Politik Kamera – Michael Ryan / Douglas Kellner

ABD’li iki akademisyen Michael Ryan ve Douglas Kellner tarafından yazılan ve ilk kez 1990 yılında basılan kitap alt başlığının da vurguladığı gibi Hollywood sinemasının ideolojisini ve politikasını ele alan bir çalışma. Temel olarak Amerikan toplumunda 1960’lı yılların sonlarına doğru başlayan (yeniden) muhafazakârlaşmanın ve bunun sinemadaki yansımasının üzerinden ilerleyen kitap, 1980’li yılların ortasına kadar uzanan bir süreçte hem Hollywood’un toplumdaki bu dönüşüme nasıl hizmet ettiğini hem de bu dönüşümden nasıl etkilendiğini inceleme kapsamına alıyor. Özellikle Jimmy Carter’ın 1977-1981 arasındaki başkanlık döneminde yaşanan ekonomik krizin sonucu olarak ve 1960’lı yıllardaki özgürlükçü hareketlere tepki olarak gelişen bu Yeni Sağ dalganın en somut sembolü Cumhuriyetçi başkan Ronald Reagan’ın kendisi olsa gerek. Yazarlar bu dönemin sinemadaki sembolü olarak da farklı türlerden (korku, fantastik, felaket vs.) filmler seçerek, kimi zaman bu filmlerin hikâyelerinden kimi zaman da filmden seçilen sahnelerden yola çıkarak oldukça çarpıcı analizler yapıyorlar.

Özellikle 70’li yıllarda Avrupa sinemasına da yaklaşan bir tavırla feminizm, siyah radikalizm ve cinsellik gibi alanlarda yazarların deyimi ile “karşı devrim” olarak nitelenebilecek filmler üreten Hollywood’un süratle nasıl tam tersi yöne savrulduğunu çarpıcı örnekler ile karşımıza getiriyor yazarlar. Ryan ve Kellner filmleri ve kimi sahnelerini oldukça detaylı bir analizin kapsamında ele alırken sık sık oldukça derin politik, sosyal ve ekonomik değerlendirmelerde de bulunuyorlar. 60’lı yılların liberalizminin muhafazakâr kodları sarstığını ve yerine yenilerini koy(a)mayıp güvensiz bir toplum yarattığını ve bunun da ortaya 80’lerin sağını çıkardığı saptamasında bulunan yazarlar, ABD’de gerçek bir “sosyalist” (evet, aynen bu kelimeyi kullanıyor yazarlar) alternatifin üretilebilmesi için sol cenahtakilere öncelikle bu alternatifin arzu edilebilir olmasını sağlamaları gerektiğini ve kültürün (popüler olanlar dahil) kitlelere ait psikolojinin biçimlendiği yer olduğu saptamasından yola çıkarak solun sahip olduğu entelektüel birikimi bu kültürün kodlarını kullanarak değerlendirmeleri gerektiğini söylüyorlar.

Zaman zaman biraz akademik bir tonda ilerleyen kitabın dilinin ağırlaştığı zamanlar da oluyor ve metonimi kavramını çok iyi sindirmeden ve metafor ile farkını çok iyi anlamadan analizlerin derinliğine anlaşılmasını engelleyecek bir yaklaşımı olması örneğinde olduğu gibi konsantre ve hayli bilinçli bir okumayı gerektiriyor. Bu çabanın da karşılığını fazlası ile veriyor kitap; Coppola filmlerinin incelendiği bölüm başta olmak üzere, yeni sağ sinemanın cinsellik, sınıf, ırk gibi kavramlara ve ekonomik ve sosyal düzene yaklaşımını örnekleyen tüm bölümleri ile hayli çarpıcı ve ufuk açan bir kitap bu. Bir filmin seyredenin sınıf, ırk ve cinsiyetine göre nasıl farklı algılanabileceğinin örneklerini de içeren kitap sinemanın büyüsüne ve özellikle Hollywood’un çok iyi becerdiği hikâye anlatıcılığının çekiciliğine kapılarak hangi ideolojilerin yoğun ve etkin bir propagandasına maruz kaldığımızı örnekleri ile sergileyerek uyarıcı bir işlev de üstleniyor.

(“Camera Politica: The Politics and Ideology of Contemporary Hollywood Film”)

Yol Ayrımı – Kemal Tahir

“Esir Şehir” Üçlemesinin bu üçüncü kitabı, ilk iki kitaptaki karakterlere yeni karakterlerin eklendiği ve 1930’daki Serbest Fırka denemesi sırasında gelişen olayları anlatıyor. Kemal Tahir “devrimden” sonra süratle yorulmaya ve yozlaşmaya başlayan bir ülkeyi, Mustafa Kemal’in ve halkın arayışını ve genel olarak ülkenin yolunu bulmaya çalışmasını anlatırken yine hayli zengin bir dil kullanımı ile onlarca farklı karakter ve onların yan hikâyelerini getiriyor karşımıza. Tahir Serbest Fırka denemesi ve genel olarak ülkenin içinde bulunduğu koşulları geçmiş ve gelecekle de bağlantısını kurarak anlatırken kendi görüşlerini de özellikle finalde Doktor Münir karakteri üzerinden dile getiriyor ve kitaptaki Cumhuriyet uygulamaları eleştirisini özellikle bu bölümde hayli açık biçimde dile getiriyor. Kuva-yi Milliye’ye katılmayanların Serbest Fırka’ya yamanmak için gösterdikleri telaş ve üçlemenin diğer kitaplarında olduğu gibi ahlâksızlık vurgusunun yine kadınlar üzerinden yapılması kitapta dikkat çeken unsurlardan bazıları.

Demokrasinin hem çok basit hem de çok kompleks bir kavram olduğunu bir kez daha hatırlamak, resmi tarih söylemlerine alternatif düşünsel süreçler geliştirmek ve insanların her dönemde kişisel çıkarları uğruna nasıl zavallılıkların, yalanların ve kötülüklerin peşinde koşabileceğini görmek için de okunması gereken bu kitapta, devrimi yapmanın değil onu korumanın, zenginleştirmenin ve sürekli kılmanın önemli olduğunu söylüyor Kemal Tahir. Onun deyimi ile “tarih yapan ama yaptıkları tarihe sahip çıkmasını pek de bilmeyen” Kuva-yi Milliyeciler’in hikâyesi var bu kitapta.

Esir Şehrin Mahpusu – Kemal Tahir

Üçlemeye başlayınca bitirmemek olmaz! Kemal Tahir’in “Esir Şehir” Üçlemesinin bu ikinci kitabı, ilk kitapta hapise atılan kahramanı Kâmil Bey’in oradaki günlerini anlatıyor. Bir yandan düştüğü bu ortamda hissettiği yalnızlık ve dehşet duygusu ile baş etmeye çalışırken, diğer taraftan Anadolu’daki kurtuluş hareketini takip ediyor Kâmil Bey. Kitap üçlemenin ilk cildi olan “Esir Şehrin İnsanları” adlı romanda olduğu gibi Osmanlı’nın çürümüşlüğünü pek çok farklı karakter üzerinden ve onların ustalıklı bir dil kullanımı ile anlatılan hikâyeleri aracılığı ile aktarıyor. Tahir’in sözcük zenginliği, halkın günlük diline ve o dönemin argosuna hâkimiyeti kitaba ilave bir zevk de katmış açıkçası. Kitap boyunca sergilenen tüm yozlaşma hikâyeleri, çöken Osmanlı’dan yeni bir devlet yaratanların nasıl büyük bir iş başardıklarını bir de edebi bir bakış açısı ile anlamamıza da imkân veriyor. Kitaptaki karakter çokluğu ve her birinin kendi hikâyesinin olması, romana bir yandan zenginlik katıyor ama bir yandan da bir süre sonra onlarca karakterin Kâmil Bey’e (ve okuyucuya) sıra ile hayatlarını anlattığı bir hikâye dizisine dönüştürüyor ve bu da anlatımda kullanılan dilin tüm zenginliğine ve anlatılanların içeriğinin doluluğuna rağmen zaman zaman bir monotonluk hissi yaratmıyor da değil. Mustafa Kemal’in kaybetmesini isteyen bir İstanbul’da, her türlü ahlâksızlığın kol gezdiği ve bu açıdan o günlerin İstanbul’unun bir aynası olarak gösterilen hapishaneden insan manzaraları olarak görülebilir bu kitap özet olarak.

Barbarları Beklerken – John Michael Coetzee

Güney Afrikalı yazar John Michael Coetzee’nin ünlü çağdaş besteci Philip Glass’ın operaya da uyarladığı romanı, adı sadece “İmparatorluk” olarak verilen bir devletin ücra bir yerdeki kolonisinde sulh yargıçlığı yapan bir adamın hikâyesini anlatıyor. İmparatorluğun herhangi bir emperyalist gücün sembolü olduğu kitap haksız olduğunu bilen acımasız bir gücün ezdiği yerel halk topluluğundan duyduğu korkuyu ve bu korku ile daha da zalimleşmesini anlatırken farklı örneklerle zalim ve mazlum arasındaki ilişkiyi de analiz ediyor. Bazen bir yerli kız bu mazlum, bazen de yargıcın kendisi. Kitabın emperyalist gücün kendisini dahi –en azından kendisine ait olmayan topraklar üzerindeki varlığını- yok edecek denli zalim tavrını eleştirmesi, hiç görünmeyen “Barbarların” gelmesini beklerken duyulan korkuyu başarılı bir biçimde aktarması ve hümanist ve adil idealistlerin zalimlerin içinde yaşayıp onların kurduğu düzenin parçası oldukları sürece vicdanlarının kirlenmekten kaçınamayacağını göstermesi hayli etkileyici. Nobel ödüllü yazar Coetzee’nin yazarın ağzından anlattığı hikâyesinin baş kahramanı yargıcın, yaşlanan ve her anlamda “iktidarını” kaybeden (veya kaybetmeye çalışan) karakteri de kitabı çekici kılan öğelerden biri. Adını Kavafis’in aynı adlı şiirinden alan kitabın anlatmak istediği de aslında yine bu şiir ile hayli örtüşüyor:

“Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

(“Waiting for the Barbarians”)