In Bruges – Martin McDonagh (2008)

“Londra’da bir yerde altındaki noel hediyelerinin hiç açılmayacağı bir yılbaşı ağacı var. Ben de düşündüm ki, eğer buradan sağ çıkarsam, o eve gideceğim, oradaki anneden özür dileyeceğim, benim için seçeceği ceza ne olursa olsun kabul edeceğim. Hapis… ölüm… hiç önemli değil. Çünkü biliyorsunuz, hapiste veya öldüğümde bu kahrolası Bruges’da olmayacağıma emin olabilirim. Ve birden fark ettim ki belki de cehennem budur: Hayatını sonsuza kadar Bruges’da geçirmek. Ve gerçekten ama gerçekten hayatta kalmayı istedim. Gerçekten ama gerçekten ölmemek istedim”

Ters giden bir işten sonra, acımasız patronlarının Bruges’a gidip, orada kendisinden gelecek emirleri beklemesini istediği iki tetikçinin hikâyesi.

Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bu Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı Martin McDonagh’ın ilk uzun metrajlı filmi. Dramı, komediyi ve polisiyeyi eğlenceli bir şekilde bir araya getiren film sağlam diyalogları, oyuncuları ve politik doğruculuktan uzak duran yaklaşımı ile dikkat çekiyor öncelikle. Guy Ritchie gibi bir yönetmenin elinde çok daha çılgın bir hâl alacak bir filmi sakin ama yine de etkileyici bir dille anlatan film eğlenmek ama aynı zamanda da heyecanlanmak ve biraz da hüzünlenmek isteyenler için ideal örneklerden biri.

Belçika ve Bruges ile sık sık dalga geçen bir film bu. Baş karakterlerden biri olan Ray’in ilk kez geldiği ve nefret ettiği bu şehirle ve ülke ile ilgili sözleri (“Peki ya 2 hafta boyunca telefon gelmezse ne olacak? İki hafta mı? Kahrolası Bruges’da mı?”, “İnsanlar Belçika’ya neden gider ki?”) üzerinden Martin McDonagh’ın senaryosu Bruges’u da Belçika’yı da sert esprilerin konusu yapıyor sık sık. Hikâyesi de aynı ölçüde sert ve aynı ölçüde esprili bu filmin. Trajik bir cinayetten özellikle ikinci yarısında patlayan silahlara ve eğlenceli bir kara mizaha konu olan intihara kadar hikâye hem sertliğini hem mizahını hep koruyor ve bunu yaparlan de özellikle mizahında rahatsız edici olmaktan çekinmiyor. “Fuck” kelimesinin dakikada ortalama 1,18 kez kullanıldığı diyaloglarında kendisini hemen hiç sakınmıyor film ve özelllikle Ray karakteri üzerinden politik doğruculuğu hemen hiç umursamıyor. Cüce sinema oyuncusu, şişman Amerikalı turist veya eşcinselliği ima edilerek aşağılanan serseri gibi karakterler McDonagh’ın -bir parça pervasız bir şekilde- her şeyi mizahının konusu yapmaktan sakınmadığının örneklerinden birkaçı sadece.

Biri genç, tedirgin ve öfkeli, diğeri orta yaşlı ve sakin görünen iki tetikçinin Bruges’daki bu maceraları şehrin güzelliğini ve onunla ilgili tüm klişeleri akıllıca bir şekilde kullanıyor hikâye boyunca. Yaptıkları işle hiçbir ilgisi olmayan bir havası olan şehirde bu iki adamın yaşadıklarını ve aralarındaki farklılıkları eğlencesinin ve heyecanının temel dayanak noktası yapan film özellikle onların ikili sahnelerindeki başarısı ile dikkat çekiyor ki bu başarıda McDonagh’ın kaleminden çıkan diyaloglar önemli bir kozu oluyor filmin. Cennet ile cehennem arasındaki Araf’ın İngiliz futbol takımı Tottenham’a benzetilmesi (“Ne çok şahane ne çok feci, Tottenham gibi”), Hieronymous Bosch’un “Son Yargılama” adlı ünlü tablosunun önünde iki arkadaşın yaptığı konuşma (özellikle bu tablonun seçilmesinin nedeni ikilin kaderlerinin de Bruges’da belirlenecek olması olsa gerek) veya cüce aktör ile Ray karakteri arasındaki tüm konuşmalar sanat hayatı asıl olarak oyun yazarlığı ile başlayan yönetmenin geçmişinin sağlam izlerini taşıyor perdeye ve filmin de en önemli unsurlarından biri oluyor. Diyalogların yanında, McDonagh çarpıcı anlar yaratmakta da ustalığını gösteriyor. Örneğin parktaki eş zamanlı intihar ve cinayet denemesi tam bir kara mizah ânı olarak parlıyor hikâye içinde. Bu başarısına karşı, genç tetikçinin suçluluk duygusunun elinde esir durumda olmasını tutarlı bir biçimde gösteremiyor film. Daha göründüğü ilk karede vücut dilinin çok iyi vurguladığı bu durum zaman zaman adeta unutuluyor hikâyede ve örneğin adamın bir film setinde gördüğü genç kadına yanaşma çabasında olduğu gibi onun ruh hali ile hiç örtüşmeyen eylem ve düşünceleri anlatıyor film bize. Prensiplerin eylemlerindeki temel faktör olduğu üç temel karakteri (tetikçiler Ray ve Ken ile patronları Harry) hikâyenin önemli yan karakterleri ile finalde bir araya getiren film buradan etkileyici bir sonuç çıkarıyor genel olarak ama bazı tesadüfleri bir parça zorlayarak elde etmiş. Neyse ki sahnelerin başarısı bu zorlamaların rahatsız ediciliğini azaltıyor.

İlginç bir soundtrack’i olan film için Carter Burwell’in hazırladığı orijinal müzikler bilinçli bir şekilde bir suç filminden çok, bir dram ve hatta aşk filmine uygun olarak oluşturulmuş. Evet, tetikçileri ve cinayetleri ile bir suç dünyası filmi bu ama eser bu ögeleri daha çok mizahı için kullanıp bir suçluluk duygusu ve dostluk hikâyesi anlatıyor bize. Ken’in Ray için yapmaya soyunduğu fedakârlık ilkinin ikincisine olan sevgisinden ve onun iyi bir insan olabileceğine ve bir yeni şansı hak ettiğine yürekten inanmasından kaynaklanıyor ve sonuç açısından bakıldığında göz yaşartan bir dostluğun sonucu kesinlikle. Sadece final bölümünde hem hikâyenin hem müziğin temposunun yükseldiği film Bruges şehrinin de katkısı ile görsel bir estetiği de başarı ile yaratmış görünüyor. Yine bu final bölümünün bir örneği olabileceği bu görsel estetik ile birlikte üç oyuncunun başarısını da anmak gerek. Tetikçileri canlandıran Colin Farrell ve Brendan Gleeson ile zalim patronlarını oynayan Ralph Fiennes filmin sertliğine de yumuşaklığına gerekli tüm katkıyı sağlarken, Farrell senaryonun da ona sağladığı avantaj sayesinde bir adım öne çıkıyor ve performansı ile göz dolduruyor.

İnandırıcılık problemleri de yaşayan ve finaldeki etkileyici ama zorlama tesadüfün örneği olduğu gibi bir parça fazla “planlı” gözüken bir hikâyeye sahip olan film ne komedinin ne de suç sinemasının en önemli örneklerinden biri belki de. Ne var ki her iki türün de kayda değer çalışmalarının arasına girmeyi başaran ve bu iki türü organik bir uyum içinde bir araya getirmeyi beceren film kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

SGaawaay K’uuna – Gwaai Edenshaw / Helen Haig-Brown (2018)

“Bir ateşin seni ormana çektiğini söylerler. Soğuk hava, ateşi çılgın bir şekilde aramana neden olur. Ama ne kadar koşarsan koş, ateşi yakalayamazsın. Aklını yitirene kadar hiç durmadan koşarsın ve ruh seni ele geçirir. Çıldırırsın. Gaagiixid olursun”

Kanada’nın Kuzey Pasifik tarafında bir takımada olan Haida Gwaii’de on dokuzuncu yüzyılda geçen, en yakın arkadaşının oğlunun istemeden ölümüne neden olan bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Gwaai Edenshaw, Jaalen Edenshaw, Graham Richard ve Leonie Sandercock’un yazdığı, yönetmenliğini Gwaai Edenshaw ve Helen Haig-Brown’un üstlendiği bir Kanada yapımı. Sadece yirmiye yakın insanın yeterli bir şekilde konuşabildiği Haida dilinde çekilen film bir yerel efsaneyi anlatıyor. Kaybolmakta olan bir dile saygının ve onu koruma çabasının da bir ürünü olan film müthiş bir doğa içinde geçen ve doğaüstü unsurları da olan hikâyesini etkileyici bir biçimde taşıyor beyazperdeye. Bir suçluluk, kıskançlık, intikam ve bağışlama hikâyesi olarak da adlandırılabilecek olan çalışma hemen tamamı hikâyenin geçtiği bölge ile etnik bağlantıları olan amatör oyuncularla ve teknik kadro ile çekilmiş ve yalın anlatımı ile de dikkat çekiyor.

Sahildeki kayalar arasında yakılan bir tahta maskenin görüntüsü ile açılıyor ve kapanıyor film. Açılışta bu görüntüyü önce ormanda çılgın bir şekilde koşan bir adam, daha sonra da bir adamın yakılan o maskeyi tahtadan oyma görüntüleri takip ediyor. İki büyük ailenin her yazı geçirmek üzere geldiği adada bundan sonra yaşananlar temel olarak bir çocuğun hayatına neden olan bir hata nedeni ile olan bitenler. Ölümün neden olduğu suçluluk duygusunu, öfkeyi, acıyı, kaçış ve hayatta kalma çabasını, intikam duygusunu ve bağışlamayı anlatan bu hikâye yerel kültürlere bir saygı ve yitip gitmekte olan bu kültürlere ve o toplumların hızla kaybolan dillerine bir ağıt olarak da görülebilir. Film bir efsaneyi (neden olduğu ölümün acısı nedeni ile aklını yitiren ve açlığın çıldırttığı bir doğaüstü varlığa (Gaagiixiid) dönüşen bir adamın hikâyesi) anlatırken bu efsanenin mistik yanını sömürmeden, o gizemli havayı korumayı başarıyor. Anlatılan çok yeni bir hikâye olmayabilir ama onu güçlü kılan otantikliği ve yönetmenlerin gerçek mekânları kullanmaktaki becerilerinin Jonathan Frantz’ın başarılı görüntü çalışmasının da çarpıcı katkısı ile birleşmesi ile ortaya çıkan görsel etkileyiciliği kesinlikle seyre değer kılıyor filmi.

Tüm kadronun hikâyenin “gerçek”liğine önemli bir katkı sağlayan doğal oyunları seyrettiğimize zaman zaman hoş bir belgesel tadı veriyor ve kendimizi on dokuzuncu yüzyılda çekilmiş gerçek görüntülerle karşı karşıya hissediyoruz. Barışçı ve sevecen bir topluluk bu ve oyuncular da çalışan ve eğlenen karakterlerini tartışmasız bir doğallıkla canlandırıyorlar. Hikâyenin baş karakteri olan Adiitsʹii’yi canlandıran Tyler York’un performansı ise klişe bir deyimle söylersek tam “Oscarlık”. Karakterinin baştaki sevecen ve yakışıklı hâlinden adeta bir yaratığa dönüşümünü inanılmaz bir gücü olan performansla gösteriyor bize hikâye boyunca. Fiziksel yanı da hayli öne çıkan bir rolü bu denli güçlü ama aynı zamanda bu denli doğal hayata geçirebilmek çok oyuncunun altından kalkabileceği bir yük değil ama York karakterinin her duygusunu ve hareketini çarpıcı bir şekilde geçirmeyi başarıyor bize. York ve diğer tüm oyuncular hemen hiç konuşamadıkları bir eski dil için iki haftalık bir eğitimle diyaloglarını ezberlemişler ve seyirciye ilk kez duydukları ve belki de sinema perdesinde bir daha hiç duyamayacakları bir dilin havasını taşımayı başarmışlar. Yavaş bir tempoda konuşulan ve uzak diyarların şiirini andıran bu dili bir kurgu filmle ilk kez sinemaya taşıdığı için bile önemli bir film bu.

Okyanus, ufuk, gökyüzü, orman ve bitki örtüsü gibi doğal ögeleri asla sömürmeden, hem mistik bir havayı koruyarak hem de bir belgesel gerçekçliği ile önümüze getiren film özellikle baş karakterinin adada tek başına kaldığı zamanları ve onun açlığını yatıştırabilmek için giriştiği mücadeleyi hayli etkileyici sahnelerle anlatıyor. Adamın kötü hava ile ilgili uyarıyı göz ardı etmesinin ve temizlenen bir balıktan arta kalanı yapması gerektiği gibi okyanusa atmayıp sahilde bırakması gibi gelenek dışı davranışların habercisi olduğu trajedinin yaşandığı bölgenin vahşi güzelliğini ormanı basan sis veya gökten inen ilk kar taneleri gibi görüntülerle sergileyen film, Kinnie Starr’ın kendisini hiç öne çıkarmayan ve hikâyenin etnik ve gizemli havasını destekleyen müzik çalışmasının yanında, başarılı ses tasarımı ve yerel şarkıları ile de dikkat çekiyor. Açlık sahneleri ve adamın kendisini adeta cezalandırmak için dikenlerin arasından geçtiği bölüm gibi sert anları da olan film suçluluk duygusunun beyazperdeye en güçlü biçimde taşındığı çalışmalardan biri.

El kamerası kullanımının sağladığı tedirginlik ve gerçekçilik bu alçak gönüllü filmi zenginleştirirken, hikâyenin -belki- hatırlattığı bir hususu da vurgulamakta yarar var: Baş karakteri üzerinden bakarsak, film belki de yok olan yerel kültürlerin ve toplumların son bireylerinin akıbetleri üzerine düşünmemizi de bekliyor bizden. “Durdurulamaz” bir biçimde tek-tipleşen bir dünyada, o kalan son “farklı” topluluklar ve bireylerin bir Gaagiixid olmak dışında şansları olacak mı acaba?

(“Edge of the Knife”)

American Hustle – David O. Russell (2013)

“Gördüğüm kadarıyla herkes istediğini elde etmek için sürekli birbirini dolandırıyordu zaten. Kendimizi bile dolandırıyoruz. Kendimizi ikna edip, ihtiyacımız olmayan ya da aslında istemediğimiz şeyleri süsleyerek kendimize satıyoruz. Riskleri ve çirkin gerçekleri görmezden geliyoruz. Şuna dikkat edin: Hepimiz öyle ya da böyle kendimizi kandırıyoruz hayatla baş edebilmek için”

FBI ile çalışmaya zorlanan bir dolandırıcı çiftin, partner oldukları FBI ajanının hırsı nedeni ile mafya ve politikacıları da içine alan büyük işlere bulaşmalarının hikâyesi.

1970’lerin sonları ve 80’lerin başlarında yürütülen bir FBI operasyonundan esinlenen bir ABD yapımı. David O. Russell’ın yönetmenliğini üstlendiği, senaryosunu ise Eric Warren Singer ile birlikte yazdığı film hiçbirini kazanamasa da aralarında en iyi filmin de olduğu 10 dalda Oscar’a aday gösterilmiş bir çalışma. Bir dolandırıcı (veya filmin bizde gösterildiği adı ile söylersek, düzenbaz) çiftin kendilerini enseleyen ajanın şantajı sonucu FBI’ın bir operasyonunda çalışmak zorunda kalmalarını ve içine atıldıkları işin büyüklüğü karşısında yaşadıklarını anlatan film dinamik ve eğlenceli bir çalışma. 10 adaylığı nedeni ile ve anlaşılan Oscar’ı bir “sanatsal ödül” olarak görmenin de katkısı ile doğan beklentiyi kimileri için karşılamamış olsa da film hedefini, bir suç filmi olarak heyecanlandırmayı ve mizahı ile de eğlendirmeyi, yakalıyor kesinlikle. Zengin oyuncu kadrosu ve akıllıca kurgulanan senaryosu ile dikkat çeken film bir eğlencelik ve keyif veren Hollywood eserlerinden biri.

“Bu olayların bazıları gerçekten oldu” uyarısı ile başlıyor film. Yedi Temsilciler Meclisi üyesi, bir senatör ve bir belediye başkanının da aralarında olduğu pek çok kişinin ceza alması ile sonuçlanan bir FBI operasyonundan esinlenen kurgusal bir hikâye anlatıyor film bize. Kredi bulma olasılıkları düşük olan insanları bir komisyon karşılığında kendilerine kredi bulacaklarını söyleyerek kandıran, bu arada sahte ve çalıntı tablo işi de yapan bir adamın tanışıp aşık olduğu ve birlikte çalışmaya başladığı kadınla birlikte FBI’a yakalanmalarını ve onların bir operasyonunda “uzmanlık”larını kullanmak zorunda kalmalarını anlatıyor film. Baş karakterleri gibi aldatmak ve dolandırmak üzerine bir hikâyesi var filmin ve baştan sona kadar gittikçe de dozu artan bir şekilde herkesin birbirini aldattığı/kandırdığı/dolandırdığı bir hal alarak epey eğlendiriyor seyircisini. Belediye başkanını tuzağa düşürme operasyonunu göstererek açılan film, FBI ajanının aceleci amatörlüğü nedeni ile aksayan bu işten sonra geriye dönerek ana karakterlerini ve bu noktaya nasıl gelindiğini anlatıyor. Bir süre sonra tekrar başladığımız noktaya dönüyoruz ve operasyonun nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını izliyoruz. Zaman zaman düzenbaz adamın, partneri olan kadının veya başka bir karakterin anlatıcı rolüne de büründüğü film bol konuşmalı ama temposu ve diyaloglarının eğlenceli olması sayesinde seyircisini hiç sıkmayan bir çalışma. Tüm karakterler için özenle oluşturulmuş kişisel hikâyelerin ve diyalogların bu eğlencede önemli bir payı var kesinlikle. Hikâyenin sonundaki sürpriz bu tür hikâyelere alışık seyirciler için belki tahmin edilebilir olsa da yine de şaşırtmayı başarıyor açıkçası.

Herkesin kendi üçkağıdının ve hedeflerinin peşinde koştuğu hikâye bu “karmaşa”sı nedeni ile seyirciyi yorabilir gibi görünse de hiç de öyle olmuyor; bu başarının temel nedeni ise Russell ve Singer’ın senaryolarının deyim yerinde ise hemen hep yağ gibi akması ve seyirciyi eğlendirirken netliğini hiç yitirmemesi. Eğlencesinin doruğa çıktığı anları (FBI ajanlarının kutlama sahnesi, mafya patronunun Arapça bildiğinin ortaya çıkması, ajanın gittikçe artan ama bir türlü karşılığını bulamayan cinsel arzusu, ajan ile amiri arasındaki pek çok farklı sahnede kullanılarak sürdürülen buz balıkçılığı hikâyesi ve özellikle de hemen tüm karakterlerin bir araya geldiği bir akşam yemeği sahnesi) ve özellikle 70’lerden seçilmiş ve bir “Best of” havasını taşıyan şarkıları ile seyircisine vaat ettiği dinamizm ve eğlenceyi sunmayı başaran film hikâyenin tüm ögelerinin birbirine doğal bir biçimde bağlanmış olması ile de dikkat çekiyor.

“İnsanların inanmak istediklerine inandıkları” için oyuna geldikleri üzerine kurulu olan hikâyenin önemli bir kozu da oyuncuları. Oldukça zengin bir kadrosu var filmin: Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence, Jeremy Renner, Robert de Niro, Louis C.K., ve Michael Peña gibi güçlü oyuncuların yer aldığı kadronun tümü kendilerini de eğlendirdiği anlaşılan karakterlerini sağlam bir biçimde canlandırırlarken, Cooper hırsı yeteneklerinden büyük FBI ajanı rolünde bir adım öne çıkıyor ve damgasını basıyor göründüğü her sahneye. Özetle derdini iyi anlatan, şık çekilmiş ve oynanmış, ana temasını (aldatmayı/dolandırmayı) iyi işleyen ve gösterişini abartmayan iyi bir eğlencelik bu David O. Russell filmi. Çok özel değil bir film değil belki ama çok eğlenceli bir çalışma.

(“Düzenbaz”)

The Big Short – Adam McKay (2015)

“Az önce ne yaptığınızı biliyor musunuz? Az önce Amerika ekonomisine karşı bahse girdiniz. Yani eğer haklıysak; insanlar evlerini kaybedecekler, insanlar işlerini kaybedecekler, emeklilik tasaruflarını kaybedecekler, emekli maaşlarını kaybedecekler. Bankacılığı neden sevmediğimi biliyor musunuz? İnsanları rakamlara indirger çünkü. İşsizliğin her %1 artışında 40 bin kişi ölür. Bunu biliyor muydunuz?”

ABD’de mortgage krizi olarak başlayıp, 2008’de tüm dünyayı saran bir finansal krize dönüşen problemi önceden keşfedenlerin hikâyesi.

“Gerçek bir hikâyeye dayanmaktadır” ifadesi ile başlayan ve tüm dünyayı sarsan krizin hikâyesini anlatan film, doğası gereği sürekli büyümek, satmak ve kâr etmek zorunda olan kapitalizmin en vahşi meşguliyet alanlarından biri olan bankacılık sektörünün iç yüzünü net bir biçimde gösteren bir çalışma. Michael Lewis’in 2010 tarihli “The Big Short: Inside the Doomsday Machine” adlı -kurgusal olmayan-kitabından yola çıkılarak çekilen filmin senaryosunu Charles Randolph ve Adam McKay yazarken, yönetmenliğini de McKay üstlenmiş. Dinamik kurgusu, ironik ve eğlenceli anlatımı, başarılı oyunculukları ve bir finansal krize yol açan “ahlâksızlığı” net bir biçimde sergilemesi ile önemli bir çalışma bu. Aynı krizi konu alan başarılı belgeseller de (örneğin Charles Ferguson’un 2010 tarihli çarpıcı filmi “Inside Job”) var ama bu film de bir kurgu filmi olarak onların yanına yerleştirilebilir rahatlıkla. Kötüler ve iyilerin değil, kötüler ve çok kötülerin yer aldığı hikâye kapitalizmin kendisinden çok, ipin ucunu kaçıran ahlâksızlığını eleştirmeyi tercih etse de yine de önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Mark Twain’in bir sözü ile açılıyor film (“Başınızı derde sokan bilmediğiniz şeyler değildir; bildiğinizden emin olduğunuz ama aslında düşündüğünüz gibi olmayan şeylerdir”) ve kapitalist yaşam döngüsünün “doğal” krizlerinden birini anlatıyor bize. Konut balonunun oluştuğu ve bu konutları satın almak için çılgın gibi mortgage kredileri alan (daha doğrusu aldırılan) sıradan insanların borçlarını ödeyemeyeceğini önceden hisseden ve bu kredilerin batacağı inancı üzerine bir çeşit “kumar” oynayan finansçıların yaşadıkları ve yaşattıklarını anlatıyor bize film. İpotek teminatlı menkul kıymetin bankacılığı nasıl parlattığını ve onun 1970’li yıllardaki monotonluğunu nasıl çılgın kârlarla dolu bir eğlenceye dönüştürdüğünü gösteren film bu menkul kıymet ürününün ve aslında benzeri tüm finansal ürünlerin zaten bir çeşit kumar olduğunu söylemiyor; bunun yerine bir finansal enstrümanın hırslı aptalların elinde nasıl tehlikeli bir silaha dönüştüğünü vurguluyor asıl olarak. Dolayısı ile temel olarak kapitalizmin kendisi ile değil, arsız hali ile bir derdi var filmin. Yine de Amerikan sinemasından gelen sert bir eleştiri olarak görmek gerekiyor filmi ve en azından sistemin -doğası gereği olduğunu pek belirtmese de- yozlaşmaya nasıl açık olduğunun altını kalın çizgilerle çizmekten çekinmemesini övmek gerekiyor.

Tarihçi ve yazar Alex von Tunzelmann Guardian gazetesinde yer alan incelemesinde hikâyenin gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü araştırmış ve özetle filmin olan bitenin sağlam/güvenilir bir anlatımı olduğu yargısına varmış (elbette sinemasal bir takım değişikliklerle birlikte). Filmin kendisi de bir sahnede bu gerçeklik beklentisi ile dalga geçecek kadar güveniyor kendisine; karakterlerden biri kameraya dönüyor ve “Tam olarak böyle olmadı” diyerek seyrettiğimizin sinemasal bir heyecan yaratmak amacı ile bu şekilde oluşturulduğunu söylüyor bize. Bu kameraya (seyirciye) konuşma oyunu başka sahnelerde de çıkıyor karşımıza ve yönetmen Adam McKay bunu genellikle eğlenceli bir şekilde kullanmayı başarıyor. Bu tercihin de bir örneği olduğu gibi geleneksel bir dili yok filmin; onca finansal terime ve finans piyasalarının karmaşık ürünlerine en azından ortalama bir hâkimiyeti olmayanın içinde kaybolma riski olan bir hikâyeyi anlatmak için doğru bir tercih bu ve Avustralyalı aktris Margot Robbie, Amerikalı şef Anthony Bourdain ve Amerikalı şarkıcı ve oyuncu Selena Gomez’i gerçek kimlikleri ile kullanarak krizi sıradan insanların anlayacağı bir dille ve benzetmelerle anlatmalarını sağlamasında olduğu gibi hayli eğlenceli bir durum da var ortada (örneğin Robbie olan biteni bir banyo küvetinde köpüklerle kaplı bir şekilde keyif yaparken özetliyor bize). Zaman zaman görüntüye bir finansal terimin açıklamasını da getiriyor film ve bunu da doğru zamanlarda yaparak hem bilgilendirici hem de eğlenceli olmayı başarıyor.

Akıllıca kurgulanmış senaryosu, bunu destekleyen görsel dili, müziği kullanımı biçimi ve heyecanı hep diri tutması ile profesyonelliğine diyecek yok filmin doğrusu. Sadece finans dünyasının kendisini değil, onu bütünleyen diğer kurumları da (örneğin derecelendirme kuruluşları) eleştirisinin odağına koyan film “sadece ABD’de 8 milyon kişinin işini ve 6 milyon kişinin evini” kaybetmesine yol açan krizden bir ders alınmadığını ve sistemin eskisi gibi devam ettiğini de vurguluyor. Bir tek -“aptal”- bankacı dışında kimsenin ceza almadığı, benzer bir durumun oluşması için yapılması gereken düzenlemelerin hiçbirinin yapılmadığı, işin içindekiler de dahil olmak üzere finans dünyası yöneticilerinin promosyonlarla ödüllendirilmeye devam ettikleri ve tek /asıl kaybedenlerin sıradan insanlar olduğu bir dünyadayız diyor film bize. Wall Street jargonunda “satın alınacak hisselerin batacağına” dair bahse girmeye verilen bir isim olan filmin adının da vuguladığı gibi bir kumar dünyasından farkı olmayan finans dünyasının net bir resmini çiziyor film ve bu bağlamda finansçıların filmdeki önemli bir toplantısının Las Vegas’ta düzenlenmiş olması da ayrı bir değer taşıyor.

Başta Steve Carell, Christian Bale ve Ryan Gosling olmak üzere tüm kadronun dinamik ve filmin trajik/ironik ruhuna uygun performanslar sundukları hikâyede, filmin yapımcıları arasında yer alan Brad Pitt’in tıpkı yapımcısı olduğu bir diğer filmde (“12 Years A Slave – 12 Yıllık Esaret”) olduğu gibi yine bir “kurtarıcı” rolüne girmiş olması sanatçının egosu ile ilgili bir gösterge olsa gerek. Korkunç bir trajediyi ve -adını maalesef koy(a)masa da- bir düzen problemini rahatsız etmeyen, aksine hikâyeyi zenginleştiren bir komedi katarak da anlatmayı başaran bir film bu. Görmekte yarar var bu dikkat gerektiren, enerjisine karşı hazırlıklı olunması gereken ve gösterişli ofislerde geçen bir aksiyon havası olan filmi, eğlenmek ve düşünmek için.

(“Büyük Açık”)