A Kind of Loving – John Schlesinger (1962)

“Artık onunla çıkmıyorum… ama bu gece, çıksaymışım demeye başlıyorum. Çok güzel görünüyor. Biliyor musun, ne tuhaf; bazen gerçekten ondan hoşlanıyorum ama ertesi gün onu görmeye bile zor katlanıyorum”

Rutin hayatından sıkılan genç bir erkek, tanıştığı bir kadın ve istenmeyen bir hamileliğinin sonuçlarının hikâyesi.

İngiliz yazar Stan Barstow’un ayn adlı romanından uyarlanan senaryosunu Willis Hall ve Keith Waterhouse’un yazdığı, yönetmenliğini John Schlesinger’ın üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. 1950 sonları ile 1960 başları arasında İngiliz sinemasına damgasını vuran “Yeni Dalga” akımının örneklerinden biri olan film John Schlesinger’ın ABD’ye yerleşmeden önce ülkesinde çektiği ve bugün tümü klasikler arasına giren çalışmalarından biri. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan film kendi ülkesinde ancak bundan sonra seyirciden ilgi görmüştü. Başroldeki usta oyuncu Alan Bates’in kariyerinin başlarında yer aldığı filmde ona eşlik eden isim ilk kez bir sinema filminde rol alan ve birkaç sinema filmden sonra kariyeri televizyon dizileri ile devam eden June Ritchie olmuş. İngiliz sinemasının alamet-i farikası olarak yardımcı oyuncuların tümünün oldukça sağlam oyunculuklarla onlara eşlik ettiği filmde iki oyuncu da rollerinin hakkını kesinlikle veriyorlar. Sıradan insanların hayatlarına gerçekçi bir göz atan ve detaylardaki titizliği ile dikkat çeken film, iddiasız görünümü altında çekici ve güçlü bir hikâye anlatıyor. Başarısını sadeliği, dürüstlüğü ve gerçekçiliğinden alan önemli bir klasik film bu.

Bir düğün sahnesi ile açılan film bu düğünde kız kardeşi evlenen genç bir adamın istenmeyen bir hamileliğin sonucu olarak bir evliliğe sürüklenmesini anlatıyor. Kürtajın yasal olmadığı, erkeklerin eczanelerde satılan prezervatifi kadın satıcıdan istemeye utandığı ve seksin kolay ulaşılır olmadığı bir zamanda, hamileliğin evlilikle eş anlamlı olduğu günlerde geçiyor hikâye ve rutin hayatından sıkılan, yurt dışına gitme hayalleri kuran bir genç adamın nden olduğu hamileliğin sonuçları ile yüzleşmesini anlatıyor. Genç erkeklerin birbirlerine -o döneme göre- cüretkâr pozlar veren kadınların olduğu resimleri gösterdiği ve seksi konuşma konularından hiç düşürmediği günlerdeyiz. Bir fabrikada teknik bir işte çalışan genç adam ve aynı fabrikada daktilocu olarak görev yapan bir genç kadın; tanışırlar, birbirlerinden hoşlanırlar ve kadının uzun tereddütlerinden sonra ânın heyecanına kapılarak terbirsizce sevişirler. Bu eylemleri ikisinin de hayatını değiştirecektir hiç planlamadıkları bir şekilde.

Filmin önemli başarılarından biri yalın ve gerçekçi hikâyesini iddiasız bir şekilde anlatmayı tercih etmesi ve buradan güçlü bir sonuç çıkarabilmesi. Başta iki ana karakteri olmak üzere tüm karakterlerini İngiltere’nin o yıllarını (1960 başları) anlatan bir dokümanda karşılacağınız insanların gerçekliğine ulaşan bir şekilde oluşturmuş Willis Hall ve Keith Waterhouse’un senaryosu ve John Schlesinger da bu senaryoya çok uygun bir sade dil üzerine kurmuş yönetmenlik çalışmasını. İşçi sınıfını, aşkı ve cinselliği sosyal boyutları ile ele alması da hikâyenin basit görünümünün arkasındaki gücün ortaya çıkmasını sağlıyor ve İngiliz Yeni Sinema akımının örneklerinden biri olarak film Kuzey İngilere’nin işçi sınıfının “karanlık” hayatlarından portreler getiriyor seyircinin karşısına.

Erkek kızla tanışır, onun peşinde koşar, kız erkekten hoşlanır, erkek onunla yatmak ister, kız çekinir ama sonra olanlar olur; hikâyenin bu kısmı filmin en çekici bölümlerini oluşturuyor. Erkeğin kendisini “iç güveyisi” olarak bulduğu andan itibaren yaşananlar ise odağın zaman zaman bir “kayınvalide – damat” kavgasına kaymasına neden oluyor ki filmin gücünü de biraz azaltıyor açıkçası bu. Aslında erkeğin içine düştüğü durum parasızlığının bir sonucu elbette ama kayınvalide ile kavganın bu ve diğer sosyal olguların zaman zaman zaman önüne geçer gibi olması çok doğru olmamış. Buna rağmen, aşk arayışının ve cinsel dürtülerin mantığın ve aklın önüne geçmesinin trajedisini yarattığı adamın baştaki heyecanını yitirmesi (ilk sevişmeden hemen sonra kadının “Beni seviyor musun?” sorusunu sorduğu sahne içeriği, mizanseni ve oyunculukları ile filmin en çarpıcı anlarından biri) ve bunun sonucu olarak kadını tanıdıkça uzaklaşmaya başlamasını (bir kafedeki buluşmada kadın sürekli televizyon programlarından ve iş yeri dedikodularından söz ederken erkeğin yüzünün aldığı ifadeler örneğin) dürüst bir şekilde anlatmayı başaran film bu sayede bu problemi de unutturuyor kesinlikle ve neden hemen tüm klasiklerin “gerçek” insanların “gerçek” hikâyelerini anlattığını da açıklıyor. Karşınızdaki karakterler ve yaşadıkları her türlü abartıdan uzak ve dürüst; ve siz de bu dürüstlüğün çekiciliğine kapılıyorsunuz farkında olmadan.

Finaldeki “uzlaşma” (filmin adı da buradan geliyor çünkü bu uzlaşma “bir çeşit aşk”ı deneme kararının sonucu) ile seyirciye net bir son vermemeyi tercih eden film bu açıdan da doğru bir iş yapıyor; çünkü sonuç ne olursa olsun bir mutlak mutluluk / mutsuzluk söz konusu değil gerçek hayatta. Yaşamları hatalar, bedeller, mücadeleler ve kabullenmelerle dolu sıradan insanların ikisini anlatıyor görünse de film, aslında onların sosyal sınıfının tümünün hikâyesi söz konusu olan. Bu sınıfın iki bireyinden erkeği öne çıkararak anlatıyor hikâyesini film ve Alan Bates’in performansı ile de seyircinin çoğunlukla onun gözünden görmesini sağlıyor olan biteni. Kız kardeşin baştaki eğlenceli kilise düğününün yerine kendisi soğuk bir belediye evliliğine mahkûm olan adamın kendisinin de muhatabının da çok da gönüllü olmadığını bildiği evlilik teklifi sahnesi, doktora “babalık fikrine alışmak”la ilgili sözleri söylediği an veya eski bir arkadaşla “kafayı dağıtmaya” gittiği bölümün çarpıcı örneklerini oluşturduğu güçlü performansı ile çaresiz kalan karakterine hayat veriyor Bates ve Schlesinger’ın istasyondaki sahnede yakın plana aldığı yüzünün tüm gençliğini, sevimliliğini, şaşkınlığını ve trajedisini elle tutulur kılıyor.

Final iyimser görünebilir bir parça ama tam da gerçekçi bir yaklaşımın sonucu bu tercih ve Schlesinger filmin tümüne yayılan soğuk, nemli, gri ve sisli bir atmosferi kurduğu bu finalde hikâyeye doğru bir kapanış sağlıyor. Görüntü yönetmeni Denys N. Coop’un başarılı siyah-beyaz görüntü çalışması ve sadeliği ile dikkat eden ama doğru seçilmiş birkaç farklı anda farklılaşarak etkileyici olan kamera açıları ile hikâyesini izlediğimiz genç adam, Schlesinger’ın İngiliz işçi sınıfına doğrudan bir bakış atmak için kullandığı önemli bir araç oluyor. Onun ve genç kadının temsilcisi olduğu kuşağın ebeveynlerinden farklılığını 1960’ların yaklaşan değişim döneminin habercisi olarak da görebileceğimiz hikâye bugünün sosyal ve toplumsal değerleri açısından ele alındığında biraz eskimiş durabilir belki ama sosyal normlarla kişisel arzuların uyuşmazlığının ezelî ve ebedî bir tema olduğunu düşünürsek bunun pek de bir önemi yok kesinlikle. Bates’in kendisini mutlu hissettiği anlardaki yüzündeki gülümseme tüm bir görüntüyü aydınlatsa da ve final iyimser gibi görünse de kasvetli havasını hep koruyan önemli bir sinema eseri bu.

Son bir not olarak Stan Barstow’un romanının 1982’de bir televizyon dizisi olarak da çekildiğini ve yazarın kahramanı Vic’in burada başlattığı macerasını boşanmasını ve kasabasını terk ederek Londra’ya gitmesini anlattığı iki ayrı romanda (“The Watchers on the Shore” ve “The Right True End” sürdürdüğünü de belirtelim ve başta kadının annesini oynayan Thora Bird olmak üzere tüm yan kadronun başarısını da tekrar hatırlatalım.

L’Heure de la Sortie – Sébastien Marnier (2018)

“Beni çıldırtmaya çalışıyorlar. Çok tehlikeliler. Bay Capadis’nin yaptığının aynısını yapmamı istiyorlar”

İntihara teşebbüs eden bir lise öğretmenin yerine geçici olarak atanan bir yedek öğretmenin, sınıfındaki altı parlak ama tuhaf davranan öğrenci nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Fransa’da 1977’den beri 18 ile 30 yaş arasındaki yazarların basılmamış romanlarına verilen En İyi İlk Roman ödülünü 2002’de kazanan ve filmle aynı ismi taşıyan Christophe Dufossé romanından uyarlanan bir sinema yapıtı. Yönetmenliği de üstlenen Sébastien Marnier’in, senaryosunu Elise Griffon ile birlikte yazdığı film öğrencilerinin gizemli davranışları karşısında önce korkuya kapılan, ardından da dehşete düşen bir adamın ne olup bittiğini öğrenme çabasını gizemli bir havayı hep koruyarak anlatan ilginç bir çalışma. Bilgilerinin, entelektüel düzeylerinin ve öngörülerinin ağırlığı altında dünyanın geleceği ile ilgili bir aksiyon alma telaşındaki altı lise öğrencisi ile henüz hayatta kendi yerini tam bulamamış ve tanık olduğu gizemli olayların sırrını çözmeye çalışan genç öğretmenin mücadelesini -hikâyenin tümüne yayılamasa da- merak duygusunu hep ayakta tutarak anlatan film başroldeki Laurent Lafitte’in performansının da katkısı ile kendisini sonuna kadar ilgi ile seyrettiriyor. Yeterince ve kalıcılığı sağlayacak bir güce sahip değil belki ama yine de keyifli bir çalışma bu.

Hikâye ilerledikçe nedenini anlayacağımız bir şekilde parlak bir güneşin görüntüsü ile açılıyor film. Bu görüntüyü ve güneşin sıcaklığını zaman zaman bir şekilde karşımıza çıkaran film çevreci temasını ve dünyanın geleceği ile ilgili kehanetini (altı parlak ve tuhaf öğrenciden birinin ifadesi ile söylersek “Artık çok geç. Gelecek diye bir şey yok artık. Siz gerçekle yüzleşmek istemiyorsunuz”) gizemli bir hikâye üzerinden anlatarak seyircinin mesajına erişimini kolaylaştırma yolunu seçen ve bu yolla da hedefini tutturan bir eser. Baş karakterini ve hep onunla birlikte hareket etmesini sağladığı seyirciyi birkaç kez aldatarak boşa düşüren film gerek karakterlerini gerekse hikâyesini çok sıkı bir gerilim filminin gerektireceği güçte oluşturamamış görünüyor ve bu nedenle de hep bir eksiklik duygusu ile seyretmenize neden oluyor tanığı olduğunuz olayları ama bu eksiklik filmi görmeye bir engel oluşturmamalı kesinlikle.

Okuldaki diğer öğrencilerin nefret ettiği ve hatta sözlü ve fiziksel olarak sataştığı, farklıklarını ister istemez bir kibirli davranışa da dönüştüren altı genç birey var karşımızda. Hikâyenin başında dersin ortasında pencereden atlayan öğretmenlerinin bu eylemine sınıftaki diğer öğrenciler dehşete kapılarak tepki verirken, bu altı genç yüzlerindeki donuk ifade ile karşılıyorlar olanı. Onların tuhaflığı ile bu ilk tanışmamız bir bilim kurgu hikâyesinde karşılaşacağınız türden karakterleri hatırlatıyor bize ve daha sonra göreceklerimiz bu karakterlere bir gizemli tarikatın üyesi havası da katıyor. Final bizi bambaşka bir yere götürse de, hikâye yarattığı soru işaretleri üzerinden genellikle aksamadan ilerliyor ve bizi de baş karakteri olan öğretmenin macerasına ortak ediyor. 40 yaşındaki bu öğretmen o yaşta hâlâ yedek öğretmen olarak çalışıyor olmanın ezikliğini yaşayan, bir yandan Kafka üzerine yazdığı tezle uğraşırken bir yandan da aşk hayatındaki boşluğun sıkıntılarını çeken bir adam ve karşılaştığı güç mesele ile mücadeleye de -bir tuhalık olduğuna ikna edemediği diğerlerin yardımını alamadan- devam ediyor. Eşcinsel olan öğretmen eskiden sevgilisi olan ve şimdi çocuğunun annesi olan kadınla yan evde yaşayan adamın hayatında bıraktığı boşluğu dolduramamıştır henüz ve filmin birkaç farklı karakteri gibi yaralı bir bireydir.

Seyirciyi gerçeğe hâkimiyet açısından hikâyenin kahramanı ile hep eşit düzeyde tutan film böylelikle onun duyguları ile paralel tutuyor seyircinkileri de ve bu da filmin gizem ve merak unsurunu canlı tutuyor. Buna karşılık, kimi öğelerin yeterince olgun bir biçimde ele alınamamış olduğunu da söylemek gerekiyor. Örneğin öğretmene gelen sessiz telefonların sahibi olan kişinin kimliği ortaya çıktığında verdiği tepki bir parça zorlama ve hatta aptalca görünüyor. Benzer şekilde öğretmenin bir kâbusundaki zombileri hatırlatan görüntüler de doğru bir tercih olmamış. Öğretmenin sinirlerinin yavaş yavaş bozulmasını, Laurent Lafitte’in oyunculuğunun da katkısı ile başarılı bir biçimde bize geçirebilen filmin bu tür problemlere sahip olması onun daha güçlü bir etkiye sahip olmasına da engel olmuş.

Romain Carcanade’ın başarılı görüntü çalışması ile sıcağı, nemi ve yaklaşan felaketi hissettirdiği filmde Etienne Jaumet ve Cosmic Neman’dan oluşan Fransız elektropop ikilisi Zombie Zombie’nin sade ve bir korku hikâyesi ile de uyum sağlayacak ilgi çekici müziği de dikkat çekiyor. 1980’li yılların synthesizer ağırlıklı korku filmleri müziklerine bir selam gönderen ve bir film müziğinin olması gerektiği biçimde, kendisini öne çıkarmadan ve eşlik ettiği sahnenin atmosferini destekleyecek biçimde kullanılan bu çalışmanın da katkısı ile Sébastien Marnier’in bu ikinci uzun metrajlı çalışması rahatsız edici olmayı başarıyor kesinlikle. Öğretmenin Kafka üzerine tez yazıyor olmasının karşılığını sadece evindeki böceklerle değil, asıl olarak adamı tıpkı Kafka’nın kendilerini gerçeküstü olaylarla karşı karşıya bulan ve yaşadıkları ile yalnız başına mücadele eden kahramanları gibi konumlandırması ile de üreten film, kendi kendini yok eden ve bunu umursamaz bir şekilde seyreden dünyaya bir uyarı da olarak ilgiyi hak ediyor.

(“School’s Out” – “Okul Çıkışı”)

Mission: Impossible – Fallout – Christopher McQuarrie (2018)

“Önce büyük bir acı olmadan, huzur olmaz. Acı ne kadar büyük olursa, huzur da o kadar büyük olur. Her zaman korktuğunuz o son geliyor. Geliyor ve kan sizin ellerinizde olacak”

Büyük bir felaket yaratarak dünyayı “uyandırmak” isteyen bir adamın nükleer planına engel olmaya çalışan ajan Ethan Hunt ve arkadaşlarının hikâyesi.

Amerika televizyonlarında 7 sezon boyunca (1966 – 1973) yayınlanan diziden sinemaya uyarlanan serinin altıncı ve şimdilik son filmi. Televizyonda ilk sezonda Steven Hill’in, diğer tüm sezonlarda ise Peter Graves’in canlandırdığı karaktere beyazperdede hayat veren isim Tom Cruise olmuş. Aksiyon sinemasının uzun ömürlü Hunt karakterinin bu altıncı sinema macerası ticarî aksiyon sinemasının tüm gereklerini fazlası ile yerine getiren, içerdiği teknik ustalıklarla meraklılarını kesinlikle tatmin eden ve aslında sinema açısından pek bir yenilik içermese de dur durak bilmeyen temposu ile nefes almadan seyredilen bir film. Öte yandan uzun süresi, her biri kendi hedefi olan onca farklı karakteri ve epik havası verilmeye çalışılan hikâyesi ile türün çok da meraklısı olmayanlar için yorucu da olabilecek ve fazlası ile ciddi havası yüzünden, türün kendi gerçekliğine bile uymayan sahneleri ile rahatsız da edebilecek bir sinema eseri bu.

Bruce Geller’ın televizyon için yarattığı dizi ve baş karakterinin önceki beş sinema filminin her birini farklı yönetmenler çekmiş: Sırası ile Brian De Palma (1996), John Woo (2000), J. J. Abrams (2006), Brad Bird (2011) ve Christopher McQuarrie (2015). McQuarrie serinin bu altıncı filminin de yönetmenliğini üstlenerek birden fazla Ethan Hunt filmi çeken tek sinemacı olmuş ve senaryosunu da kendisinin yazdığı bu filmde ortaya hem aksiyon meraklılarını hem de gişe geliri ile yapımcılarını tatmin eden bir sonuç çıkarmış. Bir gösteri merkezinin tuvaletinde geçen kavga sahnesinin çekimlerinin dört hafta sürdüğü söylenen ve Tom Cruise’un tehlikeli pek çok sahnesinde dublörsüz oynadığı filmin teknik başarısına olumsuz bir eleştiri getirmek zor. Belki bu açıdan çok yeni teknik gösteriler yok filmde ama daha önce belki de pek çok seyrettiğiniz bu gösteriler yerli yerinde ve ustalıkla kullanılmışlar. Rob Hardy’nin görüntü çalışmasının da katkısı ile “şık ve görkemli” havasını sakin ya da tempolu tüm sahnelerinde koruyan film seyirciyi gösterişi ile etkilemeyi hedefleyen çalışmalardan biri ve -katı aksiyon karşıtları hariç- bunu başarıyor da kuşkusuz. Açılış sahnesinde seyirciyi muhteşem bir manzara görüntüsü önündeki bir mutluluk görüntüsü ile karşılayan ve bu sahneyi etkileyici bir şekilde bir kâbusa dönüştüren film bu güzellik ve dehşeti hep koruyarak anlatıyor hikâyesini ve Paris caddelerinden özellikle de sondaki Keşmir (aslında Yeni Zelanda ve Norveç’te çekilmiş bu Keşmir sahneleri) bölümüne kadar bu ikili cazibe unsurunu hiç ihmal etmiyor. Örneğin Ethan Hunt’ın finaldeki insanüstü çabasını ve savaşını seyrettiğimiz anlarda aksiyona mı yoksa görüntülerin güzelliğine mi bakacağınızı şaşırıyorsunuz bazen.

Onun kadar uzun ömürlü olmayı planladığı Bond fimleri gibi bu serinin filmleri de hikâyelerini şehirden şehire ülkeden ülkeye gezerek anlatıyor. Ethan Hunt’ın bu hikâyesi de Belfast, Berlin, Paris, Londra ve Keşmir’e götürüyor bizi ve kahramanının olağanüstü becerisini nasıl sergilediğine tanık olmamızı istiyor. Bu IMF (Impossible Missions Force – İmkânsız Görevler Kuvveti) ajanı bağlı olduğu organizasyona lâyık bir görevi -yine- başarı ile yerine getirirken film seyirciyi belki kahramanının başarısı ile değil ama iki farklı sahnedeki oyunu ile şaşırtmayı başarıyor ve o sahnelerin kötü karakterleri gibi bizi de aldatıyor eğlenceli bir şekilde. Lalo Schifrin’in televizyon dizisi için hazırladığı ve artık bir kült olan müziğinin de kullanıldığı ve dizinin çekici jeneriğinin tarzını da tekrarlayarak yeniden yaratan filmin kahramanını sadece bir aksiyon karakteri olmaktan çıkarıp, duyguları ve travmaları da olan bir birey olarak resmetmesi de filmin artılarından biri kesinlikle ama bu çok da yeni bir tercih değil elbette; pespaye örnekler dışında günümüzde tüm aksiyon hikâyeleri karakterlerini “insan” kılmaya ve böylelikle daha derin bir görünüm kazanmaya çalışıyor sonuçta. Serinin önceki filmlerini görmüş olmanın bu bağlamda bir önem taşıdığı açık ama film -elbette- bu konuda bir eksiklik hissetmemeniz için tüm önlemleri alıyor ve gerekli açıklamaları hikâyenin doğru yerlerine yerleştiriyor.

Film başta CIA olmak üzere devlet kurumlarını ve devletlerin kendisini eleştirisinin kapsamına alıyor sık sık ve hatta bunu ana konularından biri de yapıyor. Ne var ki bu da -kimi eleştirmenlerin filme düzdüğü övgünün gerekçesi olsa da- çok da yeni bir tutum değil elbette. Sonuçta IMF de bir devlet güvenlik örgütü ve ne ABD ne de dünyanın geri kalanı onun örneğin CIA’den daha dürüst, güvenilir ve âdil olması gerektirecek bir toplumsal ve politik düzene sahip. Erhan Hunt sık sık James Bond ile karşılaştırılan bir karakter ama özellikle eski Bond filmleri düşünüldüğünde Hunt’ın mizah duygusunun eksikliğini yaşadığı açık. Hikâyenin bu yanı Benji karakteri ile giderilmeye çalışılmış ama onun kaynağı olduğu mizah hemen hiç öne çıkarılmadığı için film gereğinden fazla ciddi duruyor. Bu da önemli bir kusur; önemli çünkü aksiyon sahnelerinin hemen tümünde önemli bir olanaksızlık problemi var. Helikopterli kovalamaca bölümü eski dönemden bir Bond filminde olsaydı örneğin kahramanımız bir mizah da katardı sahneye ve seyrettiğimizin gerçek olamayacağını kendisinin de bildiğini ima ederdi bize. Burada ise sıkı bir ciddiyet içinde çekilmiş bu bölüm ve başta bir yarıktan arka arkaya düşen helikopterleri seyrettiğimiz anlar olmak üzere sık sık kendi kendimize “bu kadar da olmaz ki” dememize yol açmış filmin yaratıcıları.

Yukarıda anılan “tuvaletteki kavga” bölümünün en iyi örneklerinden biri olduğu şekilde yumruk yumruğa dövüş sahnelerinin mizanseni ve koreografisi ile dikkat çeken filmde hemen her karakterin kendi planının olması hikâyeye bir yandan çekicilik sağlarken öte yandan hem bir başka gerçekçilik problemi yaratıyor hem de göz boyamaya yönelik olduğu açık yapay bir komplekslik çabasını işaret ediyor bize. Tek bir masum insanın bile zarar görmemesine özen gösteren bir kahramanın yüzlerce insanın hayatını tehlikeye atacak şekilde dış mekanlarda çatışmalara ve kovalamacalara girişmesi saçmalığının tüm aksiyon filmlerinde olduğu gibi burada da karşımıza çıktığı hikâyede Tom Cruise’un en iyimser yorumla “idare eder” bir performans sunmasını ve “tuhaf bir görüntü ile yüz yüze gelen Fransız polis”in kadın olmasının cinsiyetçilik üzerinden üretilen bir mizah olmasını da sorunları arasına eklememiz gereken bir çalışma bu. Ajanların istihbarat örgütlerinin oyuncağından başka bir şey olmadıklarını göstermesini ise takdir etmeli ama filmin aksine buradan ajanlar için bir mağduriyet nedeni çıkarmanın da anlamı yok.

Eddie Hamilton’ın soluk soluğa anlatılan bu hikâyenin temposunu destekleyen kurgu çalışmasının dikkat çektiği filmin seyircinin gözünü boyamak için nasıl hareket edilmesi gerektiğini çok iyi bilenler tarafından yaratıldığı açık (Londra’daki çatılar üzerindeki o takibin anlamı başka nasıl açıklanabilir ki?) şüphesiz ama yine de hız, gürültü ve şıklığın kombinasyonundan oluşanlar için hayli keyifli bir eğlencelik olduğu da inkâr edilemez.

“Görevimiz Tehlike 6: Yansımalar”

Fûsen – Yûzô Kawashima (1956)

“İçinde bulunduğumuz, eskinin munis dünyası değil. Bir fırsat buldun mu, üzerine atlayacaksın”

Başarılı bir iş adamının oğlu olan kibirli bir genç adamın aşk hayatının neden olduğu trajedinin hikâyesi.

Henüz kırk beş yaşındayken hayatını kaybetmesi nedeni ile sadece on dokuz yıl süren yönetmenlik kariyerine elli bir film sığdıran ve hızlı çalışması ile bilinen Yûzô Kawashima’nın, senaryosunu kendisine “hocam” diye hitap eden ünlü sinemacı Shohei Imamura ile birlikte yazdığı film, gerçek adı Haruhiko Nojiri olan Jirō Osaragi’nin bir romanından uyarlanmış. İkinci Dünya Savaşı’nın travmasını hâlâ yaşayan Japonya’nın, geleneksel kültür ile savaşı kaybeden bir ülke olarak hücumuna uğramaya başladığı Batı’nın kültürel unsurları arasında kaldığı 1950’li yıllarda geçen hikâye tıpkı açılış jeneriği sırasında dinlediğimiz Toshirô Mayuzumi imzalı müzik gibi klasik Hollywood sinemasına yakın duran bir çalışma. Melodrama da kayan bu dram klasik ve sağlam oyunculukları ile hikâyesini özenle anlatan ve ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı. Yönetmenin başyapıt olarak da nitelenebilecek en önemli filmleri arasında olmasa da, toplumdaki kültürel çatışmayı ve değişen dünyaya ayak uydurma sırasında yaşadığı zorlukları da odağına alması ile ayrıca önem kazanan bir film bu.

Açılış sahnesinden başlayarak sık sık aynı temaya dönen bir film var karşımızda. Geleneksel Japonya ile savaş sonrasında Batı, özellikle de Amerikan kültürünün etkisine girmeye başlayan Japonya’nın çatışmasını hiç odağından uzaklaştırmıyor film. Hikâye bir cenaze töreni ile başlıyor. Başarılı bir iş adamı ile eşi katıldıkları törende adamın giydiği kıyafet üzerine küçük bir tartışma yaşarlar; kadın adamı yas kıyafeti giymemesi nedeni ile eleştirirken, adam “Artık eskisi gibi değil bu işler” diye cevap veriyor. Ülkenin ve toplumun değiştiğine ve dünyanın farklılaştığına dair pek çok farklı sahnede benzeri konuşmalara tanık oluyoruz. Örneğin baba ile oğlunun para, zina, ahlâk vb. konular üzerinde şiddetli bir tartışma içinde oldukları sahne, yönetmenin mizansen tercihinin de katkısı ile bize iki farklı dünyanın karşı karşıya olduğu bir ânın tanığı olduğumuzu söylüyor. İki adamı ayakta ve yüz yüze gösteriyor bu sahnede Kawashima ve diyaloglar üzerinden de çatışmanın altını çiziyor. Trajik bir olaya genç adam ile ebeveynlerinin ve özellikle babanın verdiği tepkilerin çok zıt olması da yine dünyaların farklılığının bir başka örneği. Finalde babanın tercihi ve kızının mutlu görüntüsünün onun bir geleneksel dansı icra ederken gösteriliyor olması da filmin yitirilmekte olan geleneklerin tarafında durduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Hikâye başka çatışmaları da gündemine alıyor: Baba, sahibi ve genel müdürü olduğu fotoğraf makinası şirketinde diğer yöneticilerin ve rakip firmaların itirazına rağmen sendikanın istediğinden bile zam yapmayı planlamaktadır çalışanlarına; bir sahnede, dertlerinin ne olduğu belirtilmese de protestocuları görüyoruz ve yan karakterlerden biri olan bir üniversite öğrencisi de bir protestoya katıldığı için gözaltına alınmıştır; gece kulübü şarkıcısı Fransızca şarkılar söylemekte ve bir karakter kendisini görmeden önce onun yabancı olduğunu sandığını söylemektedir. Hikâye iki farklı karakteri de minnettarlık / nankörlük temalarının farklı örnekleri olarak sunuyor bize: Babanın yıllar önce yanında kaldığı bir aileye gösterdiği yakınlık ile kendisinin yanında kalmış olan bir diğer adamın vefasızlığının da bir çatışma örneği olarak görülmesi gerekiyor. Senaryo karakterleri altlarını kalın çizgilerle çizmese de iyiler ve kötüler olarak ayırıyor bir melodrama ve klasik sinemaya uygun olarak. Baba, kızı, oğlunun sevgilisi ve babanın yıllar önce yanlarında kaldığı ailenin iki çocuğunu ilk gruba; anne, oğlu, gece kulübü sahibi ve şarkıcı kadını ikinci gruba koyabiliriz. Anne karakterinin arada kalmışlığı bir istisna olarak görülebilir ama o da babanın finaldeki tercihinde yanında olmayarak tarafını seçiyor bir bakıma. Hikâye ailenin oğlu ile kızının karakter farklılıklarını da aynı bağlamda kullanıyor ve bir bakıma Tokyo’nun temsil ettiği yeni dünya ile Kyoto’nun sembolü olduğu eski dünyanın tarafları yapıyor onları. Yeni dünyadaki başarı ve güçlü olma hırsını da eleştirisinin konusu yapıyor senaryo ve annenin oğlunun gücünü takdir ederken, kızının “zayıflığı”nı sürekli bir acıma konusu yapmasını yine bu yeni dünyanın bir göstergesi olarak kullanıyor.

Hikâyenin mağduru ve olumlu karakterlerinden biri olan kadının kocasının savaşta ölen bir asker olmasının da milliyetçi yanının bir göstergesi olduğu filme adını veren ve birkaç sahnede hem görsel olarak karşımıza çıkan hem de diyalogların konusu olan balon tesadüfler, kader ve dış faktörlerin etkisi ile sürüklenmenin (irade dışı hareket etmenin) metaforu olarak kullanılmış ama hikâye bu metaforla, varlığını anlamlı ve gerekli kılacak kadar güçlü bir ilişki kuramamış görünüyor. Babayı canlandıran Masayuki Mori ve sevgiliyi oynayan Michiyo Aratama başta olmak üzere tüm oyuncuların üstlerine düşeni sade ve kuvvetli performanslarla yerine getirdikleri film yukarıda sıralanan ve hikâyeyi farklılaştırılan hususlar bir yana bırakılırsa, yeterince orijinal ve güçlü bir etki bırakamıyor seyreden üzerinde ama yine de ilgiyi hak ediyor çeşitli diğer ögeleri ile. Örneğin kendisi de çalışan bir kadın sevgiliye erkeğin her ay bıraktığı “aylık” bir kadını aşağılamanın sinemadaki en doğrudan ve ince örneklerinden biri kesinlikle. Japon toplumun savaş sonrasındaki hızlı değişimine ve sonuçlarına kötümser bir bakış atan film, ülkesi dışında hak ettiği kadar tanınmayan iyi bir sinemacıdan klasik bir sinema dili ile anlatılmış, küçük ve sade hikâyesi ile dikkat çeken ve toplumsal meseleleri kendisine dert edinmesi ile önemli bir sinema yapıtı.

(“The Balloon”)