Nothing Sacred – William A. Wellman (1937)

“Burası New York: Dünya gökdelen şampiyonu; şık dolandırıcıların ve çokbilmişlerin sahte altın külçe sattığı şehir; ve yeryüzünde gömülü gerçeğin yapay bir gözden çok daha sahte çıktığı bir yer”

Radyum zehirlenmesinden ölmekte olduğu teşhisinin yanlış olduğunu öğrenen bir kadının, ölümünün haberini yapmak isteyen gazetecinin New York davetini kaçırmamak için hasta rolü yapması ile gelişen olayların hikâyesi.

James Street’in “Letter to the Editor” adlı kısa hikâyesinden yola çıkarak senaryosunu Ben Hecht’in yazdığı, William A. Wellman’ın yönettiği bir ABD yapımı. Hecht’in baş erkek karakteri yakın arkadaşı John Barry Barrymore’u düşünerek yazdığı ama yapımcı David O. Selznick’in alkol problemi nedeni ile bu oyuncuyu ret etmesi üzerine projeden çekildiği filmin senaryosuna Budd Schulberg, Dorothy Parker, Ring Lardner Jr., Moss Hart, Sidney Howard, Robert Carson ve George S. Kaufman da katkı sağlamışlar adları jenerikte geçmese de. Sinema tarihinin tamamen renkli çekilen ilk “screwball komedi”si (kadın karakterin öne çıktığı, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda popüler olan bir romantik komedi türü) olan film başrol oyuncusu Carole Lombard’ın çok eğlenceli performansı ile keyif verdiği bir çalışma. Senaryosu hayli parlak anların yanında zaman zaman sıradan anlar da barındıran çalışma özellikle ikinci yarısında, artan temposunun da katkısı ile eğlendirmeyi başarıyor seyircisini.

Dönemin iki yıldız oyuncusunun (Fredric March ve sadece 5 yıl sonra henüz 33 yaşındayken bir uçak kazasında hayatını kaybeden Carole Lombard) baş karakterleri canlandırdığı bu eski usul Hollywood komedisi Ben Hecht’in gazetelere epey sataşan ve onların sahte haberlerini alaya alan hikâyesi ile ilgi çekiyor öncelikle. Sahtelik içinde sahtelik barındıran hikâye bu yazının girişinde yer alan ve açılışta dile getirilen sözlerin de vurguladığı gibi bu sahteliğin merkezi New York’u da alıyor hedefleri arasına ve sansasyon peşinde koşan bir medyayı ve toplumu hedef tahtasına koyuyor eğlenceli içeriği ile. Filmde ana karakterlerden yardımcı karakterlere herkesin bir yalanın, aldatmanın ve sahteliğin peşinde koştuğu hikâye komedisini de bu içeriğinden ve Carole Lombard’ın performansından alıyor çoğunlukla. Kadının New York’u gezme fırsatını kaçırmamak için, kadının doktorununun eski bir intikam hikâyesi için, gazeteci olan adamın daha önce sahte bir sultanla ilgili haber nedeni ile yitirdiği pozisyonu tekrar elde etmek için, gazetenin patronunun tiraj için, Avrupa’dan gelen doktorların para için; kısacası herkesin kendisine özel bir nedenle bulaştığı bir sahteliğin toplum için ne kadar “normal ve gerekli” olduğunu da gösteriyor film ve seyircisini kimi zaman güçlü kimi zaman ortalama esprileri ile keyiflendiriyor.

1954 yılında Norman Taurog yönetiminde ve Dean Martin – Jerry Lewis ikilisi ile “Living It Up” adlı yeni bir versiyonu da çekilen filmin hikâyede kadının “hastalığının” nedeni olarak gösterilen radyum zehirlenmesine yaklaşımı üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. 1910’lu ve 20’li yıllarda (filmin 1937 yapımı olduğunu düşünürsek, oldukça yakın bir geçmişte) yaşanmış ve ölümlere yol açmış (daha açık bir ifade ile söylersek iş cinayetlerine neden olmuş) bir olayın komediye konu edilmesi problemli bir yaklaşım kuşkusuz. Dönemin “radyum modası”nın gereği olarak saat kadranlarını kendiliğinden parlayan radyum içerikli malzemelerle boyayan bu kadınların trajedisini doğrudan kullanıyor hikâye ve hatta saat fabrikasının olduğu kasabaya giden gazetecinin zehirlenen kadını aramaması için uyarılmasını da gösteriyor. Ne var ki Hecht’in senaryosu bu durumu -bir komedi kalıpları içinde de olsa- bir eleştiri konusundan çok, bir komedi kaynağı olarak kullanıyor tamamen. Kasabalıların gazeteciye kötü davranması da bu durumdan bağımsız bir yerel dil ve davranış şekli komedisine dönünüşüyor. Evet, eğlenceli bir komedi bu ama radyum kızlarınının trajedisinin üzerini de kaba bir şekilde örtüyor ne yazık ki.

Sahtelik vurgusunu sporun (eğer buna spor denebilirse) buna en yakın türü olan Amerikan güreşi ve Broadway’daki bir şov üzerinden de gerçekleştiren filmin bazı esprilerinin ve sahnelerinin zorlama olması veya hikâyeye uygunsuzluğu da dikkat çekiyor. Çocuğun cebinden çıkan sincap, hayli uzun tutulan bir Broadway şovu veya sondaki “Her yeri sel basmış” esprisinin örnek gösterilebileceği bu problemli yanlarına karşın kimi göndermeleri ve oyuncularının performansları ile durumu kurtarıyor film. Klasik bir Holywood oyuncusu olsa da modern tonlar taşıyan oyunculuğu ile Carol Lombard ve yardımcı rollerdeki Walter Connoly (gazete patronu), yer aldığı sahneye damgasını basan Maxie Rosenbloom (gazete çalışanı), Charles Winninger (kadının doktoru) ve Sig Ruman (Viyanalı doktor) komediyi zenginleştiren çalışmaları ile filme önemli birer katkı sağlamışlar kesinlikle. Dönemin ABD Başkanı Roosevelt’in balıkçılık merakı ve tutucuların komünizm korkusu gibi çeşitli olgulara göndermeleri de bulunan film, özet olarak klasik Hollywood’un -yeterince çok ve güçlü olmasa da- güldürmeyi ve eğlendirmeyi başaran komedilerinden biri.

(“Yalancılar Şahı”)

The Imitation Game – Morten Tyldum (2014)

“Alman şifreleri bir bulmaca, bir oyundur. Tıpkı diğer oyunlar gibi. Oyunlarda, bulmacalarda çok iyiyimdir. Bu da dünyanın en zor bulmacası”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman istihbaratının mesajlarındaki şifreleri çözen İngiliz matematikçi Alan Turing’in hikâyesi.

Andrew Hodges’ın 1992 tarihli “Alan Turing: The Enigma” adlı romanından uyarlanan ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Senaryosunu Graham Moore’un yazdığı filmin yönetmeni ise bir süredir ABD’de çalışan Norveçli Morten Tyldum. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman istihbaratının kullandığı şifrelerin çözülmesinde en büyük katkıyı sağlayan -ve kapanış jeneriğinde belirtildiğine göre tarihçilerin savaşın iki yıl erken bitmesini sağladığını ve 14 milyondan fazla insanın hayatını kurtardığını tahmin ettiği- Alan Turing’in hikâyesini temel olarak üç farklı zaman diliminde anlatıyor film: Üniversite öncesindeki okul yılları, savaşı sırasındaki şifreyi çözme yılları ve 1951’de evinin soyulması ile başlayan ve özel hayatındaki sırların ortaya çıktığı dönem. İki ana hikâye (Enigma’nın şifresini kırma ve Turing’in eşcinselliği nedeni ile yaşadıkları) üzerine kurulu olan film zaman zaman bunlardan birini diğerinin önüne geçirerek ilerliyor ama süresi her ikisinin de hakkını yeterince vermesine izin vermiyor gibi. Bir ünlünün trajik hayatını anlatan biyografi filmlerinin eli yüzü düzgün örneklerinden biri olan çalışma sinema dili açısından bir orijinallik içermiyor ve geniş kitlelerin rahatlıkla ve keyifle izleyeceği eserlerden biri olarak gösteriyor kendisini çoğunlukla. En iyi film dahil 8 dalda Oscar’a aday gösterilen ve uyarlama senaryo dalında bu ödülü kazanan film Oscar’a aday olan Benedict Cumberbatch’in parlak performansı ile de dikkat çekiyor.

1951 yılında başlıyor hikâye. Evine hırsız giren Alan Turing bir komiser tarafından sorgulanıyor karakolda. “Evinden bir şey çalındığını kabul etmeyen gizemli bir profesör. Bence Alan Turing bir şeyler saklıyor.” ifadesi ile dile getirilen şüphe matematikçinin özel hayatındaki sırrının ortaya dökülmesine kadar uzanacak ve para karşılığı bir erkekle seks yapması ve o tarihlerde eşcinselliğin suç olması nedeni ile cezaya çarptırılacaktır Turing. Bu ceza karşısında yapmak zorunda olduğu seçim ve ödediği bedel korkunç olacaktır matematikçinin. 2013’te Kraliçe Elizabeth tarafından özür de dilenerek onurlandırılsa da henüz 41 yaşındayken hayatını kaybetmiştir Turing ve 1895 ile 1967 arasında yaklaşık 49 bin eşcinsel erkeğin “ahlâksızlıklar”ı nedeni ile başına geldiği gibi cezalandırılmıştır cinsel yönelimi nedeni ile. Bir “kahraman” olmak da yetmemiştir onun bu trajik sondan kurtulmasına.

Film 1928 yılındaki okul dönemine ve 1951’deki soruşturma dönemine sık sık uğrasa da asıl olarak savaş sırasında yaşananları anlatıyor. Bunu yaparken de “Gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” bilgilendirmesi ile gerçekleri bir parça değiştiriyor “sinemasal öncelikler” nedeni ile. Şifreyi çözen makinenin tüm bir ekibin ortak çabası ile tasarlanmış ve kurulmuş olmasına rağmen, bu işin sadece Turing’e mal edilmesi ya da hiç karşılaşmamış karakterlerin hikâye boyunca hep bir arada çalışırken gösterilmesi gibi pek çok örneği var bu gerçeklerle oynama işinin ama ticarî sinemada pek çok örneğini gördüğümüz ve göreceğimiz gibi “sıradan” bir uygulama bu kuşkusuz.

Alexandre Desplat’ın Oscar’a aday gösterilen müziği tüm klasik havası ile hikâyeye yakışır ve onu zenginleştirirken, bir yandan da seyredeceğimiz film ile ilgili de önemli bir veri sağlıyor bize: Klasik bir sinema dili ile anlatılmış; orijinalliğin değil, alışkın olunanın peşinde koşan ama bunu etkileyici bir şekilde yapmayı başaran ve o “büyük” hikâye anlatan filmlerden biri bu. Açıkçası bunların tümünü de karşılıyor seyrettiğimiz film. Ne var ki toplamda bakıldığında filmi güçlü ve önemli kılacak olan sinema değerinden çok, Turing’in her iki hikâyesinin trajik boyutu oluyor. Senaryo bu tür bir filmden beklenecek hiçbir unsuru atlamıyor ve örneğin ekip içi çatışmalardan (“Onu kovarsan, beni de kovarsın” sahnesi!) kahramanının trajedisinin altını çizmeye kadar hiçbir fırsatı kaçırmıyor hikâyesini ilginç kılabilmek için. Turing’in birkaç farklı sahnede koşu yaparken gösterilmesinin, onun aynı zamanda maratonda yarışmış olduğu hiç dile getirilmediği için havada kalması (ve seyirciyi bu sahnenin sembolik anlamı üzerine gereksiz bir yoruma yönlendirmesi) ve makineye tarihsel gerçeğin aksine Turing’in okul yıllarında âşık olduğu bir öğrencinin adının verilmesini örnek gösterebiliriz filmin bu yöndeki tercihlerine. Turing’in nişanlısı olan Joan karakteri üzerinden iki ana hikâyesine bir tema daha (kadın hakları ve kadının çalışma dünyasında karşılaştığı engeller ve ön yargılar) ekleyen film bir dönem filmi için düşük sayılabilecek bütçesine rağmen set tasarımları ve kostümlerdeki başarısı ile de dikkat çekiyor ve bir iki sahnede (uçakların havada çatıştığı sahne ve bir bombardıman sonrası gibi) efektler yeterli görünmese de film bu açıdan sınıfını geçiyor.

Başroldeki Benedict Cumberbatch’in oyunculuğu filmin en değerli unsuru kuşkusuz. Filmin göründüğü her bir karesini tam anlamı ile parlatıyor oyuncu ve özellikle de karakterinin tereddütlere ve heyecanlara kapıldığı ya da taşıdığı yükün altında ezildiği anlarda müthiş bir performans gösteriyor. Vücut dilinin ve mimiklerin yoğun ama en küçük bir zorlama içermeyen, müthiş bir doğallıkla kullanıldığı oyunculuk gösterilerinden birini sunuyor Cumberbatch ve ne denli önemli bir oyuncu olduğunu gösteriyor bir kez daha. Bilgisayarın keşfine giden yolun da tanığı olmamızı sağlayan film bilim tarihinin önemli isimlerinden biri olan Turing’in olağanüstü hikâyelerle dolu macerasını güvenli sulardan hemen hiç ayrılmadan (Turing’in eşcinselliğinin ele alınış şekli bunun en iyi örneği) anlatsa da büyük bir haksızlığa ve zulme uğramış bir ismin hikâyesini karşımıza getirmesi ile önemli ve ilgiyi hak eden bir eser.

(“Enigma”)

They Live – John Carpenter (1988)

“Seni aldatmak için dillerini kullanıyorlar. Zehir dudaklarının üzerinde. Ağızları acı ve lanetlerle dolu. Bu değişimde sefalet ve harap olmaktan başka bir şey yok. Onların gözlerinde Tanrı korkusundan eser yok. Liderlerimizin kalplerini ve beyinlerini kazandılar. Zengini ve güçlüyü yanlarına aldılar. Gerçeği görmememiz için bizi kör ettiler. İnsan ruhu baştan çıkarıldı. Neden açgözlülüğe tapınıyoruz? Çünkü görüş sınırlarımızın dışında bizi onlar besliyor. En yüksektekilere kadar, doğumdan ölüme kadar onlar bizim sahibimiz. Sahibimiz! Bize sahipler. Bizi kontrol ediyorlar. Onlar bizim efendilerimiz. Uyanın, onları hepsi yanınızda, etrafınızda!”

İnsan görünümüne bürünerek dünyayı kolonileştirmeye soyunan uzaylılarla savaşan bir adamın hikâyesi.

Ray Nelson’ın 1963 tarihli “Eight O’Clock in the Morning” adlı kısa hikâyesinden uyarlanan bir ABD yapımı. John Carpenter’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği çalışma zamanında belirli bir ilgi görse de, kült statüsüne sonradan ulaşan bir bilim kurgu ve korku filmi. Uzaylıların etkileyici tasarımları dışında pek efekt kullanmayan film türünün düzeyli örneklerinden biri ama gereksiz uzatılmış bir kavga sahnesi ve yine hiç gerekmediği halde sık sık bir aksiyon filmi olmaya soyunması ile bir klasik olacak noktaya da erişemiyor. Başroldeki Roddy Piper’ın (bizde “Amerikan Güreşi” adı ile bilinen tuhaf “spor”un önemli isimlerinden biri kendisi) filmin havasına uygun olsa da donuk bir performans sergilediği film hikâyesi ile Ronald Reagan dönemini ve kapitalizmi eleştirmesi ile dikkat çeken ve kusurlarına rağmen bir derdi olması ve bunu geniş kitlelere aktarabilmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Etrafında olan biten tuhaf olaylardan işkillenen bir adam araştırmaları sırasında bulduğu bir güneş gözlüğünü taktığında korkunç bir gerçeği keşfeder: Uzaylılar aramızda yaşamaktadır ve özellikle reklamlar üzerinden verdikleri bilinçaltı (subliminal) mesajlar aracılığı ile dünyamızı sömürgelerine dönüştürmüşlerdir. Ray Nelson’ın daha sonra Bill Wray ile birlikte bir çizgi romana da dönüştürdüğü hikâyesinin ana teması John G. Ballard’ın 1961 tarihli “The Subliminal Man” adlı kısa hikâyesi ile yakın benzerlikler taşıyor, insanların daha fazla tüketmesi, bir başka ifade ile söylersek sadece tüketici olarak konumlandırılmaları üzerinden. “İtaat et”, “Evlen ve çoğal”, “Tüket”, “Satın al”, “TV izle”, “Bağımsız düşünce yok”, “Boyun eğ” ve bir dolar banknotunun üzerinde yazan “Bu senin tanrın” gibi ifadeler veya trafik ışıklarından duyulan “Uyu, uyu, uyu” sesleri insanların bilinçaltına sızmakta ve onları sadece tüketen ve hiç düşünmeyen insanlara dönüştürmektedir. Kahramanımız dünyamızı bu şekilde ele geçiren ve kendi kolonileri olarak kullanan uzaylılara karşı savaşan bir grupla karşılaşır tesadüfen ve sonra da yanına aldığı bir başka adam ile birlikte onlara karşı savaşa girişir dünyayı kurtarmak için.

ABD’deki cumhuriyetçiler sonraları filmdeki uzaylıların dünya sermayesini eline geçirmiş olan yahudilerin sembolü olduğunu söylese de John Carpenter bunu şiddetle ret ediyor ve dünyayı bir koloniye çeviren uzaylılar üzerinden kapitalizm eleştirisi yaptığını söylüyor filminin. Sırtındaki uyku tulumu ve sırt çantası ile iş arayan ve iş bulma kurumunda -daha önce de aldığını anladığımız- “Sana göre iş yok şu anda” cevabı ile karşılaşan adamın durumu veya onun bir inşaat işçisi ile sohbetleri de Carpenter’ın söylemini destekliyor. Fabrikaların kapandığı, insanların işsiz olduğu bir dönemdeyiz ve insanların bir birey olarak değeri ve önemi ne kadar tüketebildiği ile ölçülüyor. Kahramanımız sıradan bir Amerikan vatandaşı, kendi işsizliğine karşın, “Amerika’ya inanıyorum. Kurallara uyuyorum” düşüncesine sahip ve bu iyimserliği ile ülkesi ve sistemi ile ilgili bir şikâyeti de bulunmuyor. Tanıştığı bir inşaat işçisinin düzenle ilgili şikâyetlerini ve “Altın kural: Altını olan kuralı koyar” sözlerini de gülümseme ile geçiştiriyor. Filmin bu sıradan vatansever Amerikalıyı hikâyenin kahramanı yapması doğru bir tercih çünkü bu tercih bir bakıma sıradan insanların gözünün açılmasının sembolü ve bir umudun da işareti oluyor. Uzaylıların dünyayı “kendi üçüncü dünyaları” olarak görmelerini de emperyalizme gönderme yapılan bir sistem eleştirisi olarak değerlendirmeliyiz kuşkusuz.

Çalışmalarının çoğunda olduğu gibi Carpenter’ın burada da müziklerine -Alan Howarth ile birlikte- imza attığı film güçlü, cesur ve esprili bir kahraman getiriyor karşımıza ama adamın bu aksiyon kahramanlığının kökeni ile ilgili bir bilgi vermiyor film. Sıradan bir adam dünyayı kurtarırken mi bu savaşın cesur bir kahramanına dönüşüyor yoksa geçmişinde bu cesaretini destekleyecek bir unsur var mıydı? Öylesine değinilen “geçmişteki baba travması” ise durumu karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Film kahramanımızın parmağındaki evlilik yüzüğünü de açıklamıyor çünkü ortada bu yüzüğü destekleyecek bir gerekçe de yok (o sıralarda evli olan oyuncu Roddy Piper’ın çekimler sırasında yüzüğünü çıkarmayı ret etmesi neden olmuş bu duruma ama bu, filmin bir açıklama bulmayı hiç dert etmemesini izah edemiyor elbette).

Fimin bugün -nedense- bir kült olan dövüş sahnesi en dikkat çeken anlarından biri ama beş dakikayı aşan bu sahnenin sinema veya an azından hikâye açısından bir değeri olduğunu söylemek pek olası değil. Roddy Piper ve uzaylılara karşı savaşında partneri olan Keith David’in bayağı ciddi ciddi dövüştükleri bu sahne başta çok kısa düşünülmüş olsa da Piper’ın ısrarı ve Carpenter’ın da sonucu çok beğenmesi üzerine bu denli uzun tutulmuş ve bugün kimileri için epery eğlenceli olmuş. Kavganın bu kadar uzun sürmesinin nedeni olarak gösterilen, kahramanımızın arkadaşına “gözlüğü bir kez olsun takması ve gerçeği görmesi” çağrısının neden karşılık bulmadığını ise hiç de ikna edici bir biçimde yanıtlamıyor senaryo. Dünyayı kolonileştiren uzaylılar ve onlara para ve güç uğruna katılan gönüllü dünyalıları anlatarak “emperyalistlere ve onların gönüllü hüzmetkârları”na göndermede bulunan filmin gerçekçiliği göz ardı ettiği bir diğer sahne ise sonlara doğru karşımıza çıkan “yer altındaki tur” sahnesi. Hayli zorlama görünen bu “açıklama” sahnesinin yerine sinema havasını taşıyan bir başka çözüm bulmalıymış John Carpenter.

Filmin özellikle ikinci yarısında 1980’lerin tipik aksiyon filmlerini hatırlatan bir havaya bürünmesi doğru bir seçim olmamış ve hikâyenin içeriğine de zarar vermiş açıkçası. Oyunculukların vasat bir düzeyde kalması filmin dikkat çeken bir diğer problemi. O ünlü beş dakikalık kavga sahnesi için belki iki baş oyuncu (Piper ve Ketih) doğru seçim olmuşlar ama aksiyon sahneleri dışında pek de başarılı değiller ne yazık ki. Göndermeleri ile televizyonun uyuşturucu ve reklâmcılığın manipülatif doğasını gündemine alan bu film kusurlarına rağmen ve bugün bir kült olmasından bağımsız olarak, görülmesi gerekli ilginç bir çalışma yine de.

(“Yaşıyorlar”)

Le Petit Soldat – Jean-Luc Godard (1963)

“İşkence seanslarının arasında önemli politik tartışmalarımız oldu. Benim hiçbir ideali olmayan bir aptal olduğumu söylediler ve belli hedefleri olan bütün örgütler gibi beynimi yıkamaya çalıştılar”

Cezayir savaşı sırasında askere alınmamak için Cenevre’ye kaçan bir Fransızın Fransız İstihbarat Örgütü’nden bir suikast emri alması karşısında yaşadıklarının hikâyesi.

Jean-Luc Godard’ın yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Fransa’nın resmî görevlilerinin karıştığı suikastleri, işkenceyi ve yasadışı uygulamaları gösteren hikâyesi nedeni ile sansürün üç yıl boyunca yasakladığı film Godard’ın karakteristik özelliklerini taşıyan, yönetmenin özellikle büyük ilgi toplayan “À Bout De Souffle – Serseri Âşıklar” filminin gölgesinde kalan ve hem var hem yok olan bir hikâyeyi anlatması ile nerede ise anti-sinema olarak adlandırılabilecek bir çalışma. Entelektüel içeriği, hayli dolu diyalogları ve politikliği ile “À Bout De Souffle”nin “hafif” havasından çok farklı bir noktada duran film sinema tarihin ilginç ve özgün çalışmalarından biri.

Maurice Leroux’nun tedirgin ve soğuk havalı piyano müziği ve hikâyenin baş karakteri olan Bruno’nun anlatıcı sesi ile açılan ve bu unsurların her ikisini de tüm süresi boyunca hep gündeminde tutan film kaçtığı İsviçre’de kendisini Fransız istihbarat örgütü ile solcu bir örgüt arasında bulan ve her ikisinden de işkence ve şantaj gören bir adamın hikâyesini anlatıyor. Evet, bir hikâye anlatıyor ama Godard usulünde bir anlatım bu. Yönetmenin en doğrudan politik filmlerinden biri olan çalışma bu içeriğine ve hayli ciddi bir hikâyesi olmasına rağmen, sinemanın geleneksel anlatım biçimlerinden uzak duruyor ve yönetmenin kendine has sinema dili ile oldukça farklı bir konuma yerleştiriyor kendisini dönemin filmlerinden. Geleneksel sinemayı bozarken, bir yandan da sinemanın doğası üzerine düşünüyor ve düşündürtüyor Godard (“Fotoğraf gerçektir, sinema saniyede 24 kez gerçektir”). Bugün 88 yaşında olan ve şimdilik son filmini (“Le Livre D’Image – İmgeler ve Sözcükler”) geçen yıl çeken Godard tüm sinema kariyerinde hep bir arayış içinde oldu, geleneksel olanın değil farklı olanın peşinde koştu ve bunu yaparkan de geniş kitlelere değil, “entelektüel” seyirciye yakın durdu ve üzerinden çekileli 59, gösterime gireli 56 yıl geçen bu filminde de bu anlayışını egemen kıldı.

Hikâye boyunca isimlerini ve çalışmalarını anarak ve özellikle Bruno karakterinin diyaloglarının parçası yaparak pek çok sanatçı ve politikacıyı gündeme getiriyor Godard: Şiirlerinden birinden bir alıntı ile Louis Aragon, resimleri ile Klee, oyunlarının karakterlerine gönderme ile Jean Giraudoux, Bruno’nun bir tren seyahati sırasında okuduğu “J’écoute L’Univers” adlı bilim kurgu romanı ile Maurice Limat, yine Bruno’nun âşık olduğu kadının gözlerinin hangi ressamların grilerine benzediğini düşünmesi sırasında Velázquez ve Renoir, “Thomas L’Imposteur” adlı romanı ile Jean Cocteau, Bruno’nun sevgilisi ile günün hangi zamanında hangi bestecinin müziklerinin uygun olduğunu tartıştığı sahnede klasik müziğin dört ünlü ismi (“Hayır, Bach için çok geç. Bach sabah saat sekiz içindir. Mozart için çok erken, o akşam sekiz içindir. Beethoven için uygun zaman gecedir. Şu an için en uygun olan Haydn”), Bruno’nun sevgilisinin görüşüne itiraz ederek birinciyi ikisinden üstün bir ressam olarak gördüğü sahnede Van Gogh ve Gaugin, “La Condition Humaine – İnsanlık Durumu” romanı ile Malraux, bir kitabı ile Mao ve bir sözü ile (“Etik geleceğin estetiğidir”) Lenin. Tüm bu göndermeler sıradan ve geleneksel bir dile alışkın olan seyirci için filmi “çok entelektüel” kılıyor kuşkusuz ama tadına varabilenler için gerek hikâyenin doğru anlarında kullanılmaları ile gerekse çağrıştırdıkları ile önemli ve uygun bir tercih bu.

Godard bir küçük oyun da yapıyor hikâyede. Bu filmin de görüntü yönetmenliğini üstlenen ve Godard’ın yanı sıra François Truffaut ve Jacques Demy gibi ünlü isimlerle çalışarak pek çok başyapıta imzasını atan Raoul Coutard’ın doğrudan adını anıyor bir sahnede Bruno karakteri: “Kameraman Raoul Coutard’ın dediği gibi büyük bir zorluktu bu: Ne zaman ateş etmeye hazır olsam, beklenmedik bir olay engelledi beni”. Bir diyalogda yer alan bu oyun ruhu mizansen olarak da filmin tümünde gösteriyor kendisini. Klasik kamera hareketlerinden ve çerçevelemelerden sakınıyor Godard ve Yeni Dalga’nın daha serbest havasını tercih ediyor. Yönetmenin sonradan eşi de olan Danimarkalı-Fransız oyuncu Anna Karina’nın ve Bruno’yu canlandıran Michel Subor’un fotoğraf çekme sahnesi bu anlayışın iyi bir örneği olarak gösterilebilir. İki karakterin bir yandan kendileri hakkında konuştukları, bir yandan Bruno’nun Godard imzalı “farklı” diyalogları dile getirdiği bir yandan da Bruno’nun kadının fotoğraflarını çektiği bu sahne filmin en güzel ve özgün anlarından biri aynı zamanda. Kadının adama (fotoğrafçıya) poz vermesi ile Anna Karina’nın kameraya (kameramana, yönetmene ve seyirciye) poz vermesinin birbiri içine geçtiği bu sahne özgün bir dilin ne demek olduğunu ve sinemada nasıl bir tazelik duygusu yaratabildiğini çok güçlü bir biçimde kanıtlıyor. Karina’nın gerek bu sahnede gerekse hikâyenin tümünde yönetmen tarafından nerede ise bir obje olarak değerlendirildiğini de belirtmekte yarar var. Hikâye içindeki tüm önemine rağmen genellikle pasif bir konumda (ayna karşısında kendisine bakarken, Bruno’yu dinlerken, poz verirken, saçını savururken ve tararken vs.) gösterilmesi dikkat çekiyor. Yine ilginç bir şekilde bu pasif görünümüne rağmen Karina filmin en büyük kozlarından biri oluyor. Bunu sağlayan da -inkâr edilemeyecek- güzelliği ve çekiciliği değil sadece; Godard onu hikâyenin içine öylesine ustalıkla yerleştiriyor ki onsuz bu filmin hayli eksik görüneceğini hissediyorsunuz. Tüm o pasif görüntü aslında bu karakter için tam da hedeflenen şey; çünkü özellikle Bruno karakteri için kendi varlığını ve düşüncelerini anlatma ve sorgulama aracı o.

Âşık olunmayacağına dair girilen ve kaybedilen bahis; Bruno karakterinin anlatıcı bir dış ses olarak kimi zaman hayli uzun bazen de çok kısa konuşmalarla olan biteni ve baş karakterin duygularını, tereddütlerini ve korkularını açıklaması; yine Bruno karakterinin konuşmaları, düşünceleri, eylemleri veya eylemsizliği ile aracısı olduğu Godard fikirleri (“Hiç kimse bir askeri öldürmeye zorlayamaz”); tüm yalınlığı, doğrudanlığı, soğukluğu ve gözlemci yanı ile işkence sahneleri ve suikast denemeleri sahnelerinde olduğu gibi gizli çekim, belgesel ve absürt havasını aynı anda ama çekici bir biçimde barındırabilen bölümleri ile kesinlikle ilginç ve önemli bir Godard filmi bu. Anna Karina’nın ve özellikle Michel Subor’un tüm o kolay görünümlerine karşın aslında hayli zor olan rollerinin altından başarı ile kalktığı ve Subor’un özellikle tüm o Godard cümlelerine gerçekçiliği hiç yitirmeden hayat verdiği film kuralsız görünen mizanseni ile -bir parça abartı ile söylersek- anarşik bir çalışma.

Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi nedeni ile bir savaşın içinde olan Fransa’daki canlı milliyetçilik duygularına rağmen bu içerikte bir hikâyeyi sinemaya taşımak önemli bir cesaret gerektiriyor kuşkusuz ve Godard da sorumlu bir entelektüel olarak bu cesareti göstermiş. Filmin sağ ile solu, devletin istihbarat örgütü ile devrimci sol bir örgütü eşitlemesi ve “devrim” kavramı konusundaki ikircikli söylemleri de yine tam Godard’dan beklenecek bir tutum olsa gerek onun politik açıdan ille de belli bir kalıba sokulamayacak fikirlerini bilenler için. Tüm ciddi görünümü içinde bir parça mizah duygusu da barındıran film gerçekçilik üzerine düşündürttükleri ile de (sonlardaki suikast sahnesinin uzaktan çekimi ve sokaktakilerin tepkileri örneğin) önem taşıyan bir Godard klasiği.

(“The Little Soldier”)