romanı. Nobel ödüllü yazar bugün en çok “Lord of the Flies – Sineklerin Tanrısı” ve Man Booker ödülünü alan “Rites of the Passage – Geçiş Ayinleri” ile hatırlanıyor olsa da aralarında “Piramit”in de olduğu toplan on üç romanı yayımlanmış, diğer türlerdeki eserlerine ek olarak. Bu kitap Stillbourne (Stillborn: Ölü Doğan’a bir gönderme) adındaki bir kasabada 1920’li yıllarda geçiyor ve Oliver adındaki bir gencin hikâyesini anlatıyor. Üç bölümden oluşan kitap Oliver’ın çocukluğundan ve gençliğinden hatırladığı üç farklı hikâyeyi ortak karakterlerle ve onun ağzından getiriyor karşımıza. Bir büyüme hikâyesi olduğu kadar, çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemini sınıfsal ayrımların net olduğu, herkesin herkesi tanıdığı ve gözlediği küçük bir kasabada yaşıyor olmaya da odaklanan bir kitap bu.

Yazarın oğlu David’e ithaf ettiği roman antik dönem Mısırı’nın bilge veziri Ptah-Hotep’in bir sözü ile açılıyor: “Eğer insan içindeysen kendin için aşk yarat, kalbinin bir ucundan diğerine dek”. Amatörce ama tutkulu bir şekilde piyano çalan Oliver’ın müziği kadar aşkın da ağır bastığı bir kitap için doğru bir seçim bu söz ve her üç bölümde de bu iki öge, müzik ve aşk (arayışı), öne çıkıyor. İlk bölümde, on sekiz yaşında olan ve sonbaharda Oxford’a gitmeye hazırlanan Oliver’ın “kasabanın gülü” Evie’nin peşinde koşması anlatılıyor; genç adamın peşine düştüğü aşkın duygusal yanı değil, aşkın fiziksel karşılığının peşinde o asıl olarak ve bunu gizlemiyor da hiç. Bu bölümde aşkı ve onunla birlikte ya da onun aracılığı ile kasaba hayatından kaçışı arayan Evie karakteri temel olarak. Kızdan “yararlanma”sını düşündüğümüzde Golding’in Oliver karakterini mutlak bir “iyi genç” olarak çizmeye çalışmamış olması dikkat çekiyor. “On sekiz yaş acı çekmek için iyi bir yaştır” diyor bu bölümde Oliver ama çektiği acı daha çok Evie’ye “sahip olmak” ve herkesin herkesin ne yaptığını bildiği kasabada bu işi gizli tutabilmek uğruna çektiği ile kısıtlı asıl olarak.

İkinci bölümde Oliver’ın üniversitede okurken yaz tatili için geldiği kasabada annesinin zorlaması ile, kasaba halkının sergilediği bir müzikalde rol almasını anlatıyor. İlk ve son bölümün aksine mizahın da kendisine yer bulduğu bu bölümde müzikalin yönetmenliğini üstlenen ve kasaba dışından biri olan Evelyn karakteri, Oliver ile birlikte öne çıkıyor. Bir eşcinsel Evelyn ve kendi sonuçsuz aşk arayışı ve içine kısıldığı hayatın neden olduğu alaycı ve melankolik karakteri ile dikkat çekiyor. Bu bölümde müzikal hazırlıkları sırasında öne çıkan tartışmalar ile ve ilk bölümün genelinde, William Golding kasabadaki sınıf farklarını vurguluyor sık sık. En “üstte” kasabanın doktoru üzerinden anlatılanlar var, onların altında ise Oliver’ın ailesinin (babası eczacıdır Oliver’ın ve eczacı doktor kadar “önemli” değildir) yer aldığı grup. En altta ise bu iki sınıfa pek katılamayan ve yoksulların oluşturduğu grup yer alıyor. Özellikle ilk iki bölümde karakterlerin sınıfları hikâyenin gelişiminde önemli bir belirleyici faktör oluyor (“Anlaşılmıştı. Doktor Ewan’ın oğlu Çavuş Babbacombe’un kızını babasının arabasına bindiremezdi elbette”, “… onun toplumsal sınıfının çok üstünde olan birine hafifçe eğilip selam vererek…”, “bu selamlar gelgelim pek ender karşılık görürdü…” vs.). Doktor, ezcacı ve çavuşun sembolleri olarak görebileceğimiz sınıflı ve pek kaynaşmamış bir toplumu anlatıyor kısaca Golding.

Üçüncü bölümde, artık orta yaşlı biri olan Oliver’ın kasabaya yaptığı bir ziyarette çocukluğunda keman dersi aldığı Bayan Dawlish (yürüme şekli nedeni ile kendisine “Yo Yo” deniyor, aynı isimli oyuncağa gönderme yapılarak) karakteri ön planda ve onun da aşksız bir şekilde harcanan hayatını anlatıyor bize Oliver. Romanın ilk bölümünde piyano, ikinci ve üçüncü bölümlerinde kemanın ana karakterin yaşadıklarının aracı olduğu romanda sınıfsal ayrımla ilgili değişimi Henry karakterinin başlattığı söylenebilir. Galli yoksul bir genç olan adamın kasabaya yerleştikten sonra kurduğu işi büyütüp zenginleşmesi sınıfsal kalıplara bir darbe indirmiş (ya da indirecek) görünüyor, en azından görünüş olarak. Sonuçta sınıf ayrımları kolay kolay yok olmuyor kararlı ve sürekli bir direniş olmadıkça!

William Golding’in bu romanı olay örgüsü açısından yeterince güçlü görünmüyor açıkçası ama zaten yazarın derdi de bu değil. Roman 20. yy başlarında bir İngiliz kasabasında bir gencin büyüme hikâyesini toplumsal sınıf ayrımlarının belirleyiciliği ile aktarırken bize, toplumun kısıtlamaları nedeni ile kaybolan hayatları da sergiliyor. İlk ve son bölümde karanlık, ikinci bölümde ise eğlenceli bir yaklaşımı tercih ediyor bunu yaparken ve okunmayı hak eden bir eser yaratıyor sonuç olarak.

(“The Pyramid”)

Şahmerdan – Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik Abasıyanık’ın ilk kez 1940 yılında yayımlanan öykü kitabı. Dört öykü ilk kez bu kitap aracılığı ile okurla buluşurken, diğer on beşi daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış. Yazarın 1936 tarihli “Semaver” ve 1939 tarihli “Sarnıç”tan sonraki üçüncü kitabı olan çalışmada Sait Faik yine “küçük insan”ları (veya “alt sınıftan bireyler”i) odağına alıyor ve öykülerin bazında klasik anlayışı bir kenara bırakıp, başı sonu belli olan bir hikâye anlatmak yerine daha çok “gözlemlerin aktarılması” havasında bir içerik ve üslup ile çıkıyor karşımıza.

Kitapta yer alan öykülerde ada, deniz, balıkçılar, vapur vs. gibi ortak öğeler Sait Faik’ten bekleneceği şekilde yer alırken, yazarın insanı anlamaya çalışan ve seven yanı sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bir insan güzellemesinden çok, insanı iyi ve kötü yanları, iyilikleri ve kötükleri ile ele alan içerikleri var bu satırların ve sıradan (ve yoksul) insanların ayakta kalma mücadelelerindeki tercihlerini yargılamaktan çok gözlemliyor ve bize aktarıyor Sait Faik. Doğrudan politik öğeleri olan ve “Bir Kadın” adını taşıyan öyküdeki karakterlerden biri olan şaire atfedilen şu satırlar yazarın insanı sevme ve anlama çabasının göstergesi olsa gerek: “Allahım, yarabbim. Ben insanları sevmek için azami gayretimi sarf ediyorum. Fakat niçin… Niçin her şey, bu yukarıda saydığım hayaletler gibi. Her şeyi iyi bulup, kapılarını bana sımsıkı kilitliyorlar?”

Kitaptaki “Çelme” isimli öyküsü ile “halkı askerlikten soğuttuğu” iddia edilerek askerî mahkemede yargılanan ve beraat eden (oldukça beklenmedik bir “isyan”ı anlatıyor bu öykü) yazarın burada yer alan on dokuz öyküsünün satır aralarında eşcinselliğinin (veya Mina Urgan’a göre biseksüelliğinin) izlerini görmek de mümkün; özellikle “Kaşıkadası’nda” adlı öyküde üzeri epeyce aralanan bir tavır var bu bağlamda ve diğer birkaç öyküde de yazarın erkek karakterleri ifade ediş şeklinde izini sürmek mümkün bunun. Doğrudan toplumsal sorunları değil, bu sorunlar karşısında alt sınıf insanlarının tavırlarını ve duygularını yansıtan öykülerin yer aldığı kitapta bu bireylerin kavgaları, öfkeleri, dostlukları, mücadeleleri ve korkuları yer alırken, zaman zaman hüzün de gösteriyor kendisini. Örneğin “Alt Kamara” isimli öykü, yaşlı bir adamın “açık pencereden uçup gitmesi”ni dokunaklı bir biçimde ele alıyor ve “Çöpçü Ahmet”te de tekrarlanan bir “geçip giden dünya” ve onu çaresizce seyretme hâlini aktarıyor bize.

Dünyanın seslerini duymadığı ama içlerinde koca ve özel dünyalar taşıyan sıradan insanları anlatan bu öyküler tüm Sait Faik öyküleri gibi okunması gerekli ve keyifli çalışmalar. Büyük olaylar veya gösterişli dünyalar yok bu öykülerde (hatta kimilerinde bir olay da yok) ama hayatın ta kendisi var.

Çavlanın İçinde Sessizce – Nezihe Meriç

Nezihe Meriç’in 1996 – 2003 yılları arasında Varlık dergisinde yayımlanan anıları. İlk baskısı 2004 yılında yapılan kitabın giriş yazısında “… İkinci cilt için biraz telaş var içimde. Hemen başlayayım, hemen uçlansın istiyorum. Erteleme zamanımız geçti diyorum.” diye yazsa da Nezihe Meriç, anıların devamını yayımlayamamış ve 2009 yılında vefat etmiş. Dünya Kitap’ın “Yılın Telif Kitabı” ödülünü kazanan kitabı adeta bir sohbet havasında (kendi ifadesi ile, “konuştuğum gibi”) oluşturmuş yazar ve düz bir kronoloji takip etmek yerine, anıları kaleme aldığı günün izlenimlerinin ve içinde bulunduğu ruh halinin doğurduğu çağrışımlarla geçmişe uzanmış ve keyifle okunacak bir eser koymuş ortaya. Sayısı çok fazla olmasa da yazarın hayatının çeşitli dönemlerinden fotoğraflar da yer alıyor kitapta ve çoğunlukla, sanatçının dostu olan başka sanatçılarla birlikte görüyoruz onu bu fotoğraflarda.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın yazarlarından biri olan Nezihe Meriç’in (yakınlarının onu çağırdığı adı ile Nezim) günümüz Türkiyesi’nde -ne yazık ki- artık adları pek anılmayan ve izleri yavaş yavaş silinen cumhuriyet kadınlarından (ve insanlarından) biri olduğunu her satırında hissedeceğiniz bir anı kitabı bu. Dünya ve Türkiye meselelerine, kimi toplumsal ve siyasî olaylara bakışın yansıdığı her bölüm bunun bir kanıtı ve “Yeni Türkiye”nin aslında neleri yitirmek demek olduğunu da hatırlatıyor bize.

Öykülerinde olduğu gibi burada da sade ve sıcak bir dille anlatıyor kendisini Nezihe Meriç. “Ben anılarımı yazayım dedim durup dururken” cümlesi ile başlıyor kitap ve hemen her bölümde anı yazmak ve kendisinin neden yazdığı üzerine düşüncelerini paylaşıyor bizimle. Anıları “… bizim yaşamımızın, yaşadığımız çağa nasıl baktığımızın, nasıl katıldığımızın aynası” olarak niteliyor ve Bodrum’daki bahçenin ortasında verdiği anılarını yazma kararının gerekçesini şu şekilde izah ediyor: “Ölürsem, ben ölünce, ölüverince ne olacak bunlar? Bu, yıllardır yaşadığım, yaptığım, yoktan var ettiğim ev içi güzellikleri, bu bahçe, bu kokular, doğanın topraktan fışkıran rengi, bereketi, kokusu, canı -ki burada, ben varken benimle birlikte, ben bakarken, ben severken, ben güzellerken bana göre var olan bunlar- ne olacak?” Evinden ve bahçesinden yola çıkıp, tüm bir ömrün ve o ömüre sığdırılan “dostlukların, arkadaşlıkların, sevgilerin, acıların ve anıların” yitmemesi için yazdığını söylüyor ve iyi ki de yazıyor; hem onu daha yakından tanımanın hem de öykülerini besleyen hayatının ve pek çok sanatçı ile olan paylaşımlarının tanığı yapıyor bizi böylece. Birkaç farklı yazısında, ileride bu anıları okuyacak meraklı gençleri hayal ediyor yazar ve işte bu hayal de yine o yitip yok olmama arzusunun bir aracı olarak çıkıyor ortaya.

Nezihe Meriç’in kitapta sık sık karikatürist Semih Poroy’a doğrudan seslenmesinin (“Yaa Semih Poroy işte böyle böyle. Bir düşün bu işi”, “Ya Semih Poroy, yazmak da zor, çizmek de bazan” vs.) nedeni, anılar Varlık’ta yayınlandığında, yazılara Poroy’un çizgilerinin eşlik etmesiymiş ve bu kitapta da bu çizimler yer alabilseymiş diye düşünüyorsunuz. Bir cumhuriyet yazarının anılarını (zaman zaman günlük veya deneme biçimini de alan anılar bunlar) okumak günümüz Türkiyesi’nde ayrıca önem taşıyan bir eylem ve kitap da tüm sıcaklığı ile bu eylemi keyifli bir şekilde destekliyor.

Yemin – Friedrich Dürrenmatt

İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’tan bir polisiye. Yazar 1958 yılında Ladislao Vajda’nın yönetiminde filme (“Es Geschah am Hellichten Tag”) çekilen senaryosunun sonunu gerçekçi bulmayıp, çıkan sonuçtan mutlu olmayınca bu senaryodan yola çıkan bir roman yazmaya karar vermiş. Senaryonun sonunun “tipik” bir polisiye sonu olması rahatsız etmiş yazarı ve ortaya bu türe eleştirel bir bakış getiren bu kitap çıkmış. Dürrenmatt’ı temsil eden bir polisiye roman yazarının ağzından yazılan satırlarla başlıyor kitap ve bu yazarın, beraber yolculuk etme teklifine evet diyerek tanıştığı bir emekli güvenlik şefinin ağzından anlatılan bir hikâyeye dönüşüyor sonradan. Toplam dört kez sinemaya uyarlanan ve bir kez de televizyon filmi olarak çekilen romanda emekli güvenlik şefinin ağzından dile getirilen şu ifadeler Dürrenmatt’ın polisiye romanlar ile ilgili itirazının da özeti bir bakıma: “Sizler konunuzu satranç gibi mantıkla işliyorsunuz, bu adam ölecek, şunun haberi var, şu faydalanacak filan filan. Dedektif durumu hemen çakar, çok geçmeden suçluyu yakalar ve adalet yerini bulur. Zafer! İşte bu şaşmaz düzeniniz beni deli ediyor… Sizlerin öykülerinizde şansa asla yer verilmez…” Bu sözlerle Dürrenmatt, polisiye yazarlarının gerçeklikten uzaklıklarını, matematiksel analizlerle eriştikleri sonuçları, polislerinin kahramanlıklarını vs. eleştirirken, gerçek hayatın o romanlarda tasarlandığının aksine kusurlu, tesadüflere bağlı olarak gelişen ve bazen hiçbir sonuç alınamayan olaylarla dolu olduğunu söylüyor. İşte bu savının iyi bir örneği bu kitap ve ormanda cesedi bulunan bir küçük kızın katilini bulmak için annesine söz veren, işine çok bağlı bir polisi anlatıyor bize onun amiri olan güvenlik şefinin ağzından.

Beş yıl içinde iki kez daha tekrarlanmış bu küçük kız cinayetinin katilinin peşine düşen ve bunu takıntı hâline getiren komiser Matthaei adındaki ilginç karakterin ayrıca çekici kıldığı romanda üç temel bölümde anlatılıyor hikâye: İtiraf ve sonra intihar eden bir zanlı, bu itirafa inanmayıp gerçek katilin peşine düşen komiser ve katilin kim olduğunu öğrendiğimiz -ve Dürrenmatt’ın belki de türün klişeleri, analitik çözümleri vs. ile dalga geçtiği- son bölüm. Kitapta güvenlik şefinin yazara söylediği, “Siz hiç hayalî bir katil peşine düşen bir dedektifi ele aldınız mı? Hayatını bu yola adayan, kendini mahveden, verdiği bir sözü tutamadığı için vicdanı rahat edemeyen, bu yükün altında ezilen kahramanınız oldu mu? Ne gezer!” cümleleri ile Dürrenmatt polisiye yazarlarını sorgularken, okuyucudan da bunu bekliyor kitabın başından sonuna kadar.

Türün yarattığı beklentinin aksine bir başarı değil, başarısızlık hikâyesi (üstelik masum bir insanın trajik sonuna da neden olan bir başarısızlık bu) anlatan roman bununla birlikte iyi bir polisiyenin sahip olması gereken gizem ve ilgi çekici bir karakteri de karşımıza getirerek bir “polisiye” olarak da ilgi ile okunmayı hak ediyor. Merak duygusunu sadece küçük kızın katili için değil, onu bulmaya yemin eden komiser Matthaei için de uyandıran kitap, Dürrenmatt’ın keyifli kaleminden anlatılan hikâyesi ve “ormanda dev arkadaşını bekleyen küçük kız ve katili yakalamak için onu gizlice gözetleyen polisler” gibi bölümleri ile ilgi çekecek bir edebiyat eseri olarak, türün empoze ettiğinin aksine dünyanın gidişatının kahramanlar tarafından değil, çoğunlukla bu kahramanların kontrol edemediği tesadüfler ile belirlendiğini söyleme aracı oluyor Dürrenmatt için.

(“Das Versprechen”)