Oh! What a Lovely War – Richard Attenborough (1969)

“Majesteler, ekselansları, lordlar ve beyefendiler; hazır olduğunuzda yerlerinizi alın ve popüler savaş oyunu başlasın… şarkılar, muharebeler ve birkaç şakayla beraber”

Birinci Dünya Savaşı’nın bireyleri savaşa katılan Smith ailesi üzerinden anlatılan hikâyesi.

Charles Chilton’ın BBC için hazırladığı ve savaşta hayatını kaybeden ve hiç tanımadığı babasının anısına yazdığı “The Long Long Trail” adlı radyo müzikali ve askerî tarihçi Alan Clark’ın “The Donkeys: A History of the British Expeditionary Force in 1915” adlı eserinden uyarlanan bir sahne müzikalinden sinemaya aktarılan bir Birleşik Krallık yapımı. Richard Attenborough’nun ilk yönetmenlik çalışması olan film özellikle açılış sahnesi ile bir tiyatro müzikalinden uyarlandığının altını çizen yaklaşımı ve hikâyesi boyunca da alışıldık bir sinema filminden çok tiyatro ile sinema arasında duran anlayışı ile farklı bir çalışma. Dönemin liderlerinin ağzından duyduğumuz sözlerin çoğunlukla belgelere dayanılarak hazırlandığı, şarkıların ise savaş sırasında İngiliz askerlerinin o dönemin popüler eserlerinin sözlerini değiştirerek söylediği hallerinden alındığı film fanteziyi çağrıştıran müzikal türünde olmasına rağmen gerçekçiliği de yakalayabilmiş bu şekilde. Birleşik Krallık sinemasının pek çok güçlü oyuncusunun kısa rollerde karşımıza çıkarak hoş sürprizler yaptığı filmin mizahı, doğrudan olmaması nedeni ile her zaman güçlü değil ama bilindik anlamda bir müzikal film olarak ele alınmaması gereken bu savaş karşıtı film hayli ilginç ve önemli bir çalışma.

Senaryosunda Charles Chilton’ın eserinin yanısıra Ted Allan ve Len Deighton’ın katkısı olan film için hazırlanan ve sabit görüntülerden oluşan jenerikte önce tipik İngiliz ögeleri (Çay fincanı, çay seti, armalar, kral ve kraliçe resimleri vs.) görüyoruz, ardından bu görüntüler yerlerini Birleşik Krallık ordusuna ait kimi eşyalara (Kasatura, palaska, bot, gaz maskesi, tüfek vs.) bırakıyor. Hikâye için çok doğru bir seçim olmuş bu jenerik ve Smith ailesi de çocukları savaşa giderken gururlu ve mutluyken, sonradan savaşın gerçekleri ile karşı karşıya geleceklerdir. Jenerik sonrasındaki ilk sahnede bir tiyatro dekoru görüntüsü içinde dönemin dünya liderlerini görüyoruz; diplomatlar, askerler, soylular ve liderler savaş çıkması ihtimali üzerinde tartışır ve söz dalaşına girerken, bir fotoğrafçı onları fotoğraf çekimine davet ediyor. Fotoğraf makinasının deklanşörünün sesi bir silah sesine dönüşüyor ve Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan olayın temsili olarak Avusturya Arşidük’ü ve eşinin yere düştüğünü görüyoruz. Suikastin hemen öncesinde fotoğrafçı arşidük ve eşine birer kırmızı gelincik veriyor ki bu çiçek göründüğü her sahnede kendisini taşıyanların öleceğini haber veriyor bize. Bu çiçek İngiliz Milletler Topluluğu’na (Commonwealth) üye devletlerde Remembrance Day olarak bilinen ve ülkesi için savaşırken ölenlerin anıldığı günün sembolü ve burada da kırmızı rengi ile dökülecek kanın habercisi oluyor. Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey’in “Avrupa’da bütün ışıklar sönüyor. Ömrümüz boyunca bir daha yandıklarını göremeyeceğiz” sözleri ile kapanan bu sahneden sonra film on altıncı dakikasında ilk kez dışına çıkıyor bu tiyatro dekorunun ve kendimizi deniz kenarında bulunuyoruz.

Savaşa girilmiştir, herkes iyimserdir ama filmdeki “Kazanılmış bir savaş, kişinin yenildiğini itiraf etmediği bir savaş demektir” sözüne uygun olarak insanlığın bu toplu cinayeti gerçek yüzünü gösterecektir elbette. Richard Attenborough aslında hayli trajik olan bir hikâyeyi, dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde yaşananları, kaynak müzikalin havasından doğan hafifliği ve eğlenceyi koruyarak taşımış beyazperdeye. Kendisini hep hissettiren karamizahın her zaman güçlü olduğunu söylemek zor ve bu derece sağlam bir kadrodan çok daha iyisini beklemenize neden oluyor film ama yine de İngiliz mizahının sık sık kendisini gösteren hınzırlığı ve “sınır tanımazlığı” filme belli bir eğlence katıyor. Zafer şarkıları söyleyen askerlerin bindikleri atlıkarıncadan birer birer düşmesi; müzikholdeki gösteri sırasında baştan çıkaran tavırlarla, orduya katılmak için erkek seyircileri sahneye davet eden kadın şarkıcının cazibesine kapılan erkeklerin başına gelenler; cephedeki askerlerin yaşadığı dehşet ve sefaletle paralel olarak gösterilen rütbeli subayların ve zenginlerin refah içindeki yaşamları; “300 Bin asker daha ölürse ilerleme kaydedebiliriz” diyen komutanın trajikomik davranışları veya -filmin en komik sahnelerinden birinde- subayların teftişi sırasında onlarla dalga geçen sözleri olan şarkıyı söyleyen askerler gibi bölümleri ile film hem savaş karşıtı söylemini zenginleştiriyor hem de eğlendiriyor seyircisini.

Eleştirisini sadece savaşa karar veren ve ölen yüz binlerce insanı birer istatistik olarak görenlere değil, onların kararını şu ya da bu nedenle destekleyenlere de yönelten ve örneğin savaşı kendilerince doğru olan gerekçelerle destekleyen tüm dinlerin temsilcilerini de bu eleştirisinin bir parçası yapan film savaş karşıtı mesajını en güçlü ve sert görüntülere tanık olduğumuz finalinde çarpıcı bir biçimde veriyor. Her biri bir mezarı simgeleyen on altı bin haçı görüyoruz bu kapanışta ve o haçların her birinin sadece bir avucu ile tanıştığımız insanlara ait olduğunu, onlarla birlikte hayallerin, umutların ve sevgilerin de yok olduğunu hatırlıyoruz bir kez daha. Filmde birkaç önemli sahne daha var: Bunların birincisinde “Savaş kazanılamaz. Kimse bir savaşın galibi olamaz” diye bağıran ve savaşı protesto eden kadınların lideri ile dalga geçiyor ve onu aşağılıyor halk. İkincisinde ise tarihte “Noel Ateşkesi” olarak bilinen ve Fransız, Birleşik ve Alman askerlerinin Noel sırasında kendilerini yöneten güçlerden bağımsız olarak ilan ettikleri gayriresmi ateşkes anlarından birine tanık oluyoruz. Alman ve Birleşik Krallık askerlerinin siperlerinden karşılıklı söyledikleri Noel ilahilerindan sonra birbirlerine önce tereddütlü bir şekilde yaklaşıp ardından içkilerini ve tütünlerini paylaşmaları (sinemada Christian Carion’un 2005 tarihli “Joyeux Noël” (Ateşkes) adlı filminde olduğu gibi daha önce de anlatılan bir hikâyedir bu) ölenlerin ve öldürenlerin birer insan olduğunu hatırlatan acı bir sahne kesinlikle. Bir diğerinde ise “I Want To Go Home” adlı şarkı eşliğinde yirmiye askın asker ritmik hareketlerle koca bir çukur kazıyorlar yakında gelecek askerler cesetleri için ve artık siperlere dönmek istemediklerini, evlerine dönmeyi arzuladıklarını ve ölmek istemediklerini haykırıyorlar.

Çok fazla sayıda karakter olması ve bir ana hikâye akışını izlememesi filme ısınmayı seyirci açısından biraz zorlaştırıyor açıkçası ve onlarca ünlü oyuncunun varlığı bir yandan filmi zenginleştirirken bir yandan da konsantrasyonu dağıtıyor. Ne var ki askerlerin gittikçe hüzünlenen ve savaşa gitmenin coşkusunun yerini savaştan uzak olma arzusunun aldığı sözlere sahip şarkıları bu sorunu önemsiz kılıyor bir süre sonra. Hayli iyi bir prodüksiyona sahip olan film; yönetenler imzalar atarken, yönetilenlerin öldüğünü sade ama sert bir içerik ve dil ile anlatan son sahneleri ile de ilgi çekerken tüm o milliyetçilik coşkusunun ardına gizlenen cinayetleri düşünmemizi de sağlıyor. Rupert Brooke’un “The Soldier” adını taşıyan şiirinden bir bölümün okunduğu sahneyi düşünün örneğin. Cepheye giderken yolda geçirdiği bir hastalık nedeni ile hayatını kaybeden şairin hiç siper görmeden yazdığı ve askerin ülkesi için hayatını vermesinin güzelliğini anlattığı bir şiirdir bu siperlerde gördüklerimizle de çelişir aslında.

Kısa rollerde Maggie Smith, Dirk Bogarde, John Gielgud, John Mills, Laurence Olivier, Corin Redgrave, Michael Redgrave, Vanessa Redgrave, Ralph Richardson, Ian Holm, Edward Fox ve Susannah York’un da aralarında olduğu kadrosu ile sinemaseverlerin ilgisini çekecek bir film bu kesinlikle. Birleşik Krallık sinemasının o dönemdeki neredeyse tüm yıldızlarını toplu halde görebilmek kaçırılmaması gereken bir fırsat kuşkusuz.

(“Ah! Ne Tatlı Savaş”)

Gangs of New York – Martin Scorsese (2002)

“Sizi Rahip Vallon’un oğluyla tanıştırayım. Onu kanatlarımın altına aldım. Karşılığını görüyorsunuz. Bir gün hayatımı kurtardı ki ertesi gün beni öldürsün. Sinsi bir hırsız gibi… erkek gibi dövüşmek yerine. Asil bir adı hak etmeyen pis bir işgalci”

Farklı çetelerin egemenlik kurmak için mücadele ettiği New York’ta, babasını öldüren çete liderinden intikam almak için 16 yıl sonra geri dönen bir genç adamın hikâyesi.

Martin Scorsese’nin 1970’de Amerikalı gazeteci Herbert Asbury’nin 1928 tarihli kitabı “The Gangs of New York: An Informal History of the Underworld”ü okurken kafasında oluşan, New York’un on dokuzuncu yüzyıldaki yer altı dünyasını anlatan epik bir hikâye çekme isteğinden doğan bir ABD ve İtalya ortak yapımı. Senaryosunu Jack Cocks’un orijinal hikâyesinden Cocks, Steven Zaillian ve Kenneth Lonergan’ın yazdığı filmi 20 yıl boyunca proje üzerinde çalışan Scorsese çekmiş ve başrollerinde Leonardo Di Caprio ve Daniel-Day Lewis’in yer aldığı yapıt tam da yönetmeninden bekleneceği şekilde her anında görkemli olmaya çalışan ve bunu görsel olarak da başaran ama tüm bu operavari epik havasının altındaki hikâye kazındığında çok da tatmin etmeyen bir sonuç çıkmış. 195 dakikalık filmin daha sonra 167 dakikaya indirilmesinin de etkisi ile belki de, zaman zaman uzun bir televizyon dizisinin kısaltılmış sinema versiyonu gibi duruyor ve işlevsiz anlatıcı karakteri başta olmak üzere çeşitli sorunları da içeriyor film. Yine de sonuçta bir Scorsese filmi bu ve ustalıkla oluşturulmuş sahneleri, set ve kostüm tasarımları ve Michael Ballhaus imzalı görüntüleri ile ilgi çekmeyi başarıyor. Aralarında En İyi Film de dahil olmak üzere 10 dalda Oscar adaylığı olması ama bu adaylıkların hiçbirini ödüle dönüştürememesin de gösterdiği gibi ilgiyi üzerine çekmek için sesi hayli yüksek çıkan ama dikkatli bir bakışla ele alındığında bu yüksek sesin altını dolduramayan bir çalışma bu.

Film Scorsese’nin bir epik hikâye anlatmaya kararlı olduğunu gösteren sahne ile açılıyor: New York’un Five Points adlı bölgesinin hâkimiyeti için Katoliklerle Protestanlar arasında yüzlerce çete üyesinin karıştığı, hayli vahşi ve katliama dönüşen bir kavgayı seyrediyoruz bu açılış sahnesinde. Kalabalık figüran kadrosu, iki çetenin liderini tanrılaştıran kamera açıları, yavaşlatılmış çekimler, yakın planda gösterilen hırs, öfke ve nefret dolu yüzler ve dökülen kanlar… Kesinlikle görkemli bir prodüksiyon bu ve Scorsese Roma’daki Cinecitta stüdyolarında yarattığı New York setleri ile bu görkemi sürekli olarak görünür kılmaya çalışıyor. Kurulan setlerin devasalığı çekimleri ziyarete gelen Amerikalı sinemacı George Lucas’ın Scorsese’ye “Artık böyle setler bilgisayarlarla yapılabiliyor” demesine neden olmuş ama Scorsese “doğal” görkemi tercih etmiş anlaşılan. Bir tarafında İrlandalı katoliklerin, diğer tarafta kendilerini ABD’nin yerlisi olarak gören protestanların olduğu egemenlik kavgasının sadece bu iki çete ile sınırlı olmadığı, daha pek çok çetenin de içinde bulunduğu mücadelede film temel olarak bir intikam hikâyesi anlatıyor. Katoliklerin lideri olan babasını açılıştaki savaşta öldüren Protestanların lideri “Kasap Bill”in (Daniel Day-Lewis) peşine düşen Amsterdam Vallon’un (Leonardo Di Caprio) hikâyesi bu ve diğer tüm olgular (egemenlik mücadelesi, politik yozlaşma, New York’un o sırada tam bir vahşi dünya olması, köleliğin kaldırılması, ırkçılık, ülkeye eskiden gelenlerin yenilere tepkisi, devam eden iç savaş nedeni ile askere alınan yoksulların (zenginler para ödeyerek kurtulmaktadır bu yükümlülükten) tepkisi ve tüm bunların arkasında yatan sosyal ve politik koşullar) bu intikamı süsleyen konular olmakla kalıyor çoğunlukla. Sık sık “onur” kavramını gündeminde tutan Scorsese kötülerin bile mertlik naraları attığı bir “erkek dünya”sını zevkle ve açıkçası bu erkek kavramlarına da kendisini yakın hissederek anlatıyor. Yüzlerce insanın satırlar veya bıçaklarla doğrandığı savaşta ölenlerden birinin “öteki dünyaya tek parça olarak gitmesi” için beden bütünlüğüne saygı gösterilmesi bu erkeksi ikyüzlülüğün kabullenmemiz beklenen tipik bir örneği.

Çok şey anlatmaya çalışmak ve bu yüzden uzun süren bir hikâyeye sahip olmak yerine, dönemin koşullarını ve olgularını daha sade ama doyurucu bir şekilde çizerek bir intikamın anlatısı olarak kalmayı tercih etmek çok daha doğru olurmuş kesinlikle. Bunun yerine film operaların görkemini (evet, orada da hikâye tüm o görkemi hak edecek büyüklükte değildir her zaman ama operanın doğasına yakışır bu görkem) tekrarlamaya çalışmış; bir açıdan film bir çizgi romandan uyarlanmış gibi duruyor ama o romanlarda kolayca ve ucuz bir şekilde yaratılabilen ihtişamlı görüntüleri bu hikâye için pahalı bir sanat olan sinemada yaratmaya soyunmanın ne kadar anlamlı olduğu tartışmalı kesinlikle. Belki vizyona girerken kesilen 28 dakikanın etkisi ile de hikâye bu büyüklüğü gerektiren bir havaya giremiyor pek ve bazı sahneler de boşa çıkıyor. Örneğin limandaki gemiye bir yandan yeni askere alınanlar binerken, diğer yandan savaşta ölen askerlerin tabutlarının indirilmesi kısa bir savaş karşıtı mesaj olarak dikkat çekiyor ama filmdeki tüm o katliamlar ve Scorsese’nin bu katliamları, cinayetleri ve şiddeti doğrulayan değil ama onlara neredeyse çekicilik katan dili nedeni ile boşa düşüyor. Filmdeki aşk hikâyesi de benzer bir şekilde zorlama görünüyor ve daha çok Amsterdam ile Bill karakteri arasında bir gerilimin aracı olmak ve yine delikanlılık söylemlerine (“Ben isteyene kadar bana elini sürmedi”) olanak sağlamak için kullanılmış gibi görünüyor. Filmin iki çete arasında finaldeki savaş ile şehirdeki ayaklanmayı paralel olarak anlatması ise -görsel yönden hayli güçlü sahneleri karşımıza getirse de- ilkini büyütürken, ikincisinin tarihteki yer ve anlamını küçültüyor. Gerçek Bill karakterinin bu isyandan iki yıl önce ölmüş olması ise filmin bu önemli olayı kendi amacı için kullandığının göstergesi oluyor.

Anlatıcı kullanımının da herhangi bir anlamlı fonskiyonu yerine getiremeyerek zayıflattığı filmde baştaki çete savaşı sahnesinde olduğu gibi rock müzik kullanımı oldukça cüretkâr bir tercih olmuş. Belki bir dönem filmi için alışık olmadığımızdan ama bu tür bir kullanım Brian Helgeland’ın 2001 yapımı “A Knight’s Tale” (Şövalye) adlı filminde rahatsız etmezken, burada tüm o gerçekçilik havası içinde yadırgatıyor açıkçası. Kapanış jeneriği akarken dinlediğimiz ve on dokuzuncu yüzyıldaki “Büyük Kıtlık”nedeni ile Yeni Dünya’ya göç eden İrlandalıları anlatan U2 şarkısı (“The Hands That Built America”) ise kapanıştaki görüntülerle (yıllar geçtikçe yükselen New York gökdelenleri ve otlar tarafından örtülerek kaybolan mezarlar) birlikte iyi bir kapanış sağlıyor hikâyeye ama Scorsese bize pek de bu şarkıdakileri anlatmıyor açıkçası.

Scorsese ile uzun bir iş birliğinin ilk örneğindeki Caprio’nun işini yaptığı, Day-Lewis’in ise her zamanki gibi hikâyeye egemen olan bir oyunculuk gösterdiği filmde Cameron Diaz onca sahnesine rağmen, senaryonun onu bu erkekler hikâyesinde daha çok bir süs olarak görmesi nedeni ile kendisini gösteremiyor. Sonuç olarak; pek çok problemi olan, bir epik olma iddiasını gizleyemeyen ve ulaşmaya çalıştığı destansı havayı hak eden bir hikâyesi olmayan film şiddeti anlatmayı seven bir yönetmenin ustalıklı anlatımı ile karşımıza gelen, görselliği ile göz dolduran, görkemli setleri ile etkileyen ve uzun süresine rağmen ortalama bir seyirci için çekici olabilecek bir çalışma.

(“New York Çeteleri”)

The Texas Chain Saw Massacre – Tobe Hooper (1974)

“İzleyeceğiniz film beş gencin, özellikle de Sally Hardesty ve onun özürlü kardeşi Frank’in başına gelen trajedinin hikâyesidir. Genç olmaları yaşananları daha da trajik kılmıştır. Fakat uzun, çok uzun ömürleri olsaydı da o gün görecekleri çılgınlığı ve katliamı görmeyi ne tahmin ne de umut edebilirlerdi. Onlar için pastoral bir yaz öğleden sonrası seyahati bir kâbusa dönüştü o gün ve yaşananlar Amerikan tarihindeki en tuhaf suçlardan birinin, “Teksas Katliamı”nın keşfedilmesine kadar uzanacaktı”

Birlikte geziye çıkan ve ikisi kardeş olan beş gencin (iki kadın ve üç erkek) yolda karşılarına çıkan psikopat bir ailenin kurbanı olmalarının hikâyesi.

Senaryosunu Kim Henkel ve Tobe Hooper’ın yazdığı, yönetmenliğini Hooper’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Hooper’ın yine Henkel ile birlikte çalıştığı, 1969 yapımı “Eggshells”ten sonra çektiği, bu ikinci uzun metrajlı filmi bugün korku türünün klasiklerinden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Sadece 140 Bin Dolar’a (bugünkü karşılığı ile yaklaşık 800 Bin Dolar) çekilen film daha sonra, hikâyenin öncesi veya sonrasını anlatan ya da aynı hikâyeyi tekrarlayan yedi filme daha esin kaynağı olmuştu. Bugünün benzer türdeki filmleri ile kıyaslandığında belki çok sert görünmeyebilir ama zamanında Hooper’ın bu klasiği pek çok ülkede uzun süre yasaklı olarak kalmıştı. Gençlerden oluşan bir grubun başına gelen korkunç olayların hikâyesi sonra da çok kullanılmış bir formül ve bu açıdan çok orijinal görünmeyebilir bugünün seyircisine ama filmin tüm o kabalığı ve tahmin edilebilirliği içinde bir çekiciliği olduğu açık. Bu çekiciliğin temel kaynağı, sertlikte uç noktalara kaymaktan çekinmemesi ve doğrudan bir anlatımı benimsemesi olmuş gibi görünen filmin türe çok da meraklı olmayanlara vaat edebileceği bir şey ise pek yok gibi görünüyor.

Bu yazının girişinde yer alan ve oyuncu John Bernard Larroquette’in seslendirdiği cümlelerle başlıyor film. 1973 yılının 18 Ağustos tarihinde geçen hikâyenin “gerçek”liğine işaret eden cümlelerin aksine, anlatılanların hikâyedeki psikopat karakterlerden biri olan “Leatherface”in (Deri Surat) esinlendiği Amerikalı katil Ed Gein ile çok da ilgisi yok aslında. Gein sadece iki kadını öldürmüş (bir seri katil için düşük bir sayı) ve filmdeki karakterin yaptığı gibi kadınların mezarlarını soyarak çeşitli vücut parçaları çalmış ve insan derisinden kıyafetler yapmış kendisine. Filmin anlattığı ise daha çok, Gein’in çağrıştırdıkları ile yaratılan bir orijinal hikâye ve yönetmen Hooper da bu hikâyeyi doğrudan bir sertliğe büründürerek seyirciyi etkileme hedefini başarı ile tutturmuş. Filmin adındaki testereye karşılık hikâyedeki cinayetlerin sadece birinin bu aletle işlendiği çalışmayı sert bir korku hikâyesi olarak nitelemekle yetinmeyerek, ona derinlik kazandıracak temaları keşfetmenin peşine düşen pek çok yorum var ve bunlardan biri de vejetaryenlik. Gerçekten de filmin başlangıcındaki mezbaha konuşmalarından burada hayvanlara yapılanların insanlar üzerinde tekrarlanmasına, Hooper’ın filmi, Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun bu hikâyeyi seyrettikten sonra vejetaryen olduğunu söylemesini doğrulayacak kadar açık bir dil kullanıyor bu konuda. Hayvanların mezabahalardaki öldürülme yöntemlerini konuşan ve bundan rahatsız olan ama bir yandan da et yemeyi sürdüren karakterlerin ikiyüzlülüğü üzerinden aslında benzer durumda olan dünya üzerindeki milyonlarcasını eleştiriyor film. Hikâye boyunca tanık olduğumuz cinayetlerin kurbanı olan insanların yerine hayvanları koyduğumuzda da aynı ürkünçlüğü hissetmemizi bekliyor kesinlikle Tobe Hooper’ın bu klasiği ve Leatherface’in katliamlarını gerçekleştirirken mezbahalarda giyilen türden uzun naylon önlüklerden giymesi ile de vurguluyor bu yanını.

Hikâyenin başında bir radyodan duyduğumuz sesler oldukça karanlık bir ABD resmi çiziyor bize. Sonradan bu resme hiç dönülmese de doğrudan, belki de film bu karanlığın mikro boyuttaki bir karşılığı olarak görüyor hikâyesini. Kolera salgınından, sebepsiz çöken bir binadan, bir saldırıdan, vahşice öldürülmüş olarak bulunan iki cesetten, bir protesto intiharından ve onun tetiklediği diğerlerinden ve bir patlamadan söz ediliyor radyo haberinde açılış sahnesinde ve 1974’ün iki yıldan beri ülkeyi sarsan Watergate skandalı nedeni ile Nixon’ın istifa etmek zorunda kaldığı ve ülkenin çalkantılı bir dönemden geçtiği bir tarih olduğunu düşününce Hooper’ın belki de bu ortama da bir göndermede bulunduğu yorumunu getirebiliriz. Bu yorumlar bir yana bırakılırsa beş genç (bir şişman ve özürlü, bir yakışlıklı, bir cool entelektüel (gözlükleri var çünkü) ve iki sarışın ve seksî (burçlara meraklı olduklarına göre çok da akıllı değiller!) kadın gibi gençlerin kurban olduğu korku filmlerinin sonradan klişeleşen karakterlerine sahip olan hikâye tüm çekiciliğini temposunu hiç düşürmeden karşımıza getirdiği sert sahneleri üzerine kuruyor. “Leatherface” karakteri, testere ve ondan daha da fazla çekiç ile yapılanlar, mezbahalarda hayvanlara yapılanları hatırlatan kancaya asma ve yerde debelenmeler, koltuklarında oturan yaşlıların çürümüş cesetleri ve bu cesetlerden birine yaptırılmaya çalışılanlar (“Vur ona! Vur, büyükbaba. Al Çekici. Hadi, büyükbaba. Vur şu kahpeye! Hadi, büyükbaba. Vur şu kahpeye, öldür onu!”), dakikalar boyunca süren kadın çığlıkları ve korkudan iri iri açılmış gözlerle gidebileceği son noktaya gidiyor film.

Finalde gün batımı fonu önünde gerçekleşen “testere ile dans” sahnesi ile etkileyici bir kapanış yapan filmin belki de sinema sanatı açısından en önemli başarısı karanlık bir mizahı ustalıkla kullanması. Testere ile kurbanları kovalamaca, büyükbabanın eline çekicin tutturulmaya çalışılması veya absürt olabilecek bir durumu ve görüntüyü tam sınırda tutabilme becerisi ile dikkat çekiyor Hooper’ın çalışması. Düşük bir bütçe ile yakalanan görsel atmosfer (Daniel Pearl) ve efektleri (Dean W. Miller), hikâyeye yakışan usta bir kurgu (J. Larry Carroll ve Sallye Richardson) ile de dikkat çeken film adı hiç geçmese de Vietnam savaşının da gölgesini hissettiriyor seyirciye. 1975’te ABD’nin geri çekilmesi ile sona eren savaşın henüz sürdüğü yılların ürünü olan film Frank karakterinin tekerlekli sandalyeye mahkûm olmasını (savaştan engelli olarak dönenleri hatırlayalım) ve sık sık kendisini utandıran duruma düşürmesini bunu ima etmek için kullanıyor ama bunu diğer imaları (vejetaryenlik, toplumdaki sosyal huzursuzluk, makineleşmenin neden olduğu işsizlik vs.) ile birlikte öne çıkarmadan değerlendiriyor. Sonuç Hooper’ın 1982’de çektiği “Poltergeist” (Kötü Ruh) ile birlikte kariyerinde öne çıkan iki filminden biri oluyor ve sert doğrudanlığı ile ve hikâyesinin alışılmışlığına rağmen bir klasik çıkıyor ortaya.

(“Teksas Katliamı”)

Mayak – Mariya Saakyan (2006)

“Küçük bir kızken rüyamda ağaç olduğumu görmüştüm. Ürkütücüydü çünkü kıpırdayamıyordum. Sonra zaten kıpırdamamam gerektiğini fark ettim; çünkü içimde koca bir dünyayı barındırıyordum: Toprak, su, güneş, hava kabarcıkları. Kocamandım ve hamile bir kadın gibi de şişmandım. Bir armut ağacıydım”

Moskova’dan Ermenistan’daki köyüne dönen genç bir kadının kendisini Azerbaycan ve ülkesi arasındaki savaşın içinde bulmasının ve büyük babası ile büyük annesini oradan çıkarmaya çalışmasının hikâyesi.

2018’de henüz otuz yedi yaşındayken hayatını kaybeden Ermeni sinemacı Mariya Saakyan’ın ilk uzun metrajlı çalışması olan ve senaryosunu Givi Shavgulidze’nin yazdığı film Ermenistan sinemasında bir kadın yönetmenin elinden çıkan ilk çalışma. Andrei Tarkovsky esintili görselliği ile dikkat çeken filmde hemen hiç göstermeden savaşı ve onun insanları nasıl etkilediğini anlatan filmin hikâyesini Saakyan “kişisel bir hikâye” olarak tanımlamış ve “kendi neslinden pek çok insan” için de bu özelliği taşıdığını ifade etmiş. Yönetmenin yirmi altı yaşındayken çektiği filmde onun gibi genç ve yine ilk sinema filmlerinde çalışan bir teknik kadro (Görüntü yönetmeni Maksim Drozdov 28, yapımcı Anton Melik 22 ve senarist Givi Shavgulidze 27 yaşındaymış film çekilirken) görev almış ve ortaya hem görsel hem de işitsel olarak hayli değerli bir sonuç çıkmış ortaya. Erken ölümünün sadece ülkesi için değil, tüm dünya sineması için önemli bir kayıp olduğuna seyirciyi kolaylıkla ikna edebilecek güçte bir film bu ve klasik hikâye anlatımının dışında kalan ögeler ortalama bir seyirciyi zorlayacak olsa da şiirsel dili ile bunu da önemsiz kılan bir yapıt.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hep bir sorunlu bölge olarak kalan Kafkasya’da, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşa da dönüşen gerilimin etkilediği bir köydeki insanları anlatıyor film. Finalde karşımıza çıkan, ellerinde bavulları ve taşıyabildikleri eşyaları ile hayatta kalabilecekleri bir yere gitmeye çalışan insanların gerçek görüntülerinin hatırlattığı gibi bir savaş filmi bu ama birkaç kez gördüğümüz bir helikopter, birkaç bomba sesi, yanmış bir kitabın sayfaları, düşen bombaların yıktığı bir evden çıkan siyah duman veya askerlerin görüntüleri ile kısıtlı savaş bu hikâyede. Bunun yerine, Moskova’dan köyüne dönen genç bir kadını takip ediyor hikâye ve onun üzerinden evine dönmek, evinden ayrıl(mak zorunda kal)mak ve zor koşullarda ayakta kalabilmek üzerine bir şeyler söylemeyi tercih ediyor. Deniz feneri şeklinde bir mumluk olarak karşımıza çıkan filmin adı karanlık denizlerde kaybolanların umudunu simgeliyor olsa gerek ve Saakyan bu umudu hem doğrulayan hem boşa çıkaran hikâyesi ile etkileyici bir başarı yakalıyor.

Pek çok sahnesi ile Tarkovsky’yi hatırlatan bir görsel çalışması var filmin; bu görselliği gerçekçilikten hemen hiç uzaklaşmadan yakalayan ve gerçekçi ve / ama şiirsel dili ile etkileyen film bu usta yönetmenin tüm dünya sinemasında nasıl kalıcı bir etki bıraktığını hatırlatıyor bize. Usta Rus sinemacı Tarkovsky’nin “Mühürlenmiş Zaman” adlı kitabında yazdığı “… elde edilen bir görüntünün aslına sadık olabilmesi için, içinde hayat gerçekliğini dile getiren ögeler barındırması, aynı anda bu gerçekliği benzersiz ve tekrarlanamaz kılması gerekir, çünkü en göze çarpmayan fenomenlerinde bile hayat böyledir” sözlerinin karşılığı olan bir film çekmiş Saakyan. Karşımıza getirdiği her görüntü hayatın kendisinden alınmış kadar “sıradan” ama bir o kadar da benzersiz gerçekten de. Çok yüksek bir yerde kurulu olan köyün adeta sisin üzerinde yüzen hâli örneğin, yüksek bir yaylaya gitmiş herkesin tanığı olacağı kadar gerçek ve bir o kadar da büyüleyici. Gökyüzündeki ve su üzerindeki kuşların siluet havasını taşıyan görüntülerinden sise tanık olduğumuz tüm sahnelere bir rüyanın resmini çiziyor görüntü yönetmeni Maksim Drozdov ile birlikte yönetmen ama bu rüyanın gerçek olduğunu hatırlatmayı da hiç unutmuyor. Evet, bir rüya… ama belki o kadar da bir kâbus bu seyrettiğimiz; çünkü savaşın kara gölgesi üzerlerinden hiç eksilmeyen insanları çıkarıyor karşımıza sürekli olarak görüntüler.

Farklı yorumlara açık finali ile hem umutlu hem umutsuz bir kapanış yapan film bir trende köyüne dönen genç kadının uyurken gülümseyen yüzü ile açılıyor ama bu gülümseme kısa sürede yerini endişeye ve dönülen evi tekrar terk etme arzusuna bırakıyor. Ağırlıklı olarak kadınları gördüğümüz köyde (belki de genç erkeklerin savaş nedeni ile askerde olması yüzünden böyledir bu durum) günlük hayat devam ediyor ama bu hayatın içine sık sık karanlık unsurları yerleştiriyor film: Kadının küçük bir kıza bir kuş yuvasını gösterdiği sahnedeki mutluluk örneğin, birden önce sesini duyduğumuz daha sonra kendisini gördüğümüz helikopter ile yarıda kesiliyor. Bir köylü kadın askerde olan oğlunun endişesini taşıyor sürekli olarak veya bir bombalamadan sonra, “hiç gelmeyen” trene binebilmek için yüzlerce insan istasyonda birbirini eziyor adeta ama öte yandan ses bandı üzerinden hayatın sürdüğünü, hayatı müziğin ve şiirin ayakta tuttuğunu göstermeyi de ihmal etmiyor film. Gerçekten de en az görüntüleri kadar başarılı bir ses çalışması ve kurgusu var filmin. Finli akordeoncu Kimmo Pohjonen’in büyülü bir havası olan etkileyici orijinal müzikleri ve bazıları enstrümansız söylenen etnik şarkıların yanında köyün hayatının bir parçası olan tüm sesler bazen ana unsur olarak bazen de sadece arka planda kendilerini hissettirerek (örneğin açılıştaki tren sahnesinde kamera uyuyan kadının yüzünden yavaş yavaş uzaklaşırken vagon içinden bir çocuğun şarkı söyleyen sesi geliyor kulağımıza) hikâyeye çok önemli katkılar sağlıyorlar. Bir kadının sesinden duyduğumuz şiirin görüntülere eşlik ettiği sahne veya tam tersi yönde sessizliğin egemen olduğu bölümleri ile ses varlığı ve yokluğu ile hikâye anlatımının önemli bir aracı olarak kullanılıyor.

Genelde yalın bir dil kullanan Saakyan iki farklı sahnede daha vurgulu bir anlatıma geçiyor: Köylülerin nehirde yüzen bir ceset buldukları sahnede görsel ve işitsel olarak klasik sinemanın, özellikle de eski Sovyet filmlerinin diline başvurulurken, istasyondaki kalabalık sahnede kamera her zaman olduğundan hızlı hareket ediyor ve kurgu da yüksek bir tempoya hizmet edecek şekilde işliyor. Sembolik bir anlatıma uygun olan sinema dili ve hikâyesine rağmen simgelerin altını özellikle çizmiyor film (burada istisna olarak filmin adını ve yerden yükselen kara bulutun güneşi kapatmasını gösterebiliriz) ve özellikle başta ve sonda gördüğümüz dans eden insanlarda olduğu gibi hikâyenin tüm işitsel ve görsel unsurlarını etkileyici bir şekilde kullanarak seyirciyi bir düş ile baş başa bırakıyor. Rusya ve Ermenistan ortak yapımı olarak çekilen film yüzlerce yıl aynı rutinle süren bir yaşamın savaş gibi korkunç bir gücü olan bir dış etken karşısında bile varlığını koruyabildiğini ve koruması gerektiğini anlatırken karanlığı ve umudun kendisi demek olan yaşamı birlikte, çarpıcı bir görsel dünya üzerinden anlatıyor seyirciye.

Kimi bölümlerin varlığı filmin bütünü içinde bir yere oturmasa da (örneğin Ia adındaki kadının ölümü; etkileyici sahnelerle anlatılsa da bu, tam olarak bir yere konumlandırmak zor hikâyenin içinde), bu durumu belki bir ilk filmde “her şeyi anlatma” gayreti ile açıklamak mümkün. Açıkçası belki tam da bu nedenle filmin tek tek parçalarının güzelliği bütün olarak değerlendirildiğinde ulaşması gereken toplama ulaşamıyor. Buna karşılık müziğin, seslerin, düşlerin, anıların ve savaşın bu filmi hayatını çok erken kaybeden bir sinemacıyı saygı ile anmak için çok değerli bir araç kesinlikle.

(“The Lighthouse”)