Testament of Youth – James Kent (2014)

“Ben geride kalanlarımız adına konuşuyorum; anneler, kız kardeşler, kadınlar adına. Erkeklerimizi biz yolladık savaşa! Erkek kardeşimi savaşa göndermek için babamla tartıştım. Çünkü doğru olanın bu olduğunu sanıyoruz, şerefli olanın. Elimden tek gelen burada dikilip, size şunu sormak: Öyle mi, doğru muydu? Başka bir yolu olabileceğini kabul edecek gücü bulabilir miyim? Belki de ancak şu an bir olup şunu söylersek ölümleri anlam kazanır: Hayır, öldürmeye hayır! Savaşa hayır! Bitmeyen intikam döngüsüne hayır! Bu kadar yeter! Yeter!”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında bir kadının savaşın neden olduğu trajedilerle ve kayıplarla başa çıkmaya ve umudunu canlı tutmaya çalışmasının hikâyesi.

İngiliz feminist yazar Vera Brittain’ın aynı adı taşıyan, 1933 tarihli otobiyografisinden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Savaşın hemen öncesinde ve kadınların üniversiteye gitmesinin pek teşvik edilmediği ve gidenlere de lisans verilmediği bir dönemde Oxford’a girmeye çalışan genç bir kadının savaş nedeni ile yaşadığı trajedileri anlatıyor film. Senaryosunu Juliette Towhidi’nin yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim hemen hep televizyon için çalışan ve bu filmle ilk kez sinemaya geçen James Kent olmuş. Yapımcıları arasında, 1979’da aynı kitabı beş bölümlük bir televizyon dizisi olarak da çekmiş olan BBC’nin de bulunduğu film tüm BBC filmlerinin garanti ettiği kalite düzeyini yakalayan, iyi oynanmış ve özellikle cepheden karşımıza getirdiği görüntülerle dikkat çeken bir yapım. Daha önce 275 dakikalık bir dizide anlatılanların bu kez 129 dakikaya sığdırılmasının neden olduğu bir yeterince derinleşememe problemi olan film hümanist içeriği ve barışçı tutumu ile de ilgiyi hak ediyor.

Yönetmen James Kent daha sonra bir sinema filmi daha (2019 yapımı “The Aftermath”) çekmiş ve ilginç bir şekilde bu filmde de savaşı değil ama hemen sonrasını (bu kez İkinci Dünya Savaşı) anlatmış. Burada ise savaşın hemen öncesinde başlayan ve hemen sonrasında da sona eren bir hikâye anlatıyor bize Kent. Biyografisi filmin kaynağı olan Vera Brittain savaş sırasında gönüllü olarak hemşirelik yapan ve feminist kimliği kadar pasifist kimliği ile de bilinen bir yazar. Film de bu kimlikleri öne çıkarırcasına feminist bir söylem içeren sahnelerle başlayıp pasifist söylemi olan bir sahne ile sona eriyor. Oxford’da okumaya kararlı genç kadının savaş ile savrulan hayatını, kaybettiği yakınların neden olduğu trajedilerini, gönüllü hemşireliği sırasında yaşadıklarını ve tüm bunların sonucu olarak da pasifist bir kimliğe kavuşmasını izliyoruz bu sahnelerin arasında. Kent tüm bunları temiz bir dil ile anlatırken kendisinin de içinde bulunduğu televizyon dünyasının kodları ile hareket ediyor genellikle ve sinemasal açıdan pek bir risk almıyor. Arkasındaki BBC isminin garanti ettiği “doğru politik duruş”a sahip olan film, özellikle set ve kostüm tasarımlarında kendisini gösteren özenli yapım unsurları ve aksamayan oyunculuklar ile de kendisini ilgi ile seyretttiriyor.

Filmin iki saati biraz aşan süresinin karakterinin tüm yaşadıklarını hakkı ile anlatmak için bir parça kısa kaldığını görüyoruz; üstelik kadının savaş sırasında Malta’da da hemşire olarak çalışması ve hatta bindiği geminin torpido saldırısı nedeni ile batma tehlikesi yaşaması gibi sinemasal açıdan önemli bir unsura hikâyede yer veril(e)memesine rağmen geçerli bu durum. Biri karşılıksız iki heteroseksüel aşk, bir homoseksüel aşk, dört trajik ölüm, dönemin savaşın daha da zorlaştırdığı koşulları altında bir kadın olarak özgürlüğünü elde etme ve koruma çabası gibi her biri önemli ögelerle dolu olan film bu nedenle zaman zaman daha uzun bir film veya birkaç bölümlük bir televizyon dizisinden kısaltılmış gibi duruyor ve bu da doğal olarak eserin sinemasal gücünü azaltıyor. Gerçekten anlatmaya değer bir hayatın aslında sadece dört yıllık bir bölümü kapsanmış olsa da yine de hikâye süre için bir parça kısa kalmış görünüyor.

Kendisine piyano alınmasını veya iyi bir koca adayına göre yaşamayı değil, Oxford’da okumayı ve yazar olmayı arzu eden bir genç kadın Vera (“Koca istemiyorum ki! Daha kaç defa söylemem gerek? Hayattaki tek amacı kendini bir adama yamamak olan bir kızın olmadığına üzgünüm. Evlenmeyeceğim ben, ne şimdi ne de sonra!”) ve onun hikâyesini kadının edebiyatçı kimliğine uygun dozda bir lirizm ile anlatarak doğru bir tercihte bulunmuş Kent. Cephede geçen sahnelerde savaşın kendisine değil, kurbanlarına odaklanan kamera yakaladığı görüntülerle filmi Terrence Malick’in “The Thin Red Line” adlı eserine yaklaştırıyor sık sık ve oradaki hüznü ve estetiği tekrarlıyor bir bakıma. Bu sahnelerde kullanılan Max Richter imzalı müzik ve okunan mektupları dinlediğimiz sahneler de destekliyor bu esinlenmeyi ve gerçekten çok etkileyici bir sonuç elde ediyor Kent görsel olarak. Görüntü yönetmeni Rob Hardy’nin kamerası savaşın tüm kurbanlarını unutulmaz ve yürek burkan bir şekilde karşımıza getirirken, vicdanı olan (ya da vicdanını milliyetçiliğin köreltmediği) her bir bireyin “Neden?” sorusunu sormasını sağlıyor. Bir parça fazla doğrudan olsa da kadının sonlardaki “pasifist manifesto”su veya hayli etkileyici bir ölüm döşeğindeki Alman asker sahnesi gibi bölümleri ile de öne çıkan filmde kameranın yavaş yavaş yükselerek yaralı ya da ölü yüzlerce askeri ve aralarında çaresizce dolaşan hemşireleri gösterdiği sahneden etkilenmemek de mümkün değil.

Savaş sonrasında ıssızlığın hâkim olduğu görüntülerle, adeta yitirilenlerin neden olduğu ve hiçbir zaman doldurulamayacak boşluğu (“Hepimizin etrafı hayaletlerle sarılı artık; şimdi onlarla birlikte nasıl yaşayacağımızı öğrenmemiz gerekiyor”) anlatan filmde senaryonun kimi basit problemlerden kaçınamadığını da söylemek gerekiyor: Örneğin bir cümle altı çizili olarak söylendiğinde ve mizansen de bunu vurguladığında anlıyorsunuz ki tam da bu söylenenle ilgili önemli (ve olumsuz) bir şey olacak. Bir televizyon filminde veya ticarî yanı ağır basan bir sinema filminde -ortalama bir seyircinin olacak şeyi kaçırmaması ve kolayca etkilenmesi için normal görünen- bu tercih burada pek de uygun durmuyor açıkçası. İsveçli oyuncu Alicia Vikander’in çok parlak bir performans gösterdiği filmin duyguları -genellikle- zorlamamasını ise hanesine artı puan olarak eklemek gerekiyor. Kayıp bir kuşağa adanmış bir eser olarak da görebileceğimiz çalışma kusurlarına rağmen temiz (belki bir parça fazla temiz) anlatımı ile de ilgiyi hak eden bir sinema eseri özet olarak.

B for Boy – Chika Anadu (2013)

“Modern bir erkek olduğunu düşünmekten hoşlandığını biliyorum ama biz Igboyuz. Erkek çocuk her aile için çok önemlidir. Ailenin adını sürdürmek, kararlarda söz sahibi ve mirasta hak sahibi olmak; bunlar erkek olmanın sağladığı ayrıcalıklardır”

Geleneklerin ve toplumun baskısı altında, bir erkek çocuk doğurmak zorunda olan bir kadının hikâyesi.

Chika Anadu’nun yazdığı ve yönettiği bir Nijerya yapımı. Günümüzde ve büyük şehirde geçse de, ülkenin çoğunlukla güneydoğusunda yaşayan Igbo halkından olan karakterlerinin yüzyılların gelenekleri altında nasıl hâlâ kıstırılmış olduklarını anlatan çalışma özellikle kadınların yaşadığı adaletsizlikleri ve bu adaletsizliklerin dayandığı geleneklerin yarattığı olumsuz sonuçları sergiliyor. Yaklaşık 2 hafta gibi kısa bir sürede çekilen ve çoğunlukla el kamerasının kullanıldığı film alçak gönüllü bir şekilde çok önemli bir hikâye anlatan bir çalışma ve samimi sinema dili çok yeni şeyler içermese de ilgiyi hak ediyor.

Film festivallerinin “İnsan Hakları” bölümlerinde gösterilecek türden bir çalışma bu. Sekiz yıldır evli olmasına rağmen “sadece bir kız çocuğu” sahibi olmayı başarabilen, şimdi ikinci çocuğuna hamile olan ama hissettiği baskı nedeni ile bebeğin cinsiyetini doğumdan önce öğrenmek istemeyen ve kocası ile sevgi ve saygı dolu bir ilişkisi olan bir kadını anlatıyor hikâye. Bir reklâm ajansında yönetici olan ve ekonomik özgürlüğe sahip bu kadının ne bu durumu ne kocasının desteği ne de büyük şehirde modern bir hayat sürüyor olması onun toplumun baskısı ile karşı karşıya kalmasına engel olmak için yeterli değildir ve kadın bir erkek çocuk doğurmak zorundadır; çünkü toplumda asıl belirleyici olan erkektir ve eğer bir erkek çocuk doğuramazsa ailenin adı “yok olacak”tır. Chika Anadu’nun senaryosunun filmi benzerlerinden farklı kılan temel yanı hikâyenin büyük bir şehirde yaşayan, güçlü ve özgür bir kadını toplumun beklentilerinin kurbanı olarak kullanması. Kırsal bir bölgede geçmiyor hikâye ve kadın özgürülüğünü savunabilmek için her türlü araca sahip gibi görünüyor ama toplumun yüzlerce yıla dayanan gelenekleri karşısında bu araçların gücü de bir noktadan sonra yetersiz kalıyor. Bir modern toplum hikâyesinin baş karakterlerinin bir ilkel toplum geleneği karşısında dağılmalarını anlatan film bunu samimi ve yalın bir dil ile yapıyor.

Filmin “amatör” bir görünümü var ama bu görünüm aleyhine değil, lehine işliyor kesinlikle. Oyunculuklar, el kamerası kullanımının sağladığı doğallık ve Anadu’nun “sahneye müdahale etmeyen” yönetmenlik anlayışı seyrettiğimiz hikâyenin dürüst ve samimi görünmesini sağlıyor. Belki kadın bir parça fazla problemlere bulaşıyor ve olan biten biraz fazla görünebilir ama Anadu’nun samimi anlatımı tanığı olduklarımızın etkileyici ve gerçekçi olmasını sağlamaya yetiyor. Belki daha güçlü bir sinema dili ve yaşananların bir parça sadeleştirilmesi daha etkileyici bir sonuç elde edilmesini sağlayabilirmiş ama bu hali ile de film amaçlanan noktaya ulaşıyor ve kendisini ilgi ile seyrettiriyor. Tüm oyuncuların doğal ve sade performansları ile göz doldurduğu filmde kadını canlandıran Uche Nwadili zor bir rolün altından ekonomik bir performans ile ustalıkla kalkarken bu ilk ve şimdilik son filminde karakterinin tüm duygularını, çaresizliğini ve aksiyonlarının arkasındaki gerekçeleri seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Sadece geleneklerin lehlerine çalıştığı erkeklerin değil, kadınların da kahramanımızın yanında olmaması ve hatta üzerinde daha da baskı kurmaları “ikinci sınıf” olmayı içselleştiren bireylere karşı direnmenin daha da zor olduğunu hatırlatıyor bize trajik bir şekilde. Dinsel inançlarının doğru bulmadığı bir geleneği bu inançlarının kurallarını çarpıtarak sürdüren bir toplumun da çarpıcı bir örneğini sunuyor bize hikâye: Fanatik bir tarikat lideri gibi konuşarak, kocasının kendisine erkek evlat verecek ikinci bir kadınla evlenmesine karşı çıkan kadını suçlayan ve şeytanlığından bahseden papazdan kilisenin izin vermeyeceği ikinci eşi “evliliğin kilisede olmayacağı, sadece kabile töreni yapılacağı”nı söyleyerek savunan Hristiyan kadınlara pek çok örneği var bu çarpıtmanın ve toplumun genlerine sızmış yanlış tutumların yok edilmesinin ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor bize bu örnekler. “Erkek çocuk” sektörünün oluştuğu bir toplumda erkek çocuk doğuramamanın nasıl trajik sonuçlara yol açabileceğini etkileyici finali ile anlatıyor film ve “kadın dayanışması” konusunda seyirciyi ters köşeye düşürerek -sahte- bir umudun da heyecanına kapılmalarına izin vermiyor.

Annelere adamış filmini Anadu ve gerçekten de tüm annelerin (ya da annelik duygusu taşıyanların) herhalde daha dikkatle ve ilgi ile izleyeceği bir eser koymuş ortaya. Bunu yaparken hemen hiçbir teknik oyuna da girişmemiş. Tek bir istinası var bunun ve o da hikâyenin ve ilgili iki sahnenin ruhuna oldukça uygun: Kadın, kocası, kaynanası ve onun oğluna ikinci eş olmasını istediği genç kadını bir yemek masasının etrafında görüyoruz bu sahnelerde. Masa ile kamera arasına giren objeler masada oturanları etraflarında sınırlar olan üç ayrı alana dağıtıyor. Birinde kadın tek başına oturyor; diğerinde öteki iki alanın ortasında sıkışmış bir şekilde kocası var; üçüncüde adamın annesi ve genç kadın ortak hedeflerini ima edecek şekilde birlikte yer alıyorlar. Bu basit ama işe yarayan sembolik düzenleme küçük bir çerçeveleme oyununun nasıl işe yarayabileceğinin de bir kanııtı oluyor.

Yalanların bir süre sonra nasıl birbirini doğurduğunu ve söyleyenini kaçınılmaz bir sona götürdüğünü de gösteren film alçak gönüllü ve etkileyici bir eser. Didaktik olmaktan kaçınması ile de takdiri hak eden bu Nijerye yapımını görmekte yarar var.

Eraserhead – David Lynch (1977)

“Henry, seninle bir dakika konuşabilir miyim? Buraya gel. Sen ve Mary cinsel ilişki kurdunuz mu?”

Kız arkadaşı tuhaf bir “yaratık” doğuran garip bir adamın hikâyesi.

David Lynch’in yazdığı, yönettiği, yapımcılığını üstlendiği, kurgusunu ve sanat yönetmenliğini yaptığı, müziklerine imza attığı, ses ve görüntü efektlerine katıldığı bir ABD yapımı. Lynch’in ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma deneysel ve gerçeküstü bir korku filmi olarak nitelendirilebilecek ve en az baş karakteri (ve onun saçı) kadar tuhaf bir film. Zamanında çok etkilenenler ve nefret edenler olmak üzere seyircilerini ikiye bölen filme olumlu ve/veya olumsuz anlamda kayıtsız kalmak mümkün değil gerçekten de. Görsel efektleri, ses tasarımı ve etkileyici siyah-beyaz görüntüleri ile ilginç bir film bu ve seks (korkusu ve arzusu) ve ebeveyn olmak üzerine çekilmiş en “ürkütücü” filmlerden biri muhtemelen. Sonuçta nefret de edilse, hayran da olunsa görmekte yarar var bu filmi.

Lynch’in kendisinin de başta “yaratık”ın nasıl yaratıldığı olmak üzere pek çok unsuru hakkında olduğu gibi hikâyenin anlamı üzerine de konuşmayı ret ettiği film pek çok farklı okumaya açık bir çalışma. Elektrik çarpmış gibi saçları olan Henry adındaki adamın yaşadıklarını anlatan film tam olarak ne anlatıyor söylemek güç; en azından tahmin edeceğinizin arkasında durmak çok da kolay değil. Gogol’un 1836 tarihli kısa hikâyesi “Burun” ve Kafka’nın 1915 tarihli kısa romanı “Dönüşüm” adlı eserlerinden etkilendiği söylenen senaryonun aynı zamanda David Lynch’in baba olmak korkusundan ve kızının ayaklarında ciddi bir problemle doğmasından da esinlendiği söyleniyor. İlk 10 dakikası ile son yaklaşık 20 dakikasında hiç konuşma olmayan film buna karşılık zaman zaman hayli sesli bir film ve bunu sağlayan da ses tasarımı. Hikâyenin geçtiği ve adı belirtilmeyen sanayi bölgesinin atmosferine ve filmin tedirgin edici havasına uygun bu tasarım zaman zaman yükselen zaman zaman kısılan bir ses bandı getiriyor kulaklarımıza ve hemen hep varlığını koruyor hikâye boyunca. Filmin düş ve gerçek karışımı havasına ve ürkütücü görselliğine de uygun düşen bir ses tasarımı var filmin ve yaratıcılığı ile de takdiri hak ediyor kesinlikle. “In Heaven” adlı şarkının seslendirildiği sahne filmin görsellik ile işitselliği nasıl mükemmel bir şekilde bir araya getirdiğinin en iyi kanıtlarından bir olarak gösterilebilir örneğin.

Bu filmin her bir sahnesi (hatta her bir karesi) üzerine konuşulabilir ve yorum yapılabilir kuşkusuz; ama bunun yerine hikâyenin yukarıda belirtilen -olası- temaları üzerinde durmak daha anlamlı olabilir açıkçası. Sperm benzeri yaratıklar, Henry’nin seks ile ilgili korkuları ve arzusu, tuhaf bir yaratık olarak tanımlanabilecek bebeğin neden olduğu dehşet duygusu ve yarattığı tedirginlik ve hem annenin hem babanın yaşadığı sıkıntılar… Issız, soğuk ve korkutucu dış ve iç mekânlar, Herbert Cardwell (bu film dışında sadece yine Lynch’in yönettiği bir kısa filmde çalışmış) ve Frederick Elmes’in kamerası tarafından etkileyici bir şekilde görüntülenerek ev sahipliği yapıyorlar bu temaları içeren hikâyeye. Tüm karakterlerini tuhaf bireyler olarak çizmiş Lynch ve her biri garip tepkileri ya da tepkisizlikleri ile kendilerine özel ilginçliklere sahipler. Bu tuhaflıklardan cansız varlıklar da nasiplerini alıyorlar: Örneğin guguklu saaatin kuşu ileri geri hareket etmekle yetinmiyor, kendi etrafında dönüyor garip bir şekilde veya yemek masasındaki pişmiş tavuğa bıçak batırıldığında bolca kan boşalırken, ölü tavuğun bacakları hareket ediyor sürekli olarak.

“In Heaven” şarkısı seslendirilirken tavandan yere düşen sperm benzeri “şey”ler ve tuhaf bir dans eşliğinde şarkıyı seslendiren kadının onları zevkle ayaklarının altında ezmesi, yataktaki kadından boşalır gibi duran “sperm”ler ve adam tarafından bunların korku ve dehşet içinde duvara fırlatılması, adamın kopan kafasından kurşun kalemlerin tepesindeki silgilerden üretilmesi, üzerinde sevişilen yatağın su ile dolu bir çukura dönüşmesi ve karakterlerin bunun içinde kaybolması, “bebeğin” öldürülmesi, havada uçuşup duran toz (silgi tozu?) ve bir çarkı çevirerek Henry’in hayatını etkileyen bir şeyleri tetikleyen cüzzamlı gibi bir bedeni olan adam; tüm bu ve diğer unsur ve anları ile tuhaflığını hep canlı tutan film, inisiyatif kullanamayan (bu yetkinliği olmayan ya da bu yetkinliği kullanabileceği bir ortamda bulunmayan) bir adamın “olağanüstü maceraları”nı düşle (ya da kâbusla) gerçeğin birbirine karıştığı bir içerikle anlatırken her zevke hitap etmiyor kuşkusuz. Tuhaflık ve belirsizlik sıradan bir sinema seyircisi için itici olabilir ve belki ancak görüntülerin ve olan bitenin ilginçliği onların ilgilerini bir yere kadar ayakta tutabilir. Dikkatli ve sabırlı bir sinema seyircisi ise birbirinden tuhaf görüntü ve ögenin sadece görsel ve işitsel bir oyun yaratmak amacı ile oluşturulmadığını ve anlamını her zaman çözemese de (ya da ille de çözülmesi gerekmese de) tüm bunların bir bütünün parçası olduğunu hissededecektir kuşkusuz; ortada deneysellik ve çarpıcılığı bir amaç değil, araç olarak gören bir çalışma olduğu açık çünkü. David Lynch bir yolculuğa çıkıyor ve eğer kafanızın karışmasından, rahatsız edilmekten ve hatta şoka uğratılmaktan korkmuyorsanız bu ilginç yolculukta ona eşlik etmek oldukça ilginç bir deneyim olabilir. Rafine edilmiş veya yumuşatılmış değil, tam aksine oldukça ham bir film bu ve buna hazır olmakta ciddi bir yarar var. Görülmeli.

Yalancı Yarim – Ertem Eğilmez (1973)

“Bana bak, Nuri; sende sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bir nişanlı bulunur mu?”

Zengin bir ailenin çapkın oğlu ile onun abisini kandırmak için nişanlısı rolünü oynamasını istediği ve zaten ona âşık olan yoksul bir kızın hikâyesi.

Sadık Şendil’in senaryosundan Ertem Eğilmez’in çektiği bir Yeşilçam filmi. Emel Sayın ve Tarık Akan’ın başrollerini paylaştığı film ikilinin birlikte oynadıkları ikinci çalışma (diğerleri Orhan Elmas’ın 1972 yapımı “Feryat” ve yine Ertem Eğilmez’in yönettiği 1974 yapımı “Mavi Boncuk”). Romantik komedi türündeki film Yeşilçam’ın benzer filmlerinden çok farklılaşmayan (ve zaten böyle bir derdi de olmayan) ve Emel Sayın’ın varlığının doğuracağı beklentiyi karşılayan şekilde bol müzikli bir çalışma. Buna karşılık ve kimi sahnelerde şarkı söylese de hikâye Sayın’ı bir şarkıcı kimliğinde kullanmayarak doğru bir tercih yapıyor ve Eğilmez’den bekleneceği gibi zengin oyuncu kadrosu ve mahalle kültürünü yücelten içeriği ile ilgi topluyor. Kimyaları tutan iki oyuncusu ile Yeşilçamseverleri mutlu edecek bir romantik komedi.

Filme adını veren “Yalancı Yarim”, “Senden Başka”, “Sakın Bir Söz Söyleme”, “Sevil de Sevme, Ağlama Ağlat”, “Elbet Bir Gün Buluşacağız” ve “Taç Olsan Başıma Takmayacağım (Tövbeler Tövbesi)” şarkılarını sıkça duyduğumuz film Emel Sayın’ın varlığı nedeni ile müzikli bir çalışma bekleneceği gibi. Sanatçı da güzel sesini ve şarkılarını hikâyenin emrine vermiş ve filme önemli bir katklı sağlamış. Sayın’ın katkısı bununla sınırlı değil ama; oyuncu bir aktris olarak da hiç aksamıyor ve hatta pek de rolünü sindirmişe benzemeyen (ya da benzer rolleri defalarca canlandırmış olmanın neden olduğu bir otomatik oyunculuk sergileyen) Tarık Akan’ın yanında hiç aksamıyor. Sanatçının bir şarkıcı rolünde kullanılmaması ve şarkı söylediği sahnelerin hikâyenin akışına uygun kurulmuş olması da destek veriyor Sayın’ın oyuncu profiline ve o da fırsatı iyi değerlendiriyor kesinlikle. İkiliye eşlik eden kadro da bir Arzu Film yapımı olmasının sonucu olarak hayli zengin: Münir Özkul, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Halit Akçatepe, Kemal Sunal, Hulusi Kentmen, kısa bir sinema kariyeri olan Suzan Ustan, Mürüvvet Sim ve Nubar Terziyan’ın da aralarında yer aldığı oyuncular adeta bir düşler takımı oluşturuyor ve filmin eğlencesine -ve bugün seyrettiğimizde oluşan- nostaljisine önemli bir katkı sağlıyorlar. Bu zengin kadronun tümüne olmasa bile en azından bir kısmına (örneğin Sunal’ın ve Alasya’nın karakterleri) özel bir özen gösterilip, karakterlerin özgün ve elle tutulur kılınması da filmin lehine olmuş. Dönemin alışkanlıkları gereği sessiz çekilen filmde Alasya gibi tiyatro kökenli bir oyuncuya Pekcan Koşar’ın dublaj yapması ise açıkçası tuhaf bir seçim.

1970’li yıllarda kimi sağcı yazarlar Yeşilçam’ı “servet düşmanlığı” yapmakla eleştirirlerdi ve bu suçlamanın temel gerekçeleri de -herhalde- hep bir dayanışma içinde olan yoksulların hemen hep iyi, zenginlerin ise hemen hep kötü karakterler olmak çizilmesiydi. Burada bu derece sert bir ayrım yok ama yine de hikâyenin başından sonuna kadar yoksullar hep iyi olarak çizilirken, Hulusi Kentmen’in karakterinin dışındaki zenginler ancak sonradan olumlu insanlara dönüşüyorlar. Bu dönüşümü sağlayan ise yoksulların “iç güzelliği”, tüm maddî imkânsızlıklarına rağmen dayanışma ruhu ile zorlukların üstesinden gelmeleri ve onurlarını korumaları; bu açıdan bakıldığında da burada olduğu gibi diğer örneklerde de Yeşilçam’ın bir servet düşmanlığı yapmak şöyle dursun, servet farkını normal kılan ve bu farkın zararlarının asgarîye inmesi için zenginleri iyi ve yardımsever olmaya çağıran bir tutum içinde olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Hikâye boyunca mahalleli dayanışması o kadar yoğun bir biçimde öne çıkarılıyor ki bu açıdan filmi Yeşilçam’ın bu alandaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak gösterebiliriz rahatlıkla. Hızını alamayan film hayli uzun tuttuğu piknik sahnesinde mahallelileri eğlenirken göstermekle o kadar meşgul oluyor ki erkeğin kadına burada âşık olması gibi önemli bir unsuru görünmez kılıyor ne yazık ki.

Şarkıcı Alaaddin Şensoy’un da bir kadınlar matinesi sahnesinde misafir oyuncu olarak yer aldığı filmde Şendil’in senaryosundaki sözlü espriler yeterince güçlü ve komik görünmezken hikâye mizahını asıl olarak durum komedisininin başarısından ve oyuncularının performansından alıyor. Bir yanlış anlamanın (veya durumu açıklamak için uydurulan bir açıklamanın) yol açtığı komik durumlar zincirini de genellikle (sahte mektup numarası gibi anlamsız kalan bölümler hariç) doğal bir biçimde kurmayı beceren filmin finalinin de başarı ile oluşturulduğunu vurgulamak gerek. “Elden ele atılarak taşınan karpuz” sahnesi hikâyenin mesajına ve içeriğine çok uygun düşerken, iki baş karakterin denizin içinde buluşması da Yeşilçam standartlarının üzerinde olması ile dikkat çekiyor. Şarkıların enstrümantal versiyonlarının veya -kısa süreli de olsalar- filme özel şarkı kayıtlarının hazırlanmasını da filmin olumlu yanları arasına ekleyelim. Haberdar olunmayan bir nişanlıya hediye alınmış olması gibi senaryo problemleri olsa da eğlenceli Yeşilçam komedilerinden biri bu ve görülmeyi hak ediyor.