Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti, “Safa Önal Kitabı” – Yasemin Arpa (Söyleşi)

Filme çekilen 395 senaryo ile bir dünya rekorunun sahibi olan Yeşilçam’ın altın yıllarının senarist ve yönetmenlerinden Safa Önal ile yapılan bir nehir söyleşi. Sanatçı ile konuşan Yasemin Arpa ustalıklı bir şekilde yönetmiş bu uzun bir zamana yayılan konuşma serisini ve tüm kitabı adeta doğal bir akışı olan bir biyografiyi sohbet ortamında dinliyor gibi okuyorsunuz. Safa Önal’ın muhteşem hafızasının ve ustalıklı dilinin çok ciddi bir katkıda bulunduğu bir kitap bu. 1953 yılında içine girdiği Türk sinemasının hemen tüm isimlerini içeren anıları, derin bir sevgi ile bağlandığı ve andığı sinema hayatından aktardıkları ve bugün artık pek örneği kalmamış İstanbul’lu bir Cumhuriyet çocuğu bakışı ile Önal kitabı hayli çekici kılıyor. Sanata, sanatın her dalına ve sanatçılara duyduğu derin hayranlığın izlerini taşıyan, ezberden okunan bir şiirden 50’li yıllarda bir gece kulübündeki şarkıcının kıyafetinin güzelliğine geçiş yapılan bu eserin dikkat edilmesi gereken tek bir tarafı var: Kitabın tüm sayfalarından yoğun bir nostalji taşıyor dışarıya. Tüm emeğini yedinci sanata adamış, hem güzel yaşamış hem çok çalışmış bir insanın portresini çiziyor kitap ve 80’li yıllarla birlikte hızla dönüştürülen bir toplumun geride neleri bıraktığının acı bir şekilde altını çiziyor. Önal birkaç ufak istisna hariç herkesi saygı ama en çok da sevgi ile anıyor. Kırıldıklarını bile anlamaya çalışıyor ve o yılların şimdi küçümsenen filmlerinin arkasındakileri ve en çok da emeği anlatıyor bize. Samimiyetini kaybedip hoyratlaşan bir toplumun bireyleri olarak kitaptan alınacak çok dersler var.

Bitmeyen Yolculuk / Oğuzhan Müftüoğlu Kitabı – Adnan Bostancıoğlu (Söyleşi)

1980 öncesinde Dev-Genç ile başlayıp THKP-C ve Dev-Yol ile süren, 1980 sonrasında ÖDP ve Birgün gazetesi ile devam eden bir devrimci hayatının uzun bir söyleşi formatında anlatılan hikâyesi. Özellikle o günlere pek aşina olmayanlar veya sadece kulak dolgunluğu olanlar için çok daha cazip olan kitapta “içeriden” bir anlatımla aktarılan bu hikâye belki o dönemin bilinmeyenlerini ifşa eden bir yapıda değil ama ondan çok daha önemli bir yarar sağlıyor okuyana. Sarsılmaz bir inançla peşine düşülen bir hedefin ve o hedef için verilen tüm mücadelelerin kişisel roller asla abartılmadan, samimi ve dürüst bir içerikle paylaşıldığını hissediyorsunuz kitabı okurken. 12 Eylül’den sonra Dev-Yol’un pasif kaldığı suçlamalarına (bu suçlamanın anlamsızlığı bir yana) tutarlı cevaplar içeren kitap Müftüoğlu’nun kibar yaklaşımından dolayı sansasyon peşinde koşanları mutlu edecek kişisel suçlamalara girmiyor ama Hasan Cemal ve Murat Belge’ye bir açıklama getirme amacı ile verilmiş kısa da olsa cevaplar da içeriyor.

Kitabın bıraktığı en temel duygu, çekilen tüm sıkıntıların ve görülen işkencelerin de ötesinde, toplumsal bir idealin peşinde koşan insanların dünyasına bir kez daha tanık olmanın bıraktığı acı bir tat oldu. Savunulan her ne olursa olsun, insanların bireyselliklerini bir kenara bırakmayı başararak inandıkları uğruna mücadele edebildiği bir dünyanın ve elbette bu mücadele hakkının hem kişinin kendisi hem de yaşadığı toplum tarafından doğrulanmasının özlemi.

Sodom ve Gomore – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

İşgal altındaki İstanbul’u ve oradaki soysuzlaşmayı anlatan bir roman. Adı Sodom ve Gomore olunca bir kitabın, ne beklerseniz tümü var bu kitapta. Başta da cinsellik olmak üzere her türlü yozlaşma. Yakup Kadri o dönem İstanbul halkının tümünü ve özellikle zenginlerini yerden yere vururken tasvirleri ve kullandığı ifadeler ile onları gerçekten de Sodom ve Gomore halkları ile aynı yere koyuyor ve tüm hayatın çıkar, zevk, sefahat ve ihanetlerle dolu olduğu bir şehiri getiriyor karşımıza.

Yazarın öfkesinin ağır bastığı ve edebi yanından çok işaret edici ve yargılayıcı tavrı ile dikkat çeken bir kitap bu. Tutku ile karışık bir aşk hikâyesinin biraz garip durduğu ve yazarın hikâye anlatmak değil soysuzlaşma örneklerini sıralamak odaklı romanı, yazarın kişilerinden nefret ettiği bir romanı yazdığını fazlası ile belli eden bir çalışma. Özellikle İngilizlere saldıran, emperyalizmden de bahseden ama zaman zaman mütareke döneminde İstanbul’da soysuzluk örnekleri kataloğu havasından kurtulamamış bir roman.

Leonardo, İlk Bilgin – Michael White

“Kimi zaman durup, … gerçekten olağanüstü düşüncelere ulaşabileceğiniz, duvardaki lekelere, veya bir ateşin küllerine, veya bulutlara, veya çamura veya benzer yerlere bakmak zor olmamalı”
“Öp ve Anlat” kitabından sonra bir biyografi okumak kaçınılmazdı! 70’li yılların siyah beyaz televizyonunda izlediğim başarılı televizyon dizisinden (“La vita di Leonardo Da Vinci”) bu yana hep merak ettiğim bir tarihi kişiliğin hem insan, hem sanatçı hem de bilim adamı yönüne bakan bir kitap bu. İnanılmaz zenginlikte bir ilgi alanı ile pek çok kavramı ilk hayal eden ve sanat ile bilimi birbirine bu denli yaklaştıran ilk insan olan Leonardo da Vinci’nin bu biyografisi popüler ile akademik arasında bir dil ile yazılmış ve hem onunla hem de yaşadığı çağ ile tanışmak için iyi bir fırsat. Yazar da Vinci’yi çocukluğundan itibaren ele alıyor ve günümüzden çok farklı bir dünyada zekası, endişeleri, sabrı, farklılığı ve yetenekleri ile öğrenmeye ve keşfetmeye olan açlığını çekici bir dil ile anlatıyor. Konusuna aşık olmasa da onu ihtiyatlı da olsa seven bir yazarın elinden çıktığı açık.
Bir biyografi okuduğum zaman, özellikle de sevdiğim daha doğrusu idealize ettiğim bir kişiliğe ait ise bu biyografi, kimsenin mükemmel olmadığını bir kez daha anlayıp gereksiz bir üzüntüye kapılırım her zaman. Neyse ki Mona Lisa’nın büyülü gülümsemesine dalıp tekrar o mükemmeliğe dönme şansı var her zaman.

(“Leonardo: The First Scientist”)