Tepedeki Ev – Cesare Pavese

Tezer Özlü olağanüstü karanlık ve güzel “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı kitabında üç yazarın ayak izlerini takip eder. Bu yazarlardan biri de kırk iki yaşında intihar eden İtalyan Cesare Pavese. Onun 1949 tarihli bu kitabı İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Mussoli’nin devrildiği ama Almanlar’ın kısa bir süre için de olsa Kuzey İtalya’da hâkimiyeti ele geçirdiği ve iç savaşın yaşandığı günlerde Torino’da geçiyor. Pavese’nin en karanlık örneklerinden biri olmasa da roman, kahramanı olan öğretmenin bir taraftan etrafındaki savaştan kaçmaya çalışmasını, öte yandan da tüm yaşananları insanlığı sorgulamak için referans olarak kullanmasını anlatıyor. Onun günümüzde sık sık tekrarlanan şu sözleri de kitabın son cümleleri : “…Biliyorum ki, savaş günün birinde biterse herkes şöyle soracak: “Peki, ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?…”

Pavese ilk kez 1942 tarihli “Aile” adlı hikâyesinde yer verdiği kahramanlarını tekrar kullandığı bu kitabında, diğer eserlerinde de sıkça görüldüğü gibi bir yandan insanlarla ilişki kurmak isterken diğer yandan onları bir şekilde kendisinden uzaklaştırmayı tercih eden bir karakterin ağzından anlatıyor hikâyesini ve umutsuzluğun kol gezdiği günleri hiçbir süslemeye başvurmadan çarpıcı olmayı başararak sergiliyor. Yalnızlığın, karanlığın ve insana dair umutsuzluğun bu basit ama etkileyici hikâyesi kesinlikle okunmalı.

(“La Casa in Collina”)

Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Bir kitabı yıllar sonra tekrar okumak her zaman ilginç bir deneyim oldu. Hem gerçek bir edebiyat eseri her okunuşunda doğası gereği zaten farklı duygu ve düşüncelere imkân vereceği için hem de okuyanın da her yeni okuma tecrübesine farklı bir insan olarak katılmasından dolayı zaman zaman uğranılması gereken bir durak bu “tekrar okumak”.

Yıllar önce bir solukta okuduğum “Semaver” adlı öykü kitabını onca zaman sonra tekrar elime almak ve yine nerede ise ara vermeden okuyup bitirmek çok keyifli oldu. Küçük insanların küçük öykülerinde gizli olan “doğal mucizeleri” tekrar hissetmek, hiç süslemeden yazılmış kısacık öykülerin sonsuz boşluklara açılan kapıları okuyucu içi nasıl eşsiz bir biçimde araladığını yeniden deneyimlemek çok hoş oldu benim için. İlk okuduğumda bende sadece iç acıtan bir hüzün bırakan ve kitabın da açılış öyküsü olan “Semaver”bugün tam tersine, bu hüznü yaratan gerçeklerin doğallığını ve ondan da önemlisi hayatın her şeye rağmen nasıl müthiş bir süreç olduğunu anlatması ile tekrar okumanın neden gerekli olduğunu da kanıtladı bana. Sait Faik’in kısa öykülerinde kocaman dünyalarını anlattığı karakterlerin sinemasal karşılıklarının hemen hiç üretilememiş olması ne büyük bir ayıp Türkiye sineması için.

Serin Mavi – Behçet Necatigil

Şair, çevirmen ve radyo oyunu yazarı Behçet Necatigil’in eşine mektupları. Yazarın Kör Baykuş çevirisini okuyup Türkçe’sinin tadına varınca el attığım ve uzun süredir okunmayı bekleyen bir kitaptı. Sanatçının veya eşinin evden uzak olduğu zamanlarda ve 1955’den 1977’e kadar olan bir zaman dilinde yazılan kimi mektupları içeren kitap günlük hayatın “sıradan” konuları etrafında dolaşan, samimi ve galiba gizli ve hayata karşı sitemkâr bir mizah da içeren bir eser. Şairin kitabın sonunda yer verilen bazı şiirlerine de dolaylı ve doğrudan referans veren mektuplar, eşine ve ailesine özlemden geçim sıkıntısına çeşitli günlük konuları dile getirirken, sanatçının kimi ünlü isimler ile ortak anlarına da kısaca değiniyor. Oktay Akbal’dan Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya ve Tahir Alangu’ya ünlü edebiyatçıların isimleri mektuplarda kendilerine yer bulmuşlar örneğin. Necatigil’in Doğan Hızlan ile eğlenceli bir diyaloğuna da yer veren mektupların benim için en önemli yanlarından biri de yazarın da pek çok ünlü edebiyatçı ile birlikte katıldığı Türk Dil Kurumu toplantılarından söz edilmesi. Bugün böyle toplantılar yapılıyorsa, kim katılır bilmem ama herhalde bozuk cümleleri ile meşhur Orhan Pamuk veya adını bulunduğu yere (daha doğru bir deyişle pazarlama hedef bölgesine) göre değiştiren Elif Şafak/Shafak olmaz o isimler umarım.

Özel hayatla ilgili detaylar içerdiği için değil ki zaten bu tür içerikleri yok mektupların birkaç samimi ifade dışında, şairin şiirlerindeki gibi aile, yalnızlık, ölüm, hastalık gibi sıradan konulardan bahsettiği için önemli olan kitapta ne güzel demiş Behçet Necatigil: “Yalnızlık gururu besler”

Sokaktaki Adam – Philip Roth

ABD’li yazar Philip Roth’un kitabı adını bir ortaçağ oyunundan alıyor. Kitap ile aynı adı (“Everyman”) taşıyan oyunda kendisine öleceği bildirilen bir günahkârın önce ailesi ve arkadaşları daha sonra ise gücü, zenginliği, bilgeliği ve güzelliği tarafından terk edilişi anlatılır. Geriye kalan ve onu cehennemden korumaya yetip yetmeyeceği tartışmalı olan ise yaşadığı sürece yaptığı iyilikler. Yazarın kendi hayatının başta hastalıkları olmak üzere kimi yanlarını yansıttığı baş karakterin cenaze töreni ile açılan kitap bir sıradan adamın hayatının farklı dönemlerinden bölümleri kolay okunan ama hissettirdikleri ile hayli çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Kitabın adının altını çizdiği gibi sıradan bir adam karakterimiz ve yazarın “Ama zaten hayatta en üzücü şey, sıradanlıktır; her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır”” cümlesi ile belirttiği gibi roman bu sıradan adamın yaşlanarak yavaş yavaş ölüme doğru ilerlerken bu kaçınılmaz gerçek ile yüzleşmesini çocukluğundaki hastalıklarından itibaren başlayarak anlatıyor. Yaşadığı sürece yaptığı hataları ve bunlardan doğan pişmanlıklarını, kıskançlıklarını ve kaçırdığı fırsatları sorgulayan adamın hayata son tutunma çabalarını da karşımıza getiriyor. Tüm bunlar tıpkı bugünlerde gündemde olan Haneke’nin “Amour” filmi gibi ölümün karşısında durulamayacak olmanın neden oldukları üzerine de bir şeyler söylemesine aracılık ediyor kitabın ve ölüme karşı hissedilenleri elle tutulur bir güçte ama sadelikle anlatmayı başararak okunmayı hak ediyor. “Bizden önce yaşamış ve ölmüş bedenler tarafından konmuş kurallara uygun biçimde yaşamak ve ölmek üzere programlanmış olan bedenlerimiz” benzeri ifadeler evet roman boyunca sıkı bir karamsar hava yaratmıyor değil ama gerçekle de yüzleşmek gerek!

(“Everyman”)